Devlet-PKK Denkleminde Kürt Aşiretlerinin Konumu

               Son günlerde “ulusal “ basında, özellikle koruculuk yapan bazı aşiret mensuplarının BDP’ye geçişlerine dair çok sayıda haber yayınlandı. Bunlara bazı aileler adına yapılan açıklamalar eşlik etti. Haberlerin doğruluk derecesi ve çapı hakkında yeterli verilere sahip olmasak bile, bu yönde temasların ve çabaların olduğu tarafların yaptıkları açıklamalardan anlaşılmaktadır. PKK/BDP basını gelişmeleri “demokratik ulusun inşası” ya da “Kürtlerin barışı” olarak lanse etmekteler. Olay, seçim döneminin “karşılıklı çıkar esasına dayanan” pragmatik mantıkla kurgulanan, manevralar sistematiğinin bir parçası mıdır? Yoksa 30 yıllık çatışmalı sürecin değerlendirilmesinden çıkan sonuçların ve ya çıkarılan derslerin bir tezahürü müdür? Olayların sadece görünürdeki hallerini değil, nedenlerini ve sonuçlarını tek yanlı yargılardan kaçınarak; tarihsel süreç içinde ele almak, doğru değerlendirmek için ön şarttır.

          Se_bira_ji_shute2Şüphesiz bu makale, barış söyleminin çokça tüketildiği olduğu bir dönemde “barışçıl” umutları dinamitlemek için yazılmadı. Zira Barış ortak yaşama kültürüdür. Acıların ve trajedilerin son bulmasıdır. En nihayetinde Barış, tüm insanlığın ortak ufku ve amacıdır. Gelin görün ki ünlü bir siyaset adamının söylediği gibi; “Teori gri hayatın kendisi yeşildir”  Söylenenle yapılanın paradoksal konumu, olup-bitenleri yeniden yorumlamamızı zorunlu kılıyor. Geçmişini sorgulamayı beceremeyen toplumlar, toplumsal barışı ne kendi içinde ne de dışında inşa edemez. Bundan dolayı geçmişe doğru bir ufuk turu yaparak, gündemdeki konuyu yorumlamak daha sağlıklı olur.

         Osmanlı-Kürt ilişkilerinin dalgalı seyri izlemiştir. Yavuz Sultan Selim’le Kürt beylerinin mutabık kaldıkları kısmi otonom statüsü, 300 yıla yakın devam etmiş; II.Mahmut’un icraatlarıyla son bulmuştur. 1800’li yılların başlarından itibaren Baban, Soran ve Botan beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla yeni bir döneme girilmiştir. Osmanlı yönetimi, kısmi otonomi tanıdığı beylikler etrafında kümelenmiş Kürt aşiretlerine dokunmuyor; ancak çok sayıdaki aşiret beyliği statüsünü korurken, Kürt toplumu en küçük nüvesine kadar birbirine rakip kılmayı da ihmal etmiyordu. Kürt aşiretleri yüz yıllardır süren konumlarını, geleneklerini devletin otoritesi altında sürdürmek istiyorlardı. Özetle aşiret sistemi, Kürt toplumsal yapısının özgün durumudur. Bu özgün durum, Osmanlı ve devamında bölgedeki egemen devletlerin dikkate aldıkları, toplumsal mühendislik projeleriyle kendi lehlerine kullanmaya çalıştıkları yadsımayacak bir etmendir. Kürt beyliklerinin ortadan kaldırılmasından sonra, Kürtlerdeki otorite boşluğunun şeyhler tarafından doldurulmasında başlangıçta gösterilen hoşgörü, Hamidiye Alayları oluşturulması ve alayların seçiminde göz önünde tutulan kriterler(sadece Suni Kürt aşiretlerinin tercih edilmesi); parçalı ve birbirine rakip Kürt toplumsal yapısının korunmasını hedefliyordu. Aşiret sistemi(parçalı ve birbirlerine karşı konumlanmış hali) aynı zamanda Kürtlerin uluslaşması önündeki en önemli handikaplardan biridir.

       Osmanlı’nın yukarda işaret ettiğimiz gibi Kürt Nakşi şeyhlerine başlangıçta gösterdiği tolerans, Kürt milliyetçiliğinin Nakşi şeyhlerinde zuhur etmesiyle son bulur. Kürt şeyhlerine gösterilen ilgi iki nedene dayanıyordu. Halifelik makamının manevi etkisini şeyhler üzerinden, Kürdistan’da daha iyi nüfuz edilmesini sağlamak; ikincisi, İran’ın gelen Şii etkisini sınırlandırmaktır. Ancak; hesaplar kısa süre sonra değişir. Şeyh Ubeydullah Nehri’yle başlayan Kürt milliyetçi akımı, Seyyid Taha, Şeyh Abdulselam Barzani ve nihayetinde Mela Mustafa Barzani ile vücut bulur. Osmanlının Nakşi şeyhlerine karşı tutumu son derece acımasızdır. Şeyh Ubeydullah Nehri’nin yerinden yurdundan koparılarak sürgüne gönderilmesi ve Şeyh Abdulselam’ın 1914’te Musul’da idam edilmesi, bu tutumun açık göstergeleridir.

