Güneş Tutulması III

Her söylenene kandınız. Kanama geçirdiniz Zordaki komşunun imdadına koştunuz. Vefa borcu dediniz. Ne vefasıysa… Vefa Bozacısı olmadığı kesindi. Hem o sıralar bozanın ne olduğunu da bilmezdiniz. Bugün gibi… Sahiple köpeği aynı kefeye koydunuz. Eşit olduklarını söylediniz. Olabileceklerini iddia ettiniz. Nedense hep ikinciyi oynadınız. Kavramları gerçek anlamlarıyla kabul etmediniz. Kokan pijamanızı yıkamaktansa, burnunuzu tıkadınız.

Resim yaptığınızı söylediniz. Hem de at gözlüğüyle. At bile şaştı halinize. Faytonu severdiniz. Her nedense hep önünde koştunuz. Sırtınızda kamçı yarası… Faytonda oturana övgü düzmeyi marifet bildiniz. Ağanın, seyidin, efendinin, beyin gün görmemiş analı, avratlı küfürlerini dahi bir lütufmuş gibi ballandıra, ballandıra anlattınız. Utanmadınız. Arlanmadınız. Ar damarınızın koptuğunu çok sonra öğrendiniz.

Vaatleri gerçek sandınız. Durumlarını sağlama aldıktan sonra size yöneldiklerinde, eski dost düşman olmaz dediniz. Kendinizi aldatmaya çalıştınız. Gözlerinizle gördüğünüze inanmadınız. Dünkü düşmanlarıyla dostane ilişki geliştiren beylerinizi anladığınızı iddia ettiniz. Anlamanın ne olduğunu bilmiyordunuz. Size yapılanlara gocunmadınız. Herkes haddini bilmeli, dediniz. Haddinizi bildiniz. Bir de had haddini bilseydi! Derken olmayan pabucunuz da dama atıldı. Birden bire bir kart-kurt masalı duymaya başladınız. Karda yürürken çıkardığınız sesler bile başınıza bela oldu. Belayı severdiniz. O da sizi severdi. Sizi hiç yalnız bırakmadı. Her şey aleyhinize gelişiyordu. Derken bir gece vakti, bir rakı sofrasında diliniz kurt ulumalarının yansıması oluverdi. Ani bir kararla vahşi bir dağ kavmi ilan edildiniz. Beylerinizin hafızasını yitirmiş dağlıları oldunuz. Ovalarda yaşayanlarınız da dağlılaşmaktan nasibini aldı. Durup dururken… Meğer başkalaşmak ne kadar kolaymış… Kulaklarınıza inanmadınız. Adınızı andıran her kavramın önüne, “yasaktır” ibaresi eklendi. Vay anasına sayın seyirciler demek geliyordu muhabirin içinden. Ama diyemezdi. İşin sonunda ipe gitmek vardı. İpsizin ipinde sallanmak vardı.

Evinizi yıkıyordunuz. Suyla değil elbette. Balyoz darbeleriyle. Yıkıcılar iş başındaydı. Yıkan siz, yıkılan sizdiniz. El âlem aya, siz kalmıştınız yaya… Dört bir yana savruldunuz. Çil yavruları bile şaştı halinize. Komşularınız size sahip olduklarında gücendiniz. Sahipli hayat ağır geldi. Gururunuzun kırıldığını söylediniz. Hayvana dahi reva görülmeyen kader karşınıza çıktığında bastınız çığlığı. Duyan olmadı. Ona da kader dediniz. Kaderin kerhanede dört numara olduğunu bilmeyen yoktu. Bu numarayı severdiniz. Hem severdiniz, hem sevmezdiniz. Ağzınızın suyu ve salyası sadece ondan söz edilince beraber akardı. Esaret numaranız olurdu kendisi. Zevk ile utancın ortak adresiydi. Bitiş noktasının diğer adıydı.

Başkalaşmakla övündünüz. İnsanlaşma trenleri bir, bir önünüzden geçip gittiler. Düdüklerini çala, çala gittiler. Dumanlarını savura, savura gittiler. Geriye içi kararmış tünellerden başka bir şey kalmadı. Her treni kaçırdığınızı fark ettiğinizde çığlık çığlığa kaldınız. Ağzınız açık, gözleriniz fal taşı, baka kaldınız. Bunu hep yaptınız. Kaçırılmış tren biletlerinden zengin bir koleksiyonunuz vardır. Koleksiyonlarınız dahi hep böyle tuhaf şeylerden oluştu.

