Bir Referandumun Ardından…

Bir sıcak yaz daha referandum tantanasıyla geçti. İktidar ve muhalefet partilerinin liderleri, anayasa değişiklik paketine neden evet ve neden hayır denmesi gerektiğini anlatmak için meydanlardaydı ama anayasa’da yapılacak değişiklikten çok başka şeylerle ilgiliydiler… Bu arada konunun uzmanları da çok konuştular. Mâlûm, ‘konunun uzmanları’  konunun uzmanları ve her konunun uzmanları olmak üzere ikiye ayrılıyor. Televizyon ekranları ve gazete sayfaları daha çok her konunun uzmanlarına açılıyor… Referandum öncesinde bu uzmanlar taifesi, evet çıkarsa ne olur, hayır çıkarsa ne oluru bıkıp-usanmadan anlattılar, derin bilgilerini ‘halkımızla paylaştılar’, bizi ‘aydınlattılar’… Evetçi konunun uzmanları ve her konunun uzmanları evet kazandığı takdirde Türkiye’nin demokratikleşmesinde tarihi bir eşiğinin aşılacağını, Türkiye’nin demokrasi performansının yükseleceğini, Avrupa Birliğine tam üyeliğin artık çantada keklik olduğunu ileri sürerken, hayırcı konunun uzmanları ve her konunun uzmanları da, bunun devletin temeline kibrit suyu dökmek anlamına geldiğinde ısrarcıydılar… Referandumun ardından da aynı uzmanlar, sonucun ne anlama geldiğine dair derin tahliler yaptılar. Referandum sonucunun ne anlama geldiğine, ‘halkımızın ne demek istediğine’ açıklık getirdiler… Ne mutlu bize ki, halkın ne demek isteğini bilen, konunun uzmanlarına ve her konunun uzmanlarına sahibiz… Aksi halde halimiz nice olurdu? Halkımızın ne demek istediğini nasıl bilebilirdik?

Gerçi siyasetçiler ve uzmanlar çok konuştular, ama asıl söylenmesi gerekeni söylemediler. Söyleyebilirler miydi? Yapılmak istenen ve sonuç itibariyle yapılan anayasa değişikliği, demokrasiyle demokratikleşmeyle ilgili değildi. Kim yönetecek sorusuyla ilgiliydi. Bir statü ve rant paylaşımı kavgası, velhasıl hükümet partisi AKP ile Kemalist otokrasinin uzantıları olan bazı kurumlarla, CHP ve MHP arasındaki bir iktidar kavgasıydı… İktidar partisi olan AKP, politik bir manevrayla konumunu takviye etmek, gelecek genel seçimleri üçüncü defa kazanmak için apar-topar anayasa değişiklik paketini gündeme getirdi. Böyle bir paket karşısında CHP ve MHP’nin nasıl refleks göstereceğini biliyordu. Anayasa değişiklik paketine iki muhalefet partisinin de mutlaka karşı çakacağı önceki deneylerden biliniyordu… Zira AKP’nin: ne yaparsam iyi yaparımına karşı, parlamento içi iki muhalefet partisinin ne yaparsan kötü yaparsın refleksi söz konusuydu. Dolayısıyla ne yaptığı önemli değildi, önemli olan, bir şeyi onun yapmasıydı… AKP, 2007 seçimleri öncesindekine benzer bir kutuplaşma yaratarak [CHP’nin kolaylaştırıcılığıyla elbette…], kendi konumu ve Recep Tayyip Erdoğan’ın ileriye dönük planlarını [gelecek cumhurbaşkanlığı seçimi ve muhtemel bir başkanlık veya yarı-başkanlık sistemi, vb.] gerçekleştirmeyi amaçlıyordu. Velhasıl, anayasa değişikliğinin gündeme getirilmesinin asıl nedeni başkaydı. Türkiye’deki siyasi partilerin hiç bir zaman demokrasi ve demokratikleşme gibi bir sorunları ve kaygıları olmadı. Zaten öyle bir şey söz konusu örgütlerin varlık nedeni için de büyük bir tehdittir. Bizdeki siyasi partiler bırakın demokrasinin araçları olmayı, bizzat varlıklarını demokrasi yokluğuna borçludurlar… Zaten tipik siyasi partilerden çok birer şirkete benziyorlar ve asıl amaçları ve varlık nedenleri kitleleri oyalamak ve bütçeyi ve hazineyi yağmalamak, kendilerini ve çevrelerini zenginleştirmektir… Parti başkanları da doğal olarak bir şirket patronu gibi davranıyorlar… Bu yüzden yapılan seçimler balkondaki seyirciyi oyalama işlevi görüyor… Şimdilerde bizde ve her yerde ‘demokrasi’ denilen aslında demokrasi değil, demokrasiyle ilgili sefil bir retorik ve pratiktir. Söz konusu retorik ve pratik kitleleri aldatma, oyalama ve burjuva egemenliğini dayatma/kabullendirme işlevi görüyor. Esasen ‘Batı demokrasisi’ denilip yere göğe sığdırılamayan da, demokrasiyle ilgili bir retorikten ibarettir… Zira, demokrasinin ne olduğu ve ne olması gerektiği, politikanın ne olduğu, ve ne olması, nasıl yapılması gerektiği sorularıyla doğrudan ilgilidir. Geçerli politika yapma tarzıysa, iktidar olmak ve iktidarda kalmakla ilgili. Nasıl yönetiriz, kim yönetecek sorularının cevabı olanın demokrasiyle ne gibi bir ilgisi olabilir? Geniş halk kitlelerini nesneleştiren, özneleşmesini engelleyen bir oyunun, halk egemenliği demek olan demokrasiyle ne gibi bir ilgisi olabilir? Siyasi partilerin, seçimlerin ve seçilmiş milletvekillerinden oluşan parlamentoya dayalı hükümetlerin varlığı, bir politik rejimin demokratikliğinin garantisi değildir. Söz konusu siyasi partilerin dahil olduğu seçimlerde gerçek bir temsil söz konusu mudur? Oy kullanan neyi seçiyor? Kullanılan oyun bir karşılığı var mı? Siyasi partilerin asıl varlık nedeni nedir? Kimler tarafından nasıl kuruluyorlar/kurduruluyorlar? Hangi durumda politika denilenin bir anlamı, bir içeriği ve karşılığı olabilir?

