Bölünmüşlüğün Kürt Siyaseti Üzerindeki Etkileri

Bunca bilgiden sonra ne bağışlaması? Düşün ki

Tarihin aldatıcı yolları, yapay dehlizleri çoktur,

Ve iletir, aldatır fısıldayan aşırı hırslarla,

Yönlendirir bizi boş şeylerle…”      T.S. Eliot

Tarihin galipler tarafından yazıldığı söylenir. Söz konusu Kürtler olunca, bu sözün doğruluğu tartışma götürmez. İlk olarak belirtilmesi gereken, Kürdistan’ın parçalanıp; Kürtlerin statüsüz bırakıldıkları döneme ilişkin, kimi Kürt çevrelerinde iştirak ettiği değerlendirmelerin yüzeyselliği ve sığlığıdır. Kürt siyasal hareketlerinin ve sonuçlarının akademik- bilimsel söylem içerisinde analizi gerçekleşmediği gibi, Kürt tarihinin manipüle edilmesi karşısında ciddi bir duruş sergilememiştir. Aradan neredeyse bir asırlık  bir zaman dilimi geçmiş olmasına rağmen, Kürtlerin uluslararası anlaşmalarla statüsüz bırakılması süreci; “Kürtlerle Türklerin ortak Kurtuluş Savaşı” ,”Birinci ortak meclis ”gibi resmi ideolojinin argümanlarıyla değerlendirme çabaları devam ediyor.

KecaKurdKürdistan, yüzyılın başlarında tarif edilemez acı ve entrikalarla egemen güçler tarafından bölüşülür. Bölüşüm projesinin çerçevesi 1916 yılında Sykes-Picot Anlaşmasıyla  çizilir.  1923 Lozan Anlaşmasıyla hayata geçirilir. Umut ve acının iç içe geçtiği yıllardır. Modern milliyetçiliğin rüzgarı yavaş da olsa Kürtleri etkiler. Osmanlı İmparatorluğu çökmenin eşindedir. Sevr Anlaşması, yarı açık kapıdan sızan sisin atmosferini yansıtmaktadır. Çarlık Rusya’sında iktidar Bolşeviklerin eline geçmiştir. Sovyet sosyalist iktidarı çokça dilendirdiği “Ulusların kaderlerini tayin hakkı” sloganın Kürtler için pratik bir anlamı olacak mıdır? Birinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra Osmanlı’da iç iktidar mücadelesi başlamıştır. İngilizler, Osmanlı Sarayı’nı gözden çıkarmış; Kemalist Harekete iktidar yolu gözükmüştür. İngilizlerin Yunan ordusuna Batı Anadolu’ya çıkış izni vermesi ve İstanbul’un İngilizler tarafından işgali, İstanbul Hükümetini işlevsizleştirecek, Kemalist Harekete meşruluk kazandıracaktır. Mustafa Kemal, iktidar stardı verdiği 1919’da ordu komutanlarına gönderdiği genelgede; Kürtlere ilişkin niyetini ortaya koyar. Hedef, “Kürtlük cereyanın” yok edilmesidir.

Bölünmüşlük, Kürt Siyasetinde Belirleyici Olmaya Başlıyor!

İngilizler, Güney Kürdistan’a yerleşmeye başlar. İngilizler, Orta-Doğu’yu yeniden düzenlerken, petrol bölgesini garantiye alma esastır ve Kürdistan’ın bütünü için bir statü düşünülmez 1919’larda Süleymaniye’de güçlenen Şeyh Mahmut önderliğindeki Kürt Hareketi, İngilizler için tehdit unsurudur. Şeyh Mahmut’la İngilizler arasındaki çekişme, iyi bir komitacı olan Mustafa Kemal için tarihi fırsat yaratır. Mustafa Kemal, Güney Kürdistan’a müdahale etmek için Haziran 1920’de El-Cezire Cephesini örgütleyerek ve komutanlığına Nihat Paşa’yı getiriler. Güney Kürdistan’a ilk müdahale birliği, Milis komutanı Özdemir(Ali Şefik) Bey komutasında 15.05.1922’de Revanduz’a hareket eder. Şeyh Mahmut önderliğindeki Kürt Hareketi, Kemalist Hareket’ten önce başlamıştır; ancak Kemalistler kısa zamanda toparlanırlar ve Güney Kürdistan’a müdahale etmekte gecikmezler. Dr. İhsan Şerif Kaymaz’a göre Özdemir Bey, 29’u subay olan 100 kişilik birliği ile 22.06.1922 günü Revanduz’e ulaşır ve halka hitaben bir konuşma yapar.

