Demokratik açılım
Her ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın bariz olan bir şey var ki Türkiye’nin Kürt ve Kürdistan politikalarında ciddi bir kırılmanın yaşandığı bir dönemin içinden geçiyoruz. Kürt ve Kürdistan varlığının tartışılmaz bir “reddi ve inkâr”ına dayalı devlet politikalarında dikkate değer gedikler açılmıştır. Bölgede çıkarı olan bölge dışı emperyalist güçlerin ihtiyaçları sonucu uygulamaya konulan değişim süreci mevcut bütün tarafları etkisi altına almış ve hareketlendirmiştir. Bu dönemin belirleyici karakteri ise duruma karşı hazırlıksızlıktır. Ister sistem içi ister sistem dışı yada ister iktidar ister muhalefet yanlısı olsun hem Kürt hem de Türk tarafındaki güçler statüko ile sınırlı siyaset yapma alışkanlıklarıyla felç olmuşlardır. Programları yeni duruma cevap vermekten çok uzaktır. Gelişmeler karşısında TC, bir taraftan ortaya çıkan durumu hazmetmeye çalışırken diğer bir yandan da alandaki iktidarını perçinleyerek sürdürecek yeni egemenlik biçimleri oluşturma çabasına yönelmiştir. Kürdistanlı siyasetçilerde ise şaşkınlık, kafa karışıklığı, değişimden korku ve ağırlıklı bir biçimde sessizlik egemendir. Fakat yapacak pek bir şey yoktur çünkü bölge üzerine hesap yapan uluslararası güçlerin değirmenine giden su çoktan kaynaklarından boşalmıştır. Ortada onu kanallarını bulmaktan alıkoyacak bir alternatif güç şimdilik görünmüyor. Ortaya çıkan eğilim hazmetmesi zor olsa da bütün sıkıntı ve zorluklarına rağmen yeni duruma eklemlenmenin kaçınılmazlığından yana seyrediyor.
Topraklarında barındırdığı doğal zenginliklerin kontrolü adına Balkanlaştırma yöntemi ile dört parçaya bölünüp dört ayrı devlet tarafından sömürgeleştirilen Kürdistan”ın durumu yine zenginliklerinin yeniden paylaşımı adına bir süredir tekrar gözden geçirilip şekillendiriliyor. Bu yeniden yapılandırma sürecinin her bir parçaya yansıması farklı olmuştur sonuçları da farklı yaşanacaktır.
Bilindiği gibi ABD’nin Irak’a karşı uyguladığı kısmi müdahale sonucu 36. paralel içinde Güney Kürdistan de facto bir durum olarak sahnede yerini aldı. Ardından Saddam’ın siyasal iktidardan uzaklaştırılması da dahil olmak üzere ABD’nin orta-doğu”ya müdahalesiyle birlikte yaşanan gelişmelerle çok temel siyasal değişimler ve yeni oluşumlar ortaya çıktı. İşte bu olan biten arasında rahatsızlık verici belirsizliklere rağmen varlığı bölge istikrarının da bir gereği olarak zorunlu kabule dayanan Federe Kürt devleti Irak anayasasında tanımlanarak statü kazandı. Güney Kürdistan kendisine sağlanan bu statü ile aynı zamanda bölge istikrarının tesis edilmesinde sorumluluk da almış oluyordu. Bilindiği gibi, petrole bağımlı dünya sisteminin ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarının hatırı sayılır bir kısmı Kürdistan’dadır. İkinci olarak, çok geniş uluslararası ilişki ve çıkarı temsil eden enerji nakil hatlarının yolunun Kürdistan’dan geçmesidir. Yaşamsal önemi uluslararası konsesuslarla imza altına alınmış bu iki gerekçe, elbette ki ülkemizi paylaşan sömürgeci devletlerin kendi tasarruflarına bırakılarak riske sokulacağı düşünülemez. Bu nedenle “uluslar arası bir ağırlık” ortaya çıkarak sömürgeci devletlerin gerek birbirileriyle sürdürdükleri siyasal problemlerine ve yine bu sömürgeci devletlerin Kürdistan siyasetlerindeki uygulamalarına müdahale edeceğini söylemek ve bölgede tesis edilmekte olan düzemin güvenliğine uygun bir biçim vereceğini ön görmek çok zor olmayacaktır. Nihayetinde Güney Kürdistan bu sürecin işleyişiyle hayat bulan bir olgudur. İşte bu nedenle oluşturulacak yeni statükonun bir yanıyla da kendi varlık sebebinin korunması içinde sorumluluk alacaktır. Bölgedeki güçlerin Güney Kürdistan olgusunu kabul etmede ne kadar hazırlıklı oldukları, bu gerçekliği sindirip sindiremedikleri ayrı bir konudur. Ama eğer ki bölgeye ilişkin yeni düzenlemede kendilerine bir yer açmak istiyorlarsa bu konuda pek seçenekleri yok gibi görünüyor.
