Güney Kürdistan ve Bir İhbar

Çok önemli bir tarihsel momentteyiz. I. ve II. lerine pek benzemese de, içinde bulunduğumuz günlerde bir Paylaşım Savaşı yaşıyoruz. Yazık ki, birçoğumuz olup bitenin farkında bile değiliz. Son 20 yılda edindiğimiz seyircilik kültürü bizde bir yaşam tarzına dönüştü. Reflekslerimizi yitirdik. Oysa şimdilerde teyakkuz halinde olmalıydık. Olmuyor, olamıyor.

Geçtiğimiz yüzyılda Dünya’da iki Paylaşım Savaşı ve büyük alt üst oluşlar yaşandı. Halklar birbirlerini kırdılar. Dünya yeniden ve yeniden paylaşıldı. Dünya haritaları ve güçler dengesi bir kaç kez değişti. I. Paylaşım savaşının sonunda Osmanlı imparatorluğu parçalanarak, yerine küçük küçük ulus devletler ve bu arada yeni Türk Devleti ortaya çıktı. Çarlık Rusyası, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmeleriyle tarihe karıştı. Hitler Almanyası, I. dünya savaşının sonunda Almanya’ya dayatılan koşulları parçalamaya başlayınca dünya II. Paylaşım savaşına doğru hızla sürüklendi. Faşist iktidarların yenilgisi ile sonuçlanan II.paylaşım savaşının sonunda dünya Sovyetler Birliği ve emperyalist blok arasında bölüşüldü. Bu paylaşımda Doğu Bloğu ülkeleri ortaya çıkarken, diğer yandan da Faşizme karşı mücadelenin bayraktarlığını yapan Komünistler, Yunanistan hariç, Avrupa’nın bütün ülkelerinde ya tek başlarına yada koalisyon ortağı olarak iktidarlara taşındılar. Sovyetler Birliğine göbekten bağlı Komünist partiler “detant” politikaları gereği kendi burjuvazileriyle anlaşmaya ve silah bırakmaya zorlandı. Sonrasında yaşanan Komünist katliamlarına da Sovyetler suskun bakışlarla seyirci kalmıştı. Diğer taraftan, Çin gibi uçsuz bucaksız bir ülkede Komünistler Halk savaşı sonucunda iktidarı ele geçirdiler.

Kısacası Dünya, önce “iki kutup”lulaştı. Ardından uzun süren “soğuk savaş” yılları yerini almıştı. Nihayet, ’60 li yıllarla birlikte dünya anti-sömürgeci ulusal kurtuluş savaşlarıyla sarsıldı. Bu sürecin sonunda da yeni devletler ortaya çıktılar. Esasen kökleri bu yıllarda duran kapitalist ülkelerdeki ekonomik ve siyasal bunalım, 1974’teki petrol krizi ve “sosyal devlet” modelinin yönetemez duruma gelmesiyle daha da derinleşerek devam etti. ’80 li yıllara gelindiğinde, ABD’de Reagan ve İngiltere’de Thatcher ile sembolleşen “Neo-Liberal” programlarla devlet, krizi aşmaya ve kabuğunu çatlatmaya başlamıştı. 1989’da önce Doğu Bloğu’nun, ardından da Sovyetler Birliğinin dağılması ile sosyalizm”in yıkıntıları üzerinde “Yeni Dünya Düzeni” egemenliğini ilan etti. İşte tam da bu şartlar altında gündeme gelen Körfez Krizi ve sonrası yaşanan gelişmelerle dünyanın “post-modern” bir sürece evrildiği ve “küreselleştiği” tartışmaları gündeme oturdu.

Geçtiğimiz yüzyılın başında, I.Paylaşım Savaşı sonrasında, Kürdistan dört parçaya bölünerek, sömürge statüsü uluslararası bir antlaşma ile tescil edildi. Sonrasında dünyada çok şey değişti. Sistemler ortaya çıktı / yıkıldı. Ancak Kürtlerin kaderi değişmedi. Kürtler , geçtiğimiz yüzyılı sömürgeciliğe karşı mücadele ile geçirdiler. Soykırımlar, sürgünler yaşadılar. Çok bedel ödediler, tarifi imkansız acılar yaşadılar. Ancak yine de Kürdistan Millenyuma dünyanın en son sömürgesi olarak girmekten kurtulamadı.

Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında hem Kuzey hem de Güney Kürdistan’da önemli gelişmeler yaşandı. Kuzey Kürdistan’da Kürt Halkı’nın ulusal kurtuluş potansiyeli, kontra bir program ile tırpanlandı. Karanlık dehlizlere çekilerek boğduruldu. Kürt Halkının olağanüstü fedakarlığının ve direncinin, yakılıp yıkılan Kürt coğrafyasının ve 35 binin üzerinde Kürt özgürlük savaşçısının cesetleri üzerine “Demokratik Cumhuriyet” projesi inşa edildi. Paradigmalarımız değişti. Kürt, Kürdistan, Kürtçülük gibi kavramlar, bizatihi Kürt cephesinde “suç” kavramlar olarak yerleşti. Yıllarca süren silahlı “mücadele” ile dinamikleri parçalanan, umutları bitirilen Kürt kitlesi, çok yönlü bir manipulasyon ile “Türkiyelileştirme” programına tabi kılınıyor. Ne çare ki , yapıla bilinecek çok şey yok. Yenilgi sürecini barajlayabilecek ve bazı mevzileri tutabilecek durumda da değiliz.

Güney Kürdistan’da ise 1991’deki Körfez Savaş’ında Kürtler , ancak kitaplarda idealize edilebilen ve fakat hiç bir ulusal kurtuluş mücadelesinde rastlanmayan topyekün bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Güney Kürdistan, 1 hafta gibi kısa bir sürede tamamıyla Kürtlerin denetimi altına girdi. Ancak Saddam’ın kimyasal silah yüklü helikopterleri işin rengini değiştirdi. Kürtler büyük bir panik ve can havliyle kaçışmaya başladılar. 2 milyon Kürt, Kuzey ve Doğu Kürdistan’a doğru yollara döküldü. Rahmetli Orhan Kotan’ın deyisiyle: “Bunların büyük bir bölümü bir kaç kilometre sonra öldüler. Cesetleri yollarda kaldı. Bu cesetler arasında özgüç teorileri de vardı”.

Modern dünya bir kez daha Kürt trajedisine tanık oluyordu. ABD ise Saddam’ın Kürt katliamını hiç müdahalesiz, keşif uçaklarıyla izliyordu. ABD’nin Kürtlere mesajı açıktı: “Dünyanın patronu biziz. Bizim irademiz ve iznimiz dışında bırakınız devlet olmayı, varlığınızı bile sürdüremezsiniz”. ABD’nin hesapları farklıydı. 1979 da Ortadoğu’daki en önemli ittifakı Iran Sahlığı yıkılınca, Radikal İslam’ın ABD’nin askeri, stratejik ve ekonomik çıkarlarını tehdit etmeye başlamasıyla önce Irak’ı cesaretlendirerek, her türlü destek sağlayarak İran’a saldırtmış ve bu süre boyunca da Ortadoğu’yu bir silah ambarına çevirmişti. Arkasından Kuveyt işgali öncesi verdiği demeçlerle yine Saddam’ı Kuveyt’i işgal için oluşturmuş, işgal hareketi oluşunca da “dünyanın felaketli bir sürece girildiği ve yayılmacılığın durdurulması gerektiği”ni belirterek bölgeye müdahalesinin koşullarını oluşturmuştu. Ancak ABD’ye göre muhalefet gruplarının devlet yönetme konunda henüz deneyimsiz olmaları, ve üstelik de Irak nüfusunun %53’ünü oluşturan Şiilerin tarihsel – kültürel özellikleri bakımından İran’ın etkime alanı içinde bulunmalarından dolayı Saddam devrik bir diktatör olarak iktidarda tutuldu. Zaten Körfez Savasının nedeni de Saddam’ın düşürülmesi değildi. Doğu Bloğunun çökmesiyle değişen dünya dengelerine uyarlı olarak yeni bir yapılanma programını hayata geçirmek ve halı hazırda sistemin en önemli enerji kaynağı olan petrol yataklarını tam güvenceye almaktı. Bu hedeflere bağlı olarak Kuveyt’in işgali bahane edilerek Ortadoğu’ya en büyük askeri yığınak yapılmıştı. Amaç, bu kanlı diktatörü iktidardan uzaklaştırmak değildi.

