Çarçıra’ da İsmail Beşikçi Hoca ile Söyleşi – G.Doxan

Kürtlerin belleğinde Çarçıra isminin ayrı bir yeri, değeri ve anlamı olduğu gibi, Kürdün beyninde derin bir yaranın izleri ve kırılmanın bıraktığı bir tahribat vardır. Yaşam var oldukça Kürtlerin belleğinde bu Çarçıra işimde var olacaktır.

Çarçıra : Kürt Kenti olan Mahabat’ta bir meydan’ın adıdır. Bu meydan 22.Ocak.1946 yılında Kadı ( Qazi ) Muhammed tarafından ilan edilen Mahabat Kürt cumhuriyetinin kuruluşuna ve 11 ay sonra 31.Mart.1947 tarihinde Kadı ( Qazi ) Muhammed’in asılmasına da tanıklık yapan meydandır. Yani bu meydan Mahabat Kürt Cumhuriyetinin Hem Kuruluşuna ve hem de bitişine tanıklık yapmıştır.

Çarçıra Kürtlerin Tarihinde zaman zaman olumlu ve olumsuz buluşmalara ve olaylara da tanıklık yapmıştır.

Ankara da da bir Çarçıra vardır. Buradaki Çarçıra bir meydan değil. Bir Kitap evidir. Bu kitap evi Kürt Aydınlarının, ve hem de her düşünceden insanların uğrak yeri. Geçmişte Diyarbakır da Niyazi ustanın bir yeri var dı ya işte öyle bir yer.Tatlı sohbetlerle insanlarımız biri birlerini tanıyor. Ve hatta buraya bir buluşma yeri de diyebilirim.

Aradığım bir kitabı piyasada bulamadım. Bana Çarçıra ya bakmam salık verildi.

Çarçıra’yı buldum. 2 ci kata çıktım. Kapı zilini çalarak içeri girdim. İçerdekileri selamladım. Bir kitap aradığımı söyledim. İlgilendiler. Aradığım Kaynak Cıbranlı Xalıt beg’le ilğili. Olacak buya. Çarçıra kitap evinin sahipleri de adı geçen’in Akrabaları imiş. İster istemez aramızda sıcak bir sohbet ve dialoğ gelişti. Ben Kitaplara bakarken ‘Kürtlerin Sarı Hocası ‘ Sayın İsmail Beşikçi’yi karşımda buldum.

Kitap bakma faslına ara vererek değerli hocamızla sohbetimiz uzadıkça uzadı. O günden sonra Çarçıra benim için de bir uğrak yeri oldu. Bu arada Sayın Beşikçi hoca ile de burada hep karşılaşır olduk.

Okuyucularımız için Hocamızla bir Söyleşi yapma isteğim olduğunu kendilerine ilettim. Kısa zaman içinde de olsa beni tanıdı. Tanıdığı için de kırmadı.

Bu Söyleşimizin Yeri de Çarçıra oldu. Her kesim ve düşünceden Kürt aydınlarının uğrak yeri durumunda olan Ankara da ki Çarçıra’nın bu nedenlerle yaşaması bir gerekliliktir diye düşünüyorum.

Ayrıca ÇARÇIRA sahipleri bana bu söyleşiyi yapma imkanını sağladıkları içinde kendilerine kendim ve okuyucularımız adına Teşekkürlerimi bildiririm. Bu kısa açıklamadan sonra;

Sayın İsmail Beşikçi ile bir söyleşi

Hocam, yıllar sonra da olsa karşılaşmamız beni sevindirdi. Sağlık olarak da sizi iyi görüyorum. İyi olmanızı da diliyorum. Konumuza şöyle bir soruyla başlamak istiyorum.

