Bir Tren Hikâyesi

Takvim sayfaları bin sekiz yüz üçü gösteriyordu. Sisler ve yağmurlar ülkesi, Galler’de ağır bir mahlûkat yaşama gözlerini açıyordu. Adına Lokomotif dediler. Kara bulutların gözyaşlarının dinmediği diyarlarda hüzün vardı. Burası da Allah’ın boş zamanlarında yarattığı yerlerdendi. Ya da öyle deniyordu.

Maden ocakları yerli halkın dilinde kölelik kamplarıydı. Adları bile esaretin rengiydi. Yabancılar içinse mutluluk kaynağıydılar. Yeraltı, yer üstü zenginliği diyorlardı. Yer yerliye yabancılaştırılmıştı. Yerli kendisine… Güzelliğini farklılığından alan insani değerler aynılaştırma değirmenindeydiler. Donkişotların işi çoktan bitmişti. Çarklar her zamankinden daha güçlüydüler.

Boş gözlerle birbirlerine bakanlar artıyordu. Medenileştirme adına, yabaniliğin arşa çıkarıldığı zamanlardı. Barbar kelimesi çoktan bu günkü anlamını almıştı. Caniyle eş anlama geliyordu. Doğruydu. Latince ölü diller listesinin baş tacıydı. Bu dilde barbar yabancı demekti. İşgal ettikleri yerlerde öyle güzel bir imaj bırakmışlardı ki, bu kelime yerli halkların yüreğinde vahşetin soyadı olmuştu. İşgalciler yedikleri haltlara fetih diyorlardı. Kendilerine fatih. İşgale uğrayanları kimse takmazdı. İplemezdi. Güçsüzlükleri, takatsizlikleri, yenilmişlikleri başlarına kakılırdı. Barbarların ettikleri yargısız infaz gibi duruyordu. Orta yerde…

Tarih kitapları gerçeği gizlemenin kaynaklarıydı. Yerli katliam, yabancı kurtarma diyordu. Yerli soykırım, yabancı medenileştirme diyordu. Ortası yoktu. Tarihin en tartışmalı olduğu yıllardı. Baş şüpheliydi. Sanıktı. Suçlu değildi. Karesi olduğunu söylemek münasebetsizlikti. Doğruydu. Suçlunun karesi değil, küpüydü.  Bu keşmekeşlikte Lokomotif ilk düdüğünü çaldı.

Rayların güçsüzlüğünden söz ediliyordu. Raylar hemfikir değildi. Çıkan dedikodulara anlam veremiyorlardı İngilizin nankörlüğüne yordular. Sadece nankörlükten kaynaklanmadığı ortadaydı. Üzerlerinden geçirmek istedikleri ağırlıktan haberdar olunca ürperdiler. Olamaz dediler. Olacağa boyun eğdiler. İşin acı bir yanı vardı. Bu mahlûkat kendi canlarındandı. Raylara artık sadece maden tozları sıçramayacaktı. Kanla ıslanacakları günler uzak değildi. Kılıç, kalkan, gürz, balta, bıçak gibi nice katiller boy vermişti katı maden soyundan. Bir yenisi ekleniyordu. Adı Lokomotif… Kod adı önemli değil.

Galler insanı bahtsızdı. Prima Nocta çektikleri acılardan sadece birinin adıydı. Latince ilk gece demekti. Şimdi yeni bir felaket kapıyı çalıyordu. Ne çalması, kırıyordu. Elden ne gelir diye geri çekildiler. Her zamanki gibi. Daha sinsi ve en az onun kadar iğrenç idi. Dönemin rayları altında pestile dönecekti. Yaratık ne düşünüyordu? Neden bu kadar ağırdı? Hafifliğinden mi, rezilliğinden mi, ihanetinin ezikliğinden mi? Yoksa başka bir nedeni mi vardı? Bir Allah’ın kulu çıkıp sormadı. Bir kendisi biliyordu… Bir de Fanon’un deyimiyle “Yeryüzünün Lanetlileri”. Garda bekleyen hantal bir kâbustu. Yaratıcısı Richard Trevithick, bir faniydi. Niyetine bakılırsa lanetli olduğu da söylenebilirdi.