Demek ki Güney Kürdistan’daki durum, bazı Kürt çevrelerinin iddia ettikleri gibi “Emperyalistler Kürdistan’i altın tepsi içinde sundular, ancak onlar başaramadı, almasını bilmediler” değildir. Saddam’a 36.paralelin yukarısı ile 33. paralelin Güneyi uçuşa yasaklanınca Irak Merkezi yönetimi Güney Kürdistan’daki fonksiyonlarını yitirdi. Kürtler , üç taraftan uygulanan ambargolara (Türkiye’nin de yer yer uyguladığı ambargoyu saymazsak) rağmen kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği bir tarihi sürece adim atmışlardı.

1991’den bugüne Güney Kürdistan’da hızlı değişimler yaşandı.

1991 yılının Nisan ayından beri Saddam ile Kürdistan bölgesinin Otonom yapısı için yapılan görüşmelerden sonuç alamayan ve Baas Rejiminin her zamanki gibi yeni bir saldırı planına kadar zaman kazanma peşinde olduğu anlaşılınca 8 örgütün oluşturmuş olduğu Kürdıstanî Cephe 15 Aralık’ta Xelifan’da bir araya gelerek süreci değerlendirmiş ve bir dizi kararlar almıştı. Bunların başında ise Irak merkezi yönetiminin çekilmesiyle ortaya çıkan yasama ve yürütme organlarının boşluğunu doldurmak için alınan SEÇİM KARARI olmuştu. Bunun için hukukçulardan oluşan bir komisyona iki hafta içinde SEÇİM KANUNU hazırlama görevi verildi. Böylelikle KÜRDISTAN BÖLGESEL PARLAMENTOSUNUN da altyapısı oluşturulmuş, devlete geçişin ilk adımları atılmıştı. 19 Mayıs 1992 de tamamen demokratik bir ortamda yapılan seçimlerle 105 sandalyeli KÜRDISTAN PARLAMENTOSU böylelikle oluşturulmuştu.
Bugün bir yandan Türk devletinin diğer yandan Kadek başkanlık konseyi üyesi Osman Öcalan’ın yaptığı açıklamalarda dile getirdiği Türkmenler o zaman yapılan seçimlere katılmamış, dolayısıyla parlamento da temsil şanslarını yitirmişlerdi. Seçimlerde Partilerin aldıkları oy oranları şöyledir.

Secimlerde Partilerin Aldiklari Oy Oranlari

Partiler PDK PASOK-Sos. K.D.Halk Partisi Demokratik Cephe İslam Partisi Bağımsızlar YNK Toplam
Oy sayısı 437879 24882 9903 21123 49108 501 423833 967229
Oy Oranı (%) 45,26 2.57 1.23 2.18 5.08 0.05 43.81 100

Ancak, %7 olan seçim barajını asamayan partilerden dolayı PDK sonuçta %51 oranında, YNK ise %49 oranında sandalye sayısı elde etmişti. Asuri azınlığa ise 5 sandalye ayrılmıştı. Kürdistan Kurtuluş Hareketi liderliği için yapılan seçimlerde adayların aldıkları oy oranları ve oylar ise şöyleydi:

Secimlerde Adaylarin Aldiklari Oy Oranlari

Mesud Barzani Celal Talabani Osman Muhammed Mahmud Osman Toplam
466.819 441.057 38.865 23.309 970.050
47.51 (%) 44.88 3.95 2.37 100

(kaynak: Kürdistan Pres, sayı:90, 91, 92,93. sayıları ile Yunanca yayınlanan Kürdistan Press’in 23. sayısı.) Demokratik bir atmosferde yapılan secimler ve oluşturulan Parlamento ile Ortadoğu’nun diktatör ve hanedan yönetimlerine iyi bir demokrasi dersi verilmişti. Başbakan olan Dr. Fuad Mahsum, Kürdistan Press’e verdiği demeçte “Hükümet programımız, Kürdistan’in federal yapısını temel alıyor. Kısa sürede çözmemiz gereken sorunların başında idari örgütlenme ile güvenlik örgütlenmesini tamamlamak duruyor Düzenli orduya geçiş için çalışmalar sürüyor” diyordu.( Kürdistan Pres, sayı:93, 1992)

