Asıl kirli olan kapitalizmdir!

Panama belgelerinin açık edilmesiyle ortaya çıkan yoksuzluk skandalı ( vergi kaçırma, “vergi cennetleri”, kara para aklama, servet kaçırma, kaçakçılık, kamu kaynaklarının yağmalanması, spekülasyon, banka sırrı, her türden ahlaksızlık, vb.) aslında buz dağının yüze çıkan kısmı, ormanı gizleyen ağaçtır…  Yine de o skandalın açık edilmesi, kapitalist çürümenin ne boyutlara ulaştığı hakkında bir fikir veriyor. İnsan havsalasını zorlayan yolsuzluklar (corruption) kapitalist dünya sisteminin sefil hallerini açık ediyor… Eğer öyleyse bu durumun sebebi ne, bunun geresinde kimler var? Bu durum insan iradesini aşan bir takım güçlerin,  bir takdir-i ilahinin eseri olmadığına göre… Bu kepazelik, bu dünyayı yöneten siyasi elitlerle sermaye odaklarının ortak “eseridir” ve bu ikisi ayrılmaz, bir bütün oluşturuyorlar. O zaman yapılacak şey de çok basit demektir, ikircikli olmayan bir tarza devlet denilen şu netameli aygıtı ve kapitalizmi tartışmaya cüret etmek ve gereğini yapmak. Devleti ve özel mülkiyeti bir tabu olmaktan çıkarmak. Devlet ve özel mülkiyet bir tabu sayılmaya devam ettikçe, kapitalizmin ne mene bir şey olduğu anlaşılıp gereği yapılmadıkça, şeylerin daha da kötüye gitmesi, çürümenin daha da derinleşmesi kaçınılmazdır.

panamaPapersZira, devletlerin de,  kapitalizmin de etikle, ahlâkla uzaktan-yakından bir ilişkisi yoktur. Devlet ve sermaye aslında bir ve aynı şeydir ve birbirlerini karşılıklı olarak yeniden üretiyorlar…  Bu sistem dahilinde ahlâksızlık istisna değil kuraldır, dolayısıyla yolsuzluklarla mücadele söylemi, ahmakları aldatmak içindir. Kaldı ki, ahlaksızlığın kural olduğu yerde skandal kelimesi de anlamını yitiriyor… Skandal utanılacak şey demektir ama utanmak için utanacak birileri olması gerekir. Kaldı ki, kapitalizm koşullarında skandallar istisna değil kuraldır. Uzağa gitmeye gerek yok. 17-25 Aralık yolsuzluk skandalı açığa çıktığında insanların ayağa kalkması gerekmiyor muydu? Tam tersi oldu! Skandalın failleri ayağa kalktı. Öyle bir ayağa kalktılar ki, o eşine az rastlanır skandalı ülkeyi kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmenin bir aracı haline bile getirdiler.. Herhalde “böyle kiliseye böyle papaz” denecektir…

Bütün bu skandalların gerisinde dev şirketlerin yöneticileri, CEO’ları, büyük finans kurumları, bankalar, spor kulüplerinin yöneticileri, zengin ünlüler, milyarderler, bakanlar, başbakanlar, devlet başkanları, krallar, siyaset elitleri ve şürekası, vb. var. Tüm bu netameli işleri birlikte kotarıyorlar. Yegane amaç sömürü, yağma ve talansa eğer, başkaca hiç bir kaygı yoksa, başka türlü olabilir miydi? İnsanlar bakanların aslında neye baktıklarını, pek merak etmiyorlar. Varlığını bu sisteme borçlu olan tüm bu aktörler bu sistemi yeniden üreterek yola devam ediyorlar…

Aslında kapitalizm küreselleştikçe çürüme de (corruption) küreselleşti. Siz hükümetleri ne için var sanıyorsunuz? Hükümetler yağma ve talanı kitabına uydurmak ve dayatmak içindir ama söylem farklıdır… Hükümetler oldum olası parazit sınıfların hizmetinde ve onların koruyucusudur. Türkiye’de bir zamanlar ‘Çevre Bakanlığı’ yoktu. Çevre tahribatının bir sorun haline geldiği ‘anlaşılınca’  (ki, dünyanın her yerinde az-çok öyleydi) bir bakanlık kuruldu. Amaç doğal çevreyi korumaktı! O bakanlık kurulduktan sonra Türkiye’de doğal çevre tahribatı aldı başını gitti… Nerdeyse yağmalanmamış, talan edilmemiş, gasp edilmemiş bir şey bırakmadılar…  Öyleyse o bakanlık neye kuruldu? Cevap ortada değil mi? Doğanın, kentlerin, tüm ortak yaşam alanlarının(müştereklerin) yağma ve tabanını kitabına uydurmak, tepkileri etkisizleştirmek, yapılanı ‘meşrulaştırıp’ dayatmak için…

