Bir Türkiye Klasiği; Hrant Dink Cinayeti

Hrant Dink, farklı kimliği ve kişiliğinden dolayı, İstanbul’un orta yerinde, güpe gündüz hunharca öldürüldü. Cinayete kurban giden yeniydi ama cinayetler; kronik bir geleneğin devamıydı. Geçmişin her bir metre karesi siyasi cinayetlerle döşenmişti. Üstelik cinayetleri işleyenler ve işletenler;“Türkiye sizlerle gurur duyuyor”  nidalarıyla omuzlarda taşındılar.

Hrant, “suçlu” doğmuştu. Doğduğu topraklarda Ermeni olmak, Kürt olmak “lanetli” olmayı gerektiriyordu. Çünkü “tiranlarımız” böyle karar kılmışlardı.  Zulme, zorbalığa inat; kimliklerine ve farklılarına sarılmayı bir sevda kabul etmişlerdi.. Anne ve babası ona Hrant ismini vermişlerdi. Kendi kimliklerine sahip çıkmışlardı. Tıpkı Berivanlar gibi. Bu isimler, “milli birliğe ve bütünlüğe” hançer gibi saplanmıştı.

Cinayetle ilgili ilk resmi ve gayri resmi açıklamaların ortak vurgusu aynı; “Hrant Dink’e sıkılan kurşunlar barışa, huzura ve istikrarımıza sıkılmış kurşunlardır.” Hangi barış?, Hangi huzur? Hangi kardeşlik? Her kesin bu sorulara vereceği yanıtları vardır. Bizde bir başka açıdan bu soruların yanıtlarını aramaya çalışacağız.

Yüzyıllardır şiddetin her türlüsünün denendiği, topraklarımızın her karışının insan kanlarıyla yoğrulduğu, şehirlerimizin en ünlü meydanlarının dar ağaçlarına tanıklık ettiği,  cadde ve sokaklarımızın bir yada bir kaç siyasal cinayetin izlerlini taşıdığı coğrafyamızda barış, huzur ve kardeşlikten bahsedilebilir miydi? Barış ve kardeşlik, yaşadığımız coğrafyanın tanık olduğu vahşetin içinde nasıl telaffuz edilebilirdi.?

Geride bıraktığımız yüzyılda, barış ve kardeşlik tohumları ekilmedi, ektirilmedi. Halkların acımasızca biri birine kırdırıldığı, kan ve gözyaşının sel olup aktığı, milletlerin, kapalı kapılar ardında haraç-mezat satıldığı, her türden ihanetin yanı başımızda kol gezdiği bir yüzyıl olmuştu. Bolca kullanılan özgürlük ve demokrasi söylemine rağmen, biçimleri farklı boy boy diktatörlükler; insanın doğasından gelen farklıları ortadan kaldırmak için, vahşi yöntemlerini uygulamaktan çekinmediler.

Bırakalım toplumun tümüne yönelen siyasal cinayetleri, resmi rakamlara göre öldürülen gazeteci sayısı atmış bir. Atmış bir sis perdesi. Hiçbir tanesi aydınlatılmamış. Neden mi? Nedeni son derce açık. Cumhuriyet ismi dışında, çağdaş dünya değerlerini kurumsallaşmasında ve toplumsal yaşamda esas almadı, içselleştirmedi. Kabuğu yeni özü eskiydi. Osmanlı, Cumhuriyetin yanında “medeni” bile sayılırdı.