O halde demokrasi nedir veya ne olması gerekir? Bir kere demokrasi politikanın ne olması ve nasıl yapılması gerektiği sorusundan bağımsız değildir. Eğer toplumun yapısı, kurumları, örgütlenme tarzı ve işleyişi sorgulanabiliyorsa, sorgulanmaya açıksa, insanlar yaşadıkları topluma dair her temel sorunu tartışabiliyor, tartışmalara katılabiliyorsa, politik ve sosyal kurumların yapısı ve işleyişi de dahil olmak üzere, yasalar ve yönetmelikler değiştirilebiliyorsa, toplumu oluşturan yurttaşlar toplumsal/politik sürece gerekli olduğu her zaman ve her koşulda müdahale edebiliyorsa [itiraz, eleştiri, tartışma, öneri, karar alma sürecine katılma], başka türlü ifade edersek, toplum kendi hakkında düşünebilir ve gereğini yapabilir durumdaysa, işte orada politikanın ve politika yapmanın bir anlamı, bir değeri, velhasıl bir kıymet-i harbiyesi var demektir. Demokrasiden söz edebilmenin ikinci vazgeçilmez koşulu da, politika yapmanın herkesin işi olması gereğini varsayar… Başka türlü ifade etmek istersek, demokrasi, politika herkesin şeyi olduğu, herkes tarafından içselleştirildiği, sahiplenildiği durumda mümkündür. Etienne Balibar, politikanın evrensel bir hak sayılması gerektiğini söylediğinde ifade etmek istediği şey: her sorunun, herkesin sorununun herkesin kaygısı olması gerektiğidir… Buna politikanın sosyalleşmesi de diyebilirsiniz…

Velhasıl demokrasi insanlar arasında politik, ekonomik, sosyal eşitliği varsayar ve bunlar arasındaki karşılıklı belirleyicilik ve tamamlayıcılık ilişkisi hayâti öneme sahiptir… Bu yüzden demokrasi ve kapitalizm yan yana getirilmeleri uygun olmayan iki kavramdır. Zira, kapitalizm böler, kutuplaştırır, dışlar. Burjuva toplumunda ekonomik alanla politik alan birbirinden ayrılmış, ekonomik alanın yönetimi, mülk sahibi sınıfların tekeline bırakılmış durumdadır. Böylesi bir ayrımın geçerli olduğu bir toplumda, politik alanda sergilenen ‘demokrasi oyununun’ [seçimler, vb.] bir sirk oyunu olmanın ötesine geçmesi mümkün değildir! Oysa, demokrasi, doğası gereği her türlü hiyerarşiyi ve ayrımcılığı reddeder. Bu yüzden, halk egemenliği ve bir insan=bir oy ilkesi, insanlığın büyük bir kazanımıdır.