1-G.Doxan : Sayın Beşikçi bilimsel çalışmanın ilk adımında hiç tanımadığınız, diline yabancı olduğunuz, kültür ve yaşam biçimini bilmediğiniz sosyal bir halk gerçekliği ile karşılaştınız. Karşı karşıya bulunduğunuz, diline ve kültürüne tamamen yabancı olduğunuz bu halk Kürt halkı idi. Yasak ve baskıların had safhada olduğu bir süreçte, yüksek sesle konuştunuz. Kürtler var, Kürdistan parçalanarak uluslar arası bir sömürge haline getirilmiş dediniz. Tekçi ve Irkçı bir yapıda olan T.C devleti üstünüze geldi. Susmadınız. Sağlam ve kararlı bir duruş sergileyerek Daha da yüksek ve kararlı bir sesle iddialarınızı ispatlamaya çalıştınız. Zindan, zulüm ve sürgün derken bu güne gelindi. Bir çok değerlendirmeniz olmasına rağmen; Okuyucularımız için, O günden bu güne bir değerlendirme yapar mısınız

“Kürtler var, Kürtçe var” sözleriyle, “Kürdistan parçalanarak devletlerarası bir sömürge haline getirilmiştir” sözleri farklı zamanlarda söylenen sözlerdir. Bunun belirtilmesinde yarar var. 1960’larin sonlarında, 1970’lerde, örneğin, 12 Mart rejiminde, Diyarbakır’da, Sıkıyönetim askeri mahkemelerinde yapılan, ‘Doğu duruşmaları’ sırasında, sadece, ‘Kürt vardır, Kürtçe vardır, Kürtler Türk değildir, Kürtçe Türkçe’nin bir kolu değildir.. deniyordu. Savcılar ve askeri savcılar iddianamelerinde, Kürtlerin ve Kürtçe’nin olmadığını iddia ediyordu. Ret ve inkar vardı. “Kürtler Türktür, Kürtçe diye bir dil yoktur” diyorlardı. Bu ret ve inkara karşı böyle bir saptama yapılıyordu. O dönemlerde “Kürt sorunu vardır” deniyordu ama, sorunun içeriği konusunda bir şey söylenmiyordu. Sorunun içeriği konusunda konuşmak, kanımca 1980’lerin ortalarında başladı. Yoğunlaşarak sürdü. 2000’lerde çok gelişti. “Kürdistan bölünmüştür, parçalanmıştır”, “devletlerarası sömürge” “alt sömürge” gibi kavramlar, 1970’lerin sonlarında, dile getirilmiştir. 1980’lerin sonlarında daha güçlü bir şekilde ifade edilmiştir. 1990’ların ortalarında, “Kürdistan sömürge bile değil” saptaması yapılmış ve ifade edilmiştir.

Son 30-45 yıllık gelişmelere baktığımızda, Kürt sorunu konusunda, Kürtlerdeki, Kürdistan’daki gelişme konusunda iki türlü değerlendirme yapmak mümkündür. Birinci olarak şöyle söylenebilir: Çok büyük, çok yoğun, kapsamlı değişiklikler olmuştur. 1960’larda, Kürtlerden, Kürtçe’den söz etmek bile çok ağır bir suçtu. Çok ağır idari ve cezai yaptırımlar vardı. Kürtler Türk kabul ediliyordu. Kürtçe diye bağımsız bir dil kabul edilmiyordu. Bugün ise, artık bu inkar siyasetsi tamamen iflas etmiştir. Kürtlerle, Kürdistan la, Kürtçe’yle ilgili olarak her şey konuşulmaktadır, yazılmaktadır. Tabii belirli bir risk alabiliyorsanız, bu riski hesaplayabiliyorsanız her şeyin yazılması, konuşulması mümkündür. Bu da önemli ve büyük bir değişmedir. İkinci olarak şöyle de denebilir: Son 20-25 yılda büyük bir alt-üst oluş yaşanmıştır. Çok ağır bedeller ödenmiştir. Binlerce faili meçhul denen, fakat failleri besbelli olan cinayetler vardır. Köyler yakılmış, yıkılmış, milyonlarca Kürt, yerini yurdunu terke zorlanmıştır. Kürdistan’ın doğası tahrip edilmiştir. Devlet Kürt bölgelerine artık, yatırım yapmamaktadır. Barajlar sulama amaçlı değil, elektrik üretme amaçlı olarak yapılıyor. Elektrik batıdaki sanayi beslemektedir. Sulama amaçlı tek bir baraj bile düşünülmemektedir. Gerilla mücadelesi sırasında, gerek legal sermeye, gerek illegal sermeye, kara para, Kürt bölgelerinden tamamen batıya kaymıştır. Bölgelerarası dengesizlik artmıştır. Kürt bölgelerinde yoğun bir yoksullaşma yaşanmaktadır. Kürt bölgelerinde turizm faaliyetlerinin engellenmesi için, bölgeye turist akımını önlemek için devlet her önlemi alıyor… Bu çok ağır bedellere rağmen, kazanımlar çok azdır, yetersizdir. Örneğin, bugün bile, Kürtler, çocuklarına, Kürtçe isimler veremiyorlar. Kürt alfabesindeki, X,Q, W harfleriyle ilgili olarak hala sorunlar yaşanmaktadır. Kürt kimliği hala tanınmamaktadır.Dört başı mamur bir Kürtçe radyo, televizyon yayını yoktur. Anadilde eğitim yoktur, Kürtçe eğitim yoktur

