TV NET’TE Açık Oturum
Giannis Ritsos – Barış

Peyama Azadi Manset

Get Adobe Flash player

Geçmişle Yüzleşmeden Demokratikleşme Olmaz

Kürdistan’da bahar bir başkadır. Sadece doğa canlanmaz. Baharla beraber zulme ve zorbalığa karşı direnişte canlanır. Zorbaların Kürt Halkının direnişine yanıtı pervasızdır. Kural tanımazlar. Ne Cenevre Sözleşmesi nede uluslar arası anlaşmalar bu pervasızlığa engel değildir. Dünyanın orta yerinde, uygar dünyanın desteği ve himayesinde Halepçe’ler yaşandı. Dünya, Halepçe soykırımını  sessizce izledi. İslam dünyası, yanı başlarında meydana gelen bu soykırıma hiçbir tepki vermedi. Mart ayları gibi Nisan ayları da zulmün ve zorbalığın kanlı sayfalarıyla doludur.

14 Nisan 1925 Bitlis’te kurulan darağaçları, 17 Nisan’da Diyarbakır’da kurularak devam etti. Bu defa darağacına gönderilenler Azadi kadrolarıydı. Özgürlüğün ve onurun timsaliydiler. Kendi halkına sırt çevirmediler. Dava adamı gibi davrandılar. Cellatlarına karşı dik durmayı becerdiler. Mevki ve makama tevessül etmediler. Af dilemediler. Tarihe onurlarıyla geçtiler.

Duruşları korku yarattı. Düzmece mahkemelerdeki savunmaları sır gibi saklandı. Devlet sırları bir bir ortaya dökülürken, Bitlis Harp Divanı tutanakları gün ışığına çıkmadı. Korku devam ediyordu. Yeni kuşakların öğrenmesi tehlikeliydi. Tarih, resmi ideolojiye göre tasnife tabi tutuluyordu. Korku bununla sınırlı değildi. Devlet, kendi milislerine yazdırttığı kitaplarla, Azadi kadrolarını karalama faaliyetlerine girişti. M.Şerif Fırat’a yazdırılan, Doğu İlleri Varto Tarihi; Cemal Gürsel önsözüyle Milli eğitim Bakanlığı tarafından yayınlandı. Daha sonraki yıllarda, devletin başka kurumlarınca defalarca basıldı. Ve bütün kurumlara ve okullara bedava dağıtıldı.

Yayınlandığı yıllarda, dönemi yaşayan ve hayatta kalmayı beceren insanlarımızca; cevabı yazılamadı. Kürdistan’da kan ve barut siyaseti, tüm şiddetiyle devam ediyordu. Sadece Cıbranlı Halit Bey ailesinden 40 kişi idam edilmiş, yüzlercesi öldürülmüştür. 10-11 yaşındaki çocuklar dahil, bütün aile bireyleri sürgün edilmiştir. Yurt içinde kalanların da cevap verebilme olanakları yoktu.

Resmi ideolojinin yalan dünyasına karşı, Kürt araştırmacılarının da ciddi bir çalışması olmadı. Resmi ideolojinin yalan kampanyasının ürünü olan bu kitap; “tezlerimize” dayanak, “romanlarımıza” ilham kaynağı olması ayrı bir trajedidir.

Saldırılar tesadüfi değildi. Başarıya ulaşmasa da tarihe iz bırakan onurlu bir örnek vardı. Bu örneğin zihinlerde yer edinmemesi gerekiyordu. Bunca ablukaya ve karalama kampanyalarına rağmen, Azadi kadroları; Kürdistan tarihinde özgün yerlerini almışlardır.

Anti-Kürt Mayalanma, Devletin Temel Siyaseti Olmaya Devam Ediyor

Türkiye Cumhuriyeti’nin Şubat 2008’deki Güney Kürdistan seferi, beklenmedik tarzda ve zamanda geri çekilmeyle sonuçlanması; Türkiye’deki iç iktidar çekişmesinin dozunu artırmıştır. İktidar mücadelesi bire bir Güney Kürdistan seferi ile ilgili değildir.  Güney Kürdistan seferi, üzerinde uzlaşılan devlet politikasının sonucudur. Kürt çevrelerindeki havanın aksine, tamamen olmasa bile kısmen amacına ulaşmıştır. Türk basını; “hedef: Kandil- PKK’nin yok edilmesi” olarak lanse ederken, Kürt çevreleri ağırlıkla; “Zap direnişi” türünde değerlendirmelere gittiler. Türk basının tutumunu anlamak zor değildir. Türk devletinin niyetlerini gizlemeye, uluslar arası arenada PKK ismini öne çıkararak; işgalin “haklılığını” anlatma çabası içindeler. Ancak; aylar öncesinden Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ “Irak’ta istediğimizi yapmaya gücümüz yetmeye bilir, ancak; başkalarının yapmak istediklerini engellemeye gücümüz vardır.” diyerek, Güney Kürdistan’a neden sefer düzenlemek istediklerini, gayet açık dile getirmektedir.