Eğer, referandumla cunta anayasasının bazı maddelerinin değiştirilmesi demokrasiyle, demokratikleşmeyle ilgili değil ise, o halde ne ile ilgilidir denecektir? Bu sorunun cevabını verebilmek için, kısaca da olsa ‘çok partili sistem’ denilene geçiş sürecini hatırlamak gerekecek. Bilindiği gibi, 1923-1946 aralığında Türkiye’deki rejim tipik bir otokrasiydi, tek parti diktatörlüğüydü. Savaş sonrasında [1945] rejimde bir esneme olmadan yola devam etmek, o haliyle otokrasiyi sürdürmek zorlaşmıştı. İçerde geniş halk kitleleri bezmiş/bunalmış, dış konjonktür de değişmişti. İşte böylesi koşullarda çok partili sisteme geçildi ama söz konusu olan gerçek bir çok partili sistem değildi. Sadece birden çok devlet partisine izin verilmişti ve kurulacak siyasi partilerin otokrasinin çekirdeği olan asıl devlet partisinin taşeronu olmak kaydıyla yaşamalarına izin veriliyordu. Ve CHP’nin içinden bir muvazaa partisi olarak Demokrat Parti [DP] çıktı. DP, 1950’de açık farkla seçimleri kazandı. Çok partili sisteme çok partili sistem için gerekli bir alt-yapı oluşturulmadan geçilmişti. Zaten her isteyen siyasi parti kuramazdı, kurarsa kapatılırdı. İfade özgürlüğü güvence altına alınmamıştı, TCK’nın ünlü 141, 142 ve 163’ üçüncü maddeleri yerli yerinde duruyordu… Çok partili sistem bir bakıma otokrasiye yamanmış gibiydi… Başka türlü ifade edersek, çok partili sisteme geçiş, bundan sonra nasıl yönetebiliriz sorusuyla ilgiliydi ve yeni durum bir tür yarı-otokrasi durumuydu. Önceki dönemde otokrasinin tamamıyla oyunun dışına attığı halk kitleleri bundan böyle bir katılım yanılsaması yaratılarak oy/seçim/temsil yanılsamasıyla manipüle edilecekti… Gerçi hesap böyleydi ama her zaman hesabın tutacağı diye bir kural, öyle bir kesinlik yoktur. Bir siyasi parti, asıl devlet partisinin taşeronu da olsa, bir muvazaa partisi de olsa, halktan oy almak zorundadır. Hem oy istediği, oy aldığı kitlenin taleplerini dikkate almak zorundadır, hem de asıl devlet partisi tarafından çizilen sınırlar dahilinde kalmak zorundadır. Velhasıl çelişik bir durumda var olmak durumundadır. Başka türlü söylersek böylesi bir çelişki ortamında varolabilmek cambazlık yeteneği olmadan pek mümkün değildir. İşte 1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri bu gerilimin sonucu olarak gündeme geldi. Asıl devlet partisi sınırın geçildiğini düşündüğü durumlarda bir askerî darbeyle hükümet partisini [taşeronu densin] oyun dışına attı. Aracı tamir ettikten, rejimi kendince gerekli güvencelerle donattıktan, takviye ettikten sonra yolu tekrar açtı… Fakat rejimin işleyişi bir başka çelişkiyle daha mâlûldü… Kendilerini memleketin sahibi olarak gören asıl devlet partisi cephesi, darbelerle kendi statüsünü takviye ederken, elinde olmayarak ve kaçınılmaz olarak sermayenin önünü her seferinde daha çok açıyordu. Başka türlü yapması mümkün değildi. Dolayısıyla kendi konumunu, statüsünü ve gücünü takviye amacıyla yaptığı darbeler, sermayeyi daha çok güçlendirerek ayağının altındaki zemini kaydırıyordu. İşte şimdilerde AKP ile asıl devlet partisi cephesi ve onun uzantısı durumundaki kurumlar arasındaki sürtüşmenin asıl nedeni, sözünü ettiğim çelişkinin sermaye lehine daha çok dönmesiyle ilgilidir. Asla demokrasi, demokratikleşme gibi, soylu, ulvî kaygılarla alâkalı değildir…