“…on iki yılı aşkın süredir savaştıklarını, ama artık mutlu sona ulaşmak üzere olduklarını; bu aşamada tüm Müslümanların maddi ve moral olarak birbirlerine yardım etmeleri gerektiğini; Anadolu’ya 400 çadırla gelen Türklerin büyük bir dünya imparatorluğu kurduklarını ve kısa zamanda eski prestijlerini yeniden kazanarak tüm Müslümanların kafirlerin elinden kurtaracaklarını…”[1]

Özdemir Bey, “Türklük”, “Müslümanlık” ve “kafirlik” argümanlarını kullanır. Buna rağmen kısa zamanda hatırı sayılır ve Kürt aşiretlerinden oluşan güce sahip olur. Özdemir Bey’in güçlenmesi İngilizleri harekete geçirir ve Şeyh Mahmut’la ilişki kurulur. İngilizler, Şeyh Mahmut’un Süleymaniye gelip, bölgesel Kürt yönetimi oluşturmasını kabul ederler. Şeyh Mahmut’un Süleymaniye gelmesinden sonra, dengeler değişir. Şeyh Mahmut, Kürdistan Krallığı ısrarını sürdürür. Bu ısrar, ilişkilerin kopmasına neden olur. Özdemir Bey, hem Şeyh Mahmut hem de Simko ile ilişki içindedir. Bu noktada sorulması gereken soru şudur? Şeyh Mahmut- İngiliz çatışmasında Kemalistlerin oynadıkları rol nedir? Süleymaniye Kürt Hükümeti’nin Kemalistlerle temasları olduğu bilinmektedir. Kemalistlerin Kürt başarısı gibi bir sorunları yoktur. Türkler, Kürtler üzerinden İngilizlerle “Musul Sorunu” gibi konularda kozlarını paylaşmak istemeleri gerçekçi değildir. Geriye, İngilizlerin Kürtlerle anlaşarak; Kürtlere verilecek bir statünün kuzeyde yaratacağı fırtınadır. Bunu dinamitlemenin yegane yolu Kürt-İngiliz ve Kürt- Fransız ilişkileri bozmaktan geçiyor.

Zaten Mustafa Kemal, El-Cezire Cephesi Komutanı Nihat Paşa’ya gönderdiği 27 Haziran 1336(1920) tarihli talimatta; Kürtlerin İngiliz ve Fransızlarla iyi ilişkiler kurmalarına engel olunması, özellikle İngilizlerle çatıştırılması istenmektedir. Talimatın 3. maddesi şöyledir:

“Kürdistan’da Kürtlerin Fransızlar ve tahsisen Irak hududunda İngilizlere karşı husumetini müsellah müsademe(silahlı çatışma) ile gayri kabili tadil(değiştirilemez) bir dereceye vardırmak ve ecnebilerle Kürtlerin ittifakına mani olmak, tedricen mahalli idareler tesisi esbabını ihzar etmek ve bu suretle kalben bize merbutiyelerini temin etmek, Kürt rüesasının, mülki ve askeri makamatla tavzif ederek, bize merbutiyetlerini tarsin etmek gibi hututu umumiye kabul olunmuştur.”[2]