      Cumhuriyetin kurulması ve Kürtlerin inkârına ve imhasına yönelen süreçte devlet, muhtemel gelişmelere karşı pratik tedbirlerini almaya başlar.1923 çıkarılan 356 Sayılı İzale-i Şekavet kanunu ile korucu birlikleri resmen oluşturulmuştu. 442 Sayılı Köy Kanunu köy sınırları içerisinde yaşayanların; “malını, canını ve ırzını korumak amacıyla” koruyucuların görevlendirilebileceği hükme bağlanmıştı. Devlet, muhtemel Kürt tepkisine karşı tedbirlerini alırken; özellikle Hamidiye Alaylarının örgütlendirilmesi sürecin dışlanan aşiretleri(ağırlıkla Kürt Alevi aşiretleri) mezhep faktörünü de kullanmak suretiyle, milis örgütlenmesinin içine çekmeye çalışır. Kısmen de başarılı olur. Necmettin Sair Sılan’ın arşivinden çıkan “Dersim Meselesi” adlı belgede şunlar yazılmaktadır:

 “I-Yapılacak propagandalarda her halde Şafii Kürtlerle anlaşmalarına meydan verilmemesi ve bu aşiretlerin Türkleri ayrı görmesinin başlıca sebebi mezhep ihtilafı olduğundan hasetten Cumhuriyet rejimi ile Laiklik mefhumunun bunlara eyice anlatılması.”[1] Devletin resmi belgelerinde yer alan talimatlarda; Suni ve Alevi Kürtlerin birbiri aleyhine kışkırtılması ve bunun için mezhep faktörünün kullanılması açıkça yer almaktadır. Osmanlı’da Hilafet ve din hissiyatını kullanarak Kürt Suni aşiretlerini kullananlar, Cumhuriyet yönetimde; Laikliği kullanarak Kürt Alevi aşiretlerini kendi çıkarları için kullanmak istediler. Bu olgu özellikle 1920-25 döneminde seküler bir Kürt hareketi olan Azadi örgütlenmesine karşı kullanılmıştır. Kürt ayaklanma ve direnişlerinin bastırılmasından sonra Devlet, başta ayaklanma ve direnişlere katılanlar olmak üzere bütün Kürt aşiretlerini katliamlara ve sürgünlere tabii tutuldular. Bitlis Harp Divanı, Hınıs Harp Divanı ve Şark İstiklal Mahkemesi’nin Harput(Elazığ) bölümüne dair tutanaklar bugüne değin hiç açılmamıştır. Zilan’da katliama uğrayanların sayısı binlerle ifade edilirken, Dersim’de zehirli gazlar dahil her türlü kitle imha silahlarının kullanıldığı artık belgelerle sabittir.

12 Eylül Darbesi ve PKK’nin Silahlı Mücadele Başlaması

       12 Eylül Kürtler için ayrı bir anlam ve öneme sahiptir. Adına 5 nolu dedikleri yeryüzünde, Diyarbekir’in orta yerinde inşa edilen cehennemde aklın almayacağı insanlık suçları işlendi. Buna paralel olarak, Köy Kanunu’nun 74. Maddesine eklenen iki fıkra ile sistem yeniden güncellendi. 11 Ağustos 1981 yılında Hakkari’de “Huzur-1” adıyla düzenlenen toplantıda aşiretlerin silah alması istendi. Muhtemel bir silahlı başkaldırıya karşı tedbirler alınıyor, Kürt coğrafyasının siyasal haritası çıkarılıyordu. “güvenilir” veya “güvenilmez” bölgeler ve köylerin tespiti yapılıyordu. Ağırlığın verildiği Botan bölgesi aslında Devlet’le pek barışık değildi. Sınırın diğer yakasında, Güney Kürdistan’da Kürtlerin efsane lideri Mela Mustafa Barzani önderliğinde 1932 beri devam eden silahlı mücadele devam ediyordu. Botan’da Mela Mustafa Barzani’ye karşı hem sempati hem de ciddi bir destek vardır.

