Güneş Tutulması II

Yarım asır kadar mutlu yaşadınız. Komşularınızı ve aşiretlerinizi sevindirdiniz. Dünyanın ilk konfederatif sistemini kurdunuz. Kölecilik yerine ortaklığı esas aldınız. İnsanca davranmayı bildiniz. İkiyüzlü generalleriniz vardı. İnsan kılıklı akrabalarınız vardı. İnsanlıktan nasibini yakınlarınız vardı. Kuyunuzu kazan komşularınız vardı. İyi niyetiniz daha doğuştan suiistimale gebeydi. Böyle düşünmediniz. Gerekte görmediniz. Sizinle yaşayan insanlara güvendiniz. Rahatlığı, mutluluğu, huzuru temel alan bir yaşam felsefeniz vardı. İnancınız insanca yaşamanızın diğer adıydı. O zamanlar felsefeyi bilmezdiniz. Onu yaşardınız. Dünyada bütün canlıların huzur içinde olmalarını istiyordunuz. İçinizdeki kurtların sizi kemirdiklerini aklınıza bile getirmediniz. Birilerinin sizi içten vurmaları için hiçbir bir gerekçenin olmadığı kanaatindeydiniz. Aklın yolunun bir olduğuna inanırdınız. Aklınız gelecek zamanların dört yolunda şaşkındı. Dört yol puşt zulası… Cümle puştlar tuzağa yatmıştı. Puştluk en itibarlı meslek dalı olmuştu.

Karanlığı yırttığınızı sandınız. Ölüm sınırını geçtiğinizi sandınız. Ateşinizin içine, hem de sizden biri olarak sızabileceğini akıl edemediniz. Her ağacın kurdu kendinden olur dediğinizde, Harpagos çoktan amacına ulaşmıştı. Newroz’u Ari komşularınızla birlikte kutlamaya başladınız. Onlarda sizin inancınıza inanmaya başladılar. Ya da inanmış gibi göründüler. Doğrusu dininizi çıkarları için kullanmaya kararlıydılar. Bundan dolayı bir süre sonra resmi din yaptılar. Orta Asya’da Ari olmayan birçok insan topluluğuna yaydılar. Oraları işgal ettiler. Siz erimeye başladınız. Vücudunuzda ter değil, su akıyordu. Belli ki beyniniz sulanmıştı.

Lidya sınırındaki güneş tutulmasından sonra, bir türlü kendinize gelemediniz. Böyle düşündünüz. Her şeyi güneşin tutulmasına bağladınız. Anadolu yakasındaki komşunuzun başına daha büyük felaketler geldi. Tarih sahnesinden silinip gitti. Geri dönmedi. Ürktünüz. Anlayabilecek yaşta değildiniz. Siz de, onlar kadar güneşin tutulmasını hayra yormamıştınız. Hayırlı bir yanı olamazdı zaten. Tanrılar çıldırmıştı. Anladınız. Hemen savaşa son verdiniz. Elbette tek taraflı değil. O zamanlar tek taraflı ateşkes, tek taraflı barış, tek taraflı savaş, tek taraflı aşk, tek taraflı mutluluk, tek taraflı özgürlük gibi tek yanlı kavramlar henüz yoktu. Sonuçta olan olmuştu. Tanrılar amaçlarına ulaşmıştı. Bu konuda savaşan taraflar hemfikirdi. Aslında bir şey bildiğiniz yoktu. Bilmiş gibi yaptınız. O günden sonra felaketler mevsimine girdiniz. Girmesine girdiniz de, çıkmayı bir türlü beceremediniz.