Mustafa Kemal’in El-Cezire Komutanlığına gönderdiği talimat dikkate alındığında, Özdemir Bey’in Şeyh Mahmut’a yakınlaşma girişimlerinin nedeni anlaşılabilir. Güney Kürdistan’da bu gelişmeler yaşanırken, Kuzey Kürdistan’a siyasi hareketlilik başlamıştır.1920’li yılların başlarında Erzurum’da Kürdistan İstiklal Cemiyeti kurulur. Kürdistan İstiklal Cemiyeti, hem Doğu Kürdistan’daki Simko liderliğindeki hareketi hem de Süleymaniye’deki Kürt Hükümeti ile ilişki kurar. Bu amaçla Simko, Kürdistan İstiklal Cemiyeti örgütlenmesi içine alınır. Kendisine danışmanlık yapmak üzere merkezi kadrolardan Kemal Fevzi görevlendirilir. Buna rağmen, Simko Türklerin tuzağına düşmekten kurtulamaz. Cemiyet lideri Cibranlı Halit Bey, Simko’ya hitaben yazdığı mektubunda; farklı düşüncelerin olabileceğini, farklı düşüncelerimiz ayrı hareket etmemizi gerektirmediğini belirtir. Mektup, şöyle devam eder:

“Kürd Komitesi(Kürdistan İstiklal Cemiyeti) yalnızca kendi düşüncelerini ortaya koyuyor ve düşüncelerini senin üzerinde farzetme diye bir amacı yoktur. Simko’nun planında ütopya olarak görmüyor ve Kürdistan’ın bağımsızlığı için yürütülen tüm girişimlerin başarısı için destek sunacaklarını…

Bizim farklı düşüncelere sahip olmamız, ayrılığımızı getirmez ya da ikimizin uğruna mücadele ettiğimiz kutsal amacımızı unutturmaz. Bizin farklı düşüncelerimizin bizim genel görevlerimizin üzerinde bir etkisi olmaz…”[3]

Bolşeviklerin arşivinden çıkan belgelere göre; Kürdistan İstiklal Cemiyeti, Simko’ya gönderdiği mektupların benzerlerini Şeyh Mahmut’a gönderir. Cemiyet, Kürtler arasında ortak stratejinin belirlenmesini sağlamaya çalışır. Kürdistan İstiklal Cemiyeti’ne göre Kürdistan bir bütündür ve mücadele tüm parçalar özgürleşinceye kadar devam etmelidir. Cemiyet, bu amaçla 20.12.1922 tarihinde Sovyetler Birliğinin Erzurum Konsolosu Pavovky’e on maddelik bir protokol sunar. Protokolde Kürdistan toprakları şöyle tarif eldir:

“Kürd Komitesine(Kürdistan İstiklal Cemiyeti) göre gelecekte kurulacak Özgür Kürdistan’ın toprakları şu alanları kapsayacaktır. Güney Kürdistan, Türkiye’nin vilayet ve şehirlerinden: Beyazid, Van, Muş, Bitlis, Erzurum, Diyarbekir, Sivas, Adana’nın bir parçası, Urfa ve Lazistan Trabzon’un bir parçası…Kürd Komitesine göre Kürdistan’ın bağımsız bir iktidarı olması için bu söz konusu bölgenin Kürdistan’a katılması gerekir ve Karadeniz aracılığıyla dışarıya açılma sağlanır.”[4]

Kürdistan İstiklal Cemiyeti, Kürdistan’ın diğer parçalarında baş gösteren Kürt hareketleri arasında ortak bir stratejinin belirlenip, koordineli hareket edilmesi çabaları somut bir sonuca ulaşamaz. Farklı parçalardaki Kürt hareketlerinin, Kürdistan’ı paylaşan devlerle kurdukları ilişkiler etkin olur. Buna konjoktörün uygunsuzluğu da eklenince yenilgi kaçınılmaz olur. Kürdistan’ın farklı parçalarındaki ayaklanmalar bir bir kırılır. Kuzey Kürdistan’da Kürt egemen sınıfları teslim alınır.

