Çürüme kokuşmaya dönüşürken…

Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda… “Memleketin sahipleri” geride kalan yaklaşık seksen yıllık dönemde tam bir koloniyalist rejim üslubu sergilediler. Rejimin halka bakışı tipik bir koloniyalist rejim uslubuydu ama koloniyalistin kolonize ettiğinin dilini konuşuyor olması ve ideolojik manevra yeteneği, rejimin gerçek niteliğinin tartışılmasını ve anlaşılmasını engelledi. Değişmez paraloları halkı adam etmekti… Halkın ne zaman ve nasıl adam olacağına da kendileri karar vermek kaydıyla…

ContirkanAslında gözden kaçan bir şey vardı: Otokrasinin varlığı, halkın adam olamamasına, çocukluk aşamasını geçememesine, hep çocuk olarak kalmasına bağlıydı. Bunun için ne gerekiyorsa yaptılar.  Okullarda, üniversitelerde verdikleri eğitimle insanların düşünme yeteneğini dumura uğrattılar, toplum vicdanının kirlettiler, aralıksız uyguladıkları baskı, şiddet, devlet terörü, yıldırma, katliam ve siyasi cinayetlerle tuhaf bir omerta kültürü [duymadım, görmedim, bilmiyorum],  ‘suskun, ‘uslu’ bir toplum’ yaratmayı başardılar. Öyle bir rejim ki, insanlar başları belaya girmeden yaşamanın çaresi olarak, yokmuş gibi davranmaya, yokmuş rolü yapmaya zorlandılar ve maalesef öyle davranır oldular… Kemalist rejimin en büyük kaygısı ve korkusu insanlarda yurttaş bilincinin gelişmesi ihtimaliydi. Yurttaşı, özgürlük, sosyal eşitlik ve haysiyet bilincine sahip, kendini toplumun eşit haklara sahip bir bireyi olarak gören, kamusal alanda söz sahibi olduğu-olması gerektiğini düşünen, toplum sorunlarına dair söylenecek sözü olan birey olarak tanımlayabiliriz. Oysa Kemalist otokrasinin vazgeçilmez paralosı: hak yok vazife vardır şeklinde formüle edilmişti… Aslında bunun açılımı: yurttaş yok köle var şeklinde yapılabilir… Yurttaş bilincinin oluşmasını/gelişmesini engellemek için, resmi tarih, resmi ideoloji, polis, savcı, mahkeleler ve cezaevleri, aralıksız işbaşındaydı ve işbaşında. Elbette bu süreçte ‘hür basının ‘değerli’ katkılarını hatırlamamak olmaz. Bütün bu zaman zarfında “hür basın” toplum vicdanının kirletilmesinde önemli bir işleve sahip oldu. Rejim, hiçbir şeyden  özgürlük ve demokrasiden korktuğu kadar korkmadı. ABD başkanı Jimmy Carter’in “bizim oğlanlar” dediği cuntacı generallarin ünlü ‘hukuk alimlerine’ yaptırdığı anayasanın başlangıç kısmına, TC’nin “demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu yazıldı. O gün bu gündür de şu ‘hukuk devleti” terânesi yüksek devlet erkânının, politikacı denilen taifenin, bilimi kendinden menkul akademi üyelerinin, memleket meseleri hakkında derin bilgi sahibi köşe yazarlarının dilinden hiç düşmedi. Uzağa gitmeye gerek yok, sadece Hrant Dink cinayeti, öncesi ve sonrasında olup-biterlere kaba bir bakış, şu‘hukuk devleti’ denilenin ne menem bir şey olduğu hakkında fikir verirdi. Biraz daha deşmeyi iş edinen de, bu ülkede geçerli hukuk sisteminin aslında adaleti katletme misyonuna koşulmuş oduğunu görmekte gecikmezdi… Bizde  söz konusu olan kutsal devletin hukukudur ve asıl misyonu da kutsal devleti halktan korumaktır. Asıl koruyucu ve kollayıcının da ‘kahraman ordumuz’ olduğu herhalde herkesin mâlûmudur… Siz o tekerlemenin herkesin ağzında olduğuna bakmayın. Bu dünyada hukuku olmayan bir devlet yoktur, öyle bir şey mümkün de değildir. Devlet varsa hukuku da mutlaka olmak zorundadır. Asında bu keçi kıllıdır demek gibi birşeydir. Siz hiç Keçiden bahsederken kılı da telaffuz edeni duydunuz mu? Öyleyse sorun redir? Sorun ideolojik mistifikasyon yaratmakla, yalan söylemekle, kafaları bulandırmakla ilgilidir. Netice itibariyle yapılan şey, adaletsizliği gizleme amaçlı bir manipülasyondur. Aslında yaşananlar, olup-bitenler dikkate alındığında, cunta anayasasının ikinci maddesinde TC’nin niteliğine dair söylenenler, insanlara hakaret değilse en azından onlarla alay etmek demektir ama bu güne kadar hiç sorun edilmedi ve edilmiyor. Bütün bu zaman zarfında gerçek bir muhalefete de yaşama şansı tanınmadı. Muhalefet olarak sunulana/ sanılana da, gerçek muhalefetin ortaya çıkmasını engellemek için/kadar izin verildi. Elbette ‘hırsızın hiç kabahati yok mu’  denecektir.

