Çözüm Girişimleri

          Sincan-Uygur Özerk Bölgesinde Meydana Gelen Olaylardan, Kürdistan’daki “Faili Meçhul Cinayetlere” Bakış ve “Çözüm” Süreci

       Geçen haftaya Çin’e bağlı Sincan-Uygur Özerk bölgesinde meydana gelen olaylar damgasını vurdu. Çin resmi makamlarına göre; Sincan-Uygur Özerk Bölgesinde Çinlilerle Türkler arasında meydana gelen olaylarda 184 kişi hayatını kaybetmiştir. Çin makamları, 184 kişiden sadece 46’sının Uygur Türkü olduğunu iddia ettiler. Türk basınına göre ise olaylarda binlere varan ölümler meydana gelmiş, Türklere karşı sistemli bir saldırı yapılmıştır. Türk Başbakanı Recep Tayip Erdoğan, Sincan-Uygur Özerk bölgesinde meydana gelen olaylar için; “Soykırımı andırıyor” ibaresini kullandı.

      Kurds_IranSorun, hangi rakamların doğru olduğunun tespiti değildir. Sorun, belli bir etnik topluluğa karşı; o etnik toplumu sindirmeye veya yok etmeye yönelik planlı bir faaliyetin yapılıp yapılmadığıdır. Hiçbir öldürme masum gösterilemez; ancak yapılan planlı bir organizasyon ise insanlık suçudur. Türk devlet yöneticileri, bir cümle medya ile birlikte; Çin’de yaşayan Türkler için feryat figan ederken, Kürtlere yapılanları hasır altı etmeye devam etmektedirler. Tıpkı Filistin’de, Bosna’da olduğu gibi bir paradoksun içine düştüler. Çin’de yaşayan Türkler inkar edilmiyordu ve özerk bir bölgeye sahiptiler. Seksen yıldır yaptıklarına aldırmaksızın, ölü sayısı yüzlerle ifade edilen olaylar için “soykırım” derken, binlerce Kürdün öldürülmesini “münferit” vaka, diyebilmektedirler.

     Davos’ta “kahraman” kesilip İsrail’i katliam yapmakla suçlayan Türkiye Başbakanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin seksen yıllık pratiğinden haberdar değil miydi? Elbette haberdardır. Geçmişle hesaplaşmayı bir tarafa bırakın, son otuz yılda yapılanları hasır altı etmek için; yeni bir projenin devreye sokulmaya çalışıldığı anlaşılmaktadır. Bu hasır altı projesinin bir ayağında, şüphesiz bir kısım Kürtler olacaktır.    

    Cumhuriyet tarihi, aynı zamanda Kürtlere karşı işlenen suçların ve katliamların tarihidir. Osmanlı’da iktidar kavgası başladığı dönemde; Mustafa Kemal’in talimatlarıyla Koçgiri kan-revan içinde kalır. Koçgiri’de yaşanan öylesine acımasız bir sürek avına dönüşür ki; dönemin Sivas Valisi Ebubekir Hazım Bey (Tepeyran) isyan eder. Ebubekir Hazım Bey, ayaklanmanın nasıl bastırıldığını şöyle anlatır:

      “- Askerle çemberlenen köyler ahalisi söylentilerin doğruluğuna, yani Kürtlerin tenkil edileceğine inanarak hayatlarını kurtarmak için köylerini, evlerini terk ederek dağlara sığınmaya mecbur olmuşlardır. Sırf can korkusuyla kaçanlar isyan ve eşkıyalıkla suçlanarak boş kalan köyler yakılarak bütün mal ve eşyalara el konmuştur.

       Şu surette Umraniye bucağına ve Zara ilçesinin merkezine bağlı köylerden 76 ve Divriği ilçesinden 57 toplam 132 köy savaşan düşman istihkamları gibi yakılmış, tahrip olunmuş ve yüzlerce nüfus öldürülmüştür. Ayrıca, bütün mal, eşya, zahire ve hayvanlar yağma olunmuştur. Binlerce nüfus da dağlarda, kırlarda açlıktan ve sefaletten ölüme mahkum edilmişlerdir.”[1]

     Koçgiri’de Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman çetesiyle yürütülen vahşet, 1925, 1930, 1937-38’de Dersim’de tekrarlanır. On binlerle ifade edilen, Zilan katliamının boyutu hala bilinmiyor. Halk arasında, cesetlerin altında gizlenerek kurtulan; onlarca kişinin hikayesi dilden dile anlatılır. 1925 Kürt Ayaklanmasından sonra kurulan Şark İstiklal Mahkemesi’nde görülen düzmece yargılamalarda; ayaklanmaya katıldıklarına dair kanıt olmayan şahsiyetlere Mahkeme Başkanı: “Kürt müsün? Türk müsün?” diye sorar, “Kürdüm” yanıtını verelere; “suçunu itiraf etti” diyerek ceza verilir. Devletin yıllar yılı uyguladığı ve adına Tedip ve Tenkil dediği operasyonlar; yok etme,  kalanları terbiye etmeye yöneliktir. 1938 yılında Dersim’de Türk hakimiyetinin kurulmasından sonra, kitlesel katliamlar yerini tek tek siyasi cinayetlere bırakmıştır.

