Bilincin sıradanlığı, hayatın gerçekliği!

Kürt toplumu (…)”aydınlama” hareketinden mahrum kalmıştır. Çünkü kendi aydınlarından hem düşüncede hem günlük yaşamda oldukça uzaktır.” Hasan Yıldız

Osmanlıdan günümüze kadar süren devlet politikası olan böl-yönet olgusu Osmanlıdan günümüz TC. Devletinin Kürdistan da sürdüğü askeri işgalin siyasi perspektifi temelinde sürdürülen programıdır. Bu program çerçevesinde Kürt toplumunun iç dinamiklerini parçalayarak askeri işgal ayağını güçlendirmiştir. Bunu yaparken oradaki siyasal güçleri kendi etrafında örgütleyerek başarmıştır. Bu anlamıyla baktığımızda Kürdistan’da kendi iç dinamiği ile gelişen bağımsız bir muhalefet yok. Görünümde olan muhalefet ise Ankara’dan bağımsız hareket edemediği içindir ki toplumsal misyonunu yerine getiremiyor.

Gerek Türk “sol” muhalefeti gerekse Kürt siyasi örgütlenmeleri TC. Devletinin resmi ideolojisi olan politik argümanlarıyla hareket ettikleri için kullandıkları kavramları sorumsuzca içeriğinden boşaltmış ve özüne yabancılaştırmıştır. Oysa toplumsal kavramların niteliği, içinde yaşadığımız tarihi süreci belirler. Her olgunun tarihsel gelişimi kendi maddi koşullarıyla açıklanır ve bu koşulların keskin gerçekliği hakkındaki bilgimiz ne kadar doğru olursa yürütmeye çalıştığımız mücadelenin hedeflerine varmamız da bir o kadar kolay olacaktır.

Türk toplumu ve Kürt toplumu başlı başına iki ayrı fenomendir. Bu olguların birlikteliği iki şeyle mümkün olabilir; eşit haklar temelinde oluşan resmi bir yasayla, ya da sömürgeci devletin şiddet yoluyla bir arada tutma gayretiyle olur. Şiddetle bir arada tutma gayreti ise birlikte tutmaya çalıştığı toplumun varlığını inkâr ederek yok sayarak yapmaktır. Varlığı yok sayılan, inkâr edilen toplum ise bu şiddete karşı çıkar. Bu şiddete karşı çıkan toplumun önünün kesilmesinde sömürgeci devlet o toplum adına mücadele eden konumunda olan siyasi yapılarıyla müdahale eder. Buna bir örnek vermem gerekiyor: Sırrı Sakık DTP den milletvekili olarak Türk meclisine seçilmiştir. Onu seçen Kürtlerdir. Kürtler adına mücadele ettiğini söyleyen DTP’nin bakış açısını şöyle ifade etmektedir: “Sürekli bu halka zulüm etmek isteyen siyasetçiler, şiddet ve kandan beslenen siyasi partiler, ne söylerler; Kürtler bölücüdürler. Tam tersine biz bütünleştiriciyiz. Biz Çorlu ile Diyarbakır’ı buluşturmaya yemin ettik. Demokrasiyi ve hukuku onun için istiyoruz. Gittiğim her yerde söylüyorum, bizim bildiğimiz tek şey, Allah tektir. Gerisi insanların kurduğu bir düzendir. Ama biz Başbakan’ın o tekli politikalarına karşıyız. Ama biz Kürtler iki ayrı devlet istemiyoruz. İki ayrı bayrak istemiyoruz. Bu coğrafyada Edirne’den Şırnak’a kadar özgür bir Türkiye istiyoruz.”

Burada bir şeyi gözden kaçırmamak lazım, Sırrı Sakık Türk başbakan’ın “tek dil, tek bayrak, tek millet” siyasetine karşı olduğun söylüyor ve hemen akabinde ise: Ama biz Kürtler iki ayrı devlet istemiyoruz. İki ayrı bayrak istemiyoruz. Bu coğrafyada Edirne’den Şırnak’a kadar özgür bir Türkiye istiyoruz.” diyor!  Peki, bu söylediğinin Türk başbakan’ının söylediğinden ne farkı var? Açıkça demagoji yapıyor.

Sömürge ve sömürgeci ilişkisini sorgularken; sömürgecinin sömürgede geliştirdiği politikasını nasıl işlediği ve sömürge toplumu nasıl içten içe parçaladığını kavramak zorundayız. Bu durum tek başına askeri işgalin niteliğiyle açıklanamaz, asıl işgalin sömürge toplumun beyninde nasıl yer ettiğini sorgulamak zorundayız.

Sömürgeci sömürgeyi Askeri işgal yoluyla elinde tutmaya çalışır fakat onu tümüyle istila edemez; etmesi için şiddetin yanında sömürge toplumun geleneğini yok etme, dilini yasaklama, kültürünü ve tarihini yozlaştırma işine el atar. Sömürge toplumu köleleştirmeyi hedefler, bunu yaparken sömürge toplumun ileri gelenlerini, aydınlarını, ulusal partilerini yanına çekerek onların eliyle kendi dilini, kültürünü, tarihini vermeye çalışır.