Alt yapı çalışmaları imkanlar ölçüsünde hızlı bir şekilde sürdürüldü. (Karayolları, köprüler, kanalizasyon, elektrik, haberleşme ağı vb..). Üniversiteler açıldı ve çalıştırıldı, yenileri kuruldu. Merkez Bankası açıldı. Polis ve Ordu gücü oluşturuldu. Son dönemde kapalı olan Parlamento, Ulusal mutabakat sağlandıktan sonra yeniden açıldı.(4 Ekim 2002). Anayasa yapıldı. Para birimi oluşturuldu vs. vs.. Kısacası modern bir devlet olmanın bütün gerekleri yapıldı / yapılıyor.

Nevzat Bingöl, Deutsche Welle için yaptığı haberde bakınız Güney Kürdistan için neler söylüyor: “Irak Kürtleri, savaş ve çatışmaların ardından 11 yıllık bir aradan sonra yepyeni bir Kuzey Irak olarak karşımıza çıkıyor. Yiyecek ekmeğin, içilebilir suyun bile zor bulunduğu, elektriğin olmadığı dönemler geride kalmış. Kuzey Irak’a girdikten ilk andan itibaren yaşanan değişim hemen hissediliyor. Yeni yapılan otoyollar, köprüler, üst geçitler, camiler, yeşil alanlar, yol tabelaları Kuzey Irak’ın değişen yüzünü gösteriyor. KDP’nin denetiminde olan Selahaddin, Erbil ve Duhok’u birbirine bağlayan yollar, otoyollara dönüştürülmüş, Erbil – Musul karayolunda ise otoyol çalışmaları devam ediyor. Bölge hissedilir bir istikrara kavuşmuş, yeni yeni yatırımlar yapılıyor, yatırımcıyı özendirmek için her türlü olanak sağlanıyor.Kuzey Irak’ta hızla gelişen sektörlerin başında telekomünikasyon geliyor. İki yıl içinde Kuzey Irak’ta kullanılmaya başlayan İnternet yoğun ilgi görüyor. Kuzey Irak’ın telefon altyapı şebekeleri hummalı bir çalışmayla yenileniyor, Kanallar kazılıyor, kablolar döşeniyor, uydu telefonlarının yerini yeni postaneler alıyor. İnternet’e ilgi ise oldukça yoğun. İki GSM cep telefonu şebekesi kullanıldığı Kuzey Irak’ta Korek ve Troya GSM firmaları Kuzey Irak’ın yüzde 60’lık bölgesinde kesintisiz görüşme imkanı sağlıyor.Caddelerde son model lüks araç ve jeeplerin çokluğu hemen göze çarpıyor. Merkez Bankası 20 şubesiyle yurtiçi ve yurtdışı tüm bankacılık faaliyetlerini yürütüyor. Kürt bölgelerinde eski Irak Dinarı kullanılırken, Saddam kontrolündeki bölgelerde yeni Irak Dinarı kullanılıyor. 1 Dolar 13 Kürt Dinarı, yine 1 dolar 1900 yeni Irak Dinarı’nı buluyor. 1 Kuzey Irak Dinarı ise 250 bin Türk Lirası’na eşit. Yakın geçmişe kadar silahsız erkeklere rastlamanın hemen hemen imkansız olduğu bölgede, şimdi kimse silah taşımıyor. Polis bile mümkün olduğunca şehir içinde silahsız dolaşmaya özen gösteriyor. Erbil sokaklarında kara çarşafı çıkaran kadınlar da modern kıyafetleriyle dikkat çekiyor. Kadınlar Kuzey Irak siyasetinde de söz sahibi olmaya başladılar. KDP’nin İmar Bakanı Nesrin Bervari bunun en açık örneği. (Aktaran: rizgari.com tartışma forumu, 1 Ekim 2002)

