Demokrasi !

“Demokrasi” kavramı en çok savaşların, kanlı iç çatışmaların, militarist yönetimlerin olduğu zamanlarda kullanılan bir kavram özelliği taşımaktadır ve bu kavramı en çok militarist Türk devleti kendi iç bunalımı döneminde kullandığı kadar Türk solu ile birlikte Kürt siyasal kadrolarının, aydınlarının da kullanıyor olmaları çok ilginçtir!

TabloMEsenKürt siyasal kadrolarının, aydınlarının bu “demokrasi” kavramına bu kadar sarılmaları; son otuz yılın getirdiği ağır kuşatmanın altında sersemlediği ve bir o kadarda kavramsız kaldığı içindir. Militarist Türk devletinin Kürdistan işgaline karşı ulusal politik tavır geliştireceklerine, daha çok Militarist Türk devletinin iç bunalımı döneminde Türk solunun derinleştirdiği “demokrasi” mücadelesinde yedek parça konuma düşmüşlerdir ve ideolojik olarak ta gıdasını buradan almaktadır.

12 Mart sonrası Kuzey Kürdistan’da gelişen Kürdistan demokratik hareketinin militan konumunda olan siyasal kadroları 1980 12 Eylül askeri darbesine kadar en çok Militarist Türk devletinin Kürdistan işgalinin askeri ayağının nasıl ve ne biçimde kırılması gerektiği konusunda tezler, kavramlar, programlar üzerine ideolojik tartışmanın içinde daha canlı daha rasyonel bir yerde iken, (kendi içlerinde uluslar arası sosyalist bloğun yarattığı cephelerde Kuzey Kürdistan’da acenteliği kompradorluk düzeyinde yapsalar da)  12 Eylül askeri darbesinden sonra yaşanan ağır yenilgi ile birlikte dilsiz ve kavramsız kalarak derin savrulmanın içinde birden bire Türk solunun “demokrasi” mücadele cephesini açtığı gediğe yamanarak ulusal kurtuluş mücadelesinin mevzilerini terk ederek Türkiyelilik sevdasıyla yüzlerini Diyarbekir den çok Ankara’ya çevirdiler.

Oysa bilinen şey Militarist Türk devletinin Kürt politikasında değişime gitmesi resmi ideolojide yapısal bir değişme gitmesi demektir ki, bu da imkânsızdır. Daha öncede söyledim, tekrar belirteyim Militarist Türk devletinin ideolojik yapısı 1920 lerde oluşturularak günümüze kadar sürdürüldü ve bu sürdürülen ideolojik yapının bugünkü görünümünü değiştirerek yeniden sürdürülme mücadelesi verilmektedir ve bu mücadelenin bu günkü adı da “Kürt açılımı” ile birlikte “demokratik standartlardır”.

Militarist Türk devleti bu süreci yeni başlatmadı. Aslında bu süreç İran’ın Irak’ı istila etme amacıyla başlattığı savaş ve Ayetullah Homeyni’n “ Kudüs’e giden yol Bağdat’tan geçer” açıklaması Orta-Doğu da kıyametin doğması demekti, bu da gerek ABD, gerekse AT ülkeleriyle birlikte Sovyet Rusya’yı dehşete düşürdü.  Körfez savaşıyla birlikte ivme kazanan Güney Kürdistan da ki silahlı mücadelenin boyutu ve 1984 de PKK’nın başlattığı silahlı kargaşa ile Kuzeyde Kürtlerinin özgürlük ve bağımsızlık duygularının kamçılamasına yol açması sömürgeci Türk devleti için korkunç bir durum oluşturdu.