Kürtlerin Sindirilmesinde Yeni Strateji

      1984 yılında PKK’nın silahlı mücadeleye başlamasından sonra, daha  profesyonel bir sindirme projesi uygulamaya sokuldu. 1925, 1930 ve 1938 yılındaki başkaldırılardan ders çıkaran Türkiye Cumhuriyeti; yeni taktik yöntemler geliştirdi. Bildiğim kadarıyla Kürtlükten dolayı idam edilen en son Kürt, 1942 yılında Sivas’ta idam edilen Sedi Ağa(Telhé)’dir. Sedi Ağa, 1925 Ayaklanmasına katılmış; Xoybun örgütlenmesi içinde yer almıştır. 1928 yılında ülkeye dönen Sedi Ağa, Cibranlı Ahmet Bey(Sever), Şeyh Selahattin(Fırat) ve arkadaşları hakkında, 1930 yılında Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde;  Şimali Kürdistan Cemiyeti(ŞKC) kurmak suçundan dava açılmıştır. Söz konusu yargılama ile ilgili elimizdeki bilgiler kısıtlıdır. Bu nedenle Sedi Ağa’ya ne ceza verildiği bilinmemektedir. 1930 yılında tutuklanan Sedi Ağa, yedi yıl Erzurum cezaevinde kaldıktan sonra Sivas cezaevine gönderilmiştir. 16 Haziran 1942 yılında Sivas’ta idam edilir. Sedi Ağa’nın idam edilmesi hayli ilginçtir. Cumhurbaşkanı İsmet Paşa(İnönü) 13 Haziran 1942 tarihinde Sivas’a gezi düzenler. Gezisi sırasında, Sivas cezaevini de ziyaret eder. Cezaevi ziyareti sırasında Sedi Ağa giyimi dikkatini çeker. Sedi Ağa Kürt milli kıyafetini giymiştir. Etrafındaki görevlilere  Sedi Ağa’nın kim olduğunu sorar. Kimliğini öğrendikten sonra, görevlilere döner ve “asın bu iti” diye talimat verir. Talimatı iki gün içerisinde yerine getirilir.

      Bu tarihten sonra Kürt siyasilerine idam cezaları verilmişse de hiç biri infaz edilmemiştir. 12 Eylül Askeri Darbesinden sonra kurulan düzmece askeri mahkemelerde; çeşitli Kürt örgütlerine mensup onlarca kişiye idam verilmiş; ancak pratikte uygulanmamıştır. Aynı dönemde Türkiye’de sol örgütlere hatta sağ örgütlere mensup onlarca kişi idam edilmiştir.  Erdal Eren gibi on sekiz yaşını doldurmamış birini apar topar idam eden askeri yönetim, Kürt siyasilerine karşı aynı yöntemi uygulamamıştır. Bunun nedeni iyi düşünülmelidir. İdam etmek yerine, sindirme, terbiye etme, pişmanlığa zorlama ve nihayetinde fiili yok etmeyi uygun yöntem olarak seçmiştir. Bu yöntemle devlet, Kürt Halkı arasında yeni efsanelerin yaratılmasının önüne geçmek istenmiştir.

      Devletin tutumu, kuruluş felsefesine uygundur. Kürtler, Türkleştirme projesinin önünde engeldir. Bu engellin kaldırılması için her yol mubahtır. Bunlar yaşanmışken, “Kürtleri temsil” ettiklerini söyleyenlerin tutumlarına bakmak gerekir.

     Gerginleştirilen” Mart 2009 yerel seçimlerden sonra, bir taraftan DTP’ye yönelik operasyonlar başlatılırken; diğer taraftan siyasi tansiyonun çok düştüğüne tanık olduk.  Türk basınının “hatırı sayılır” kalemlerinden Hasan Cemal, soluğu Kandil’de aldı. Hasan Cemal’in Murat Karayılan’la söyleşinde; beklendiği gibi, bireysel demokratik taleplerle sınırlı istemler yer aldı. Hatta; söyleşi, taleplerden öte, nelerin talep edilmeyeceği bir platforma çevrildi.