Dönemin işbirlikçi İskoç soyluları ve İngiliz efendileri Brave Heart’ı yarattılar. İnsan yüreğine lanetler yağdırdılar. Scotch kelimesini kötülediler. İngilizce’de çirkinin eşanlamlısı yaptılar. Haksız da sayılmazlardı hani. Köle her yerde çirkindi. Orada güzel olacak değildi ya… Sonra Scotch Whisky ile kafayı buldular. Yeni mahlûkata New Castle diye bir ad verdiler.

Bilirsiniz o günlerde de suyu sevenler vardı. Suya bakmaya bile cesaret edemeyenler vardı. Sudan korkanlar, ateşten de korkardı. Bunların adlarını bile duymak istemiyorlardı. Suyun zehir olduğuna inanıyorlardı. Ateşin suyun koruyucusu olduğundan emindiler. Adları emin değildi. Ağızları hep köpüklüydü. Dişleri hep kirli. Kırmızı bir sıvı içerlerdi. Suyla ilişkisini inkâr ederek… Sucullar bunlara vampir derlerdi. Siyahîlerin kanını içmeye moda diyorlardı. Beyaz sucullar da az değildi. Beyinleri vampirlerin ağzındaki köpükle yıkanmıştı. Vampirlerin yanında yer alıyorlardı. Sivri dişler damarlarına battığında bağırırlardı. Avazları çıktığı kadar. İş işten geçmiş olurdu. Vampirin rengi yoktu. Nazi dönemindeki Rahibin prototipi olurlardı. Beyazların bir kısmı durumu anladı. İnsan ve insana benzeyen vampirleri birbirlerinden ayırmalıyız, diye bildiler. Nihayet diye sevinenler oldu. Ama bu da pratiğe yansımadı. Kitap sayfalarında hapis kaldı. Lokomotif azılı dişlerden biri oldu. Yada olmak zorunda kaldı. Vampirler amaçlarına varmada kararlıydılar.

New Castle hiç de New değildi. Hantallık ve ağırlık sığınağına kapandı. Özünü koruyabileceğini sanıyordu. Vampirlerin sığınak tanımadıklarını bilmiyordu. İçindekilerle birlikte imha etmede uzman olduklarına tanıklık edecekti. Hem de defalarca. Hem de 20. yüzyılda. İlk yarısında yada ikinci yarısında. Ne fark eder? Katliam katliamdı. Yeri ve zamanı önemli değildi. Kimin kime gücü yeterse… Tıpkı bugün gibi.

New Castle dokuz yıl direndi. Yaratıcısının kirli emellerine alet olmak istemedi. Alın yazısına direndi. Alnında yazı da yoktu ya. Her neyse… Onun kader metni 90 gün önce değil, tornada yazılmıştı. Yazan da, yazdıran da biliniyordu. Ömrü yapıtı kadar olmayacak bir faniydi. Doğrusu inancı kendisini ilgilendirmedi. Sonraları öğrendiği tek şey vardı. O da babasız çocuğun öğretisinin yanlış algılandığıydı. Buna üzülmüyor değildi. İyi niyetli insanların kısa süre içinde nasılda kıyıcılaştıklarını dehşetle öğrenecekti.