2-G. Doxan : Gerek ceza evi hayatınızda ve gerekse zor günlerinizde Kürt aydın ve demokratları mücadelenize ve kişiliğinize karşı yeterince duyarlı davrandılar mı? Kendinizi yalnız hissettiğiniz zamanlar oldu mu? Bu konuda ki düşüncelerinizi öğrene bilir miyiz.

Olağanüstü dönemlerde, daha doğrusu, sıkıyönetim dönemlerinde, tutukevleri, cezaevleri söz konusu oldu. Bu dönemlerde, genel olarak, Kürt aydınları, Kürt demokratları da içerideydi. Tutukevlerinde, cezaevlerinde, bu arkadaşlarla ilişkilerimiz her zaman, ahenkli, dengeli olmuştur. 1971’de 12 Mart rejiminde, Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan arkadaşlarla beraberdim. 1990’larda PKK’li arkadaşlarla… Kürt aydınlarıyla, Kürt demokratlarıyla, Kürt politikacılarla ilişkilerim dışarıda da ahenklidir, dengelidir.

3-G. Doxan : Kürdistan’ın Bölünmesine katkısı olan, daha açık bir ifade ile Kürdistanı bölüp parçalayarak sömürgeleştiren Avrupa ülkelerine karşı tutarlı bir aydın duruşunuz var. Her dönemde bu tutarlı duruşunuzu yazılarınızda ve yazdığınız bilimsel kitaplarınızda dile getirdiniz.

Bu onurlu tutumunuzun Avrupa bilim kurumları ve bilim çevreleri tarafından yeterince bilindiği konusunda kuşkularım var.

Oysa yetkin bir bilim insanı olarak, Avrupa Devletlerine çıkarak Avrupa bilim kurumlarında, Düşüncelerinizi ve Devletin size ve düşüncelerinize karşı olan tutumunu anlatmanız sizin ve inandığınız dava için daha yararlı olmaz mıydı? Bu konu hakkındaki düşüncelerinizi okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Kürtlerin, Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve paylaşılmasında Büyük Britanya ve Fransa başta olmak üzere, Batı’nın çok büyük rolü vardır Zamanın emperyal devletleri bu iki devlettir. Bu iki emperyal devlet, Kürtlere ve Kürdistan’a ilişkin politikaların saptanmasında ve uygulanmasında çok büyük bir rol sahibidir. Bu devletler, bu politikalarını, şüphesiz, Arap ve Fars yönetimleriyle, Kemalistlerle birlikte, bu yönetimlere işbirliği ve güçbirliği yaparak uygulamışlardır. Bu bakımdan Batı’nın yoğun bir şekilde eleştirilmesi gerekir. Batı’da, Kürt sorunun konusunda, sağcıların, solcuların, liberallerin, Marksistlerin dinsizlerin, koyu hristiyanların, işçilerin, işverenlerin ayrı ayrı politikaları yoktur. Hepsi de Kürt karşıtıdır. Kürtler, Irak’ta ve Suriye’de,İkinci Dünya Savaşı sonlarına kadar, İngiliz ve Fransız yönetimleriyle karşı karşıyadır. Çünkü, Irak, Büyük Britanya’ya, Suriye, Fransa’ya bağlı bir manda, (sömürge) devlettir. Sovyetler Birliği’nin o dönemlerdeki Kürt politikası bu iki emperyal devletin politikalarından farklı değildir. 1920’lerde, Kürtlerin başına lanetli bir çorap geçirilmiştir. Kürtlerdin başına lanetli bir çorabın geçirilmesinde, başta bu iki devlet olmak üzere bütün bu devletlerin büyük rolü vardır.