Öbür yanda sömürge toplumunu korkunun cenderesine sıkıştırır ve ruhunu cehennem korkularıyla kırbaçlar. Okuyan gençlerin ağzını kendi yarattığı gerçek olmayan bir tarih yığınıyla dağlar. Toplum bir başından bir başına açlığın, yoksulluğun zulmü altında takadan düşürerek helak eder. Takadan düşen, helak olan toplum kendi korkusuna sığınarak yaşamayı içselleşir. Ona umuttan söz edilmez, daima umutsuzluk, kadercilik aşılanır. Burada bilinç kırılması başlar. Kendini bu ezadan kurtarmanın yolu sömürgecinin ona verdiğini kabul etmekten geçer.

Kuzey Kürdistan’da yaşanan bilinç kırılması son otuz yılda çok daha ağır oldu. Gelişen kitle hareketlerini şu veya bu biçimde başka yöne kanalize eden ve yapılan eylemlerin içeriğini başka kavramlarla boşaltan, yanlış sloganlarla hedef şaşırtan bir kontra hareketi söz konusudur. Bu kontra hareketi salt bir başına silahlı kargaşayla bu işi yürütmüyor, birde bunu legal örgütleriyle yürüttüğü siyasi mücadelesi söz konusudur. Bu legal örgütlerin sömürgeci devletle olan “flört” ilişkisi çıkar temeline dayalı olduğu için kitle hareketlerinin kendilerinden bağımsız gelişmesi onları rahatsız eder. Onun içinde bu kitle hareketlerine canhıraş bir biçimde saldırır ve onu kendi istediği biçimde değil sömürgecinin kendisinden istediği bir biçimde ona yön vermeye çalışır. Bunu yaparken de şöyle bir gerekçe öne sürerler: “Geçmişte etnisiteyi çok öne çıkaran bir mantığa sahiptim. Ama bugün etnisite üzerinde siyasetin büyük tehlike ve tuzaklarla dolu olduğunu görmeye başladım. Eskiden ‘herkesin devleti varken Kürtlerin niye olmasın’ diyorduk. Şimdi bunun kolay olmadığını ve böyle bir durumun birlikte dostça yaşayan iki halk arasında büyük düşmanlıklar yaratacağını ve bu halkların geleceğini karartacak bir noktaya götüreceğini düşünüyorum. Etrafımız tuzaklarla dolu. Çek ve Slovaklar gibi değiliz ki. Bence birlikte yaşamanın müthiş yararları var. Kaldı ki dünya küçülürken bu durumun tersini savunmanın yararı yok.” (Ahmet Türk)

Bu legal örgütlerin sömürgeci devletle girdiği derin ilişkinin açığa çıkmaması için sürekli ulusal motifli sloganların arkasına sığınırlar. Sürekli demagoji yaparlar. Sürdürdükleri yalanlar içinde kendi kariyerlerini korumaya çalışırlar ve en çok bunlar sömürgecinin cesaret edemediği lafları ederler.

Sürekli barıştan, demokrasiden, özgürlükten söz edilir! Söylenen bu sözlerin, atılan bu sloganların içeriği kitleleri ilgilendirmiyor, kitlelerin kulağına hoş gelen ve onların ezilmiş ruhunu okşayan sözlerdir. Yıllardır acı çeken, hırpalanan, aşağılanan, korkunun cenderesine sıkıştırılmış bir toplum istediği şeylerdir ve bunun bilincinde olan sömürgeci şiddeti süreklileştirir ve kendi yandaşlarını da barış savunucuları olarak halka sunar. Bu noktada ulusal bilincin kırılması derin boyuta taşınır.

Örneğin Abdullah Öcalan bir avukat görüşmesinde şöyle der: “Misak-i Milli’nin içersinde şu anki bilinen Türkiye sınırları değil, Musul-Kerkük ve Suriye’deki Kürtler de dâhildir. (…) Savaş olursa Kürdistan kopuşa gider. Biz ısrarla barışı savunuyoruz, barışı getirmeyenler sorumlu olur.” Sömürgeci Türk devletinin gizli emelleri olmasına rağmen bunu açıktan açığa savunma cesareti göstermiyor bugünün gelişen koşullarında, fakat Abdullah Öcalan Kürtçülük adı altında Kürt halkının haklarının savunucusu rolünde sömürgeci Türk devletinin cesaret edemediği kırmızı çizgileri savunuyor ve bunu da ne olduğu belirsiz bir barış adına yapıyor.

Derin yaralar alan Kürt toplumu, yorgun, bezgin bir hale getirilmiştir. Bu yaralı, bu bezgin toplum ideolojik ve siyasi kavramları sorgulama bilinci olmadığı gibi onu sorgulama gücünden de yoksundur. Tek istediği bir karış huzur! Bu isteğini bilen sömürgeci derhal Kürtçülük yapan “barış” güvercinlerini salar halkın içine ve bu “barış güvercinleri” persmiş kanatlarında barış.. barış diye bağırırlar, halkta bu barışa çok fazla susadığı için var güçleriyle sarılır. EDİ-BESE!