Tarih 1812 idi. Saatler kaçıncı öğlen vaktinin zifiri karanlığına ayarlanmıştı? Dönemin matematik ilmi hesaplayamadı. Yetersiz kaldı. Bir denetçi parçası John Blenkipson komutasında ağırlık sığınağı basıldı. Demir başlıklı cellâtlar içeri daldı. Uzun bir kuşatmadan sonra… Castle’ın ağırlık sığınağına saldırdılar. Sığınak yerle bir oldu. 1829 yılında beyaz terör çığırından çıktı. Azgınlaşmıştı. Kendilerine daha çok benzettiler. Hatta mahlûkatın adını bile değiştirdiler. Yeni verdikleri ad kirliydi. Emelleri kadar korkunçtu. Önce su aynasında göründü. Bu siluetiydi. Adının Rocket olduğunu kabul ettirmiş gibiydiler. Berrak ırmak suyunda saçlarını tarayan bir Galler kızı vardı. Önce o fark etti. Görüntüsü prima nocta kadar ürkütücüydü. Genç kız bu canavarın görüntüsünden korkmuştu. Sevgilisine sarıldığında halen yüzü sapsarıydı. Güneşin ilk ışıkları kendisinden yanaydı. Gördüğünün bir kâbus olduğunu söyler gibiydiler. Gibi ile asıl aynı değildi. Biliyordu. Gördüğüne inanmakta haklı çıkacaktı.  Güneş batmayan kâbusun yuvası, neredeyse güneşin doğmadığı bir sis pus diyarıydı.

Yirminci yüzyıla gelindiğinde canavar uzamıştı. Uzunluğu dört yüz metreyi geçmişti. Kafası dumanlıydı. Beyni buharlı. Kükremesiyle namı yayılmıştı. Kuduz bir çöl yılanından beterdi. Saatte 120 km. yol alıyordu. Rayların üstünden tıslayarak ilerliyordu. Herkes ona tren diyordu. Başındakine lokomotif denmeye devam edildi. İçinde yangın vardı. Soluğu ağır bir dumanla boğuluyordu. Çayların, nehirlerin üstünden geçerdi. Göl ve denizlerin yanından, üstünden, dibinden geçerdi. Üzerini kar kaplardı. Bazen soğukta soluğu kesilirdi. Kardan kendisine günlük gecekondu yapardı. İçindeki yangın hiç sönmedi. Son zamanlarda bacasında duman tütmüyordu. Ocağının söndüğüne işaret değildi. Demir yığını ateşi elektrikli kazanlarla içmeye başlamıştı. Her zamankinden daha fazla suya hasretti. Susadığını gizlemek için su rengine boyandı. Adına Mavi Tren dendi. Boyanın altındaki kara demir sırıtmaya devam etti. Pişmiş kelle yanında melankoliye kapılırdı. Hiç kalırdı.

Gelişiyordu. Hızlanıyordu. Sahibinin dediklerini daha iyi yapıyordu. Yada bu istikamette yol alıyordu. New Castle’ın ruhu gerçekten roket gibi olmuştu. Ve onun da yolu Amerika’ya düştü. Düşmez olaydı. Artıların bile eksiye dönüştüğü kıtaya uğradı. Bataklık gülü oldu. Battıkça battı. Nostradamus bile bu kadarını tahmin edememişti.

II. Dünya Savaşına girdi. O, artık bir harf değildi. Buharlı bir ölüm makinesiydi. Lokomotifin buharında canlar buharlaşırdı. Derken sapık liderlerin oyuncağı oldu. Batıda Hitler, doğuda Stalin… Güneyde, kuzeyde benzerlerinin eline düştü. Ara yönlerde durumu farklı değildi. İdeolojileri insan hayatından pahalı sapık rüzgârlar esiyordu. Vahşi hayvanların dahi yapmaya yanaşmadığı iğrençlikler vardı. İnsanoğlu sapıkların öncülüğünde gönüllü intiharlar mevsimindeydi. Sonbahardan sonra, kıştan önce korkunç dönemin adıydı. Soyadı adından da beterdi.