Emperyalist ve sömürgeci güçler, klasik sömürgelerde genel olarak böl-yönet politikası uygulamışlardır. Halbuki, Kürdistan sömürge bile değildir. Klasik sömürgelerin sınırları vardı. Bu sınırlar emperyalist ve sömürgeci güçler tarafından resmen tanınıyordu. Öte yandan sömürgede, bu sınırlar içinde, metropol halkından dil ve kültür bakımlarından çok farklı bir halk yaşardı. Bu da sömürgeci güçler tarafından resmen tanınır, bilinirdi. “Sömürge bile olmayan”, veya “alt-sömürge” kavramı bu bakımdan önemlidir. “Sömürge bile olmayan” bir yerde, veya, “alt-sömürge”de, “böl-yönet” ilkesi, “böl-yönet-yoket” olarak yaşama geçmektedir. İşte bütün bunlar, Kürt toplumundaki zaafları gündeme getirmektedir. Toplum büyük bir zaaf yaşamaktadır ki, bu tür politikaların,. Uygulamaların hedefi olmaktadır. Bu zaafın bilincine varmak, bu zaaflardan arınmak gerekir. Bu bakımdan Kürtlerin de yoğun bir şekilde eleştirilmesi gerekir. Bu zaafların bilincine varanlar, bunlardan arınmanın yolunu-yordamını kendileri bulurlar.

4-G. Doxan : Son süreçte Kürt hareketini iki eksenli ve kendi içinde ki çelişkiler sonucu çatıştığını, bu nedenle Kendi kendisi ile barışık olmadığını görüyoruz : Demokratik Cumhuriyet istemini dile getiren bu güç Her gün devletle barış yapmak için bas bas bağırırken kendisi ile barışık değil.

Diğer yanda Federasyon istemlerini seslice dile getiren, ama dağınık olan bir kesim mevcut. Dağınık olan bu kesimin istemleri ayni. Ayni istemler dile getiren bu güçlerin de ayrı durduklarına tanık olmaktayız.

Bu kesimlere, Kürt aydın ve demokrasi bileşenleri ile Kürt halkına bu olumsuzluklar konusunda çözümleyici bir mesajınız var mı? Neler söylemek istersiniz.

4. ‘Demokratik Cumhuriyet’ düşüncesini dile getiren güç, önce, kendi içinde barışı kurmanın yolunu aramalıdır. Ondan sonra, kendi dışındaki Kürtlerle barış içinde olmalıdır. Ondan sonra da, Ortadoğu’daki Kürtlerle, yani Kürdistan’ın öteki parçalarındaki Kürtlerle barış yapmanın yolunu aramalıdır. Zaten, bu kategorilerle barış kurulmadan Türklerle, Araplarla, Farslarla, barış yapmanın, bu barışı sürdürmenin olanağı yoktur. Federasyondan söz eden Kürtler de, kendi aralarında, birleşmenin bütünleşmenin yolunu bulmalıdır. Bunları söylemek çok kolaydır. Bunların yaşama geçmesi ise, çok zordur. Bütün bunlar da Kürt toplumundaki zaaflarla ilgili bir olaydır. Zaafların bilincine varanlar, bunlardan arınmanın yolunu bulurlar…