Dahası bu başarılar, çok yoğun saldırılar ve provokasyonlara rağmen sağlandı. Uluslararası ilişki ve çelişkiler ve bölgenin “hassas”lığı nedeniyle kimse Kürt Devletini resmen tanımazsa da, Kürtler in bütün oyunları boşa çıkararak, 10 yılı aşkın bir süredir kendilerini yönetebilecek yetkinliğe ve demokratik geleneklere sahip olduklarını ispatlamaları uluslar arası hukuk açısından da çok önemlidir. Ve bu başarı Kürtler in hanesine yazılmıştır.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Dünya bir Paylaşım savaşı daha yasıyor. Bu paylaşım, “Doğu Boku”nun dağılmasıyla sağlanan ideolojik ve siyasal zaferin ve “Yeni Dünya Düzeni”nin gereğidir. Orta- Doğu ve Orta – Asya zenginliklerinin (petrol, kömür, uranyum, doğal gaz) batıya akıtılacağı yolların güvenlik altına alınması için siyasal iktidarların istikrara kavuşturulması (mümkünse bati modelinde temsili demokrasilere geçişlerinin sağlanması) ve son 300 yıldır doğu’ya karşı sağlanan askeri, bilimsel- teknolojik ve ekonomik üstünlüğün korunması ABD ve diğer büyük devletler için hayati önemdedir. Vazgeçilmezdir.

Kapalı kapılar ardında hem büyük devletlerin hem de bölge devletlerinin görüşmeleri ve pazarlıkları söz konusu. Bölge, yeniden düzenlenecektir. AB üyesi devletlerin, özellikle de Almanya ve Fransa’nın itirazları, paylaşımdan daha fazla pay alma ve ABD’nin hükümranlığını kısmen de olsa barajlayabilme girişimi olarak algılanmalıdır.

Kürtler , bu savaşın ne karar mekanizması içindeler, ne paylaşımda pay tarafıdırlar nede savaşı engelleyebilecek güç sahibidirler. Savaş, Kürtler istese de istemese de olacaktır. Orta- Doğu ve Orta – Asya’da statükolar değişecektir. O halde, Kürtler in yapabileceği tek şey: kendi iradeleri dışında gelişen bu savaşta, kendi iradeleri ile doğru tarafta yer almak ve savaştan, Uluslararası arenada kabul görmüş ve Uluslararası güvencelere bağlanmış bir devlet olarak çıkmak olmalıdır. Eğer ABD müdahalesinin “demokratik” görüntüsü Kürtler i gerektiriyorsa, eğer Kürtlerle ABD’nin çıkarları bu kez üst üste düşüyorsa, Kürtler önlerine çıkan bu tarihsel fırsatı ne pahasına olursa olsun sonuna kadar değerlendireceklerdir. Bu süreç, hiç rizikosuz bir süreç olmayacaktır elbette. Kürtler, söz konusu savaştan şimdiki statülerini de kaybederek çıkmış olabilirler. Yeni acılar da yaşayabilirler. Ama hiç kimse Kürtler den (hangi niyetlerle olursa olsun) ödenen onca bedelden sonra, özgürlüğün eşiğinden geri dönmelerini, pasif bir tutuma girmelerini beklememelidir. Bu, ne savaş kışkırtıcılıgıdır, ve ne de Kürtleri maceraya sürüklemektir. Bilinmesi gerek. Eğer Kürtler bu kez de Güney Kürdistan da bir statü kazanamaz ve bir devlet olarak çıkmazlarsa, bu yüzyılı da sömürge bir halk olarak geçireceklerdir.
Bu bağlamda, Kürtler bu savaşta etkin oldukları ölçüde riskleri azaltacaklardır. Türk Devleti’ni devre dışı bırakmanın ve böylece Güney Kürdistan’a verebileceği zararları en asgariye düşürmenin yolu da etkin olmaktan geçiyor. Zaten bütün verilerde Kürtlerin Türk Devleti’ni devre dışı bıraktığına işaret ediyor. Türk Devlet yetkililerinin öfkesinin nedeni de budur.

Kuzey’in Güneyle Dayanışmasının Anlamı

Bütün Kürtlerin olduğu gibi, Kuzey Kürdistanlilarin da Güneyle ilgilenmeleri ve dayanışması, hem Kürtler arası ilişki ve hem de Dünya kamuoyu bakımından çok büyük bir önem arz ediyor. Ne var ki, Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin Güney Kürdistan ile “dayanışması”, Kuzey Kürdistan’in içinde bulunduğu trajediye tanıklık ediyor.

Birincisi: “dayanışma” ciddiyetten uzaktır. Günlük yaşamlarını bile sürdürme takatleri olmayanların Güney ile “dayanışma”sı abartılıdır. Somut durumu kavramaktan uzaktır ve herhangi bir öneriyle de desteklenmemektedir.