İkinci Dünya Savaşı başlamasıyla Doğu Kürdistan’da hareketlenme başlar. Savaşın bitiminde Doğu Kürdistan’da Mahabad Kürt Cumhuriyeti ilan edilir. Kürt Cumhuriyeti, Bolşeviklerin desteklerini çekmesiyle yıkılır. Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin kuruluşunda; Barzani ve arkadaşlarının bulunmaları, Kürt birlikteliğinin özgün bir modeli olarak, tarihteki yerini alır.

Geleneksel milliyetçi Kürt hareketini temsil eden Barzaniler bile Irak dönüp, 16 Ağustos 1946 KDP’yi kurduklarında; bir Irak partisi olduğunu ifade etme gereğini duydular. Barzani ve arkadaşları İran KDP’sini örnek almışlardı; ancak genç cumhuriyetin başına gelenlerden dolayı tepkinli davranmak zorunda kaldılar. Mesut Barzani, Irak KDP’sinin kuruluşunu şöyle anlatır:

“Bu, yeni cumhuriyetin düşmanlarının özellikle Batılı müttefiklerin desteğini arkalarına alan Türkiye ve Irak’ın baskı politikalarına devreye sokmalarına ve sert tavır almalarına bir mazeret oluşturacaktı. Bu ülkeler rahatlıkla, kuruluşunun üzerinden birkaç ay geçen genç cumhuriyetin Türkiye ve Irak Kürdistan’ını içine alan büyük Kürdistan’ı kuracak siyasi bir strateji izlediği şeklinde yorumlanabilirdi. Mahabad Cumhuriyeti liderlerinin arzu edecekleri en son şeydi bu. Bunun ötesinde yeni parti, bir Irak partisiydi. Irak Kürdistan’ı için kurulmuştu. Irak’taki Kürt Halkının kurtuluş mücadelesini veriyordu. Dolaysıyla, söylemi ve faaliyeti Irak ile sınırlı olmalıydı.”[5]

Irak KDP’sinin kendisini Irak’ın bir partisi olduğunu deklere etmesine rağmen, geleneksel Kürt milli çizgisinin İran’dan sonra Irak’ta örgütlenmesi Türkiye’yi fazlasıyla tedirgin edecektir. Özellikle Mele Mustafa Barzani önderliğinde silahlı mücadelenin başlaması ile Türkiye’de 1960 Darbesinin gerçekleşmesi arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu söylemek abartı olmaz. Türkiye’de “solcuların” alkışları arasında DP iktidarı devrilmiş, Ordu yönetimi ele geçirmiştir. Cuntanın ilk icraatları arasında 457 Kürt şahsiyetin Sivas’ta bir kampa toplanması olmuştur. Cuntanın masasında iki seçenek vardır. Yeni bir imha programını devreye sokmak veya  Kürt siyasetini önümüzdeki elli yılını kapsayacak, yeni ideolojik-siyasal programa yol vermek. İmha programı seçeneği bir opsiyon olarak masada bırakıldı.

Kürt Siyasetinde Yeni Kırılma noktası: Türk Sol’nun İdeolojik Fetih Hareketi

Geleneksel Kürt milli hareketinin Güney Kürdistan’da silahlı mücadeleye başlaması, Kuzey Kürdistan’ı ciddi biçimde etkileyecektir. Baskı yöntemleri devrededir. Yalnız başına baskı yöntemleri söz konusu etkiyi barajlamakta yetersiz kalabilir. 1960 Askeri Darbesini sadece bu nedene dayandırmak elbette doğru değildir. 1920’den başlayan  asker-sivil bürokrasinin jakoben iktidarı, toplumu “çiftlik” gibi yönetmişti. Cumhuriyet’e geçiş bile bir hükümet darbesi ile olmuştu. Dolaysıyla sürekli müdahale edilen ve dağıtılan parlamentonun saygınlığı söz konusu değildi. Demokrat Parti muhalefeti tıpkı, Terakkiperver(1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası(1930) denemeleri gibi güdümlü izin verilmişti. Geniş yığınlar, Demokrat Parti iktidarını Tek Şef ve Milli Şef dönemlerinden sonra(başta Kürtler olmak üzere), kendilerini koruma refleksleriyle desteklediler. Asker- sivil bürokrasi, toplumun normalleşme ihtimalini düşünmek bile istemiyordu. 1960 Askeri Darbesi bu koşularda gerçekleşti.