Önce sermayenin önündeki tüm engelleri kaldıracaksın, bu dünyanın kaynaklarını sömürü, yağma ve talana sonuna kadar açacaksın. Her türlü değer ölçüsünü, nirengi noktasını yok edeceksin, sonra da yolsuzlukla mücadeleden söz edeceksin… Oysa asıl skandal, finanslaşma, kapitalist küreselleşme, düzensizleştirmeler ( dereglementation), özelleştirmeler, her türlü korumacılığın ortadan kaldırılması, dünyayı sermaye için dikensiz gül bahçesi haline getirmek değil miydi?  Artık şimdilerde zengin olmak için bir şey üretmek gerekmiyor. Bir şey üretmeden de zenginliğe el koymak, sosyal emek tarafından üretileni yağmalamak, talan etmek mümkün. Zira finanslaşma öyle bir şeyi mümkün kılıyor. Lenin’in bundan yüz yıl önce söylediği, şimdilerde çok daha gerçek. Finanslaşmayla birlikte üretim dolayımı olmadan ranta el koymak mümkün ve  rantla geçinen küresel bir parazit oligarşi türemiş durumda. Eğer ‘vergi cennetleri’ varsa o cennetler kimin eseridir? Ya da oralar kimin için cennettir? O cennetler Adem ile Havva’nın kovulduğu yer gibi bir şey midir?

Durum böyleyken, küresel oligarşinin adamları, sözcüleri, zaman zaman,  ‘yolsuzlukla mücadele’ zirveleri yapıyorlar. Dünyanın zenginliğine en çok el koyan G20 denilenlerin liderleri 2009’da Londra’da, 2013’de Saint Petesburg da yolsuzlukla mücadele için bir araya gelmişlerdi. Geçtiğimiz Mayıs ayında İngiltere’nin çok “muhafazakâr”, “çok neoliberal” başbakanı David Cameron da Londrada bir yolsuzlukla mücadele zirvesi düzenlemişti ama Panama kağıtları ayıbını açık etmişti.. Meğer kendisi de “vergi cennetlerinin” müdavimlerindenmiş! Acaba yolsuzlukla mücadele şarkıları söyleyen siyaset erbabının kaçının vergi cennetlerinde ‘hesabı’ yoktur veya aralarında bir şekilde pisliğe batmamış olanı var mıdır?

Etik demek sınır demektir. İradi olarak insanın kendisini sınırlamasıdır. Potansiyel olarak yapılabilir olanı yapmamak, sakınmaktır. Bunun için de riayet edilen/edilmesi gereken bir takım değerler, kurallar, ölçüler, bir nirengi noktası olması gerekir. Lâkin kapitalizm dahilinde öyle bir şey mümkün değildir. Zira, zenginliğin yüceltildiği, sömürü, yağma ve talanının -bırakın mahkûm etmeyi- bir marifet sayıldığı koşullarda, en büyük hırsızların en itibarlı insanlar sayılması neden şaşırtıcı olsundu? Asgari etik değerin, ahlâkın geçerli olduğu yerde, “çalıyor ama çalışıyor”, “yiyor ama iş de yapıyor” denir miydi? Bir şey hakkında kafaların açık olması gerekiyor: Ekseri sanılanın ve ‘bilineni’ aksine kapitalist devletin misyonu ve varlık nedeni topluma ait olanı, herkesin olanı (müşterekleri) korumak değil yağmalamak, yağmalatmak, sömürtmektir… Son 36 yılda çıkarılan kanunları, , yapılan düzenlemeleri, dayatılan politikaları bir hatırlayın, ne demek istediğim anlaşılacaktır. Şimdilerde hükümetler münhasıran finansal oligarşinin ayak işlerine memur edilmiş durumdadırlar. Tabi bal tutanın da parmağını yalaması koşuluyla…

Kapitalizm dahilinde ahlaktan, etikten, iyi niyetten, sağduyudan,  ne demekse ‘iyi yönetimden (good governance diyorlar) söz etmek abesle iştigal etmektir. Dolayısıyla yolsuzlukla mücadele söyleminin reel bir karşılığı olması mümkün değildir. Tam bir ikiyüzlülük zira, ‘hırsızların hırsızlıkla mücadele etmesi” eşyanın tabiatına aykırıdır. İstediğiniz kadar kanunlar çıkarın, istediğiniz kadar kurumlar oluşturun, istediğiniz kadar ‘yolsuzlukla mücadele komisyonları’ kurun, şeylerin seyri asla değişmeyecektir… Ta ki kapitalizmi ve devleti gerektiği gibi sorun edinceye kadar… Asıl yolsuzluğun faili bu ikisi olduğuna göre… Dolayısıyla her geçen gün yolsuzluğun, ahlâksızlığın daha da büyümesi kaçınılmazdır. Zira, asıl kirli olan kapitalizm ve kapitalist devlettir…