Bugün Kürtlerin yaşadığı çok önemli bir açmaz var. Federasyondan, ayrı devlet olmaktan söz edenlerin kitle desteği yok. Doğru şeyler söylüyorlar ama, belirli bir kitle tabanına sahip değiller… Güçlü bir kitle desteği olmadan da, politika yapmak zordur. Bu kesimin maddi gücü de yok. Bu kesim, PKK’yi, Abdullah Öcalan’ı, yoğun bir şekilde eleştiriyor. İnternete baktığımız zaman, bu çerçevede ele alınabilecek pek çok sitenin olduğu görülmektedir. Kitle desteği PKK’dedir. Kadınlar, özellikle kırsal kesimin kadınları PKK’ye yoğun bir destek vermektedir, PKK’nin kitlesini oluşturmaktadır. PKK’nin maddi gücü de vardır. Belirli bir maddi güç olmadan düzenli gelir kaynakları olmadan politika yapmak zordur. Ama, PKK de doğru şeyler söylememektedir. Sağlıklı bir tutum sağlıklı bir duruş sergilememektedir. “Kardeşlik” gibi küçücük bir ipucu bile görünmeyen bir durumla oyalanıp durmaktadır. “Kardeş olmayalım da düşman mı olalım” anlayışı yanlıştır. Kürtlerin “Kardeş”e değil, empati yoluyla yani kendini Kürtlerin yerine koyarak düşünen, tutum sergileyen dostlara ihtiyacı vardır.

Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü temel politika, uygulama, asimilasyondur. Türk siyasal değerlerini, Türk siyasal kültürünü, Türk egemenlik sistemini kabul etmeyen Kürtleri Türk yönetimi “kardeş” kabul etmez. Bu Kürtlerin düşüncelerini ve tutumlarını Türk devletinin güvenliğine aykırı buluyor. Bunları “hasım” kabul ediyor, ona göre muamele ediyor.

5-G. Doxan : Türkiye Cumhuriyeti Devleti Her tarihi dönemin özelliklerine göre Kendi içindeki Kürtlere baskı ve asimilasyon uygularken; Kendi sınırları dışındaki parçalarda yaşayan Kürtlerle zaman zaman iyi ilişkiler içinde imiş gibi hareket eder. İran, Suriye ve geçmişte Irak Devletleri ile bir takım sorunlar yaşamasına karşın; Kürt sorunu konusunda da hep bu devletlerle birlikte bir konsept içinde olmuştur. Türkiye bu tür değişken politika ile kendisine zarar verdiğini Devlet olarak görmesine rağmen bu tür politikalarını sürdürmede ısrarcı olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin bu politikasını neye bağlıyorsunuz?

Devletin temel politikası asimilasyondur. Asimilasyonu gerçekleştirmek için her yol mübah sayılıyor. Kürdistan’ın, İran, Irak, Suriye parçalarında yaşayan Kürtlerden de yararlanma olayları bu çerçevede değerlendirilebilir. Bunun için Kürdistan’ın öbür parçalarını denetleyen İran, Irak, Suriye ile yoğun bir ilişki sürdürülüyor. ABD’nin 2003’deki silahlı müdahalesinden sonra, Irak bu süreçten koparılmıştır.

Türkiye, Kürtlerden gelen bütün demokratik istemleri Türkiye’nin güvenliğine aykırı bulmaktadır. Sorunu çözümsüz bırakmaktadır. Örneğin, “şu şu öneriler kabul edilemez, ama şunun üzerinde konuşulabilir…” dememektedir. Bütün önerileri reddetmektedir, sorunu çözümsüz bırakmaktadır. Zaten sorun diye bir şeyi de kabul etmemektedir. Bunun güvenlik anlayışına daha uygun bir politika olduğunu düşünmektedir. Bu politikanın başarıya ulaşacağından, istenen sonuca ulaşılacağından emin olunmadığı zaman, bu politikanın başarısından kuşkular arttığı zaman, fiziki imha politikaları da devreye sokulabilir.

6-G. Doxan : Bu günlerde Türkiye’nin sınır ötesi bir operasyon hazırlığı içinde olduğu gözlenmekte. Türkiye Sınır ötesi bir operasyonla neyi hedeflemekte. Asıl gayesi ve amacı neye yönelik olabilir. Musul ve Kerkük rüyası!, yeni bir felaketin habercisi olmaz mı?