       Ardından DTP yöneticilerinden ard arda açıklamalar geldi. Söz konusu açıklamaların en dikkat çekeni DTP Eş Başkanlarından Sayın Ahmet Türk’ten geldi. Sayın Ahmet Türk, önce Türk basınına; sonrada Avrupa Birliği temsilcilerine verdiği yemekte, “Barış olması halinde, on yedi bin faili meçhul cinayeti af edebileceklerini” söyledi.

        Öncellikle “on yedi bin faili meçhul cinayet” söyleminden başlamak gerekir. Sayı, on  binlerle telaffuz ediliyorsa; bunun adı Kürt katliamıdır. Cinayet tabiri birbirinden bağımsız işlenen suçlarda kullanılır. Katliam ise planlı olarak yürütülen; belli bir grubu ve kesimi fiziki olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan eylemliliklere, yaratığı sonuçlara denir. Bu nedenle katliam( soykırım) insanlığa karşı işlenmiş suçtur.  

      “Kürt sözcüsü” Sayın Ahmet Türk’ün “on yedi bin faili meçhul cinayet” diye nitelendirdiği operasyonlar, özellikle 1990’lı yıllardan sonra Kürdistan’da devlet kurumlarının ilgisi ve bilgisi dahilinde yürütülen imha faaliyetleridir. Dönemin Emniyet Genel Müdürü, Adalet ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar, “Devlet için bin operasyon yaptık” diye nitelendirir.  İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürmekte olan Ergenekon Davası’nda bir sanığın açık yüreklilikle vurguladığı; “En iyi Kürt, ölü Kürttür”  mantığından hareket yapılmıştır.

.  Sayın Türk ve arkadaşları, otuz yıldır Kürdistan coğrafyasında meydana gelen katliamlarda; eşini, çocuklarını, babalarını, annelerini, kardeşlerini ve akrabalarını kaybeden insanların oylarını alarak seçildiler. Seçim nutukları hafızalarımızda tazeliğini korumaktadır. Kürtlerden, “Kürt” oldukları için oy istediler. Kendilerine oy verilmesini “namus” meselesi olduğunu söylemekten geri durmadılar. Seçim meydanlarında kural tanımadılar. Sayın Ahmet Türk’ün yakın çalışma arkadaşlarından Sırrı Sakık, 1991 seçimlerinin arifesinde; Muş Belediyesinin önündeki meydanda halka hitap ederken şunları söylüyordu:

     “Biz, sadece bu dönemde yapılan işkencelerin ve cinayetlerin değil; Zilan’da katliam yapanların kemiklerini mezardan çıkarıp, hesap soracağız.”

       Zilan katliamı ile ilgili demogojiyi bir tarafa bırakalım. Söyleyiş tarzı işin ciddiyetsizliğini ortaya koymaktadır. Yukarıda sarf edilen sözlerin söylenmesinin akabinde, devlet destekli saldırılar başlar. Kürdistan’da on yedi bin kişi organize saldırılarda hayatını kaybeder. Sakık’ın seçim bölgesi Muş’ta onlarca insan öldürülür ve katliama maruz kalır. Kendi köyü Zengök’te beş kişi yakılarak öldürülür. Yakılan beş Kürt, sadece yedi kişinin katılımı ile toprağa verilir. Muş bölgesinin saygın şahsiyetlerinden Şeyh Mehmet Emin Bingöl, gözaltında tutulduğu jandarma alayından alınarak Murat Köprüsü yakınlarında infaz edilir. Şeyh Mehmet Emin Bingöl’ü jandarma alayından alan devlet görevlilerinden hesap sorulması bir yana, isimleri bile hiç zaman öğrenilemez. Diyarbekir, Batman, Silvan ve diğer Kürt şehirlerinin her metre karesi Kürt kanı ile sulanır. Silvan’da öldürülen onlarca insan, kendilerini yıkayarak toprağa verecek kimse olmadığından; sadece anne ve babaları tarafından yıkanır ve toprağa verilir.

      Operasyonlar amacına ulaşır. Kürtlerin iç dinamikleri önemli oranda kırılır. En önemlisi kardeşin kardeşe sahip çıkmadığı bir toplumsal psikoloji, toplumda yer edinir. Toplumda güvensizlik had safhadadır.