Harekatın sonuçlarına gelince, altı çizilmesi gereken değerlendirme; ABD Bağdat Büyükelçisi Ryan Crock’dan gelmiştir. Büyükelçi, ABD Senato Askeri Hizmetler Komitesi’nde yaptığı konuşmada; “Türkiye’nin harekatından sonra, Irak Kürtleri; Irak içinde kalmaları gerektiğini daha iyi anlamışlardır” demektedir. Bu değerlendirme; Türkiye’nin niyetleri ve harekatın sonuçları hakkında yeterli ip uçlarını vermektedir. Sorun; Güney Kürdistan’ın statüsüdür. Güney Kürdistan’ın kendisine biçilen statüye razı olması ve Türkiye’de devlet eksenli bir “çözüm” paketinin gündeme  taşınması ihtimali yüksektir.  Türkiye, nihai olarak Kürt-Kürdistan sorununu; bireysel haklar alanına sınırlandırarak, “çözme” gayreti içerisindedir. Bu nedenle, oyunun kuralları buna göre belirlenmekte; piyasa oyuncuları buna göre seçilmektedir.

Türkiye, Demokratikleşme Çabası İçinde Değildir

Türkiye, evrensel demokratik teamülleri ve evrensel hukuk kurallarını esas alan bir devlet yapılanması değildi. Biçimsel olarak kendisini batılı olarak sunarken, batılı değer yargılarını içselleştirmeyi reddetmiştir.

1923’lerde anti-insani değerler üzerinde inşa edilen paradigma, halkların temel sorunlarını çözmediği gibi; kronikleşen krizlerin zeminini yaratmıştır. Askeri ve bürokratik erk devletin sahibidir. Niceliği ne olursa olsun, devleti koruma ve kollama hakkını kendisinde bulur. Kendisini devletin sahibi sayan kurumlardan biriside yargıdır. Bu nedenle; yargı “Türk halkı adına” yargılama yapar. Yargılama “Türk halkı adına” yapılınca; halkın talepleri ve bu talepleri seslendiren  çoğunluğun bir önemi yoktur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin mayalanmasında halk yoktu. Mustafa Kemal, Sivas Kongre’sinden önce Generaller Kongresi’ni toplar ve yol haritasını belirler. Generaller Kongresi’de Heyet-i Temsiliye’den katılan tek kişi kendisidir. Ardından atanan delegelerle Sivas Kongresi yapılır. Kemalist Hareket, halka rağmen bir harekettir.Geniş kitle tabanı yoktur. Temel dayanağı, terhis edilmesi gereken 110-130 bin arasında bir sayıya sahip olan, Osmanlı Ordusudur. “Halkın adına”, “halkın yararına” gibi kavramlar, Kemalist kadronun yaygın olarak kullandığı argümanlardır. Osmanlı’dan devr alınan bu miras; Cumhuriyet yönetimi boyunca yaygın olarak kullanılmıştır. Kemalist Hareket, yeni bir devlet yaratma projesi değildir. Kemalist Hareket, var olan devlette yeni bir ulus yaratma projesidir.

Bu nedenle, TC Anayasası başlı başına bir hukuk vakasıdır. Anayasa maddeleri, anayasanın başlangıç maddelerine tabiidir. Anayasanın başlangıç ilkeleri, devletin kuruluş felsefesini ifade eder. Devletin kuruluş felsefesi, İttihat-ı Terakki’nin 1911 yılında Selanik’te yaptığı toplantıda  aldığı karara dayanır. Selanik’te alınan kararların pratiği, yüz yılık kanlı trajediyi beraberinde getirmiştir. Bu trajedi sonuçlanmış değildir. Bundandır ki “Cumhuriyet Rejimi” olağan rejim olmamıştır. İnkar ve imha programları birbirini izlemiş, darbeler günlük hayatın vazgeçilmezleri arasında yerini almıştır.