Sınır ötesi operasyonun amacı, kanımca gerilla değildir. Güneyde oluşan Kürdistan Federe Devleti’dir. Türkiye, bu oluşumu kendi güvenlik anlayışına aykırı bulmaktadır. Ama, bu oluşumu önleme şansı artık yoktur. Kürtlerin, federal Irak düşüncesini Araplara kabul ettirmeleri, Irak anayasasının bu anlayış doğrultusunda kaleme alınması, çok önemli bir gelişmedir. İran, Türkiye, Suriye gibi devletler, istemeyerek de olsa bu durumu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Burada en önemli konu Kürtlerin istemeleridir. Ve bu istemlerinde kararlı olmalarıdır. Farsların, Arapların, Türklerin bu istemleri kabul etmemeleri sonucu değiştirmez.

Türkiye’nin, Musul-Kerkük rüyaları da olabilir. Bu, artık hep rüya olarak kalacaktır. Bu rüyaların yaşama geçmesi olası değildir.

7-G.Doxan : Türkiye de ilk defa Nobel ödülü alan Orhan Pamuk’a karşı bir kaşık suda fırtına koparıldı. Adeta Türkiye toplumu iki kamp’a ayrıldı.Orhan Pamuk bu ödülü almasın. Nobel sahibi bir yazarın daha önce söylediği ;Türkler 30 bin Kürdü,ve bir milyon Ermeni’yi öldürdü sözlerine karşılık verilen bir ödül olduğu söylendi.

Devletin tepesinde bulunan yöneticilerden de yazarı kutlamayanlar oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz.

2006 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Orhan Pamuk’un bazı çevreler tarafından

kutlanmaması, bilakis, ödülün çürütülmeye çalışılması, Türk düşün hayatının nasıl bir ortam içinde olduğunun ciddi bir göstergesidir. Çetin Altan’ın bir sözü var: Bayrak direklerini ne kadar yükseltirseniz yükseltin, bayrakları ne kadar büyütürseniz büyütün, ülkeniz, dışarıdan, Nobel kazanmış bir ülkenin göründüğü kadar görünmez.

Nobel Edebiyat Ödülü’nün, Türk siyasal hayatında, toplumsal ve kültürel yaşamda, yoğun bir memnuniyet yaratması beklenirdi. Bunun gerçekleşmemesi, elverişli bir bilim, sanat ve düşün ortamının olmamasıyla açıklanabilir. Etnik Türk milliyetçiliğinin yükseltilmesi, elverişli bir düşün, bilim ve sanat ortamının oluşmamasının önemli bir nedenidir. Etnik Türk milliyetçiliğinin yükseltilmesi ise, Kürt sorunuyla doğrudan doğruya ilgili olan bir süreçtir.

Ekim ayı sonlarında, Kasım ayı başlarında, İstanbul’da, TÜYAB Kitap Fuarı vardı. Bir dergide okumuştum. Ne fuarın açış konuşmasında, ne kapanış konuşmasında, ne fuardaki çeşitli etkinliklerde, Orhan Pamuk adının geçmediği bildiriliyordu. Bu tutumu yadırgıyorum. Halbuki ödülün açıklandığı saatten itibaren, radyolarda, televizyonlarda ve gazetelerde, hep edebiyat konuşulmalıydı. Olumlu konuşmalar, yazılar olmalıydı. Hem de bu yazılar Orhan Pamuk çevresinde yazılmalı, bu konuşmalar, Orhan Pamuk’la ilişkin olarak yapılmalıydı.

“Türkler, 30 bin Kürt,bir milyon Ermeni öldürdü” sözlerine gelince: Ödülün bu söze verildiği anlamsız bir iddiadır. Her yazarın bir siyasal duruşunun olması doğaldır. Yazarların bir siyasal duruşu olmalıdır. Ama benim bu sözün içeriği konusunda bazı eleştirilerim var. Bu sözün ikinci cümlesi konuşulmuyor. İkinci cümle şöyleydi: Türkiye’de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. Bunu ilk defa ben söylüyorum. Orhan Pamuk’un bu sözü, hem dile getirilen rakamlar açısından, hem de bu iddia açısından eleştirilmesi gereken bir sözdür. Bir milyon Ermeni sözü, 1915leri hatırlatmaktadır. 30 bin Kürt ise, 1980’leri, 1990’ları çağrıştırmaktadır. Kürtlerle ilgili rakamların gerçeği aksettirip aksettirmemesi bir tarafa, iki farklı dönemin, aynı cümlede ifadesi kanımca doğru bir tutum değildir.