İkincisi: “dayanışma” ahlaki boyuttan yoksundur. Yıllardır sanal bir dünyada “siyaset” yapan, bütün siyasal tezleri ve programları yasam tarafından tekzip edilen, siyasal öngörü ve reflekslerden yoksun olanların, yine yıllardır Güney Kürdistan haklinin işinden güvenliğine kadar yaşamın her alanından sorumlu, yeni bir toplum ve devlet inşa eden devlet adamlarına akıl satmaya kalkışmaları, dahası Güneyin kılavuzluğuna soyunmaları ayıptır. İnsan bir dönüp kendisine bakar. Kuzeyli kadroların bu yapılarıyla Güneye olsa olsa Kuzeyin hastalıklarını taşıyacağı gün gibi açıktır. Tam da bundan dolayı dünyanın hiç bir ülkesinde uygulanamayacak bir karşı devrim programı Kuzey Kürdistan’da çok açık ve rahat uygulanabiliyor. Bu sürece “protokol”lü yada gönüllü figüranlık yapanların, son 20 yılını amigolukla geçirenlerin, ortada yığınla veri varken halen içine düşürüldüğümüz yenilginin nedenlerini görme yeteneği ve cesareti gösteremeyenlerin, Güneye siyasal perspektif sunma pişkinliklerini hangi ahlaki ölçülere vurmak gerekiyor?

Üçüncüsü: “dayanışma” hukuktan yoksundur. Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin siyasal öngörüleri(!) gibi Güney Kürdistan ile ilgili sicilleri de kirlidir. “Halkın radyolardan duyduğu” saray darbelerine “devrim” diye selam duranların, bu diktatör rejimlerde anti emperyalist özler keşfedip soluğu orada alanların yada Marksizm’den aldıkları kavramlarla eğreti bir ilişki içinde duranların, Güney’deki görkemli mücadeleyi ve partileri “uşak”, “hain”, “otonomcu”, “feodal”, “milliyetçi”, “gerici” vb. sıfatlarla aşağıladıkları, dışladıkları ve karşı pozisyon aldıkları günler çok mu gerilerde kaldı?

Peki ya PKK’nin Güney Kürdistan’a karşı gerçekleştirdiği “II. 15 Ağustos Atılımı”na alkış tutup, ideolojik kılıf dikmeye çalışanlar ile “93 protokolünün halen geçerli olduğunu ve kendilerinin de buna bağlı olduğunu” söyleyenler hangi hukuksal zeminde Güney ile “dayanışma” içerisinde olacaklar?
Kuzey Kürdistan’daki kirlenme, dokunduğu bütün demokratik değerleri öldürerek yayılıyor. Ne Güney ile “dayanışma”nın kapsamlı bir özeleştiri gerektirdiği ve ne de Güney Kürdistan’in geldiği devletleşme düzeyinin, kendini sürdürme ve kan alma malzemesi olarak sömürülmesi sorumsuzluğu kimsenin umurunda..
(…)

Güney ile “dayanışma” yazılarının en ilgi çekici yanını, hiç kuskusuz PKK(KADEK) ile ilgili tespitler ve KADEK’ yapılan öneriler oluşturuyor. “Huylu huyundan vazgeçmez”. Anlaşılan o ki, yıllarca kendi niyetlerini yaşamın yerine ikame edip, bunun üzerinden politika (!) yapan ve böylece hem kendi sonlarını ve hem de Kuzey’deki yenilginin şartlarını hazırlayan “parti” ve şahsiyetlerin siyasetin verilerle yapıldığını öğrenmeye niyetleri yok görünüyor.

Altını kalınca çizelim: Kadek’in Kürtler den oluştuğu, hem de Bağımsız Kürdistan adına yola çıkan Kürdistanlilardan oluştuğu bir şey, O’nun Kürt iradesi ve gücü olup olmadığı bambaşka bir şeydir. İkisini karıştırmamak gerekiyor.  Bugün artık herkes, sıradan bir Kürt yurtseveri bile(açıkça söylemeye korksa da) Kadek’in iradesinin Türk Devleti olduğunu bilince çıkarmış durumda. Bunun böyle olması, yani PKK ve Kadek’in Kürt iradesi olmaması, Bağımsız Kürdistan adına yola çıkan Kürtlerin anti-Kürt programlarda kullanılması için, geçmişten günümüze nice Kürt devrimci ve yurtseverinin işkencelerden geçirildiğini, intihara sürüklendiğini, “kutsal” Bekaa’nın Kürt mezarlığına dönüştürüldüğünü bilmeyen mi var?