Devlet, Sivil Alan Yaratılmasına Olanak Tanımamıştır

Altı çizilmesi gereken, Anayasa’nın üstünde Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin varlığıdır. Bu belge, yüz yıllık pratiğin belgeleşmiş halidir. Toplum kurum ve kuruluşlarıyla; Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin esasları doğrultusunda dizayn edilir. Bu nedenle, üniversiteleri bilimsel esasa; “sivil toplum kuruluşları” özgür düşünceye dayanmazlar. Toplumsal gelişmeyi tıkayan hususlardan biride devletin; “sivil toplum örgütleri” üzerindeki tartışılmaz hakimiyetidir. Seksen yıllık pratik; bağımsız ve sivil kurumların oluşmasına ve kurumsallaşmasına olanak tanımamıştır. Bu nedenle gerek meslek odaları ve gerekse “sivil kuruluşlar” devletin resmi politikasının,  sivil uzantıları olmaktan kurtulamamışlardır. Bir çok kurum ve kuruluş; temsil ettikleri meslek grubunun iradesiyle kurulmamıştır. Devletin çıkardığı yasalar çerçevesinde kuruluş ve ilgili meslek grubu zorunlu olarak üye olmak zorunda kalmıştır. Örneğin Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Barolar Birliği vb.

Meslek örgütleri, sendikalar ve sivil toplum örgütleri; toplumun temel sorunları hakkında tartışma açmazlar ve fikir öne süremezler. Her kesim, devletin resmi politikasına aykırı olmamak şartıyla, kendisine çizilen sınırlar içinde hareket eder. Örneğin Barolar Birliği, evrensel hukukun savunucusu olması gerekirken; statükonun kalelerinden biridir. Bugüne değin Barolar Birliği, Kürt sorunu ile devletin resmi görüşü dışında görüş beyan etmiş değildir.

Yaşanan bazı istisnai örnekler göstermelik olmaktan öteye geçememiştir. Eğitim-Sen programına ana dilde eğitim hakkını koyunca, hakkında kapatılma davası açılmış ve dava; sendikanın kapatılmasıyla sonuçlanmıştır. Bunun üzerine Eğitim-Sen, ana dilde eğitim hakkını programından çıkararak; kapatılmaktan “kurtulmuştur”. Eğitim-Sen, evrensel bir eğitim ilkesinin programına koyma dışında, ırkçı-şöven uygulamalara karşı bir pratiği olmamıştır.

Ana dilde eğitim hakkını programına alan Eğitim-Sen, devletin bir dizi ırkçı-şöven, asimilasyonist politikalara karşı çıkmamıştır. Örneğin; Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen ve bazı “sivil toplum örgütleri” tarafından da desteklenen “Haydi Kızlar Okula” kampanyası; Türkçe bilmeyen Kürt çocuklarını asimile etmeyi hedeflemektedir. Bu kampanya, devletin özel önem verdiği projelerden biridir. Bizzat eski Cumhurbaşkanı’nın eşi Semra Sezer’in himayesinde yürütüldü ve halen yürütülmektedir. Türkiye’de çağdaşlık ve demokrasiden dem vuranların hemen hemen hepsi, bu tür projeleri eleştirmedikleri gibi; aktif destekçileri durumundalar.

Ana dilde eğitim hakkı gibi evrensel bir ilkeyi programına koyduğu için, sendikayı kapatan devletin Başbakanı, gittiği Almanya gezisinde; “asimilasyon insanlık suçudur” diyebilmektedir.

“Asimilasyon insanlık suçudur” diyen Başbakan, 8 Nisan 2008 tarihinde Diyarbakır’dan giden, 14 sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinin kabulünde; anadilde eğitim hakkını dile getirdiği için, Diyarbakır Baro Başkanını “yalancılıkla” suçlayabilmektedir. Devamında; “Türkiye’de yaşayan herkesin asli unsur olduğunu” söylemekte ve “paketlerinde” siyasi açılımların söz konusu olmadığını vurgulamaktadır. Başbakan’ın tavrı, 5 Mayıs 1925’te Vakit Gazetesinde yayınlanan bir yazıyı hatırlatıyor. Yazıda; “Türkiye’de Türklerin süngüsünün görüldüğü yerde bir Kürt sorunu yoktur”[1] deniliyordu.