Darbe’nin yeni mühendislik alanı esas olarak Kürtler olur. Kürtler manipüle edilebilir bir yığındır. Kürdistan zapt u rapt altına alınmış; ancak ideolojik fetih tamamlanamamıştır. Amaç, toplumsal dejenerasyonla beraber; siyasal hedeflerin karartılmasıdır. Nede olsa asker-sivil bürokrasinin toplumun yönetip-yönlendirilmesi ile ilgili yeterli deneyime sahiptir. Güney Kürdistan’da boy veren geleneksel Kürt milli hareketinin etkilerini minimize edecek ve araya kalın ideolojik duvarların örülmesi gerekir. Buna en uygun formasyon Türk Solu’nun kucağında büyüyen sosyalist Kürt hareketidir.

Türk Solu, Kemalizm’in rahminde büyümüştür. Askeri bürokrasiyi devletin teminatı olarak görülmektedir. “Milli Mücadele” diye adlandırılan dönem, Türk Solunun temel tezlerinin esasını oluşturur. “Milli Demokratik Devrim” tezi ile cuntacılık, toplumun umudu olarak sunulmaktadır. Bu atmosfer içinde Türkiye İşçi Partisi, 1961 yılında kurulur. TİP’in aktif örgütlenme alanı Kürt şehirleridir. On yıllardır mengeneye sıkıştırılan Kürt yurtseverleri, soluğu TİP’e aldılar.

Türk Sol’u Kemalizm arka bahçesidir. Kemalist tezleri sosyalizmle cilalayarak yaymanın çabası içindedir. Embriyo halindeki Kürt muhalefetinin yönlendirilmesi de etkin rol oynar. Kürt ulusal istemlerine karşı; “enternasyonalizm” degomojisi kullanır. Kullandıkları sol terminoloji, Kürt Halkının sosyo-politik yapısına yabancıdır. Sol jargonlu ve öğrenci önderlikli Kürt hareketinin boy vermesi ile geleneksel Kürt sınıf ve tabakalar devre dışı kalırlar. Sol ideolojik biçimlenme, Güney Kürdistan’daki Kürt milli hareketiyle arasına kalın duvarlar örer. “Müttefik” olarak Türk Sol’unun ”kardeş” partilerini seçme yarışına girerler. Olayın boyutu bununla sınırlı değildir. Türk Sol’unun “önemli” ideologları ve 68 kuşağı öncülerinden birçoğu,  devletin illegal örgütlenmelerinin(Ergenekon v.b.) içindedir. Bunların kısmen deşifre olması için 40–50 yıllık zaman diliminin geçmesi gerekecektir.

1965 yılında T-KDP’si kurulur. T-KDP, zamanında süreci analiz etmekte ve ona uygun yapılanmaya gitmekte yetersiz kalır. T-KDP, sol hareketin ağır ideolojik bombardımanı altında kalır. Parti, kendisine Güney Kürdistan’da sürdürülen silahlı mücadele lojistik destek olması misyonu ile sınırlandırması, gelişme dinamiklerini sınırlandırır. Buna rağmen, daha başlangıçta kadrolarından bir kısmı imha edilir. Aslında T-KDP’de süreçle ilgili ciddi değerlendirmeler yapabilecek kadrolara sahiptir. Günümüzde ortaya çıkan belgelerin birinde; Kürdistan’ın sosyo-politik yapısını tahlil eden ve ciddi siyasi tespitlerin yapılmaktadır. Orhan Kotan tarafından kaleme alındığı söylenen ve “fiilli genel sekretere” sunulan raporda şu tespitler yapılmaktadır:

“Türkiye Sol’u, önce Kürdistan’dan kaynaklanan her demokratik hareketi kuşkuyla ve güvensizlikle karşılamak hastalığından vazgeçmelidir. Baas’ın ırkçı uygulamalarını ilerici-devrimci görmek, göstermek hastalığından vazgeçmelidir. Kürt halkının ezme ve yok etme politikasına karşı biriken mücadelesini ve isyanını, halkın yerli ve milli değerlerine yabancı düşen uluslar arası genel doğruların kanalına akıtmak hastalığından vazgeçmelidir. Irkçı-şöven iktidar elitlerinin ve tabii egemen sınıf ideolojisinin dümen suyunda Kürdistan Milli Direnme hareketlerini komünist bir hareket olarak örgütleme, yürütme hastalığından vazgeçmelidir. Kürdistan halkının yerli ve milli değerlerine saygısızlık etme hastalığından vazgeçmelidir. Kürdistan halkının içinde bulunduğu üretim biçimine, sosyal ve idari ilişkilerine, politik bilinç seviyesine uygun olmayan mücadele biçimleri önerme ve bunu icazetli olarak oynama hastalığından vazgeçmelidir. Ve Türk Sol’u son tahlilde egemen ulusun egemen dili, baskı-zulüm ve egemen askeri, mali, idari sisteminin içinde bulunduğunu bir an bile olsa unutma hastalığından vazgeçmelidir.”[6]

Yukarıdaki değerlendirmeler, genel gidişat üzerinde etkili olamaz. Kürt siyasetinin 50 yılına damgasını vuracak siyasal şekillenme belirginleşmeye başlamıştır. Öğrenci önderlikli sol Kürt örgütlenmelerin bir kısmı, kendilerine biçilen misyonun dışına taşmışlar ve bağımsız örgütlenmelere yönelmişlerdir. DDKO ve sonrası ortaya çıkan örgütlenmeler, bu sürecin devamıdır. Yüz yılların getirdiği ruhi şekillenme, Türk Sol’undan miras alınan hastalıklar bünyeyi sarmaya başlamıştır. Dönemin tartışmaları, olaya bakış açısını ortaya koyar. 1970 sonrası sürece “Birlikte mi örgütleneli ayrı mı örgütlenelim?”, “Kürt ulusal talepleriyle ortaya çıkma, faşizmi getirir” gibi tartışmalarla girilir. “Sosyalist” enformasyon giderek had sayfa ulaşır. Enternasyonalizm nidaları havalarda uçuşmaktadır. Kürt tarihi tali bir konudur ve öğrenilmesine gerek duyulmaz. Kürt örgütlenmeleri bir biri ardınca “daha sosyalist” veya “proleter devrimci” idealarıyla parçalanır. Yaratılan atmosfer içinde; daha önce yapılan doğru tespitlerden geri adım atılır. Komal, Koçgiri Halk Hareketi adlı kitabının önsözünde; “Kürt mütegalibesinin hedef değil engel olduğu” tespiti yoğun ve hararetli tartışmalara yol açar. Komal, söz konusu tespitle ilgili “özeleştiri” yapmak zorunda kalır. Güney Kürdistan hareketini “gericilikle” damgalanma yarışmaya dönüşmüştür. Kürdistan’ın farkı parçalarında boy veren hareketler arasında diyalog yoktur. Aksine Kürdistan’ı hegemonya altında tutan devletlerle direk veya in direk ilişkiler “meşru” hale gelmeye başlamıştır.

Anti-feodal mücadele”, teorik tezlerin ana teması olmasının ötesine geçerek, pratik sahaya inmiştir. Uç ve sivri sloganlarla Kürt siyaset sahnesine çıkan PKK, ilk pratiğini Siverek’te “anti-feodal mücadele” bayrağını açarak başlar. Sonuç, tam anlamıyla siyasal ve toplumsal yıkımdır. Buna rağmen, Kürdistan’da önemli bir potansiyel oluşmuştur. Bu potansiyelin imhası için yeni bir darbeye ihtiyaç vardır. 12 Eylül Askeri Darbesi bu şartlarda yapılır.