Gün yok ki aşağıdan gelen infaz haberleriyle ve Avrupa’nın merkezinde boğazlanan Kürt yurtseverlerinin dramı ile sarsılmayalım. Bu bağlamda kaç gün önce katledilen Faruk Bozkurt (Nasır) un ve onun gibi hain kurşunlara hedef olan tüm Kürdistanli devrim şehitlerini burada anarken, anıları ve emekleri önünde saygıyla eğiliyorum. Kadek Başkanlık Konseyi ve İmralı Faciası suçlarına bir yenisini eklemiş oldular. Evlatlarını özgürlük umutlarıyla kendi elleriyle dağlara yollayan Kürdistanlilar bunun hesabını bir gün mutlaka soracaklardır. Bugün Kadek ve kurumları Türk Devleti’ne rağmen değil ve fakat Türk Devleti’nin istemi ve iradesi ile ayaktadır. Güney Kürdistan’daki gerilla, Türk Devletinin imkanlarıyla ve her gün bu sürece onay vermeyen, onurlu ve bağımsızlıkçı bir kaç tanesi infaz edilerek zorla orada tutulmaktadır.

Kuzey Kürdistan’daki devlet programının oturması, kitlelerin ulusal demokratik özlerinden boşaltılması, karşı bir güç odağının engellenmesi ve Güney’deki oluşumun önüne geçilmesi planlarını Türk devleti Kadek üzerinden yürütmektedir. Kürtlere, hem Kürdistan’da ve hem de Türk Devleti’nin elinin kolunun yetişmediği dünyanın her yerinde Türk Devleti hesabına suç işleten mekanizma yıllardır işbaşındadır. Ve mekanizma dün olduğu gibi bugün de açık işliyor. Talimatlar açık. Uygulayıcı Kürtler (!) bir gün Kandil Dağında Kadek, diğer gün Ankara’da HADEP, bir başka gün ise Avrupa’da KNK kongrelerini yönetiyorlar. Bu işi de saklısız ve pervasız yapıyorlar.

Çok açıktır ki, “Medya Savunma Alanları”, Güney Kürdistan’a saldırı “Projesi”dir. “Bradost Bölgesinde hakimiyet kurun” ve “vurun” talimatı Öcalan’dan gelmiştir. Öyleyse, iradesi Özel Harp Dairesi olan bir güce hangi amaçlarla hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan öneriler yapılıyor? Öneri sahiplerinin kendilerinin geçmişte PKK’ ye yaptıkları önerilerin enkazları altında olduklarını anlamaları için daha başka nelerin olması gerekiyor? Görmemek, duymamak için nasıl bu kadar yoğun çaba sarf edilebilinir? Anlamak olası değil. Yazık!

Türk Devleti, ABD’nin Irak’a karşı girişeceği operasyonun aktif unsuru olmaktan dışlanmış görünüyor. Ama bu olgu, Türk Devletinin Güney’deki Kürt oluşumuna seyirci kalacağı anlamına alınmamalı. Anti- Kürtlüğü kendine varlık nedeni yapan ve bu bağlamda “Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletini savaş nedeni sayacağını” açıkça beyan eden Türk Devletinin Güney Kürdistan’a müdahale amaçlı bir kaç alternatif plan üzerinde çalışmış olduğu ve duruma göre bu planlardan birini veya bir kaçını uygulamaya sokacağı da kesindir. Kesin olan bir başka olgu da Türk Devletinin Güney Kürdistan’a yönelik bütün planlarının içinde Kadek’in yerinin olduğudur. Neden mi?