Her şeyinizle imhayla yüz yüze geldiniz. Yaşadığınız dağdan kovuldunuz. Ovanız yabancı muhacirlere mülk verildi. Sürgün günlük yaşamınız oldu. Dört bir yandan dört bir yana sürüldünüz. Yaban elde süründünüz. Sürü olmadığınız halde… Yol boyları mezar taşlarınızla anılır. Namuslu, namussuz ayrımı yapılmadan sürüldünüz. Hayvan sürülerinden de şanssızdınız. Sürüyü izlemenize bile yasak kondu. Darbenin emri diye.

Farklı yollardan aynı menzile giden yolcuydunuz. Kızgın çöller son duraklarınızdan biriydi. Soğuk pınarlardan akan buz gibi sularınız burnunuzdan tüterdi. Kızgın kumlarda can vermeden… Ruhunuz bedeninizden ayrıldıktan sonra, dört mevsimi aynı anda yaşadığınız vatanınıza uçardı. Dere kenarlarında, ırmak boylarında, dağ doruklarında görüldüğünüz oldu. Kalanlara yaşadıklarınızı anlatmak istediniz. Başınıza gelenleri bir bir saymak istediniz. Cennetin de, cehennemin de yeryüzünde olduğunu yüksek sesle bağırmak isterdiniz. Çocuklarınız, torunlarınız, özcesi kavminiz kendisini belleksizliğin çarkına kaptırmıştı. Tam da bu hastalığın sizi kumlara gömdüğünü hatırlatmak istediniz. Sizden korkmalarına anlam veremediniz. Siz kendileriydiniz. Kendilerinden korkuyorlardı. Bu karşılaşmalarda kaç ulhuvellah, kaç elham okunduğunu sayamadınız. Geceleri görülürdünüz. Mezarlıkları ziyaret ederdiniz. Kumlarda terk ettiğiniz etiniz ve kemiğinizin sancısını hatırlardınız. Azgın kum fırtınaları usulca üstlerini örtmüştü. Kızgın çöl yaşamınızın son durağıydı.

Dünyadaki gelişmeler ölümünüzde yankılanırdı. Birilerinin devrimlerinde vinçlerde sallandınız. Ya da şafak atmadan, bir duvar dibinde kurşuna dizildiniz. Ölünüzün ırzına geçildi. Darağaçlarının sadık müşterileriydiniz. Çocuklarınıza katillerinizin adlarını verdiniz. Kendiniz dışında herkese sadıktınız. Sadık adı en çok sizde bulunurdu. Özgürlük rüyasını gördüğünüz meydanlarda asıldınız. Dört tarafınız dört çıra olup tutuştunuz.  Yandınız. Cayır, cayır. Ateşe can verdiniz. Doğal yaşamınız kimyasal gazlara yenik düştü. Cümle canlınızla sere serpe kara toprağa uzandınız. Can pazarının ne anlama geldiğini uygulamalı yaşadınız.

İşkence merkezlerinin vazgeçilmez aboneleriydiniz. Kayıplar ormanında birer ağaçtınız. Kara deliklerde kaybolan yıldızlar gibiydiniz. Bebeleriniz süngü uçlarında can verdi. Analarınızın karnı deşildi. Emir yabancıdan, öldüren sizden, ölen sizdiniz. Her ele maşaydınız. Hem maşa, hem ateştiniz. Bir türlü el olamadınız. Güneş tutuk kaldı Kızılırmak boylarında. Perişan halinize dayanmadığını anlamadınız. Kara bulutlardan yansıyan rengârenk gözyaşlarını izlediniz. Güneşin gözyaşlarına bayrak diye sarıldığınız oldu. Yanıldınız. Acıdan bilinciniz bulanmıştı. Bayrağınızda gözyaşları değil, güneşin kendisi vardı. Hafızanız allak bullaktı.  Ne yaptığınızı bilmiyordunuz. İçinizden birileri bu vahşete hayır deyince, ondan gazabınıza esirgemediniz. Kendinizi vurmayı marifet bildiniz. Ne Maarifetname, ne de Maarif takvimi sizi anlayabildi. Çok bilinenli bir muammaydınız.

Doğarken getirdiğiniz haklarınız vardı. Bütün insanlar gibi. Onları dahi yok sayanların gözüne girmek için her şeyi yaptınız. Bir aferin için namusunuzu beş para ettiğiniz oldu. Namus kavramına yabancılaştınız. İnsani değerlerden uzaklaştınız. Kuduz ite reva görülmeyeni defterinize hak ve hukuk diye yazdınız. Benliğinizde hakkın da, hukukunda ırzına geçildi. Hak ettiğinizi söyleyecek kadar alçaldınız.