12 Eylül Darbesi,  sosyalist sistemin çatırdaya başladığı ve çökme sinyallerini verdiği dönemde yapılır. Darbe, Kürt siyasetindeki erozyonu kalıcı hale getirilmek amacıyla planlanmıştır. Bir anlamda 1960 Askeri Darbesinin devamıdır. Bir taraftan CHP’nin yerine kurulan partilerde(SODEP, SHP) devşirme “Kürt” siyasetçileri yetişir, diğer yandan, dünya sosyalist sistemi çöküşe giderken; Marksist önderlikli Kürt silahlı hareketi başlar. 12 Eylül Askeri Darbesi, Kürdistan’da insanlık tarihinin pek az tanık olduğu, baskı ve zulüm fırtınası estirir. Özellikle Diyarbakır 5 Nolu Cezaevinde yaşanan vahşet, aklın sınırlarını aşıyordu. Silahlı mücadelenin nerede veya kimin önderliğinde başlayacağı önemli değildi. 12 Eylül Darbesi silahlı mücadelenin zemini iyice olgunlaştırdı. 12 Eylül öncesi siyasi hareket olarak pek ciddiye alınmayan PKK, 1984 yazında; “Bağımsız, Birleşik Sosyalist Kürdistan” şiarıyla silahlı mücadelenin fitilini ateşledi.

İlginç olan, PKK’nın önderlik ettiği silahlı mücadelenin en aktif destekleyicileri; militarizme sıcak bakan, Türk Sol’un kemalist kadroları olacaktı. Doğu Perinçek, Yalçın Küçük ve Mihri Belli bunların başında gelir. Doğu Perinçek, Teori Dergisi’nin 1991 Kasım sayısındaki söyleşinde; Türk milliyetçi hareketlerine olan sevgisini ifade ederek, söyleşini şöyle sürdürür:

“Jön Türk devrimleri, Kemalist devrim ve onun bir parçası olan Aydınlanma hareketi, 1960 sonrası yükselen halk hareketi ve sosyalist akım, yaşadığımız topraklarda demokratik devrim yönündeki önemli sıçramalardır…

Ancak bu devrimler, feodalizmin çözülmesini hızlandıran, Osmanlı devletini yıkan, Aydınlanma hareketi yaratan, üst üste laik ve materyalist kuşaklar yetiştiren yönleriyle bugün yaşadığımız toprakların Kürt sorununun çözümüne önderlik etmesi için tarihsel birikime katkıda bulundular. Kemalizm’in milli zulmünü haklı olarak eleştiriyoruz. Bununla birlikte Kürt devrimci hareketini Güney Kürtlerinin örgütlerinden ayıran tarihsel etkileri incelersek, orada aynı zamanda Kemalist burjuva devrimini de görürüz. Kemalizm, hem olumlu(Aydınlanmacı-devrimci) hem de olumsuz(burjuva-milliyetçi) yönleriyle Kürt devrimci hareketinin damarlarında dolaşır.”[7]

Perinçek’e göre Kürt devrimci hareketi(PKK) , Kemalizm’in etkisi altındaydı ve bu yönüyle de Güney Kürtlerin örgütlenmelerinden farklıydı. Perinçek’in sözleri gelinen noktanın özeti gibidir. Devletin 30 yıldır Türk Sol’u üzerinden Kürdistan’da  ideolojik hegemonya kurma programı, somut sonuçlar vermeye başlamıştı. 1990’lardan sonraki süreçte; PKK’deki nicel genişlemeye rağmen, ulusal taleplerde hızlı bir geri çekilme yaşanır. Kürt ulusal taleplerini savunma, “ilkel milliyetçilik” olarak damgalanır. Kemalizm’e ilgi artarak devam eder. PKK lideri Abdullah Öcalan, savunmasında şunları söylemektedir:

“Yine de Mustafa Kemal’in idealinde; özellikle Serbest Fırka denemesiyle demokratik sistemle ilgisi küçümsenemez. Onun, gerek Türk, gerek Kürt toplumu içerisinde ortaya çıkan ayaklanmaları tasfiye ederken, demokrasiye karşıtlıktan ziyade, cumhuriyette karşıtlık endişesi hakim basar. Şiddetin uygulama düzeyi tartışılabilir. Ama, cumhuriyetin kuruluş ve korunmasında, başlı başına büyük bir tarihi adım olduğu, yaşama gerçeğinden bellidir. Mustafa Kemal bir demokratik devrim yapmamıştır. Ama, cumhuriyetin kendisinin, ulusal egemenlik anlayışıyla ve üst yapı reformlarıyla, demokratik bir alt yapı yarattığı da önemli ve kesindir.”[8]

Öcalan’a göre de cumhuriyetin temel felsefesi doğrudur. Cumhuriyetin kurulup-korunması tarihi bir adımdır. Cumhuriyetin kuruşu döneminde, Kürtlere uygulanan şiddetin dozu tartışılabilir. Kürtlere uygulanan şiddet, cumhuriyetin kendisini koruma refleksidir. Perinçek’in görüşleriyle Öcalan’ın tespitleri arasındaki paralellik dikkatlerden kaçmaz. Bu noktada sorulması gereken 1984 yılında başlayan ve halen devam eden savaşın, hangi gerekçeye dayandığıdır? 1925’te Cumhuriyet, kendisini koruma refleksiyle Kürtlere karşı şiddete yöneydiyse; aynı gerekçeler bugünde geçerlidir. Şiddetin gerekçesi haklıysa, şiddetin dozunun bir önemi var mıdır?

Sonuç olarak; Kürdistan bölünmüşlüğü, Kürt siyasetinde belirleyici etkiye sahiptir. Yüzyılları bulan bölünmüşlük süreci, Kürt toplumunda farklı bir ruhi şekillenmişlik yaratmıştır. Maruz kaldığı baskı ve zulme rağmen, egemenleriyle birlikte olma psikolojisi, güçlü bir damar varlığını sürdürüyor. Buna, egemen devletlerin asimilasyon, entegrasyon politikaları da eklenince; hedefleri karartılan, siyasal sefaletin egemen olduğu bir toplumsal çürümeyle karşı karşıyayız.

11.06.2009


[1] Dr. İhsan Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Otopsi Yayınları, 1. Basım/Ağustos 2003, İstanbul, S:191

[2] TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt:3, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1985, s:550

[3] Dr. A.Hawramani, Piranlı Şeyh Said Devrimi, Aktaran Aris Arda, Newroz .Com, 2007, Bölüm.17 s:1

[4] Dr. A. Hawramani, Piranlı Şeyh Said Devrimi, Aktaran Aris Arda, Newroz.Com, 2007, Bölüm: 7 s:1

[5] Mesut Barzani, Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi, 1. Cilt, Doz Yayınları, 3.Baskı, Mayıs-2005, İstanbul,s:186

[6] Sait Aydoğmuş, “ ‘Sol’, Kürt ve Kürdistan Sorununu Solladı mı? Serisini İlgilendiren Önemli Bir Belge, www.kurdinfo.com, 2007, s:4

[7] Doğu Perinçek, Teori Dergisi, Kasım-1991, Sayı:23, s:16

[8] Abdullah Öcalan, Kürt Sorununda Demokratik Çözüm Bildirgesi, Mem Yayınları, Haziran-1999, İstanbul, s:26-27

Did you like this? Share it:
Niha şîroveyek girêdayê gotarê ye
    Metin Esen says:

    Değerli kardeşim Tahsin,

    Ellerinize ve yüreğinize sağlık. Çok güzel bir yazı ve bu tür yazıların devam etmesi dileğiyle.

    Silav u Rez!
    Metin Esen

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e