İşte, nurlu ufuklara doğru hızla koşan, muasır medeniyeti yalakaması, sadece yakalamak değil, üstüne çıkması an meselesi olan, modernliğinden, ilericiğiliğinden, çağdaşlığından asla şüphe edilmeyen TC böyle bir şey… Her şey kutsal devlet için, kutsal devletin ihtiyacı kadar… Onun dışındaki her şey, her hak, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebi, devlet düşmanlarının, bölücülerin, devletimizi yıkmak, vatanımızı bölüp-parçalamak isteyenlerin marifetidir ve ‘devletin ülkesi ve milleti için’ en büyük tehlikedir. Bu ülkenin anlı şanlı profesörleri, şu devletin ülkesi ve milleti denilen saçmalığı bir kerecik olsun sorun etmişler midir? Etselerdi profesör yapılıp-ödüllendirilirler miydi? Yukarda, TC’nin koloniyalist bir rejim olduğu, “kendi” halkını kolonize ettiği boşuna söylenmedi. Devletin ülkesi ve milleti demek, orada ilişki tersliği var demektir, zira devletin milleti olmaz, milletin devleti olur, olması gerekir. En azından modern çağda öyle olması gerekirdi… Bir insan herhangi bir ülke sorunuyla ilgili, kamusal bir sorunla ilgili bir fikir beyan ettiğinde [ki, en doğal, en vazgeçilmez hakkıdır ve haysiyetli insan olmanın da, yurttaş olmanın da bir gereğidir] resmi ideolojinin çizdiği sınırın dışında birşey söylediğinde ve/veya yazdığında, hain ilan edilip cezalandırıyorsa, orada geçerli rejime yakışan ad ne olabilir? Öyle bir modern rejim ki, farklı düşüneni hain, muhalifi düşman ilan ediyor, cezalandırıyor, aç bırakıyor, hapse atıyor, katlediyor, ideolojik linçe maruz bırakıyor, taamüden öldürüyor… Daha ne zamana kadar şeyleri adıyla çağırmamakta ısrar edilecek?

