Festivalleri Çok “Sevdik”!

Festivaller, neredeyse yaşamımızın ayrılmaz bir parçası oldular. Biri bitmeden diğeri başlıyor. Özellikle DTP li belediyelerin can simidi. Can simidi diyoruz, çünkü başlıca icraatlarının başında festivaller geliyor. Ortadoğu coğrafyası kan revan içinde. Değişimin sancıları iliklerimize kadar kendisini his ettiriyor. Statükocular bütün kozlarını oynuyorlar. Denklemin orta yerinde Kürtler var. Ama biz festivallerle ilgiliyiz. Neden?

Türkçe sözlükteki karşılığı şenlik. Çıkış yeri olan Avrupa’daki anlamı daha farklı. Festival sözcüğü 18.yydan bu yana gündemde. Ansiklopedik tanımı kısaca şudur: “Festivaller uygar toplumların, barış içinde sanatsal faaliyetlerini geniş halk yığınlarına ulaştırmanın kısa zaman süresi içinde yoğunlaştırılmış yoludur.”

Tanım içerisinde iki kavram dikkatimizi çekiyor, “uygar toplum” ve “ barış içinde”. Her iki kavramda bünyemize pek uymuyor. Ne uygar bir toplumu yaratabildik. Nede barış içinde yaşama şansımız oldu. Ama olsun, ansiklopedik tanımlar bize uymasa da bizler festivalleri pek “sevdik”.

Festivaller kısaca belirttiğimiz özelliklerini pek korudular mı? Elbette hayır. Bir süre sonra diktatörlerin başlıca aktiviteleri haline geldiler. Özellikle Franko’nun İspanya’sı ve Salazar’ın Portekiz’i festivallerin gözde olduğu merkezler olacaktır. İçeriği boşaltılarak, sanatsal etkinlikler yerini, toplumu yönetmenin ve yönlendirmenin araçları haline geldiler. Karşımızda “toplum mühendisliğinin” bir harikası vardı. Tek başına kullanılacak bir argüman olmayacaktı. Spor fanatizmi ve magazin kültürüyle sıkı sıkıya ilişkilendirildi.

Bize gelince festival furyası ile karşı karşıyayız. Türkiye genelinde böyle bir furya var. Ancak Türkiye’dekiler daha çok “ doğanın kendilerine bahş ettiği” bitkileriyle festival yapmayı tercih ediyorlar. Kürdistan’daki belediyeler ise “bir basamak” terfi ederek daha “sanatsal” isimler kullanmayı tercih ediyorlardı. Hepsini teker teker anlatmaya gerek yok. Biri diğerinin tekrarı gibi. Değişmez konukları var. Aynı simaları her festivalde görmeniz mümkün. Türk Solu’nun “yıllanmış” aktörleri, festivallerin baş konuklarıdır. Sizlere bu festivallerden, Varto Belediyesini “Koğ” ismiyle düzenlediği festivalden bazı izlenimlerimi aktaracağım.

Varto Belediyesi 17-22 Temmuz tarihleri arasında “Koğ” ismiyle bir festival düzenler. Kox Bingöl sıra dağlarının en yüksek tepesidir. Manzarası harikadır. Güneş bir başka doğar. Elbette sıkıntıları da vardır. Neredeyse sıfır derecede geceyi geçirmeniz gerekir.

Geçen yıl festival çerçevesinde düzenlenen bir paneli izlemeye gittiğimde nerdeyse şok olmuştum. Biri Kürt diğeri Türk olan iki konuşmacı şair “el elle vermiş” Türkçe’nin “güzelliklerini” anlatıyorlardı. Söz konusu şairleri; Türkçe’nin zorla öğretildiği bir coğrafyada, Türkçe’nin “güzelliklerini” anlatmaya iten neydi?

Ben, panelin yapıldığı yerin bitişiğindeki ilkokulda birinci sınıfa başlamıştım. Köyden geldiğim için tek kelime Türkçe bilmiyordum. Bir yıl boyunca öğretmenin söylediği hiçbir sözcüğü anlayamamıştım. Ve bir yıl boyunca öğretmenin söylediklerini anlayamadığım için hep dayak yemiştim.

Türkçe’nin “güzelliklerini” dayak yiye yiye öğrenmiştim. Anlatılanlar bende tuhaf bir duygu uyandırmıştı. Bu duygular içinde tepkimi dile getirdim. Neden Kürtçe’nin, Yunanca’nın ve başka dillerin güzelliklerini anlatmıyorsunuz da Türkçe’nin “güzelliklerini” anlatıyorsunuz, demiştim.

Kürt şair sesini çıkarmazken, ünlü “solcu” şair, bir uzaylıya bakar gibi bana bakmış; “ farklı düşünceleri hoşgörü ile karşılamak lazım” diyerek tevazuda bulunmuştu.

Bu yılki manzaralar farklı değildi. Yine aynı mekanda yapılan bir panelde, düşüncelerini Kürtçe ifade eden bir arkadaşa müdahale edilerek; “biz Kürtçe anlamıyoruz” denilerek, Türkçe konuşması uyarisında bulunuldu. Kısa bir kulisten sonra, Türkçe konuşulması konusunda konsensüs sağlandı.

Şairlerin katıldığı başka bir panel ise tam anlamıyla trajediydi. Konuklardan bir “şair”, şimdi size bir şiirimi Türkçe’nin bir şivesi ile okuyacağım dedi. Türkçe’nin bir şivesi dediği Kürtçe’ydi. 2006’nın Temmuz ayında hala Kürtçe’ye Türkçe’nin bir şivesi diyenleri konuk edip “onurlandırıyoruz”.

Yine oldukça dikkatimi çeken bir olayı da aktarmak istiyorum. Geçen yıl, seksen yıldan sonra ilk kez Diyarbakır’da Kürd-Der, 1925 Hareketinin şehitlerini anmıştı. Aynı günün akşamı Sur Belediyesinin organizatörlüğünde Dağ kapı Meydanında  Karadenizli sanatçı Kazım Koyuncu’yu anma etkinliği yapıldı. Kazım Koyuncu Karadenizli’ydi ve kanserden ölmüştü. Siyasi bir kişiliği yoktu. Tam da 28 Haziran’da Kazım Koyuncu’yu anmak neden Sur Belediyesi’ne düşmüştü.

Evet festivalleri çok “sevdik”. İçeriğinde Ehmedé Xane’nın, Melayé Ciziri’nin, Feqiyé Teyran’nın, Evdalé Zeynıke’nın bulunmadığı, Kürt tarihinin hiç bulunmadığı festivalleri çok “sevdik”.

Kürtçe romanlarıyla  çığır açan,  Sayın Mehmet Uzun’a şükranlarımı iletirken, en verimli çağında yakalandığı hastalıkta acil şifalar diliyorum.

07.08.2006

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e