Güncel Sorunlar ve Güney Kürdistan İzlenimleri- 1

İlk Adım Yanlış Atılınca;

Yaşadığımız coğrafyada  gündem hızla değişmekte. Güney Kürdistan izlenimlerimizin ilk bölümü bitirmek üzere iken, 3 Ocak 2008’de Diyarbakır’da bombalar patladı. Yapılan saldırı sonucu 4’ü öğrenci 5 sivil hayatını kaybetti. Geride  yüze yakın yaralı var. Saldırı sonrası ilk açıklamalar hiçte şaşırtıcı değil. Devlet  saldırıyı PKK’ ye ihale ederken, PKK devleti suçlamakta.

“Sivil Toplum Örgütleri”, bilinen ilk açıklamalarını yaptılar. “Her türlü şiddete karşıyız” Yıllar önce yazdıkları basın bildirisini, çekmeceden çıkarıp tekrar tekrar okudular. Kürdistan’da süren kör şiddetin sebep ve sonuçları hakkında kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Başta bölge politikacıları olmak üzere; siyaset erbaplarının ilk demeçleri haber merkezlerine düşmeye başladı. “Barışı ve kardeşliği kimse bozamaz”. Ne savaşın adını koyabiliyoruz nede barışın. Ne savaşın muhatabı var nede barışın.

Yıllardır bölge kan-revan içinde. Üstünde denenmedik yönetim kalmamış. Seferberlik, Umumi Müfettişlik dönemi, sıkıyönetim ve olağanüstü hal idaresi.  Yargılanmadığımız mahkeme kalmadı. Divan-ı Harp, İstiklal Mahkemeleri, Sıkıyönetim Mahkemeleri, Devlet Güvenlik Mahkemeleri vs. Sabah, savaş uçaklarının sortileriyle uyanır, akşam sorti seslerinden uykuya hasret kalırsınız. Dağlar doğal görünümlerini kaybetmişler. Her tepenin veya dağın zirvesinde namlusu uzatmış savaş aygıtlarını görürsünüz. Siyasi cinayetler yaşamın vazgeçilmez parçası haline gelmiş. Yerlerinden-yurtlarında sürülen milyonlarca insan, sefaletin pençesinde kendisine reva görülen cehennem ızdırabını yaşamakta.. Bombalardan sağa sola savrulan insan cesetleri kaldırılmadan; ilk demeçler düşer ortalığa,”Barışı ve kardeşliği kimse bozamaz”!

“Barış ve kardeşlik” adlı sayısız perdelik oyun, uzun yıllardır gösterimde. İhtiyaç duyulduğu sürece de gösterimde kalacak. Mümkün oldukça bu kavramları kullanmayacağız. Çünkü; içeriği ne kadar ulvi olursa olsun, kirliliğin üstünü örten perdeden ibaret. Barış ve kardeşliğin şartlarını yaratmıyorsak da uygulanan senaryoların bir figüranı olmaya gerek yok Esas bütün senaryoların kilitlendiği Güney Kürdistan’a dönelim.

2-3 Aralık 2007 tarihinde Güney Kürdistan Kültür Bakanlığının organize ettiği; “Diyarbekirli Cemilpaşa Ailesi” adına düzenlenen festivale davetli olarak katıldık. Festival, Güney Kürdistan’daki gelişmeleri gözlemlemek için yeni fırsat yaratmıştı. En son 1,5 yıl önce gitme olanağı bulmuştum. Güney Kürdistan’daki gelişmeler, bizler için son derece önemliydi. Zira  sınırlı da olsa Kürtlerin, kendi kendilerini yönetebildikleri tek bölgeydi. Dört bir taraftan kuşatıldığını biliyoruz. Bölge devletleri, Güney Kürdistan’ı istikrarsızlaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Gezi, Güney Kürdistan’a karşı seferberliğin doruk noktasına çıktığı günlerde gerçekleşti. Türkiye’de başta medya olmak üzere herkes mihverlerini giymiş, savaş çığırtkanlığı yapıyordu. Kürtleri yönetirken sınır çizenler, Kürtlerin imhasında sınır tanımıyorlardı. Ölüm ve öldürmek; haz alınan toplumsal bir histeriye dönüşmüştü.