Kölelik, esaret, zulüm, kendi evinde hapis, yaşarken ölüm gibi kelimeler sizi allak bullak etti. Zaman, zaman bir dağdan diğerine at koşturdunuz. Yaşadığınız diyarlarda özgürlüğü yakalar gibi oldunuz. Ancak bunlar kısa birer rüyaydılar. Bir süre sonra onur kavramına da yabancılaşmaya başladınız. Başkalarının askeri olmakla övünecek kadar alçaldınız. İradesiz kaldınız. Her gelen sizi vurdu. En çok da sizi vuranlara vuruldunuz. Önlerinde el pençe durdunuz. Çölden gelip dağdakini de, bağdakini de kovmaya çalışan çöl yaratıklarına direnemediniz. İnancınızı bile sattınız. Teslim olmayan kardeşlerinizi kılıçtan geçirdiniz. Katil sizdiniz. Katledilen siz. Karanlık Tanrısının beyninize ektiği zulüm ve vahşet tohumları ürün vermeye başladı. Ne ürün! Ne ürün! Saflığınızın da yardımıyla hallaç pamuğuna dönüştünüz. Kendinize gelmeyi düşünmediniz. Düşünecek haliniz kalmamıştı. Yorgundunuz. Argındınız. Bitkindiniz. Felaket yılının vahşet ayındaydınız.

Çölden gelenlerin dilinde adınız Ekrada çıktı. Eyvallah demekle yetindiniz. Onların amca çocukları daha önce davranmıştı. Kürd diye adlandırmıştı sizi. Onları da kırmamıştınız. Bu kelimenin kahraman anlamına geldiğini yüz yıllar sonra dile getirdiniz. Grekler Karduk diye sizden bahseder olmuşlardı. Nedenini sorma zahmetine katlanmadınız. Oysa onlardan biri olan Herodotos size Aryan demişti. Onun da Grek olduğunu bilirdiniz. Tarihin babası derdiniz ona. Anasını bilmezdiniz. Aramadınız da. Önemli olmadığını düşündünüz. Hiçbir şeye kuşkuyla yaklaşmadınız. Sanki her kes söz birliği etmişçesine adınızı değiştirmeye çalışıyordu. Özgürlüğünüzü andıran hiçbir değerinize tahammül etmiyorlardı. Her zamanki aymazlığınız üzerinizdeydi. Nedir bu curcuna, ne oluyor, demediniz. Düşünme yetisini kaybetmiş gibiydiniz. Gariptiniz. Kendinizi sorgulama gücünü yitirmiştiniz. Başınıza gelenlerin güneş tutulmasıyla ilişkisini de unutmaya yüz tutmuştunuz. Her geçen gün güneşten daha fazla uzaklaştınız. Vampirlerin sofrasındaydınız. Kanınız çekiliyordu. Soğuyordunuz. Soğudukça soğudunuz. Havalar da soğuyunca hareket kabiliyetiniz büsbütün yitirdiniz. Soğuktunuz. Yılan misali. Çıyan misali. Kendisini sokan akrep misali…

Uzak diyarlardan gelen davetsiz misafirleriniz oldu. İtiyle, kurduyla sürülerinize daldılar. Yılanıyla çıyanıyla başınıza bela oldular. Onlara Rom dediniz. Rom içmeye başladınız. Oysa siz şarap içerdiniz. Şarabın rengini unuttunuz. Gazabından kurtulamadınız. Sarhoş oldunuz. Beyniniz uyuşmaya başladı. Bedeninizi Romun emrine verdiniz. İlk kez tasmayla tanıştınız. Elin emrine amade oldunuz. Kendinize yabancılaşma mevsimine girdiniz. Din adına münafığın cümlesine kardeş oldunuz. Yaptığınızı az buldunuz. Yaşamınızı peşkeş çektiniz. Tespih çektiniz. Çekçek çektiniz. Yük çektiniz. Derdin türlüsünü çektiniz. Çekecek bir şeyiniz kalmayınca, otuz bir çektiniz. Efendileriniz zafer ya da muzaffer adlarını sizden aldılar. Siz ise şehit, yaralı, esirdiniz. Aslında bunlardan hiçbiriydiniz. Onlar gazi, siz bok yoluna gitmiş niyaziydiniz. Sırtınıza basıp dünyaya hükmettiler. Size yüz yıllar sonra “dinin yetimleri” dendi. Doğrudur dediniz. Başkalarına hizmetçilik yapmanın mükâfatıydı. Kader dediniz. Dine ters düştünüz. Kavminizi inkâra gittiniz. Bunu size hatırlatanlara, sadece güldünüz. İnsanlıktan çıkmaya başlamıştınız. Hem de kafileler halinde… Özünüzden uzaklaşıyordunuz. Yaprak dala, dal kütüğe, kütük toprağa, toprak kendisine yabacılaşmaya başlamıştı.