Taşıdığı vagonlarda kaç katliam planı yapıldı? Kimse bilmiyor. Bir tek Hitler kurbanların listesini tutmuş. Demir yığınlarının dile gelmeye niyetleri yoktu. Belli ki yargılanmaktan korkuyorlardı. Haksız da değildiler. Elektrikli sandalyeli cani yargının başındaydı. Cinayetine bile adalet diyordu. Katarlar kefen ve ölüm taşırdı. Yaşadıklarından nefret etmiyor değildi. Yaratıcısı onun için değil, o yaratıcı için vardı. Varlık nedeniydi bu. Peki, karşı çıkamaz mıydı? Yaradılış nedenine karşı çıkma pahasına… Buna hem evet, hem de hayır denebilirdi. Kafası her zaman dumanlıydı. Atomlarında olumlu cevap bulmak da mümkündü. Bir gün mutlaka intikam alacaktı. Kuşkusu yoktu. Bir gün mutlaka, dediği olurdu kendi kendine.

Kızılırmak’ın doğusunda yaşlılar ona tiran derler. Yetmişine basmış herkes gelişini hatırlıyor. Sadece gelişini mi? Elbette ki hayır. Gelişiyle getirdiklerini hafızalarına kaydetmişler. Canlı birer günlük gibi… Yol boylarında yaşayanların çoğu rayların nasıl döşendiğini ezberlemiş. Trene tiran diyorlar. Tiranlardan haberleri olmadan. Tirana ayak basmadan. Kara bir yılan gibi kayan mahlûkatı tanıyorlar. Demir çubuklarda oynayan sihirbaz gibiydi. Onlara göre…

Çaresizlik her zamanki gibiydi. Ardında dualar yükselirdi. Beddualar peşi sıra. Gökyüzünün derinliklerine doğru. Adreslerine ulaşamadan kara deliklere gömülürlerdi. Yukarıda ne idüğü belli, belirsiz delikler dönemiydi. Tiranlar gökyüzünde de hâkimiyet kurmuşlardı. Önce aya sıçmışlardı. Bir sürü gezegende de İngilizce, Rusça ve bilmem daha nece tuvaletler var. Nece yerine nice diye okuyabilirsiniz. Gelişmelerden zaman zaman haberleri oldu. Duymasına duydular. Duydular da ne oldu? Duyduklarına inanmadılar. İnanmak istemediler denemez. Gerçekten inanmadılar. Ay ya da güneş tutulmasında tenekelere vurdular. Silahlarını canavara yöneltip ateş ettiler. Yapabilecekleri başka bir şey yoktu. Canavarlar, cinler, din düşmanı yaratıklar güneşi esir almışlardı. Ayda cirit oynuyorlardı. Güçlerinin yetmeyeceğini bilmiyorlardı. Kendilerini tanımıyorlardı. Tiranın işbirlikçisi olduklarını duydular. Her zamanki gibi inanmadılar. Kendilerini aşıyordu. Allah’ın işine karışacak değillerdi ya? Bir dua, bir de bedduaları vardı. Onları da yitirmek istemiyorlardı. Belki de haklıydılar.

Kara tren taş taşırdı. Bakıra dönüşsün diye. Yeşil korulukları katarlarına alırdı. Ateşe sunardı. Tekrar yeşermesin diye kökten kesiyorlardı. Yeşil canlara ağıtlar yakılırdı. İmdat çığlıkları yükselirdi göklere doğru.

Yaşlı bir dede vardı. Çok sevdiği meşe ağacının kesilmesini istemiyordu. Yalvarmış,yakarmıştı. Ama kar etmemişti. Emir yüksek yerdenmiş. Öyle demiş Durmuş Onbaşı. Ağacın sahibinden değerli olduğunu belirtmiş. Ağaç kesilmiş. Her oradan geçtiğinde gidip kökü üzerine oturup ağlarmış. Sesli, sessiz çığlıkları halen yankılanır oralarda. Oralarda her ağacın kütüğüne işlenmiş gözyaşı vardır. Yüreğinizin gözüyle bakın. Yüreğinizin eliyle dokunun. Yüreğinizle hissetmeyi deneyin. O dönemi orada yaşayacaksınız. Yeşilin insana, insanın yeşile olan kara sevdası üzerine derinden gelen bir ağıt duyacaksınız. Eğer yüreğiniz kalmışsa.