Irkçı-Şöven   Uygulamalar Yayınlaştırılmaktadır

Türkiye, Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerini yürütürken, Avrupa kriterlerini ve hukukunu içselleştirmesi gerekirken; iç politikasıda  ırkçı-şöven politikalarını yayınlaştırarak yürütmeye çalışmaktadır. Örneğin; İlköğretim okullarında her sabah “Andımız” diye tabir edilen, “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” diye başlayıp devam eden, metin okutulur. “Andımızın” Kürdistan şehirlerinde okutulmasına özel önem verilir. “Andımız”, 1990 öncesinde her pazartesi günü sabah, İstiklal Marşı’ndan sonra okunurdu. Ancak; 90’lı yıllarda sonra yapılan bir yönetmenlik değişikliği ile her sabah okunması zorunlu hale getirildi. Diyarbakır’da benim de öğretmenlik yaptığım yıllarda, her sabah Kürt çocukları sıraya dizilir ve şartlar ne olursa olsun “Andımız” mutlaka okutulurdu. Hava şartlarının elvermediği durumlarda, öğrenciler içeri sınıflara alınır, aynı işlem ders başlamadan gerçekleştirildi. Okulda görevli idari personel, “Andımızın” sınıflarda; düzenli okunup-okunmadığını kendi yöntemleriyle kontrol ederlerdi. Teknoloji gelişince, yağışlı havalarda merkezi sistemle okunmaya başlandı.

“Adımızın”, okul bahçesinde okutulurken; tek ağızdan gür sesle okunmasına dikkat edilirdi. Okullar tam bir askeri kışla havasındaydılar. Cılız ya da okumayan öğrenciler tespit edilir, “suçlarının ağırlığına” göre, ceza alırlardı.

Bütün bu uygulamalara karşı, ilgili sendikalar dahil “demokratik kitle örgütlerinin” bu güne değin hiçbir tepkisi olmamıştır. Uygulama, Kürtlerin varlığı fiilen kabul edilmek zorunda kalınmasına rağmen, yaygınlaşarak devam etmektedir. “Haydi Kızlar Okula” kampanyası, mevcut uygulamanın bir devamıdır. Bir insanlık suçu olan asimilasyonu; Kürt köylerinin tümünü içine alarak; en ucra mezrada bile Türkçe bilmeyen, Kürt bırakmamak amacıyla yürütülmektedir.

Kürdistan sorunu, resmi ideolojinin biçimlenmesinde asal öğedir. Sorunun varlığı güçlü ordunun gerekçesidir. Kutsal devlet söylemi ile pekişen otoriter yapılanma, bağımsız sivil alan yaratmasına olanak tanımamıştır. Güdümlü siyaset, güdümlü sendikacılık ve güdümlü sivil toplum örgütleri.

AKP, Geçmişi Sorgulayamaz

Son olarak iktidar partisi AKP’ ye açılan kapatma davası, TC geçmiş pratiği dikkate alındığında sürpriz değildir. Cumhuriyet Rejiminin ilk icraatlarından bir tanesi parti kapatmaydı. Serbest Fırka ve Terakkiperver Fırka denemeleri, demokrasiye geçme çabaları değildi. Daha çok muhalifleri tespit etme operasyonlarıdır. Bunları onlarca parti kapatma davaları izlemiştir. Militarist- Bürokratik erk, sistem içinde büyüyen ve sistemi kıyısından kemirmeye çalışan hareketleri terbiye etme, globalleşme eğilimlerinin sistemde yaratığı erozyonu önleme çabasındadır. Bu nedenle, bazı devlet yetkililerinin, sık sık telaffuz ettiği “1920’li yıllardan daha kötüyüz” söylemleri; statükonun dünya konjöktürle olan çatışmasından kaynaklanmaktadır.

AKP ile devletin geleneksel kanatları arasındaki çatışma; statükocularla- reformcuların çatışması olarak algılamak yanlıştır. AKP, temsil ettiği kitle ve geldiği ideolojik zemin itibariyle reformcu değildir. Sistem içinde tutunabilmek ve meşru hale gelebilmek için Avrupa Birliği projesine yakın durmak zorunda kalmıştır. Avrupa Birliğine yakın durma, kişisel pozisyonundan kaynaklandığı için inandırıcı değildir.

Sistemi sorgulaması gerekenler, sistemin mağdurlarıdır. Bu da doğal olarak Kürtlerdir. Kürtler bu tarihsel misyonu yerine getirmekten uzaktırlar.

12.04.2008


[1] Aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası,Doz Yayınları, 1991-İstanbul, Birinci Baskı, S:65

Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e