Güneş Tutulması I

Bir zamanlar tabiatın bir parçasıydınız. Karanlık ve aydınlık kavramları henüz yoktu. Mutlu bir yaşamınız vardı. Mutluluk ile mutsuzluğun sınırlarında yaşardınız. Bazen yüksek dağları, bazen hırçın akan ırmakları, bazen güneşi kutsardınız. Onlara kurban adadığınız da olurdu. O dönemlerde daha çok somut varlıklara inanırdınız. Sembol kullanmazdınız. Mecaz sevmezdiniz. Harbiydiniz. Telaffuz ettiğiniz her kelimenin bir tek anlamı vardı. Eş anlamlı kavramına tamamen yabancıydınız. Eş harfli kelimeleriniz yoktu. Bunlara ihtiyacınızın olmadığına inanırdınız. Güneş hep aynı tepenin ardından yükselirdi. Karşıdaki tepenin ardından batardı. Kayaların gölgeleriyle zamanı ölçerdiniz. Henüz saat keşfedilmemişti. Serçe parmağı üzerine dikelmiş elinizin gölgesi ilk saatiniz olurdu. Güneşle birlikte, güneşte kendinizi yaşardınız. Belli bir zaman diliminde, zamansızlığa oynardınız. Hep aynı işleri yapardınız.

Gücünüzün yetmediğini, aklınızın almadığını Ahura Mazda’ya havale ederdiniz. Tapardınız ona. İyiliklerin kaynağı olduğuna inanırdınız. Sizi kötülüklerden korurdu. İyilik yapan ile kötülük yapanın aynı adreste oturmadığına inanırdınız. Ahriman’dan korkardınız. İlahi adalet gereğince suçluların cezalarının infaz edileceğine inanırdınız. Zalim olduğu sürece Cehennem de, zebani de olacaktı. Gönlünüz zebanilerin zalimlere yaptığını kaldırabilecek güçte değildi. Tıpkı zalimin mazluma yaptıklarını kaldıramadığı gibi… Buna yürek derler, kürek değil, derdiniz. Bugün gibi… Farklı iki cümleyle aynı şeyi anlatırdınız. Ahriman’ın icraatlarından ürkmeniz, onları görmek istememeniz ondandı. Ashtat’ı çok sevmeniz de aynı sebeptendi. Adalet meleğiniz olurdu kendisi. Zalim, mağdur, zebani arasındaki ilişkiler ondan sorulurdu. Hem Ahura Mazda, hem de Ahrimanla ilişkisinin görevi gereği olduğunu bilirdiniz.

Dağ doruklarında herbiri güneş parçası Ateşgahlarınız vardı. Ölülerinizi toprakta çürütmezdiniz. Beyaz kefenle kara toprağa vermezdiniz. Kazanda ısıtılmış ılık suyla yıkamazdınız. Kutsal ateşle yıkar, küllerini cennete akan ırmaklara bırakırdınız. Yada ulaşılması güç dağların doruklarına bırakırdınız. Oradan dünyayı seyretsinler diye… Kabir azabı ve benzeri azapların cümlesine yabancıydınız. Dünyanın hiç bir yerinde gökyüzü sizinki kadar parlak ve yıldızlı değildi. Ruhların yıldızlara dönüştüğüne inanırdınız. Karanlıkta size yol gösterirlerdi. Yön gösterirlerdi. Geçmiş zamanlardan öyküler anlatırlardı. Bakışlarınızı gökyüzüne dikmeniz ondandı. Serin yaz geceleri yıldızların altında deliksiz uyku uyumanız ondandı. Gecelerden korkmamanız ondandı. Tanımadığınız yıldız yok gibiydi. Her birinin bir adı, bir hikâyesi vardı. Çiftçiler, âşıklar, saman hırsızları… Kimler yoktu ki. Dünyadan göçen herkesi orada görürdünüz. Onlar da oralardan sizi izlerdi. Zaman, zaman evlerinize misafir olduklarından da emindiniz. Uyanık iken göremezdiniz. Rüyalarda buluşup, sohbet ederdiniz. Hasret giderirdiniz. Hayat gerçek, ölüm kocaman bir yalandı. Hayatın sürekliliğine inanırdınız. Ölüm, ölümsüzlüğün başlamasından başka birşey değildi. Sizinle aynı boyutlarda yaşamıyorlar diye kimseden korkmazdınız. Bu tür tuhaflıklarla henüz tanışmamıştınız.