Sömürge ve sömürgeci arasında süren çatışmanın temelinde yatan şey birinin askeri işgali sürdürmesi diğerinin bu işgale karşı çıkması sorunudur, yani sömürge toplumun sömürgeciye karşı tavrı kendisini bağımsız ve özgür olma arzusudur, fakat bu arzu Kürt aydınlarının, siyasi kadrolarının büyük bir çoğunluğu tarafından görmezlikten gelinir ve sömürgeciyi rahatlatacak şeylerden bahsederler. Bu aydınlardan biri de Orhan Miroğludur. 27.05.2009 Taraf gazetesindeki köşe yazısında (Bir âkil adam) şöyle der: “Âkil adamların dünyanın ihtilaf yaşanan çeşitli bölgelerinde yürüttükleri çalışmalar; ulusal sorunlarda asıl zorluğun devlet olmak isteği ve toprak talebiyle alakalı olduğunu gösteriyor. Mesela Filistin’de, Bask sorununda mesele budur. Oysa Kürt sorunu ne toprak talep etmekle alakalı bir sorundur, ne de devlet talebiyle ilgili bir meseledir.
Kürtler toprak da istemiyor, ayrı bir devlet de.”
Yüz yıldır Kürdistan’da sürdürülen ulusal bağımsızlık mücadelelesinin amacını bir kalemde silebiliyor ve bu çatışmanın, bu başkaldırıların, bu kanlı yenilgilerin ne toprak talebi var ne de devlet kurmak gibi bir dertleri(!) Aklı başında vicdan sahibi bir insan birazcık olsun düşünmez mi; Kürtler durup dururken niye bu kadar acı çekiyor, niye bu kadar ağır bedeller ödüyor?     “Kürtler toprak istemiyor, ayrı devlet de.” Peki, Kürtler ne istiyor, neden bu kan deryası, bu işgal yaşanıyor?

Bu yazıyı kaleme aldığım sırada Ahmet Türk Samsunda saldırıya uğruyor. Bu saldırıda Ahmet Türk’ün burnu kırılıyor. Akabinde BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak; şöyle bir açıklama yapıyor: “Ahmet Türk’e saldırı, Türkiye’nin onuruna, birlik ve beraberliğine, kardeşliğine yapılmıştır. Tepki göstermek Türkiye’nin görevdir” diyor. Ahmet Türk bir “Kürt” olduğu için saldırıya uğruyor. Ahmet Türk’e yapılan saldırıyla Türkiye’nin onuruna, birlik ve beraberliğine, kardeşliğine yapılmıştır” demekle ne alakası var? Burada bilinç çarpıtması olduğu gibi bilincin sıradanlığı da mevcuttur. Bu saldırının hedefi Kürtlere yapıldığını saptırmak olduğu gibi sömürgeci devletin amacına hizmettir. Sömürgeci Türk devleti Kürt halkına, Kürt halkının siyasal kadrolarına, aydınlarına yönelik şiddetin temelinde “birlik ve beraberliğe” karşı saldırı olarak kabul ettiği için sürdürmektedir. 1920 den bu yana TC. Devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü şiddet bu slogan temelinde sürüyor. Yapılan başkaldırılar, sürdürülen siyasi mücadele “Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne yönelik”  hareketler olduğu için kanla bastırılıyor, Kürt çocuklarının kolu kanadı kırılıyor, yaşlarından fazla kurşunlar saplanıyor bedenlerine, G3 namlularıyla parçalanıyor kafaları.

Yapılan bu saldırıya karşı gelişecek olan kitlelerin tepkisini gene Ahmet Türk engel oluyor, Kürtlerin sakin olmaları için çağrı yapıyor, bu tavrından dolayı Devletin başbakanından, cumhurbaşkanına kadar olan herkes sağduyulu davrandığı için kendisini kutluyor(!) çok ilginçtir. Burada sömürgeci Türk devletinin asıl amacı Kürtler “adına hareket” eden bu “siyasal kadrolar” vasıtasıyla Kürt toplumunu yeniden nasıl kontrol edebileceklerini görmeye çalışmasıdır.

Halk hareketi geliştikçe bu tür yapıları aşacağını ve asıl öncülerini kendi küllerinden yeniden yaratacağı korkusunu hem sömürgeci devlet hem de sömürgeci devletin yanında şu veya bu biçimde yer almış “ulusal” partiler yaşar. Halkın eylemleri geliştikçe kendi “ulusal parti” liderlerinin korkaklığını, kaypaklığını ve ulusa ters politikalar yürüttüğünü sorgulamaya başlar, onların ulusal misyonları olmadığını görür. Sorgulama yapan halkın bu devrimci eylemi sömürgeci devlet kadar bu “ulusal partiler”i rahatsız eder. Çünkü halkın devrimci eylemi kendi gerçeklerini görmesine, kavramasına yol açar. Bu halk eylemlerinin önü kesilmesi için onlara Frantz Fanonun değimiyle: dalgalanan bir bayrak, birkaç reform sunulur.

metinesenazadi@gmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e