New Castle’ın barışçıl ruhu canlanmak istedi. Brüksel’den Amed’e doğru şaha kalkmak istedi. Musa Anter adıyla biyografisindeki karanlık sayfalara gri bir çizgi atmak istedi. 1 Eylül Dünya barış gününde Amed’i dünya barışının kalbi yapmak için düdüğünü öttürecekti. Öyle diyorlardı. Umutlarını uzaktan gelen etkisizlere bağlayanlar vardı. Trenin gelmesi devrim gibi bir şeydi. Bu kaçıncı hayali kurtuluş diyenler bir çırpıda hain olurdu.

Yıllardır savaşın barış olduğunu haykıranlar yüksek sesle konuşmalarını sürdürdüler. Böyle bir trenin olamayacağını söylediler. Olduğu varsayılsa bile döşedikleri rayların üzerinde geçemeyeceğini beyan ettiler. Barışın terör olduğunu dillerine doladılar. Kendileri de çözemiyordu. Hem raylar savaş içindi. Her şey yaradılış amacına uygun olmalıydı. Trenin içindekiler ile dışındakiler farklıydı. Dışardakiler silahlıydı. Fark önemliydi. Ortadoğu’nun ortasında dağların şafak vaktiydi. Birazdan doruklarda yükselen güneş Hewsel bahçelerinin yeşilliğiyle kucaklaşacaktı. Trenin ihtiyaç olduğu kadar, olmadığı ortaya çıkacaktı. Elin ipiyle kuyulara inilemeyeceği bir kez daha anlaşılacaktı.

Hayattır bu. Bazıları tren sever. Trenle yoluculuk yapmayı tercih eder. Bazıları sadece ucuz olduğu için istasyona gider. Lokomotifin arkasına dizilen vagonlar çok şey anlatır. Anılarına yolculuk yapanlarda var. Her düdük çalışı geçmişlerinin bir parçasını hatırlatır.

Kimisi için, tren demek gurbet demektir. Gidipte gelmemedir. Gelipte görmemedir. Bir iç burukluğudur. Kara demirin kara dumanla dile gelmesidir. “Dön gel gurbet treni” ve daha nice şarkı ve şiir trenli duyguları anlatır. Ayrılıkları anlatır. Kavuşmaları anlatır.

Birilerine göre talan mevsiminin sadık aracıdır. Sadece bu mevsim için rayların döşendiği ülkeler az değildir. Ora insanı için tren bir vampirdir. Nasıl mı? Sorusu mu olur, derler? Çocuklarını ellerinden alır. Yabancılaştırır. Dillerini bile unutturur. Tren istasyonları kendilerini özlerinden boşaltmanın ilk durakları olur. Buna beyaz katliam diyenler de var. Renginin beyaz mı, kara mı olduğu bilinmez. Ama cinayet olduğu ortada…

İnsan öldürmenin mükemmel bir aracıdır, diyenler de var. Asker taşır. Tank taşır. Top taşır. Kimyasal madde taşır. Mermi, barut, bomba taşır. Kir yeşili renklerin her nevisini taşır. Canlı, cansız ölüm makineleri taşır. Koltuklarda götürür. Tabutlarda geri getirir. Anaların göz yaşlarıyla yıkanır. Tabutlar renkli bezlerle süslenir. Ülkelerinin onurları diye onlardan bahsedilir.  Böyle diyor, trenin sahipleri. Kutsal bir ibadeti niyaz ettiklerini düşünürler. Niyazi vurulmuş. Evinde yas varmış. Kimin umurunda… Hem vatan dururken Niyazilerin hesabı mı olur. Feda olsun derler. Adını Feda korlar. Yasaklı isimler listesine yazılır. Kurda kuşa yem olur.