“Bunu ilk defa ben söylüyorum” iddiası, bir egoizmi dile getirmektedir, kendisinden önce bu tür ifadeleri dile getirenleri yok saymaktır. Bu da şüphesiz hem bilim yöntemi açısından hem de etik açıdan doğru bir tutum değildir. Orhan Pamuk’un, bu görüşleri dile getirdiği dönemi hatırlıyorum. İnternette, pek çok Kürt sitesinde, pek çok arkadaşın tutumlarını da hatırlıyorum. Kürt arkadaşlar, “işte aydın budur”, “aydın tavrı budur” diye, Orhan Pamuk’u övgüye boğuyorlardı. Bu da çok yanlış bir tutumdu. Çünkü Orhan Pamuk’tan çok çok önce,bu tür görüşler birçok araştırıcı tarafından dile getirildi ve onlar bu ifadelerinden dolayı çeşitli cezai yaptırımlarla karşılaştılar. Örneğin bu arkadaşlardan bazıları, bu düşüncelerini çeşitli yazılarıyla ve konuşmalarıyla, Orhan Pamuk’tan çok önce, kamuoyuna açıklamışlardı. Kürtlerin Orhan Pamuk’u bu yönden, yani kendinden öncekileri yok saymasından dolayı eleştirmeleri gerekirken övgüye boğmaları, Kürt düşün hayatının ve muhalif tutumun cılızlığından dolayıdır.

8-G.Doxan: Yakın bir geçmişte Fransız Parlamentosu Ermeni soykırımını tanımayanlara ceza getiren bir yasayı kabul etti. Soykırım gibi toplumları derinden etkileyen konularda, kanunlarla tedbir alındı. Demokratik tartışma ve araştırma önüne engelleyici kanunlar çıkarmak, Bilim kuramının tez ve anti tez prensibindeki tartışarak araştırmayı derinleştirme kuralı önünde engel teşkil etmiyor mu. Bu konudaki düşüncelerinizi okuyucularımızla paylaşmak ister misiniz.

Düşün elbette, her halde ve her koşulda özgür olmalıdır. Düşün özgürlüğü, özgür eleştiri demokratik toplumun önde gelen koşullarındandır. Bilim ortamının oluşmasının temel koşulu yine bunlardır. Bu çok açık. Bu olayın bir de şöyle bir yönü var. Tarihte açıkça belli olan bazı olaylar var. Örneğin Yahudi soykırımı böyledir. Ermeni soykırımı da böyledir. Kitlesel olarak yaşanan bu travmaların bu toplumlarda, çok derin acılar yarattığı açıktır. Yaşanan bu olguları inkar edenler, bir yerde, bu insanları acılarıyla alay edercesine görüşler ileri sürüyorlar. Buna da engel olmak gerekir kanısındayım. Örneğin, Avrupa’nın, Batı’nın birçok ülkesinde, Yahudi soykırımını inkar etmeyi suç sayan yasalar var. Bu hiç tepki çekmemiştir. Bu iki süreci bağdaştırmanın gereğinden söz etmiyorum. Düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü elbette olmalıdır. Ama, bu insanların acılarıyla alay edilmesine de karşı olunmalıdır.

9-G. Doxan : Sorduklarım dışında Okuyucularımıza vermek istediğiniz farklı bir mesajınız var mı?

Kürtlerin, dünyadaki, Ortadoğu’daki, konumlarını, Araplarla, Farslarla, Türklerle karşılaştırmaları gerekir. Bu karşılaştırmada, Kürtler, eksikliklerini, fazlalıklarının bilincine varmalı, komşularıyla eşit bir düzeyde yaşamı yeniden kurmanın, yollarını aramalıdır. Kürtlerle bu halklar arasında politik eşitlik olmadan “kardeşlik” falan olmaz.

10-G. Doxan : Bu Söyleşi için bana ve Okuyucularımıza zaman ayırdığınız için kendim ve okuyucularımız adına size teşekkür ederim.

18.11.2006

Ankara

G.Doxan

g.doxan@yahoo.com.tr

www.gelawej.org

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e