Kemalist otokrasi artık gününü doldurdu

Türkiyedeki rejim hep açık veya gizli bir otokrasi olarak varoldu. Başlarda militer/sivil yüksek bürokrasi, komprador kapitalist sınıf ve ağalık/şıhlık ittifakına dayanan egemen sınıflar bloku, şimdilerde kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak, militer/sivil yüksek bürokrasi ve kapitalist sınıf ittifakına dönüşmüş durumda. Türkiye’de derin bir Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın varlığı, sınıf ittifakının özgünlüğünü bilince çıkarmayı zorlaştırıyor. Buradaki durumun da emperyalist ülkelerdekinin bir benzeri olduğu sanılıyor. Doğrusu öyle bir yanılsama yaratan bir yapı ve görüntü yaratmayı başarmışlardı… Türkiye’deki kapitalist sınıf  devlet serasında yetişmiş bir sınıftır. Bu yüzden hiçbir zaman bir başına rotayı belirleyecek yüksekliğe çıkamadı. Parlamento da Eski Rejimden koparılmış bir mevzi olmadığı için, içi boş midye kabuğundan başka birşey değildi. Bunun da gerisinde ısrarla yazdığım gibi, bu ülkenin tarihinde bir modernite ve aydınlanma devrimi yaşanmamış olması yatıyor. Bu durum, militer/sivil yüksek bürokrasiye büyük bir manevra alanı sağladı. Her ne kadar 1946-50’den sonra çok partili sisteme geçilse de söz konusu olan gerçek anlamda bir çok partili sistem değil, düşük yoğunluklu bir otokrasiydi. Kurulan/kurdurulan, kurulmasına izin verilen siyasi partiler, tam bir muvazaa [danışıklı dövüş] unsuruydu ve asıl amaç otokrasiyi görünmez hâle getirmek, gizlemekti. Otokrasi, belirli aralıklarla yapılan darbeler ve müdahalelerle sapmaları önleme yoluna gitti. Eleştiri, ifade, örgütlenme özgürlüğü, muvazaa partileri döneminde de yasaklanmaya devam etti. Ancak resmi ideoloji dahilinde konuşmaya/ yazmaya izin verildi. Sadece ‘devletimizin ihtiyacı olan örgütlere’ yaşama şansı tanındı, onun dışında kalanlar ‘yasa dışı’ veya ‘istenmeyen’ ilân edildi.  Durum böyleydi ama bir dizi ‘modern’ söylem, kurum ve mekanizmayla gerçek durumu, rejimin otokratik niteliğini görünmez kılmayı, gizlemeyi başardılar.

Lâkin bu dünya’da herşey sonludur, aynı dünyanın da sonlu olduğu gibi… Şimdilerde Kemalist otokrasi artık kendini yeniden üretemez hale geliyor. Otokratik/baskıcı rejimler özgür tartışmayı/ düşünce özgürlüğünü yok ederek varoluyorlar ama uzun dönemde kullandıkları silahın kendilerini vurması kaçınılmazdır. Zira, resmi ideolojinin geçerli olması, özgür tartışmanın yasaklanması demek, doğası gereği dinamik bir varlık olan toplumu bir cendereye sokmak demektir ki, sürekli yenilenen, değişen dinamik bir süreç olan toplum, belirli bir eşik aşıldığında o kalıbı kırmak durumundadır. Şimdilerde Türkiye’de yaşanan gerilim öyle bir eşiğe ulaşıldığının göstergesi. Bunun da iki nedeni var: birincisi, rejim çürümenin de ötesine geçip, kokuşmuş durumda. Bu, tartışmanın, özgür düşüncenin yasaklandığı rejimlerin değişmez kaderidir.  Kanser tüm bünyeyi sarmış, metastas yapmış, artık rejim inandırcılığını yitirmiş durumda; ikincisi, birincinin de bir sonucu olarak, insanlar artık soru sorabilir duruma gelmekte. İnsanlar bir kere soru sormaya başlamaya görsün, arkası gelecektir… Şimdilik otokrasi toplumda yaratmayı başardığı yapay bölünmüşlüklerle [laik/ müslüman, vb.] hâlâ ‘etkin’ bir aktörmüş gibi görünse de, artık yolun sonuna gelindiğini söylemek mümkündür. Darbe heveslerinin kursaklarında kalması o yüzden… Şeylerin yerli yerine oturması, insanların asıl çelişkinin bilincine vardığı, yapay bölünmüşlüğün ötesine geçebildiği durumda mümkündür ki, asıl çelişki sömüren/sömürülen, ezen/ezilen çelişkisidir. Toplum sınıflara bölündüğü dönemden beri ezen/ezilen, sömüren/sömürülen çelişkisi ve mücadelesi devam ediyor ve bu mücadele insanlık varoldukça da devam edecek… Tâ ki, o kadim çelişki ortadan kalkıncaya kadar… İnsanlık söz konusu temel çelişkiyi aşma mücadelesinden asla vazgeçmeyecek, aksi halde insanlığın bir geleceği olmazdı…

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e