Kapitalizm din ve iman da dahil, bu dünyada her şeye nüfuz ediyor, her şeyi metalaştırıyor, kâr etmenin aracına dönüştürüyor, her şeyi kendi mantığıyla uyumlandırıyor, biçimlendiriyor, biçimsizleştiriyor, dejenere ediyor, her şeyi bir tisünami gibi kapsıyor. Şimdilerde bir “helâl” furyası almış başını gidiyor… İşte helâl su, helâl et, helâl süt, helâl tatil… velhasıl her kelimenin önüne helâl niteleme sıfatı ekleniyor… Neden? Eskiden su helâl değil miydi? Ya da helâl etiketi yapıştırılmayan suyu içenler günaha mı girmiş oluyor? Aslında sorun ‘dinci’ numarası yapan aç gözlü kapitalistlerin pazar kapma yarışında dinin araçlaştırılması, kullanılmasıdır… Tam bir utanmazlık ve sahtekârlıktır… O halde bu ne demek oluyor? Dinin dinci kapitalistler tarafından bir özel kâr ve kazanç aracına dönüştürülmesidir…

Türkiye toplumuna neoliberalizm aşısını yapan 12 Eylül askeri cuntasının başbakan yardımcısı, daha sonra başbakan ve cumhurbaşkanı olan Turgut Özal (ki, mülk sahibi oligarşi kimi ne zaman nereye getireceğini çok iyi bilir… ) “benim memurum işini bilir” demişti… Aslında “bizim” memurumuz her zaman “işini bilirdi”! Bu vesileyle bir anektod nakletmek şart oldu. 1969 yılı yazında tatil için Fransa’dan Türkiye’ye gelmiştim. Yanımda da iki kişilik küçük bir çadır getirmiştim. Çadıra Sirkeci gümrüğünde el koydular. Vergiye tabi dediler. Fakat vergi nerdeyse çadırın değeri kadar… Oysa çok daha büyük ve önemli şeyler getirenler gümrüğe takılmadan geçip gitmişlerdi. Meğer rüşvet vererek geçiriyorlarmış. Bana çadırı alabilmem için iki seçenek sunulduğunu anladım. Ya büyük oranda bir vergi ödeyeceksin, ya da küçük çaplı bir rüşvet vereceksin. İkisini de yapamazdım.. Memura dedim ki, ” bak, bu çadır benim kolumdaki saatten, sırtımdaki gömlekten farksız… Üstelik sırtımdaki gömlek gibi geri gidecek, bundan bu kadar vergi almanın ne alemi var?  Memur ” mevzuat böyle” diyor başka bir şey demiyordu… Çadırı almak için tam bir hafta uğraştım. Tabii tatilin dörtte biri çadırı almakla geçti…

İzmir’e geçtim Gümüldür’de denize çok yakın, kumsalın üzerine küçük çadırımı kurdum. Gece yarısı müthiş bir gürültüyle uyandım yanımdaki kumu  kamyonlara yüklüyorlardı ve sahili mahvediyorlardı. Herkesin olanı paraya çeviriyorlardı… Sabah yakındaki köye gittim. Bir adama muhtarın adresini sordum. “Ne yapacaksın” dedi. “Sahilin kumunu çekiyorlar, doğayı mahvediyorlar, ortalığı delik deşik ediyorlar, muhtarı haberdar edeceğim” dedim.  “Boşuna uğraşma, onlar o işi muhtar ve jandarmayla ortak yapıyorlar” dedi… “O zaman ben de valiye şikayet ederim” dediğimde, adam mühtehzî gülümsemişti… Bir dilekçe yazdım, bir dolmuşa atlayıp doğruca İzmir’in yolunu tuttum. Valiyle görüşmek istiyordum ama bir vali yardımcısına yönlendirdiler. Vali yardımcısı” “mesele nedir genç adam” dedi. Sahilin kumunu yağmalıyorlar efendim, ortalığı mahvediyorlar, duruma müdahale etmenizi rica etmek için geldim, şikayetçiyim” dedim. Vali yardımcısı: ” Onları men ettirip kumu kendin mi çekmek istiyorsun” dedi. Öylece kalakaldım. Başımı salladım ve dilekçeyi vermeden odadan çıktım… Merdivenlerden inerken, köyde muhtarın adresini sorduğum adamın neden müstehzi gülümsediği anlaşılmıştı…

Dünya sistemi külliyen pisliğe batmış durumda, sürdürülebilir değil. Artık yönetemiyorlar. Politik elitler umut ‘yaratamaz’ durumdalar ve şimdilik korku salarak durumu idare edebiliyorlar… İyi de daha ne zamana kadar?..

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e