Bir kere, Türk Devleti, özel savaş birliklerini Güney Kürdistan’a Kadek kılığında ve Kadek ile birlikte yerleştirecektir. Böylece Güney Kürdistan’da Türkmenleri ve mümkünse bölge devletlerini de yanına alarak bir savaş yürütecek, Kürtlerin devlet olmaması için bütün kartlarını oynayacaktır. Şansını deneyecektir. Bunun dışında, sayıları 3 – 4 bin civarındaki gerilla Güneyde öldürtülerek Güney ile Kuzey arasında uzun yıllara yayılacak bir düşmanlık yaratılacak ve iç savaşın zemini hazırlanacaktır. Böylelikle de Güneydeki Kürt devletinin Kuzey Kürdistan’i etkilemesinin önüne geçilecektir. Güneyli güçler bu tehlikenin farkındadırlar ki KADEK’Lİ gerillaların oradaki varlığını siyasal mülteci statüsü içinde değerlendirerek Türk Devletinin sınır ötesi operasyonlarını ve sınır boylarındaki varlığını anlamsızlaştırarak bunun önüne set çekmeye çalışıyor gibi görünüyor, ancak gelişmeler neyi getirecektir, hep birlikte göreceğiz. Bir başka neden de, Türk devletinin sonda yaptığı hukuksal düzenlemelerinde itirafçılar ve yardim/yataklık edenleri kapsayan ancak örgüt üyeleriyle ilgili bilinçli çıkarmadığı af yasasından dolayı ciddi bir potansiyel tehlike olarak duran 3 –4 bin civarındaki Kürt gerillası öldürtülerek, bu çözümü zor soruna da “çözüm” getirilecektir.

Kısacası, Türk Devleti, “bir taşla, birkaç kuş vurma”yı hedeflemektedir. Tarik Aziz’in sonbaharda Ankara’ya yaptığı ziyarette verdiği mesajlar çok netti. “Irak bölünürse, Türkiye’nin de bölünmesi gündeme gelecektir”. Bu yüzden Türkiye, savaş sırasında Irak’taki rejim değişikliğiyle birlikte gündeme gelecek olan Kürdistan’in en azından bir parçasındaki bağımsızlık ve devletleşme sorununu barajlamak istemektedir. Bu yüzden savaş sırasında üstleneceği rolle bir yandan bu tehlikeyi bertaraf etmeyi, diğer yandan da “pay” kapma hesapları yapmaktadır. Hatırlanırsa, Körfez Savaşında Özal da, “bir koyup üç alalım” demişti. O zaman bilinmesi gerekir ki Güney Kürdistan ile “dayanışma”, Kadek ve kurumlarının Güney Kürdistan’a karşı şartlanmaya çalıştıkları Kuzey Kürdistan kamuoyuna açık, net ve anlaşılır bilgiler sunmaktan geçiyor. Türk Devletinin Kadek kılığında G. Kürdistan’da girişeceği oyunları deşifre etmekten geçiyor. 3 – 4 bin civarındaki Kürt gerillasının yaşamlarına karşı sorumluluk yüklenmekten geçiyor. G. Kürdistan ile dayanışma, Kadek’e öneriler sunmaktan değil, aksine, Türk Devletini, Öcalan’ı ve Kadek Başkanlık Konseyini Kürt ve dünya kamuoyuna ihbar etmekten geçiyor.

Ve bu yazı, gerilla ailelerine, dört parçadaki Kürt halkına ve dünya kamuoyunun dikkatine sunulan bir ihbar yazısıdır. Başta, özgür bir Kürdistan için evlatlarını dağlara yollayan gerilla aileleri, yıllardır savaşın en ağır bedelini ödeyen fedakar haklimiz, demokratik kurum ve kuruluşlar ile siyasal partilerimiz gerillaların yaşamları için kampanya başlatmalıdırlar.

Sonlarken, yine en başta belirlediğim konuyla bitirmek istiyorum.
Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin küçücük hesapları ile Güneyin devletleşme hesapları hiç bir şekilde örtüşmüyor. Arada Ararat’ın uçurumları var. Bu nedenle de “dayanışma” fazlasıyla sırıtıyor. Uyduruk duruyor. Eğer Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin Kürdistan’in bir parçasının özgürlüğüne katabilecekleri bedelleri yoksa, hiç değilse Öcalan ve ekibini meşrulaştırma suçu işlemeyi sürdürmesinler.

Gün, büyük gündür. Yürekleri ve hayalleri küçük olanlar sussunlar.

Saygılarımla

15 Kasım 2002
Dara CIBRAN
daracibran@yahoo.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e