Uzak diyarlarda üretilen bomba ve kurşunlar üzerinize yağmur gibi yağarken birbirinize düştünüz. Bu tepe benim o tepe senin kendinize yapmadığınız fenalığı bırakmadınız. Güneşin tutulduğunu unuttunuz. Aryayı unuttunuz. Mezopotamya’ya Anadolu diyecek kadar bilincinizi yitirdiniz. Kim olduğunuzu unutmak için can havliyle çalıştınız. Kökü başka, dalı başka, meyveleri bir bambaşka, ormanda adı olmayan aşılı ağaçları andırıyordunuz. Kendinize toplu mezarlar, başkalarına yaşanacak saraylar yaptınız. “Ne demişler, dünyada mekân, Ahirette iman” dediniz. İnsan olmanın ölçütünü başkalaşmada aradınız. Başkalaşma tarih sahnesinden çekilmenizin soyadı oldu.

Tabiata ters düştünüz. Kendilerine yabancılaşanların insanlığa da yabancılaştıklarını göremeyecek kadar köreldiniz. Körebe oynadınız. Geçmişi hatırlatanlarınıza ihanet listesinden gözlük numaraları verdiniz. Canlarına okudunuz. Dünkü onurunuzu bugün batıdan doğan kara güneşin kapkara ışınlarına kurban ettiniz. Yaratıcısı olduğunuz bir puta taptınız. Birilerinin sizi yarattığını, insanlığınızı dahi ona borçlu olduğunuzu haykıracak kadar tanınmaz bir hale geldiniz. İlke adına ilkesizliğin kitabını yazdınız. Şansını şansızlıktan alan bir rüzgâra kapıldınız. Başınızın yarısı sizden değildi. Verimli toprağa attığınız tohum yeşerecek cinsten değildi. Yeşerse dahi meyvesini size verecek türden değildi. Yine kaybettiniz. Kaybettiğinizi kabullenmediniz. Kendinizi kandırmak için, ya da avunmak için avcı hikâyelerine taş çıkarttınız.

Kene ile kurbanın birliğini savundunuz. Salak ile asalağın kardeşliğini esas aldınız. Kış ile yazın birliği için partiler kurdunuz. Sorgu tutanaklarında adı örgüt olan… Tam da burada yanıldınız. Aklın yolu çıkar asfaltında ilerlerken, siz romantik ağlamalar mevsimine girdiniz. Sosyalizm adına, İslamiyet adına, demokrasi adına neler saçmalamadınız ki. İlkleriniz meşhurdu. Beyin mastürbasyonunda sınır tanımadınız. Kumdan şatosuyla sevinen çocuk gibiydiniz. Denizin dalgasız olabileceğine inandınız. Dalga sesleri kulaklarınızı tırmaladığı halde… Tsunaminin ortasında olduğunuz halde… Ders almak yerine kulaklarınıza Çukurova pamuğu tıktınız. Pamuk tarlalarının tekmil ırgatları sizden oluştu. Tekmil tekmeler kıçınızdan eksik olmadı. Kaç tekme yediğinizi bile böbürlenme konusu yaptınız. Ardından bastınız kahkahayı.

Temiz siyaset diye bir şeyler gevelediniz. Birbirinize çelme taktınız. Vampirinize kızıl güller verip, kardeşinize kurşun sıktınız. Damarlarınız delindiğinde, geç kaldınız. Çoook geç…

Denizden, dağdan, bozkırdan, çölden gelene boynunuzu uzattınız. Koyun olmadığınızı unuttunuz. Her gelenin etine tırnak oldunuz. Kafasız bedenlerinizle tanındınız. Birilerine tırnak olmayı ne çok sevdiniz. Neden yaşadıkları meçhul insancıkları andırdınız. Vahşeti kabullenmek zor geldiğinde, sadece bağdan değil, dünyadan kovuldunuz. İşiniz Allah’a kaldı. Kerametinden sual olunmaz, dediniz. Sizinle uğraşacak zamanı yoktu. Yapmanız gerekeni yapmamanın verdiği dayanılmaz acıyla son kez çevrenize baktınız. Ve bir daha açılmamak üzere gözlerinizi kapadınız. Aklınıza siktir çekerek gittiniz. Ardınızda bir kırık kalp, bir buruk yürek, bir de hallaç pamuğuna dönmüş ceset bırakarak gittiniz.

raifyaman@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e