Anayasa değişiklik paketinin ve referandumun, alel- acele gündeme gelmesini yukarıda özetlediğim durumu dikkate almadan anlamaya çalışmak mümkün değildir. Bazıları da Anadolu sermayesi, İstanbul sermayesi yeşil sermaye gibi ayrımlar yaparak durumu anlaşılır kılacaklarını sanıyorlar. Bu durumu sermayenin farklı kesimleri arasındaki çatışmayla açıklamaya çalışıyorlar… Unutmamak gerekir ki, sermayenin farklı kesimleri arasındaki rekabet her zaman çıkar ortaklığından daha az önemlidir… Velhasıl sermaye bir bütündür parçalanamaz… Kaldı ki, bir cunta anayasası olan 1982 anayasası devlet terör rejimini kurumlaştıran bir metindir ve bu niteliğinden ötürü de değiştirilebilir değildir… Durum ameliyata, operasyona uygun değildir. Zaten yapılan değişiklik de değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleri olan bir anayasanın bazı maddeleridir. Yapılan değişiklik, yağma ve talanın önünü daha çok açmakla ilgilidir. Sermayenin hareketine hâlâ engel olan sınırlı düzenlemelerin de tasfiye edilmesidir. Elbette bunu yaparken size zehir içiriyorum demeyeceklerdir, kızılcık şurubu içiriyorum diyeceklerdir… Bu tür değişiklikler daha kolay, daha sorunsuz nasıl yönetebiliriz, kitleleri nasıl aldatabiliriz/oyalayabiliriz sorularıyla ilgilidir ama asla demokrasi ve demokratikleşmeyle ilgili değildir. Zira demokrasi emekçi halk kitleleri için gereklidir, egemen sınıfların varlık nedeni ve çıkarı da demokrasinin engellenmesini gerektirir… Siz egemen sınıfın bir üyesi olsanız, demokrasi ister miyidiniz? Bir şeyi olmadığı yerde aramak, aldatılmışların bir kuruntusudur… O zaman pakete 12 Eylül cuntacılarıyla ilgili geçici 15’inci madde gibi bazı maddelerin dahil edilmesi, yapılmak istenen manipülasyonu kolaylaştırmak içindir. Aradan 30 yıl geçtikten sonra söz konusu maddenin değiştirilmesinin gerçekten bir karşılığı, bir kıymet-i harbiyesi olduğunu düşünenlere ne demeli! Eğer öyle samimi bir niyet olsa ve 12 Eylülcülerin yargılanması mümkün olsa, bu sadece Milli Güvenlik Konseyi’nin beş Amerikancı generaliyle sınırlı olmayacağına göre, bu binlerce, belki onbinlerce kişinin yargılanmasını, hesap vermesini gerektireceğine göre… Aradan geçen otuz yılda söz konusu maddeyi değiştirmeyi akıllarından bile geçirmeyenler, şimdilerde ne oldu da değişikliği gündeme getirdiler? Artık yapılan değişikliğin bir kıymet-i harbiyesi, reel bir karşılığı yok da ondan… Aksi halde işin ucu halen milletvekili olan kimilerine kadar bile uzanabilir… Bence sorun veya asıl soru, cuntanın ardından onca genel seçim yapılmasına, meclisin defalarca yenilenmesine rağmen, neden cunta anayasasının sorun edilmediğidir. Bu da rejimin niteliğini ve bu ülkede geçerli siyasi kültürü angaje eden tartışmayla ilgilidir.

Bu oyunu sadece sol hareket teşhir edebilir ve bozabilirdi ama ne yazık ki, sol potansiyel o yüksekliğe çıkmanın çok uzağında… Oynanan oyunun kimin için ne anlama geldiğini teşhir edip, bilince çıkarmak, alternatif bir perspektif sunmak yerine, solun bir bölüğü otokrasinin uzantısı olan hayırcılar cephesine, bir bölüğü de fanatik neoliberalleşmeci evetciler cephesine dahil olarak büyük bir fırsatı heba ettiler… Oysa, yapılması gereken, söz konusu iki cephe dışında özgürlükçü/sosyalist perspektifi ete-kemiğe büründürmek, düzenin aktörlerinin önerdiğinin dışında ve ondan farklı bir şey yapmanın mümkün olduğunu göstermek olmalıydı… İki yanlış arasında tercih yapmak sol siyaset yapmak mıdır? Netekim, deveye: inişi mi seversin yokuşu mu seversin diye sormuşlar ve deve haklı olarak düz yola ne olmuş cevabını vermiş…

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e