İlk gazeteci cinayeti,  6 Nisan 1909 tarihinde işlendi. Serbesti Gazetesi başyazarı Ahmet Samim, İstanbul Galata Köprüsünde öldürüldü. İttihat-ı Terakki’nin dolu dizgin iktidara yürümenin manevraları içindedir. Yaratılan kaos ortamı, resmi tarihe “31 Mart Ayaklanması” olarak geçen, 31 Mart Darbesi ile sonuçlanır. Daha II. Meşrutiyet üzerinden bir yıl bile geçmeden, Bab-ı Ali basınındaki muhalif sesler susturularak, kanlı İstanbul baskını ile hükümet elle geçirilmişti. Olayların arkasındaki temel aktör İttihat-ı Terakki Cemiyeti’dir

Bundan sonrası kan revandır. İttihatçılar son hızla Anadolu’nun Türkleştirilmesini devreye soktular. Rum-Pontus, Ermenilerin “temizlenmesi”ve Kürtlerin “terbiye “ edilerek, mutlaka zaptu rap altına alınması hedeflendi.

Tek ulus yaratma gayretleri Kemalist Hareketle “hayat” buldu. Bab-ı Ali basını ikinci kurbanını, Kemalist Hareketin “başarıya” koştuğu dönemde verdi. 1922 yılının bir sonbahar günü, Peyam-ı Sabah Gazetesi’nin  başyazarı, eski Dahiliye Nazırı  ve Kemalist Hareketinin hasmı Ali Kemal Bey, Beyoğlu’ndaki Cercle d’Orient binasının altındaki berberinde traş olurken, başlarında Komiser Cemil’in bulunduğu üç kişi tarafından bir arabaya bindirilerek götürüldü.

Gazeteci Selahattin Duman bu olayı 31 Ekim 2005 tarihinde Vatan Gazetesinde şöyle anlatır:. “ O zamanki Büyük Kulüp (Cercle d’Orient) bildiği bir yerdi ve her zaman traş olduğu berber salonu bu binanın altındaydı. İki adamıyla birlikte binayı gözetlemekte olan Komiser Cemil, onun içeri girdiğini gördü. Ali Kemal Bey’in koltuğa oturmasını, beraberin de sakal traşı için ilk fırçayı vurmasını izledi.

Adamlarına işaret etti. Kapıdan içeri girdiklerinde Ali Kemal ile aynadan göz göze geldi. Ali Kemal mütevazi kılıklarından onları müşteri olmadıklarını anladı. İlk kez içinde bir kıpırtı hissetti. Komiser Cemil berberi bir baş işareti ile savdıktan sonra “silah taşıma ihtimaline karşılık” elini Ali Kemal Bey’in beyaz örtü altında kalan koluna bastırdı. “Beyefendi bizimle geliyorsunuz.” dedi.”  Ali kemal Bey, “buharlaştı” ve bir daha da haber alan olmadı.

Cinayetler serisi, kesintisiz ve ardan bir dozda hep devam eder. Yıllar sonra Türkiye’de bir “Ermeni Konferansı” düzenlenmek istendiğinde başta devletin resmi görevlileri olmak üzere dört bir koldan saldırıya geçmişlerdi. “Milli birliğimiz ve bütünlüğümüz arakadan hançerlendiği” en yetkili ağızlardan ifade edildi. 301. madde bahane edilerek piyasaya sürülen çeteler, her toplantının kapısında bitiveriyor ve Hrantları, “Ali kemaller” olmakla tehdit ediyorlardı. Tehditler böyle olunca, akibetin de aynı olması şaşırtıcı değildi.

İstanbul polis şefi; cinayetten iki gün sonra yaptığı açıklamada, “olayda örgütsel bağlantı yoktur, milliyetçi duygularla işlenmiştir.” dedi. “Türk milliyetçisi olmak”, insan öldürme hakkını veriyordu zaten. Bir siyasal cinayete bu kadar “masumane” bakılıyorsa, başka örgüt aramaya gerek var mıydı?

Bugün 24 Ocak. Uğur Mumcu’nun öldürülüşünün yıl dönümü. Bir başka cinayet ve bir başka sis perdesi. Onun “suçu” neydi? Bilemeyiz. Katıksız Kemalist olması, yaşamasını sağlayamadı. Galiba fazla “meraklıydı”. “Haddini aşan” bilgilere ulaştı. “Demokratik Cumhuriyet” bu kadarına müsaade edemezdi.

Saygılarımla.

24.01.2007

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e