Türkiye’deki havanın tersine, Güney Kürdistan’da tahminimizden daha sakin bir atmosferle karşılaştık. Türkiye’nin  amacı konusunda fikir birliği vardı. PKK, bir gerekçeden ibaretti. Türkiye’nin Kerkük söylemi taraftar bulamamış, Türkmen kartı inandırıcılığını yitirmişti. Türkiye’nin elindeki tek “koz” PKK’nin Güney Kürdistan’daki varlığı idi. Dağlıca olayından sonra, kaçırılan sekiz askerin Güney Kürdistan topraklarında, Kürdistan İçişleri Bakanının da hazır bulunduğu gösteri ile serbest bırakılması, PKK’nin Güney Kürdistan’da üstlendiğinin uluslar arası tesciliydi. Güney Kürdistan Hükümetinin iyi niyetli yaklaşımları, kendi aleyhlerinde kullanılan  diplomatik bir araca dönüştü. Türkiye, son otuz yılın en rahat diplomatik ataklarını yapıyordu. Müdahalenin şartları olgunlaşmıştı. Zaten tarihten gelme Güney Kürdistan’a müdahale gelenekleri vardı.

Türkiye,1926 yılında İngilizlerle yapılan sınır anlaşmasından bu yana, Güney Kürdistan’a sürekli müdahaleyi, kendisi için bir hak görüyordu. Saddam Hüseyin dönemi; Türkiye-Irak ilişkilerinin en üst düzeye çıktığı dönemdir. Türkmenlerin, Kerkük ve diğer yerleşim yerlerinde katliama uğramaları, yerlerinden-yurtlarından sürülmeleri, Türkiye’yi hiç rahatsız etmemişti. “Kıbrıs Fatihi” Bülent Ecevit, en zor günlerinde, Türkmen katili Saddam Hüseyin’i yalnız bırakmamıştı. Başka sıfatlarının yanında Türkmen katili de olan Saddam Hüseyin’e Türk devlet yöneticilerinin gösterdiği sıcaklık ve samimiyetin tek nedeni, şüphesiz Kürt düşmanlığı idi.

Güney Kürdistan Yeniden İnşa Ediliyor,

Bu yazımızda daha çok düzenlenen festivalle ilgili gözlemlerimizi sunmak istiyoruz. Buna geçmeden; 1,5 yılda Güney Kürdistan’da meydana gelen değişimlere kısaca değinmek istiyoruz. Güney Kürdistan’da  ciddi alt yapı çalışmaları var. Özellikle Hewler, Süleymaniye ve Dohuk gibi görebildiğimiz yerleşim yerlerinde; yollar, köprüler, kaldırımlar ve yeni modern iş merkezleri hızla yapılmakta. Şehirler hızla kabuk değiştirmekte. Süleymaniye’yi daha önce görmemiştim. Dolaysıyla mukayeseyi daha çok anlatılanlara göre yapmak durumundayız. Süleymaniye için de aynı şey söylenebilir. Tarihi ve modern bir şehirleşmeye doğru hızla gitmektedir. Gezimizin son durağı Halepçe’idi. Halepçe, son derece verimli Mergesor ovasının kenarında, güneye doğru uzanan sıradağların eteklerinde kurulmuş. Ancak Halepçe’yi son derece geri ve bakımsız bulduk. Geçen yıl tahrikler sonucunda yakılan Halepçe anıtı onarılmamıştı. Neden onarılmadığı ile ilgili bilgi edinemedik.

Ancak insanı düşündüren gelişmeler de var. İnsanların çoğu üretici değil, tüketicidir. Hükümet, herkesin gıda ihtiyacını karşılıyor. Bu nedenle insanların aç kalma sorunu yok. Ayrıca her evde maaş alan bir yada birkaç kişi var. Toplumun üstüne rehavet çökmüş. Üretken ve dinamik bir toplumdan bahsetmek çok olanaklı değil. Herkesin beklentisi devletin kendilerine daha çok yardım etmesi. Yukarıda Halepçe’nin içinde bulunduğu duruma kısaca değinmiştik. Verimli bir ovanın kenarında kurulu. Geçen yıllarda Halepçe anıtının yakılmasına kadar giden trajedik olayların altında yatan mantık, Kürdistan hükümetinden olan beklentilerinin gerçekleşmemesi. Halkın galeyana gelmesinde ağır tahrikler var. Pusuya yatıp, İslam maskesiyle Kürdistan toplumunu istikrarsızlaştırmaya çalışan güç odakları elbette devrededir. Ancak olayların gerisinde yatan, bize verilmesi gereken paraların, anıtlara harcadığı şeklinde oluşan kanattır.