      Yeni dönem, hain pusularda öldürülenin istismarı dönemidir. Korkudan sağa –sola kaçışanlar, “kahraman” pozlarında saklandıkları deliklerden çıkmaya başladılar. Ceplerinde öldürülen yakınlarının listesi vardır. Siyasi karizmaları, cenazesine bile gitmedikleri yakınlarının cesetleri üzerinden olacaktır. Kürtler tarihlerinde hiç bu kadar rencide edilmemiştir. Üstelik “barış”, “demokrasi”, “Kürtlük” adına.

      Dünya’daki konjoktürel değişim, Türkiye’deki iç dengeleri etkilemeye başladığında; Kürtleri imhası için kurulan devlet içi yapılanmaların bir kısmı deşifre olur. Ergenekon yapılanması söz konusu yapılanmalardan birisidir. Ama ne ilginçtir ki Ergenekon soruşturması karşısında ilk yalpalanma DTP cephesinde olur. İlk tepkileri Ergenekon davasında “taraf” değiliz demek olur. Kamuoyundan gelen tepkiler üzerine; gönülsüz olsa “tarafsız” demek zorunda kalırlar. Ardından DTP Eş Başkanı Sayın Ahmet Türk’ün “on yedi bin faili meçhul cinayeti af edebiliriz” açıklaması gelir. Sayın Türk’ün açıklaması ne anlama gelir?

    Katliam Sürecinin Hasır Altı Edilmesi ve “Çözüm” Girişimleri

    Mam Celal’in Türkiye ziyaretinde sarf ettiği sözler, tartışmaları yeniden hareketlendirir. Önce Hewler’de bir “Kürt Konferansı” düzenleneceği ve bu konferansta; “PKK’ye” silah bırakma çağrısı yapılacağı haberleri yayılır. Konferans meçhule giderken, peş peşe ortalıkta “yol haritaları” dolaşmaya başlar. Aslında proje bir tanedir ve o da Ankara patenti taşımaktadır. Sorun, devletin tüm kurumlarının hem fikir olup-olmadığıdır. Türk Genel Kurmayı bu projeye ne kadar destek verecek,  elindeki “terör” silahını bırakacak mıdır? Bu sorular hala yanıtını bulmamıştır; ancak projenin ana hatları belirginleşmeye başlamıştır.

    DTP tarafından organize edilen, 25-26 Temmuz 2009 tarihinde Diyarbakır’da yapılması düşünülen; DTP dışındaki Kürtlerin davet edildiği toplantının gerekçesinde şu ifadeler yer almaktadır:

    “Herkesin üzerinde uzlaşabileceği kültürel haklar konusu gündemimizin önemli bir maddesini oluşturduğu gibi, sonuç alıcı tartışmaların önünü de açacaktır. Çalıştayımız, çözüm sürecinde ortaklaşmanın ilk adımı olarak ve en çok mutabık kalınan konular olması sebebiyle, çatışmazsızlık süreci ile kültürel haklar üzerinde derin bir tartışmayı ve talepleri somutlaştırmayı hedeflemektedir.

    Bu temelde; Ağustos ayında açıklanması beklenen yol haritasına da katkı sunmak amacıyla…”[2]

     Düzenlenecek toplantının iki gündem maddesi var. Çatışmasızlık süreci ve kültürel haklar la ilgili “derin” tartışmalar. Kültürel hakları anladık da  kültürel haklar üzerinde derin bir tartışmayı anlayamadık. Derin sözcüğü, yaşantımızın her alanına sızmış görünüyor. Neyse, bunu bir tarafa bırakalım. Kürt Sorununa “çözüm” üretmeyi amaçlayan bir toplantının gündeminde siyasal haklar yok. Zaten sınırlı ve sorumlu bir toplantı Katılımcılardan; Abdullah Öcalan’nın Ağustos ayında açıklayacağı yol haritasına “katkı” sunmaları istenmekte. Dolaysıyla katılımcıların, “muhataplara” nasıl bir lojistik destek sunacaklarını bekleyip göreceğiz.

     Çatışmasızlık süreci diye lanse edilen, PKK’nin silah bırakma koşullarının tespiti. PKK’nin silahları bırakmasına karşılık, Türkiye’de bir genel affın gündeme getirilmesi. Türkiye devleti, genel af kavramını ısrarla kullanmıyor. Pişmanlık Yasası, Topluma Kazandırma Yasası veya Eve Dönüş Yasası gibi kavramlar kullanıyor. İçerikte anlaşma sağlanmış gözüküyor. Yeniden düzenlenecek bir yasanın isminde uzlaşma aranıyor.