Kuzey Kürdistan’da yaşanan gelişmelere bakıldığında da resim aynıdır. Yine ABD”nin belirleyici güç olarak ağırlıklarını koyarak TC’yi gerek Kürt politikasında gerekse bölge devletleriyle olan ilişkilerinde bir takım değişiklikler yapmaya zorladı. Her ne kadar ABD Türkiye büyük elçisi “bu Türkiye’nin tamamen kendi programıdır” yollu açıklamada bulunsa da bu açıklama duyanları inandırmaktan çok gülümseten bir ifade olmaktan öteye gitmedi. Rol dağılımına bakıldığında, bu gün artık TC, yeni bölge düzeninin önemli aktörlerinden biridir. NATO”ya olan üyeliğiyle askeri, Avrupa Birliğinin gelecekteki orta-doğu sınırını oluşturacak olmasıyla da siyasi açıdan ABD ve AB”nin bölgedeki temsilcisi olma durumundadır. İşte bu işlevinden dolayı, bütün sancı ve sıkıntılarına rağmen Türkiye zorunlu olarak sürece uygun bir hale getirilecektir. Buda ağırlıklı olarak Kürdistan politikalarının değişikliğinden geçer.
Aslında TC’nin kendi iç dinamiklerine bakıldığında da bir değişime olan ihtiyacın dayatması görülmektedir. Ekonomisini, siyasetini, hukukunu, eğitimini, sağlık hizmetlerini vs bir bütün halinde tüm devlet ve hükümet programlarını uzun bir süredir yürütülen savaşa bağımlı kılan TC artık nefes almakta zorlanır bir hal almıştır. Bütün bunlara yeni bölge düzeninin ortaya çıkardığı dayanılmaz kazanımlarda eklenince TC’nin dışarıdan gelecek değişim yönündeki baskılara karşı durması mümkün görünmemektedir.
Fakat her şeye rağmen, Kürt milletinin ret ve inkârında varlık bulan, kuruluşunda bu ret ve inkâr politikalarını Kürtlerin imhasına kadar uzandıran bir devletin istenilen değişimi çok kolaylıkla sindiremeyeceği açıktır. Burada yıllardır sürdürülen ırkçı politikalarla oluşturulmuş bir anti-Kürt kamuoyu engeline de işaret etmek lazım. Bu nedenle değişime giden yolda uzun bir hazırlık evresi kaçınılmazdır. Bulunduğumuz noktaya gelene kadar uzun bir yol kat edildi ama kat edilecek daha çokta yol var. Esasen bugün yaşanan gelişmelerin sinyalleri daha çok önceden verilmişti. Anımsanacağı üzere 2008 yılı içinde ABD’nin Türkiye konsolosu ve diğer ilgili görevliler legal Kürt parti yöneticileriyle bir dizi görüşmeler yapmış ,bu görüşmelerden birinin muhatabı olan Şerafettin ELÇİ basına verdiği demeçte ABD’nin Türkiye de PKK sorununun çözülmesi ve demokratik açılımların başlatılması konusunda kararlığını gördüğünü ifade etmişti.
Bir başka işareti Obama’nın Türkiye’yi ziyareti sürecinde gördük. legal siyasetin gerekleri içinde seçilerek TBMM ye girmiş olmasına rağmen asker-sivil oligarşi ve parlamentodaki uzantıları olan siyasal partiler tarafından adeta aforoz edilerek talepleri bastırılıp, TC açısından meşruiyeti sorgulanır olan DTP ile görüşerek Türk tarafının tavrını kıran Obama beraberinde DTP ye misyon vererek taleplerinin gündemleşmesine işlev kazandırdı. O gün atılan adımlar sonucu DTP bu gün gündemleşen “Demokratik açılım” paketinin doğal bir unsuru haline getirilerek sistemin içinde meşrulaştırıldı.