Haklıydınız. Aklınızı sadece yararlı şeylere kullanırdınız. Kötülük yapacak zamanınız yoktu. İsteseydiniz de yapamazdınız. Sözcük dağarcığınızda henüz böyle kelimeler yoktu. Sevincinizi başkalarının acıları üzerine yaşamak gibi bir derdiniz de… O dönemleri bu ifadelerle anlatırdınız.

Çok geri kalmıştınız. Çevrenizdeki topluluklar her şeyin tersini yapmaya başlamışlardı. Buna üzülmediniz. Hatanızı kabule yanaşmadınız. Delilerin çoğunlukta oldukları bir dünyada yaşıyordunuz. Bu durumda akıllı olmanın delilik olduğunu red ettiniz.  Hakkıyla yaşamak için haklı olmanın yetmediğini yıllar sonra anladınız. Daha doğrusu anlar gibi yaptınız. Hak adı altında batıla kul oldunuz. Hak ile Hakkı arasındaki farkı görmediniz. “Ben tövbemi geri aldım” diyerek isyan ettiniz. İsyanınız bile yalvarmayla karışık yakarma kokardı. Maskeyle yüzü birbirinden ayıramadınız. Ayrımcılığa karşıydınız. Ayrımız, gayrımız yok dediniz. Ne dediğinizi bilmezdiniz. Bir bilene sormayı kendinize yedirmezdiniz. Size yedirmedikleri halt kalmazdı.

Gelişme aşamasına girdiniz. Soyut kavramlar yaşamınıza girmeye başladı. Bir peygamberiniz vardı. Adı Zarathushtra. Onu Mani ve diğerleri takip etti. Peygamberinizin dini Hindistan’da yayılırken, Güneşiniz dünyaya ışık saçarken siz Rustemê Zal’ı kutsadınız. Kılıcınız aklınızın avcısı oldu. Safınız belliydi. Kılıçtan yana tavır aldınız. Dini bir bayramınız vardı. Adı Newroz. Miladi takvime göre Mart ayının 21’ine denk geliyordu. Sembol sahibi olmaya başladınız. Alevleri farklı amaçlarla kullanmaya başladınız. İlk ateşle oynamanız bu dönemdeydi. Yüzyıllar sonra alevden geçen alevi oldunuz. Renginiz kızıla çaldı, Kızılbaş oldunuz.

Kendinize bir sembol yaptınız. Güneşi temsil edecekti. Karanlıkta etrafa ışık saçacaktı. Her şafak vaktinde göklere çekilecek, akşam yeryüzüne inecekti. Aynen böyle düşündünüz. Bez parçasına güneşi işlediniz. Her şafak vaktinde, altın sarısı saçlarını taradınız. Yeşil Med dağlarının beyaz doruklarında dalgalansın diye… Onu Al diye adlandırdınız. Ala dediniz. Köleleşme çağınızda “oh ne ala, ne ala!” diye alaya alınacağını aklınızın ucundan bile geçirmediniz. Taraf olmayanın bertaraf olduğunu görünce dehşete kapıldınız. Hemen kendinize Ali dediniz. Taraf demek istediniz. Gerçekçi değildiniz. Zorlanınca bir peygamberin damadından bahsettiğinizi ve onun yandaşı olmaktan dem vurdunuz. Sembollere yönelmeniz ondandı. Mecazla ilk kez o zaman tanıştınız. Güneşin sembole ihtiyacı yoktu ki…