Raylardan oluşan gün, renkli bir gökkuşağı belirecekmiş. İki kıtayı kalplerinden birbirlerine bağlayacakmış. Sanki kıtalar birbirlerinden ayrılmış gibi. Yine de bağlayacakmış. Eşeği ağaca bağlar gibi. Tiran hazretleri yıllarca yarasaları, leş kuşlarını taşımıştı. Yorgundu. Çirkin imajından kurtulmanın zamanı gelmişti. Devir imaj devriydi. Herkes bir yerlerini değiştiriyordu. Oralarını, buralarını yontup duruyorlardı. Kaş yapayım derken gözlerini çıkaranlar dönemiydi. Olsun. Birkaç günlüğüne de olsa değişiklik iyi gelirdi. Böyle düşünüyordu, trenin içindekiler.

Hayatında bir kez de olsa ölümü değil yaşamı taşımak istiyordu. Öğrencinin döşediği raylar üzerinde, öğretmenin kan kusturduğu diyarlara barış umudu taşımak istiyordu. Yanılmıştı. Ne öğrenci, ne öğretmen, ne de onların sıra arkadaşlarının kendisine tahammülleri yoktu. Hem savaş zaten barıştı. Bu sınıf arkadaşlarına göre. Büyük Birader sadece Okyanusya’da değil, her yerde vardı. Değişik gibi görünen, birbirini aratmayan ideolojik rejimler vardı. Halk denen sürülerde de pek bir değişiklik yoktu. Çobanlarının peşinde uysal uysal gidiyorlardı. Eski tiranlardan yakınırken, onlara rahmet okutan yenilerini yaratıyordu.

Gelenler beyaz güvercin getirmişlerdi. Daha ellerindeyken şahinlere yem oldular. Hoş hayalleri tankların demirine tosladılar. Çelik paletlerin altında tuzla buz oldular. Dışarılarda, uzaklarda davulun sesi hoş gelirmiş. Bizim elleri anlamanın zorluğunu gördüler. Zincire vurulmuş güneşi gördüler. Dağlara neden sevdalandığını gördüler. Dağ diliyle konuşmanın bedelini gördüler. Sakıncalı isim listelerini gördüler. Kurtlarla dansa durdular. Bir gecelik aşk hatırına tükürdüklerini yaladılar. İnsan hakları konusunda kıta parlamentosuna verdikleri önergeye ilk elden hayır dediler. Beyinleri belden aşağılarına yenik düştü. Tükürdüklerini yaladılar. Gel gör ki bunlardan medet umanlar vardı.

Raylar elbirliğiyle sökülmüştü. Trene kanat takarız dediler. Uçabileceğini sandılar. Yanıldılar. Yanlış hesabın Bağdat’tan döndüğünü herkes bilir. Doğru hesabın Siverek’e bir kilometre kala, Amed’den dönebileceğini kestiren yoktu. Kestirmelerden habersizdiler. Sanal dünyanın Vietnam katili var ya… Hani şu Rambo denen mahlûk. İşte onun bıçağıyla beyaz güvercinin kafası uçuruldu. Mangalda kızartılıp rakıya meze gitti. Yolcular şaşkındı. Şaşkın ördeklerin alay konusuydular. Alaya alınmadıkları için şanslıydılar. Aralarında biri vardı ki, hiç şaşırmadı. Derisinin rengi farklıydı. Sarı yıldızı vardı. Başında şahin kanadı vardı. Sol göğsünün altında atom yarası… İşkenceye direnmiş yüreği vardı. Silahlıyı ezen bakışları vardı. Dağ doruklarına sevdalı iç özgürlüğü vardı. Karşıdakilerin copları, kasaturaları ve bilmem daha ne bela Avrupa, Amerika, Rus, Çin malı silahları vardı. Yürekleri ağızda, ellerinde tetik vardı. Kusmaları için yeterli nedenleri vardı.