        PKK’nin 1984 yılında silahlı mücadeleyi başlatmasıyla, taraflar kartlarını kullanmaya başladılar. Devletin düzenlediği “ikna” toplantılarında ‘ya bizdensiniz ya PKK’dansınız’ restleri çekilir. Aynı tutumu PKK’de takınır. Arada ciddi bir fark vardır. Devlet, silah almalarına karşılık; aşiretlerin kendi bölgelerinde eski statülerinin devamını kabullenir. PKK, kendi dışında bir otoriteyi kabullenmez. Bu ikilem karşısında aşiretlerin büyük çoğunluğu koruyucu olmayı kabullenir. Bu durum aşiretler için çok sıkıntılı olmakla beraber, ayakta kalmanın yegane yoludur. PKK’nin koruyuculara karşı tutumu son derece sert ve acımasızdır. PKK’ye göre “İlk çıkışlar” acımasız olmak zorundaydı. “Dağlık bölgelerde kitleler içinde otorite hareketi oluşturmaksızın insanları elde tutmak fazla olanaklı olmaz…Oysa dağlarda örgütlenme olayı, bir güç ve otorite olayıdır.”[2] Bu restleşmenin sonuçları, Kürtler için vahimdir. Korucu olmayı kabul etmeyenler, imha ile karşı karşıya kaldılar. Yerlerin-yurtların sürüldüler. Metropollerin varoşlarında, gayri insani koşullarda, asimile oldular. Korucular, çok ağır kayıplar verdiler(1400 yakın, sivil yakınlarını katarsanız oldukça yüksek rakamlara ulaşırsınız), yerlerinde kaldılar, sayıları giderek artarak 70-80 binlere tırmandı.

       Bu noktada sorulması gereken, otorite kime karşı ve nasıl olmalı. Bu soruya doğru yanıt alabilmemiz için, sınırın diğer yakasında, uzun yıllara yayılan Kürt silahlı mücadelenin efsane lideri Mela Mustafa Barzani, 19.01.1948 tarihinde Bakü yapılan Kürt toplantısındaki konuşmasında şunları söylüyor:

        “Ey halk! Sana söz veriyoruz. Demokrasi ve sosyal adalet yolunda yürüyeceğiz ve bu iki değeri Kürdistan’a yerleştireceğiz. Kürt olmayan tüm vatandaşların, grupların, aşiretlerin ve azınlıkların haklarına saygı göstereceğiz. Her türlü saldırgan eğilime veya intikamcı yaklaşıma, kişisel öç alma girişimlerine karşı koyacağız. Bir grubun veya aşiretin aleyhine olan hiçbir faaliyete izin vermeyeceğiz. Çünkü bu, bizim öğretimize ve partimizin ilkelerine aykırıdır.”[3]

        Şüphesiz Barzani’nin başında bulunduğu Kürdistan Demokrat Partisi de otorite olmak istiyor. Bu otoriteyi demokrasi ve sosyal adaleti hayata geçirerek sağlamak istiyor. Aşiretlere yaklaşımda farklı bir tutum takınıyor. Aşiretlerin haklarına saygı göstermeyi ve aşiretler arasında eşit mesafede durmayı zorunlu görüyor. Aşiretlerin özel alanlarına müdahale etmeyi uygun görmemiştir. Bu tutum, harekete katılmayan aşiretlerin de Baas rejiminin oyun ve kumpaslarına alet olmasını engellemiştir. Güney Kürdistan boşalmamış, Kürtler Bağdat-Basra varoşlarında asimile olmadılar. Bütün ulusal kurtuluş mücadelelerinde toplum doğal olarak bölünür. Herkesin ya da grubun katılması beklenemez. Ancak; siyasal tavır, bu tür odaklarla nasıl bir diyalogun geliştirilmesin de gösterilecek ustalıktadır.

         Bütün örneklemelerimiz nedeni, geçmişte yaşananların hangi mantıkla icra edildiği, hangi travmalara sebebiyet verildiği ve sonuçlarının kime yaradığına bakmak gerekir. En önemli olan, bir gün silahlar aradan çekildiğinde; yok edilen sosyal adalet duygusunun nasıl inşa edileceğidir. Bütün çabalar, sınırı tarif edilemeyen emekler, kahramanlıklar daha özgür ve mutlu neslin hizmetine sunmak için değil miydi?

    Bütün bunları tartışmadan, suskuluğumuzu bozup içimize dert olmuş soruları sormadan, sözüm ona haksızlığa karşı çıkarken; yapılan bir dizi haksızlığın ve hukuksuzluğun hesabını vermeden,özetle geçmişle yüzleşmeden “barışı” ve “demokratik ulusu” nasıl ve kiminle inşa edeceğiz. Seçim atmosferi içinde, makveyelist bir tutumla, karşılıklı “aklama” çabaları ancak; günü kurtarmaya yönelik manevralar olabilir.



[1] Kürt Sorunu ve Devlet-Necmettin Sahir Sılan Arşivi-3, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, Birinci basım-Mayıs 2011, s:94-95

[2] Serwebun, Özel sayı, 9 Mayıs 1986

[3] Mesut Barzani, Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi, Cilt:1, Doz Yayınları,Üçüncü baskı, Mayıs 2005, İstanbul, s:270

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e