Sonra, bir yerlerin steplerinden gelenler oldu. Başka işleri yokmuş gibi, onlar da adınıza kafayı taktılar. Vatanınızın adını değiştirdiler. Size Kürt, ona Kürdistan dediler. Aynı mülayimlikle, dediklerine uydunuz. Ne dedilerse, “peki beyim” dediniz. Seyitleriniz, ağalarınız ve efendilerinize beyler eklendi. Hepsine hürmet ettiniz. Hürmette kusur etmediniz. Başkasına kedi, kendinize aslan kesildiniz. Neden diye sorulduğunda sorumsuz bir cevap verdiniz. İkisi de aynı familyadan diye kendinizle alay ettiniz. Padişahlara övgüler dizdiniz. Molla Gorani oldunuz. Fuzuli oldunuz. Dilinizle yazmayı hor gördünüz. Yabancı değil diye… Padişah bilmiyor diye… Para etmiyor diye… Aşiretleri toplayıp emre amade olduğunuzu beyan ettiniz. Kötü taklitçiler oldunuz. İçinizde birkaç istisna çıktı. Konuştuğunuz kelimelerle şiirler okudu. Güldünüz. Küfreder gibi. Kürtçe pazarının kesat olduğunu Xani’ye yazdırdınız. Hiç utanmadınız. Varlığınızı haraç mezat pazara götürdünüz. Utanmanın ne olduğunu unutma evresindeydiniz. Evrelerin evrenleşeceğinden haberiniz yoktu. Beterin altına yatarken beterin beterine hamile kalacağınızı söyleyenleri dinlemediniz bile. İlk kez o zaman megalomanlıkla tanıştınız. Tanışmaz olsaydınız.

Kavimler istikrarlı birlikler kurmaya başladı. Beyiniz hasta adama dönüştü. Aynı zindanda birlikte yaşamaktansa, özgür komşu olarak yaşamayı beceremediniz. Her zamanki gibi, bedelini becerilmekle ödediniz. Bastınız yaygarayı. İmdat diye bağırdınız. Çığlığın bini beş para… Duyan olmadı. Beyninizdeki hastalığa yenik düştünüz. Belleksizlik hastalığının tüm belirtilerini yaşamaya başlamıştınız. Bir yerleriniz acıyordu. Nedenini anlamaktan uzaktınız. İnsan olduğunuzu hatırlatanlara, hemencecik mezar kazardınız. İlk çıkardığınız gazete bile Osmanlı gazetesinin ilavesi olurdu. Her kes kendi diliyle dünyayı anlamaya çalışırken, siz malum gazetede “Türkçe dururken neden konferansın dili Fransızca olsun” diye Ermeni vatandaşınızı haşlamaya çalıştınız. Kraldan çok daha fazla kralcıydınız. Beyniniz dumura uğramıştı. Hastalığınızı başka bir hastalıkla tedavi etmeye çalıştınız. Doktora gideceğinizi söylediniz. Ama yine yolu şaşırıp kasaba gittiniz. Zalim hükümdar ve memurları diye bir şeyleri ağzınızda geveleyip dururdunuz. Şaşkınlığınız size pahalıya mal oldu. Şaşı bakıp şaşırmaya can attınız. Doğru bakmaktan ne zarar gördünüz de, bu şaşkınlığa tutuldunuz?

raifyaman@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e