Silahsız kuvvetler birliği bertaraf olmuştu. Hep birlikte “Yaşasın kötülük” adlı bir şarkının eşliğinde yarasalarını uçurdular. Yalancı insan hakları savunucuları ortalıkta cirit oynuyorlardı.  Şamar yemiş gibi yapıyorlardı. Oysa şamarı atan kendileriydi. Treni Brüksel’de çivilediler. Böyle bir trenin günün birinde müzelik değerini hesapladılar. Koleksiyoncuların beğenisine sunulabileceğini gördüler. Müzayede şartlarını belirlediler.

Ve Amed’de yayın yapan yerel bir radyoda haber saatiydi. Barış treni yolcuları otobüsten indirilmişlerdi. Yüzler batıya çevrilmişti. Batıkent’e doğru giden bir seyyar satıcının arabasında birbirine benzer farklı ezgiler yükseliyordu. “Kara tren gelmez mola / Düdüğünü çalmaz mola…. Tren gelir / Hoş gelir / Ley ley limi limi ley… Kalenin bedenleri / Çevirin gidenleri…” bunlardan birkaçıydı.

İstasyonda operasyon için cephane getiren trenlerin çığlıkları duyuluyordu. Diğer taraftan bir keleşten kelimelere vurgu yaparak okur gibi, vızıldayan kurşun sesleri.  Yedi kez üst üste, kesik kesik. Ortalık toz duman… Cevabi tarama da gecikmedi. Yine her zamanki gibi… Barut kokusuyla helikopter gürültüleri şehri sarmıştı. Yerden sürünen demir yığınları hedef gözetmeksizin ölüm kusuyordu. Hedef yoktu. Herkes hedefti. Arkadaşlarını vuranların sayısı gün geçtikçe artıyordu. Taktiği ve stratejisi prensibine yabancılaşmış savaş devam ediyordu. Düşük yoğunluklu… Herkes herkese düşman. Perdenin arkasında karanlık hesaplar… Halk kobay, komuta merkezleri kobralaşmıştı. Tabii ki düşük yoğunluklu…

Kürdübeskin sesi çelik paletler altında yaratıcılarına can veriyordu. Dağ Kapıda, Koma Berxwedan’dan: “Amedê serhildan e” duyuluyordu. Boyacı çocuklar silah seslerine aldırmadan, aynı ezgiyi tekrarlayarak yürüyorlardı. Amedi dilden melodiler dört bir yana yayılıyordu. Ve istasyona dönen yüzlerin büyük çoğunluğu dönüyordu.

Eşkıya şarkıları yükseliyordu topluluktan. Siyasileri iplemeden. Yükseltilere gözlerini dikmiş şarkılar. Dicle’nin orta yerine karpuz eker gibi, kendileriyle baş başaydılar. Gökyüzündeki güneş daha bir canlı ışıldıyordu. Dilan sinemasında Brave Heart kapalı gişe oynuyordu. Kral William gördüğü ilgiden memnundu. Dicle’de okyanus dalgaları… Freedom adlı rüzgar Amed’de kasırgaya dönmüştü.

Karanlığın güçleri rüzgârdan üşütmüşlerdi. Gökkuşağına küfredecek kadar… Yasağa uymuyor diye. Kanunları tanımıyor diye. Durumları ağırdı. Kafayı yiyenlerin bini beş para… Treni yolcularıyla birlikte tirana sundular. Gereğini yapsın diye… Treni getirenler yalan söylüyorlar. Tiranda değişen bir şey yok. Her zaman ki rutin yaşamına devam ediyor. Daha öz bir deyişle Batı Cephesinde değişen bir şey yok. Kara tren farklı renkler altında zulüm seferlerine yenilerini ekleyerek yoluna devam ediyor.

1997

raifyaman@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e