Her geçen gün biraz daha huzurunuz bozuldu. Başınız beladan kurtulmadı. Dağlarınız bahar görmedi. Ateşi dövmeye başladınız. Canavarı başınıza musallat ettiniz. Başınızı musalla taşına koydunuz. Katilinize kılıç yaptınız. Ateşin canını yaktınız. Bu da size pahalıya mal oldu. Katilinizi efsaneleştirdiniz. Ahriman tarafından kandırıldığını söylediniz. Aksine inanmadınız. İyi niyetliydiniz. Saftınız. Abdaldınız. Her gün sizden can almak günün modası oldu. Vampirinize devrin en iyi kılıcını altın tepside sundunuz. Boynunuzu kılıçtan esirgemezdiniz. Yılanlar beyninizle beslendi. Besi oldunuz. Üzüldünüz. Giden evlat geri gelmez diye hıçkırıklarla ağladığınız oldu. İçiniz kan ağladı. Gözyaşlarınız iki nehir olup vatanınızı dolaştı. Irak bir yerde kumlara gömüldü. Sonra çıkıp birlikte denize vardılar. Yapılması gerekeni yapmadınız. Şans bir gün olsun yüzünüze gülmedi. Kurtarıcı beklerken, hep katillerle tanıştınız. Yaşadıklarınıza kader dediniz. Oysa kaderin ne olduğunu henüz bilmiyordunuz. Her kurtarıcının mayasında katillik olduğunu çok sonraları öğrendiniz. Daha doğrusu öğrenir gibi oldunuz. Gibiler mevsimindeydiniz.

Demircinizin yüreğinin yanması iyi oldu. Nihayet yaratığın üstüne gittiniz. Dağlara sığınan çocuklarınız ilk gerilla hareketinin bütün hazırlıklarını bitirmişlerdi. Onlara kılıç artıkları diyenler vardı. İlk o zaman kılıç artığı kavramıyla tanıştınız. Kurtuluşu kutsal gününüzün gecesine denk getirdiniz. Her dağın doruğunda yaban güneşlerini andıran ateşler yaktınız. Kurtarıcı diye bağrınıza bastığınız, dünkü katilinizin sadık bir uşağıydı. Bebelerinizin kafalarını kesen kılıçları o yapmıştı. El emeği, göz nuru kılıçlar ustalarının da yüreğini kanatmaya başlamıştı. Demirciliği ordandı.

Renkleri tam yaşamayı severdiniz. Gülümsemeye yabancıydınız. Ne olduğunu bilmiyordunuz. Merak ettiğiniz de yoktu… Kahkahalarla gülerdiniz. Otuz iki dişiniz görünürdü. Sessizce ağlamazdınız. Hıçkırıklarla ağlardınız. Gülerken de, ağlarken de hakkını verdiniz. Erkekler ağlamaz cinsinde cins inançlarınız yoktu. Cinsleri farklı düşünmezdiniz. Bir elmanın iki parçası derdiniz. Komşularınız böyle düşünmüyordu. Havaya ana derlerdi. Âdeme baba. Analarına doğuştan suçlu gözüyle bakmaya başlamışlardı. Babalarını kandırdığını düşünürlerdi. Şeytana uyduğuna inanırlardı. Bir anlam vermezdiniz. Safsata derdiniz. Şaşardınız.

Hakkıyla yaşamayı tercih ettiniz. Hakka bağlıydınız. Birilerinin sizi çözmek istediklerini görmediniz. Hem bağlı değildiniz ki. Kimseye zarar vermişliğiniz de yoktu. Kim niye bize bulaşsın ki diye düşündünüz. Kendinize güvenirdiniz. Kötü niyetin ne olduğunu bilmezdiniz. Dünkü düşmanınızı bile ortaklığınızın eşit bir parçası yapmıştınız. Yeryüzünün meleklerini oynamaya çalıştınız. Oysa siz insandınız. Doğrusu, gerçek ağır gelince görmezden geldiniz. Kendinizi kandırmayı sanat haline getirdiniz. Bilinciniz kalbinizin kuyruğuna takıldı. Oyuna geldiniz. Duygularınızla hareket etmeye başladınız. Düşünmesi bile korkunç… Bilincinizi bir çırpıda duygularınızın emrine verdiniz. Başınıza ne geldiyse bundan sonra geldi. Yavaş yavaş geldi. Bir daha gitmedi. Hiç gitmedi. Ne o sizi terk etmeye yanaştı, ne de siz ondan kurtulmak için bir çaba içine girdiniz.

19 Mart 2010

raifyaman@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e