Orta-Doğu’nun kaderini belirleyen Kürtlerin bağımsızlığa yönelmesi, var olan statükonun değişmesi demekti. Böylesi bir gelişme bölge sömürgeci devletleriyle onların uluslar arası ilişkileri olan emperyal devletler açısında felaket demekti ve o yüzden de Orta-Doğu’da derinleştirdikleri statükonun değişmemesi ve bütünü kayıp etmemek adına işi 36 paralelde Güney Kürdistan’a otonom oluşturarak sınırlama sürecine gidildi ve ardından PKK’nın ehlileştirilmesi programı devreye sokuldu. Bu ehlileştirilme görevi başta Suriye ile ilişkileri iyi olan YNK olmak üzere  Türk gazetecisi M.Ali Brand’a verildi ve ardından Yalçın Küçük, Doğu Perinçek Şam’a ellerinde kırmızı karanfillerle  girdiler. Bekaa da Türk basının karşısına Çıkan PKK lideri A. Öcalan M.Ali Brand la görüşmesinde şu açıklamayı yapıyordu: “Türk ordusu güçlüdür. Onu yenemeyiz. Zaten böyle bir düşüncemiz de yoktu. Türkiye’den toprak talebimiz yok. Bizim isteğimiz eşitliktir.” Türkiye’de de Bülent Ecevit ise: “Kürtler vardır. Kürt dili serbest bırakılmalıdır” diyordu. Bu gelişen süreçte “demokrasi” ve “demokratiklik yapı” tartışmasıyla yeni bir gündem oluşturuldu. Ve PKK liderinin o meşhur “Aralık konuşmaları.” Sürece yeni bir boyut getirdi! Demokratik Kürt hareketinin özgürlük ve bağımsızlık temelinde oluşturulan mevzileri kurşunlarla delik deşik ediliyor, militan kadrolar “ajan” “hain”  “işbirlikçi” suçlamalarıyla bir, bir ardına imha ediliyor ve Apo Türkiye’nin Suriye ataşesiyle aynı asansöre biniyordu. Türkiye de “demokratiklik yapı” tartışmasıyla Kürt sorunu PKK ile özdeştirilerek yol almaya çalışılıyordu.

Ardından Türk politikacılarıyla birlikte çeşitli düzeylerde kariyer sahibi tanınmış kişiler Avrupa’ya akmaya başladı. ABD ve AT ülkeleri Türkiye’ye şu öneriyi sunuyordu: Kürtlere bir takım kültürel haklar verin! Bu mesajın anlamı şuydu PKK gürültüsünün bertaraf edilmesi, Kürt demokratik hareketinin özgürlük ve bağımsızlık temelinde oluşturduğu tüm mevzileri içeriğinden boşaltılmasıydı, derken Türkiye’nin Avrupa üyeliği süreci ile başlayan “Türkiye’nin demokratikleşmesinin yolu AB’dan geçiyor” yaygarası altında  Kürtlerin kelli felli ‘aydınları’ Türkiye demokratikleşiyor rüyasıyla Kopenhag kriterleri tartışmasıyla bu kervana katılması başladı. Birkaç yıl süren bu tartışmalardan bir sonuç çıkmayacağı kanısı insanlarda oluşmaya başladığı anda Leyla Zana Zindan çıkışıyla soluğu Avrupa Parlamentosunda Türkiye’nin demokratikleştiğine dair garanti veriyordu. Bu arada da Türk ordusu çağın en modern araçlarıyla Güney Kürdistan bölge sınırına yığınak yapıyor ve sınır köyleri boşaltılıyordu!

Öte yanda ise 8 Şubat 2004 tarihinde Duesseldorf  medya merkezinde düzenlenen çok kültürlü hafta toplantısında “Göç” konulu konferans veren AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Günter VERHEUGEN dünya kamuoyuna şöyle sesleniyordu Dünya basını aracılığıyla: “ Türkiye AB sürecinde bütün reformları kabul edip başarıyla uyguladıktan sonra eğer Kürtler hala Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kabul etmeyecek olurlar ve bir Kürdistan kurmak isterlerse, o zaman büyük sorunlar yaşarız. Buradan Kürtlere çağrı yaparak, Türkiye’nin çok sayıda etnik kökene dayalı sistemini kabul etmeleri gerekir. Ayrılıkçı Kürtlerin yeniden bir Kürdistan kurma teşebbüsleri Türkiye’nin kaydettiği bütün olumlu gelişmeleri tehlikeye düşürecektir.”

Kürdistan’da gelişen bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin boğulması uluslar arası merkezin gündeminden hiç düşmedi, fakat bu boğulma süreci “demokrasi” ve “demokratiklik yapı” çerçevesinde yürütülüyor ve bu “Kürt açılım” süreci Militarist Türk devleti açısından yeni bir şey değil Osmanlıdan bu yana işletilen anti Kürt politikasıdır. Kendi Ulusal mücadelelerinin tarihini ve bu mücadelelerin nasıl kanla boğulduğunu hangi politikaların sonucu olduğunu kavramayan Kürt siyasal kadroları ve aydınları açısından yeniymiş gibi ayyuka çıkarmaları ise hiçte anlaşılır gibi değildir.

01.09.09

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e