     Bu noktada DTP ve Sayın Ahmet Türk devreye giriyor. “Barış için, on yedi bin faili meçhul cinayeti af etmeye hazırız.” diyor. Bunun anlamı şu: PKK’liler için çıkarılması beklenen “affın”, Ergenekon ve diğer Kürt katliamcıları kapsayacak şekilde genişletilmesi. Geçmiş otuz yıllık sürecin üstünü örtme görevi Kürtlere veriliyor. Bunu da “barış” adına, “çözüm” adına yapacağız.

      Kürtler, Güney Kürdistan’da kendi Federal devletlerini kurdular. Sorunları tam olarak çözülmemiş olsa bile, kendi kendilerini yönetmeye başladılar. Güney Kürdistan’da hiçbir siyasi lider, Enfal ve Halepçe katliamlarını yapanları “af” etmeyi telaffuz edebilir mi? Hatta Kürtler, Saddam Hüseyin’in 196 Şii’nin öldürülmesinden dolayı idam cezasına çarptırılması ve bundan dolayı infaz edilmesine itiraz ettiler. Kürtler, haklı olarak Saddam Hüseyin’in Kürt katliamından dolayı yargılanmasını ve cezalandırılmasını talep ettiler.

      Yoguslavya’nın parçalanma sürecinde; sivillere karşı işlenen suçlardan dolayı başta Miloseviç olmak üzere bir çok Sırp yetkili, uluslar arası savaş suçları mahkemesine gönderildi. Bosna’lılar kendi devletlerini kurmalarına rağmen, ısrarla bu sürecin takipçisi olmadılar mı? Bosnalı siyasi liderlerden herhangi biri, sivillere karşı savaş suçu işleyenleri af etmeyi gündeme getirebilir mi? Elbette getiremez. Çünkü onlar kendi halklarını temsil ediyorlar. Kendi halklarına karşı yapılan katliamın hesabını sormakla yükümlüdürler.

      Bunun gibi, onlarca örneği sıralamak mümkün. Belki bunları yazmaya sayfalar yetmez; ancak bu kadar durumu kavramaya yeter. DTPlilerin durumunu en iyi Oktay Gönensin anlatıyor:

      “DTP siyasal olarak da; manevi olarak da, yasal olarak da “muhatap “ olma ve Kürt kökenli vatandaşları temsil ederken bütün Türk halkının çıkarını düşünme görevini üstlenmelidir.”[3]  

       Gönensin’in gözünde Kürtler, hala Kürt kökenli Türk olmaktan kurtulamadılar. Ne olduğumuz, niçin öldüğümüz, köylerimizin neden boşaltıldığı, hapishaneleri neden doldurduğumuz hala muama gibi duruyor. Jonathan C. Randal’ın Kürtlerle ilgili gözlemi hayli öğreticidir.

       “İlk bakışta, Kürtlerin karşı koyma hareketleri ve kahramanlıkları kendiliğinden büyülüyor; sonra detaylı bir gözlem, Kürt isyanlarını daha başlangıcında kötü sona mahkum bırakan –geçmişe bakan biri görebilir- sürekli tekrar eden hatalı çizgileri çoğunlukla açığa çıkarıyor. Kürt milliyetçileri, yalnız bir ülkede olsun ya da diğer bir ülkenin Kürtleriyle beraber olsun, başarı eksiğine olan hayretlerini itiraf ediyorlar. Asla politik olarak birleşmemiş bir halk olarak derin ayrılıklardan ve kendi saflarında ihanete olan yerleşmiş heves yüzünden çok çektiler. Son derece iyi silahlanmış acımasız baskıcı hükümetlere karşı karşıya olan Kürtler, geçmişin hatalarından ders çıkarmış izlenimi vermiyorlar. Özellikle, eski ve esas kırsal toplumun kökünden söküldüğü Irak ve Türkiye’de başkaldırının yükselen insan bedelini esefle anıyorlar.

     Klasik bir azgelişmişlik hali olarak Kürtlerin işe yaramaz politikaları devamlı bir resmi baskının etkinliğini yansıtıyor.”[4]                                                               

Saygılarımla.                                                      

23.07.2009

 

 


[1] Aktaran Uğur Mumcu, Kürt-İslam Ayaklanması, Tekin Yayınevi, 2. Basım, 1991, Ankara.s:39-40

[2] Çağrı metninden

[3] Oktay Gönensin, Doğru Muhatap, Vatan Gazetesi, 22.07.2009

[4] Jonathan C. Randal, Bunca bilgiden sonra ne bağışlaması? Kürdistan İzlenimleri, Avesta Yayınları, Birinci Baskı-2001, İstanbul, s:25-26

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e