Tüketicilik, Saddam iktidarından kalan mirastır. Saddam Hüseyin, kontrol edebildiği bölgelerde ve kendisiyle işbirliği yapan Kürtlerin bütün ihtiyaçlarını karşılardı. Bu nedenle Saddam’la işbirliği yapan Kürtlerin geçim sorunu yoktu. Bu durum sosyal devletin gereği değildi. İşbirlikçi olmanın bedeliydi. Saddam Hüseyin, dar ağacını boylayıp, fiziki olarak  ayrılırken, büyük bir toplumsal yarayı, yeni kuşaklara miras bırakıyordu. Devlet, kendisiyle işbirliği yapanlara, ulufe dağıtan rant merkeziydi. Merkezi otorite, kutsallaştırdığı kavramlarla tapınmayı, ulufe dağıtarak parazit yaşamını; toplumu yönetebilmenin araçları haline getirmiştir.

Kurulacak olan sadece yeni bir devlet yapılanması değil; yeni bir toplumsal düzendir. Kürdistan Federal Devleti, elbette sosyal bir devlet olacaktır. Bir taraftan sosyal bir devlet olmayı hedeflerken diğer taraftan aktif ve üretken bir toplumun yaratılmasının alt yapısının  hazırlanması gerekir. Kürdistan Federal Devleti zor ve meşekatli bir sürecin başındadır. İşin başı şüphesiz eğitimdir. Hızla geçmişin alışkanlıklarından arınmalı, modern toplumun parametreleriyle hareket edilmelidir. Kürdistan toplumu, üretkenliği ile İsrail toplumunu örnek almalıdır. Kürdistan, demokratik yapılanma, sosyal devlet, aktif ve üretken toplumu ile yarasa türü olan bölgesel diktatörlüklerin gözünü kamaştırmalı; Ortadoğu’dan dünya uygarlığına açılan bir pencere olmalıdır.

“Diyarbekirli Cemil Paşa Ailesi   Festivali”

Güney Kürdistan Kültür Bakanlığı ilk defa, Kürdistan’ın diğer parçalarından, önemli Kürt aydın şahsiyetlerinin çıktığı bir aile ile ilgili festival düzenlemişti. Kürdistan Kültür Bakanlığı, misyonu gereği ortak tarihsel bilincin oluşması için, belli bir program dahilinde çalışmalara başladığını umut ediyorduk. Ancak karşılaştığımız manzara bunu yansıtmıyordu. Daha çok kişisel ilişkiler temelinde geliştirilen lokal bir etkinlikti.

Bizlerin “tarihsel bilgileri” egemenlerin enforme bilgilerinin izlerini taşıdığı açıktır. Kürdistan tarihi ile ilgili bilgiler bölük pörçüktü. Üstelik egemen devletlerin ideolojik-siyasal bakış açılarını yansıtıyordu. Kürtlerdeki fiziksel parçalanmışlık, siyasal tespitlerine ve tarihe bakışlarına yansıyordu. Her parça, tarihe bakışta da daha çok kendileriyle ilgilidir. Kürtlerle ilgili araştırmalarıyla tanınan Chris Kutschera, bu hususu şöyle dile getirmektedir.

“General Barzani’ye katılan Kürt aydınları, İstanbul’da ilk Kürt kulüplerini kuranları bilmiyorlardı. 1921, 1925, 1927, 1930, 1937 Kürt isyanlarını inceleyen biri, sanki 5 bin yıllık bir uygarlığın kalıntılarını arayan bir arkeolog izlenimi ediniyor.

Şüphesiz, Kürtlerin yeterince mazeretleri var. Yüzyılı aşkın sistematik baskı ve şiddet. Kürt tarihine ait yazılı metin olarak ne varsa tümünü yok etmek için her şeyi yaptı.