DTP’nin kendisini öne çıkararak meşrulaştıran sürecin gereklerini yerine getirip getirmeyeceği ayrı bir tartışmanın konusu. İlk tepkiler bu sürece pek de hazırlıklı olmadığını gösteriyor. Daha da önemlisi DTP dışında kalan legal-illegal parti ve grupların da bu sürece dair bir hazırlıklarının olmadığını görüyoruz. Türk Devleti ben yarın Kürdistan’dan ordularımı çekiyorum buyurun ne haliniz varsa görün dese, öbürgün bu otoritenin yerine geçerek Kürdistan’da hayatı normal akışı içinde sürdürmek üzere planlayacak bir güç yok görünüyor. Ne yazık ki, 25 yıl boyunca sürdürülen savaşta kanı dökülen, zindanlara zulümlere atılan, sürgünlere yollanan mazlum Kürd halkının özlem ve talepleri bir kez daha yetersiz ve teslimiyetçi önderlik/ler tarafından yerle bir edildi. Savaşın silahlı aşamasında değil ama kirli yöntemlerle sürdürülen görüşmeler içinde gündemden düşürülen siyasal ve ulusal talepler eritildi. Bu talepleri temsil edip hayata egemen kılmak üzere görüşme masalarına taşıyacak örgütlü bir kurumlaşmaya gidilmedi, gidilecek yollar dinamitlendi. Bu gün PKK dışında kalan ve ortak bir davranış birliği olmayan tekil duruşlar yelpazesinde niyetlere göre yapılan yorumların ve somut olmayan önerilerin yol göstericiliği tartışma götürür.
Bugün önce Kürt açılımı olarak başlatılan daha sonra demokratik açılım olarak ifade edilen süreçte çözüme bağlanmak üzere masaya yatırılıp mercek altına alınan sorunun bir tarafını oluşturan Kürtler muhatap olarak alınmıyor. Belli ki kendileri de muhataplığın koşullarını zorlayacak donanımdan uzaklar. Bu durumda mesele yalnızca muhataplığın diğer ucunda duran T.C tarafından tek yanlı ele alınarak kendi içinde mevcut olan farklılıkların ortaya çıkardığı geniş bir yelpazede yoğun bir biçimde tartışılıyor. Tartışmanın yoğunluğuna bakıp süreci algılamada yanlışlığa düşülmemesi için bir şeye iyi işaret etmek lazım. Bilinmelidir ki TC’de bu sürece gönüllü katılmıyor ve kimse kendi rızasıyla karar vererek sorun çözmek üzere masaya oturmuyor. Yapılan iş oluşturulmuş bir gündemle ayrışma ve uzlaşma konularının dahi belirlendiği görüşmenin “taraflar” ının değişim sürecine sokulması bir başka deyişle masaya oturtulmasıdır. Burada asıl amaç yukarıda da söylediğimiz gibi uluslararası sermayenin bölgedeki çıkarlarını garanti altına almanın planlarına zarar veren ilişkilerin hangi yöntemlerle ehlileştirilerek tasfiye edileceği konusunda anlaşmaya varmaktır. Masadaki gizli ve açık tarafların ortak paydası bu olacaktır. Gelişmelerin seyrini hep birlikte izleyeceğiz.
Yeri gelmişken belirtelim yaşananlar Güney ve Kuzey Kürdistan’la sınırlı değildir. Program diğer parçaları da içine alarak uygulanmaya konmuştur. Bu gün Türkiye –Suriye arasındaki ilişki trafiğinin açıklaması burada yatmaktadır. Bunun Suriye sınırları içinde tutulan Kürtlerin yaşamına olan yansımalarını çok yakında göreceğiz. Biraz gecikmelide olsa bugünkü İran sınırları içerisinde kalan Doğu Kürdistan topraklarında uygulamaya konulacak planları ve bunların doğu Kürdistanlı Kürtlerin yaşamında ortaya çıkardığı değişimleri hep birlikte göreceğiz.
Her şeye rağmen gönül isterdi ki biz Kürtler olarak ulusun özgürlüğü ülkenin bağımsızlığını içeren taleplerimizin ifade bulduğu programlarımız ve bu programları hayata geçirecek örgütlülüklerimizle ortaya çıkan söz konusu zorunlu değişim sürecinin aktif bir aktörü olabilseydik. Ama hayatın gerçeğiyle gönlün isteği en azından bu gün için birbirinden çok uzaklarda seyir ediyor. Biz yinede bu gün olmuyorsa yarın için istemekten ve isteğimiz üzerinde düşünüp mücadele zemini yaratmak için süreci zorlamaktan vazgeçmeyelim.
Gelinen düzeyde süreci temsil edecek örgüt yok. Bu anlamda çekim merkezi olarak ortaya çıkacak bir örgütlenme ve örgüt planı da görünmüyor. Ancak yoklukların gerekçeleri ardına gizlenerek siyasal görevlerden firar etmek yerine süreci omuzlayacak dayanıklı örgütlere alan açılması zorunluluğu vardır. Bu olgu stratejik bir eğilim olarak hedefine cephe tipi örgütlenme modelini alarak rotasına bağımsızlık olgusunu yerleştirmelidir. Ulaşılacak bu milli strateji içinde Kürtçenin serbest bırakılması, demokratik hakların tanınması, Kürt varlığının tanınması sorunları örgütlenmenin olmazsa olmaz koşuludur.
18-09-2009