Fakat bu, Kürtlerin sorumluluk paylarını inkar etmek bir neden sayılamaz”[1]

Kutschera’in tespiti son derece yerinde. Güney Kürdistan’da Kuzey Kürdistan’ın tarihiyle ilgili bilgiler yok denecek kadar az. Bazı klişeleşmiş söylemeler dışında fazlaca bir şey yok. Tarihin incelenmesi ve tahlil edilmesi; dün yapılan yanlışlıkların ve eksikliklerin saptanması değil midir? Tarihsel geçmişin bize sağladığı tek kazanım; yapılan hatalardan arınmaktır.  Başta Kürt aydınları, Kürdistan tarihinde rol oynamış (olumlu yada olumsuz) olan aileler  ve bütün Kürtler,  kendi gerçekliğimizle yüzleşmemiz gerekmiyor mu?

Peki, bizler geçmişimizi yeterince bilip ve bundan dersler çıkarmış olsaydık; İttihat-ı Terakki deneyiminden sonra, CHP’de,  TİP’te, SHP’de yeniden ve yeniden siyaset yapar mıydık? Çeşitli teşvikler kullanılarak, bireysel olarak Kürtleri bu tür örgütlenmelerin içine çekenler, Kürt örgütlenmelerinin yok edilmesini asli görev olarak önlerine koymadılar mı? Kemalistler bununla yetinmediler. İlerde  oluşacak muhtemel Kürt yurtsever potansiyeli yanlış yönlendirmek amacıyla ideolojik argümanlarını çeşitli kanallarla Kürdistan’a taşımadılar mı?

Örneğin, Türkiye’de sisteme “muhalif” pozlarda görünen hem “Marksist”  hem de “İslami” kanattan aynı vurguların yapılması tesadüfü müdür? Milliyetçilik kötüdür. Kötü olan Kürtlerin milliyetçi olmasıdır. Türk milliyetçiği, Arap milliyetçiliği ve Fars milliyetçiği gibi egemen ulusların milliyetçiliklerine laf yoktur. Hatta egemen ulus milliyetçiliklerine övgüler dizilir. Türk milliyetçiliğinin ırkçı olmadığı, kültür milliyetçiliği olduğu teorisi yaptırılır. Konu Kürtler olunca işin rengi değişmektedir. Kürtler, milliyetçi olmamalıdır. Milliyetçilik dışında her ideolojik kulvarda örgütlenebilirler.

Proje, yüzyıllık bir projedir. Ancak; her dönem aktörleri farklıdır. İttihat-ı Terakki’de Ziya Gökalp ve Pirinç zade Fevzi ile başlayan süreç, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde Süleyman Nazif gibileriyle devam eder. Bugün aynı misyon, argümanlar biraz farklı da olsa Aysel Tuğluk’larla sürdürülmek istenmektedir.

1918-19’larda Vilayet-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti aracılığı ile Kürtlerin önüne konmak istenen anlayış budur. İstanbul’da Kürdistan Teali Cemiyetinin kurulması üzerine; İttihatçılar hareket geçerler. Başlarında Süleyman Nazif’in bulunduğu bir grup İttihatçı; Kürdistan Teali Cemiyeti’nin İstanbul’da merkezini ziyarete giderler. Bu olayı Erzurum Kongresini düzenleyenlerinden biri olan Cevat Dursunoğlu şöyle anlatmaktadır:

“Bizi çok soğuk bir yüzle karşıladılar. Süleyman Nazif bunların durumlarına aldırmayarak, Şark vilayetlerinin üzerinde kötü ihtiraslar dolaştığını, Ermenilerin yurdumuza göz diktiğini, bu durum karşısında Müslüman hakimiyetinin devamının ancak bu bölge halkının gösterecekleri birlikle mümkün olacağını “Kürt Teali Cemiyeti” adıyla bir cemiyet kurulmasının Kürtle Türkü birbirinden ayıracağını halbuki; bizim kurduğumuz “Vilayet-i Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-ı Milliye Cemiyeti’nin” hiçbir kavmi ayrılık gütmesizin, Türk-Kürt ayırmaksızın bütün bu vilayetler halkını içine alabileceğini kuvvetli bir mantık ve canlı bir dille anlattı.”[2]

İliklerine kadar Türk milliyetçisi olan Kemalist kadrolar, canlarını dişlerine takarak, Kürtlerin kendi örgütlenmelerini kurmalarının önüne geçmeye çalışmaktadırlar. 1920li yıllara gelindiğinde gayri-Müslimler önemli oranda “hal edilmiştir”. Anadolu’nun Türkleşmesinin en önemli engeli Kürtlerdir. Tepeden tırnağa Türkçülükle donatılmış olan Kemalist kadrolar; “hiçbir kavmi ayrılık gütmeksizin” söylemleriyle siyaset sahnesindedirler. Kemalist darbe ile şekillenen Türkiye Cumhuriyeti, Türklük dışında her kültürü ve her kavmi yok etmeyi devletin temel felsefesi haline getirdi. 1919-1921 yıllarında Kemalist kadroların söylemleri manevradan ibarettir.

Yıllarca bütün kanallardan yukarıda belirttiğimiz anlayış pompalandı ve enjekte edildi. Kürt ulusal talepleri etrafında örgütlenmeler “gericilikle” itham edildi. 1961’lı yıllardan sonra TİP ile Kürdistan’a yayılan özellikle metropol merkezli kadrolar, “işçi sınıfı”,”anti-feodalizm”, “sömürüye karşı mücadele” şiarlarıyla örgütlenmeye çalıştılar. İşçilik bu dönemde Kürdistan’da bir ayrıcalıktı. YSE, DSİ ve Karayolları gibi kurumlara işçi olarak girebilenler, toplumun genel seviyesinin çok üstünde bir hayat standardına sahiptir. Durum bundan ibaret iken, sadece Kürt olduğu için her türlü insanlık dışı uygulamaya tabii tutulan insanların şaşkın bakışları arasında, “işçi sınıfı mücadelesi” nutukları atılabildi

Kürt toplumunun genel talepleriyle, metropol merkezli “aydınlarımızın” söylemleri arasındaki uçurum, zaman zaman komedi filmlerindeki sahneleri aratmıyordu. Aslında TİP’in Kürdistan örgütlenmesi ile 1970 sonrası dönem başlı başına araştırma konusudur. Dolaysıyla bu yazının boyutları içerisinde değerlendirmek olanaklı değildir. Özellikle bu dönemi yaşamış şahsiyetlerin sadece anılarını yazmalarını bırakıp, dönemi eleştirel süzgeçten geçirmeleri gerekmektedir.

TİP’in Kürdistan örgütlenmesi, iki hayati konuda barajlama görevi gördüğünü söylemek abartı olmaz.

Birincisi; Kürt siyasal hareketinin, ideolojik-siyasal netliğe doğru adım atmasının önü alınmış,

İkincisi; Kürtler taleplerini bağımsız siyasal yapılarıyla değil, Türkiyeli partilerin içerisinde seslendirmeleri geleneği devam etmiştir.

İdeolojik-siyasal biçimlenme böyle olunca; Kürt tarihine bakış tahmin edilebilir. Bölünmüşlük sadece fiziksel ayrılığı getirmemiş, ortak tarih bilincinin de oluşmasını engellemiştir. Parçalanmışlık organizmayı bir virüs gibi sarıp, ortak tarihsel belleği felç etmişti. Kürt tarih bilgisi, devletin resmi söylemleri dışına çıkılamadı. Kürdistan’ı derinden etkileyen başkaldırıların isimlerini bile devlet koydu. Öne çıkarması gereken aktörleri kendisi belirledi. Yukarıda belirlemeye çalıştığımız perspektif içinde; tehlikeli gördüğü şahsiyetleri yok saydı.

Atılacak her adım, yukarıda anlatmaya çalıştığız süreci ters-yüz etmeye yönelik olmalıdır. Ancak; ilk adımların nasıl atıldığı son derce önemlidir. Bilimsel çalışmayı esas almayan, kişisel ailesel kaygılarla hareketle atılacak adımlar, geçmişe ışık tutmayacağı gibi, yeni tahribatların yaratılmasından başka bir işe yaramayacaktır.

06.01.2008

tahsinsever@hotmail.com

[1] Chris Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yayınları, 2001, Birinci Baskı, İstanbul, S:19

[2] Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadele’de Erzurum, Erzurum Kitaplığı,İkinci Baskı-1998, İstanbul, S:19-20

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e