Ah ! benim şair yüreğim, sende mi vurulacaksın ?

Ben şiirler okudum, şiirler yazdım, fakat şair olamadım! Benden önce gidenlerden mısralar aldım yüreğimi ısıtmak için, benden sonra gelenlere sözcükler bırakıyorum yazılması için. Sözcükler yazılmayınca hiçbir ağırlığı yoktur; sözcükler yazıldığı zaman bir hayatı taşıdığı için ağırlaşır. Şairler bu ağırlığı taşıyarak kendilerini var eder. Aydınlarda öyledir. Onun için her sabah uyandığımda korkuyla haberlere bakıyorum, akşam yatarken ürpertiyle yorganıma sarılıyorum, hangi şair vurulacak bu gece veya tutuklanacak.. hangi aydını alıp götürecekler gene o çocuk uykusunda ve kaç genç ölüsü taşınacak omuzlarda?

Genç Kürt çocuklarının kına renginde barutu ısırdığı kanlı topraklardan çok uzak yaşıyorum, fakat kendimi hiç o topraklardan koparamadım. Köküne kibrit suyu çakıldığı, sularına zehir katıldığı, dağ taş top ateşleriyle kavrulduğu, ormanların yakıldığı, köylerin virane edildiği, sokaklarında ölüm taburlarının kol gezdiği o topraklardan uzak ömür tükettiğim sürgün şehirlerinde sevgililerimle perdesiz pencerelerin altına çırılçıplak seviştiğim gecelerin hüznüyle kendimin değil Yılmaz Odabaşı’nın Ahmet Arif’in, Orhan Kotan’ın, vb. şiirlerini okudum.

Okuduğum şiir’lerin her mısrasında kendimi yeniden kavgaya saldım.. yüreğimi fırtınalara boğdum. Aşk sözcüklerini sevgililerime fısıldarken  bana ait olmayan başka şairlerin sözcüklerine sinmiş duygularıyla ifade ettim.. yetimdim onlara sığındım, peki o şiir’lerini okuduğum şairler kime, nereye sığınıyor?

En son dinlediğim Sarı Gelin şarkısında duyduğum hüzünle dağlanırken yüreğim, Yılmaz Odabaşı için yazılan o mesnetsiz yazıyı okudum, yüreğim burkulmadı adeta zehirli bir hançer saplantısında duyulan bir acıya dönüştü sızıntı. Korkunç bir yaraydı bu beni sızlatan. Başımdan tırnağıma kadar acıya kesildim! Tarifi yok, anlatacak söz bulamıyorum. Ape Musa’nın vurulduğunu öğrendiğim anda ki ürpertiyle irkildim. Kendi kendime: Ah! Benim şair yüreğim sende mi vurulacaksın, dedim.

Yılmaz Odabaşı’yla nerdeyse aynı yaştayız, fakat onun şiir’leri karşısında ben hep çocuk kaldım, hiç büyümedim. O ağdalı sözcükler, o sere serpe mısralar, o aşkların arsız sularına akan kelimeler beni nasılda alaboraya dönüştürüyor, anlatamam! Bir türlü büyüyemiyorum.

“Daha kırlangıçları yalancı bir dünyada yaşıyorum;

dağları yıkılan, dalları kırılan bir dünyada.

Kayıp suretler için fotoğraflara koşuyorum

kimse bilmeyebilir…

Günlerin çarmıhında

Küle savruldum, ayrılıkları saydım,

bir hançer sapladım nevrozlu bir sevgiye;

kan bile damlamadı, yürüyüp gittim. «          (Y.O)

Diyor şair. Bende gitme diyorum, çok erken. Zaman zozan gibi savrulsa da.. erken ve biz yaşlı ağaçlar altında genç şarkılar söyleyeceğiz daha. Cellâtların çok uzun yaşadığını hiç gördünüz mü? Ama şairlerin hiç ölmediğini ben gördüm.. Paris sokaklarının orospu kokularını ezip geçen Baudelaire nasılda yaşıyor bugün.. Notredame kilisesinin karşısındaki köprülerde sevgililer Baudelairece fısıldıyorlar aşk sözcüklerini.. bense Orhan Kotanca kavga sözcüklerini, Yılmaz Odabaşıca hayata tutkun yaşamak gibi rüzgarları saplıyorum bağrıma.. varsın Paris beni kendisine yabancı görsün.

Ben Paris’ten kaçıyor, ona sığınamıyorum, çünkü kendi toprağımı yanımda taşıyorum ben. Paris’e hiç alışamadım, her sokağında Diyarbekir’in, Serhad’ın sokaklarını görmeye çalıştım.. başımda dönen gökyüzü, yüzüme çarpan rüzgar hep hasretini çektiğim şehirlerimin sokaklarından tozlar, tozların kokusunu, genç Kürt gelinlerinin ellerine yakılmış kına kokusunu taşıdı bana Kürt şairlerinin şiirlerinde.. özellikle şafak vakitleri açılan pencerelerden dışarıya  taşan akşamdan kalmış o huzurlu, o doygun sevişmelerin tatlı kokusunda duyduğum tadı Yılmaz Odabaşı’nın aşk şiirleri verdi bana.. nasıl inkar ederim!

Bu ülkede şair olmak kolay da şair ölmek zor! Kürdistan’da şair olmak zor, çünkü şair olarak vurulmuyorlar! Biz hiçbir zaman sevmedik bir başkasının bizden daha iyi düşündüğünü, yazdığını çizdiğini.. hep burun kıvırdık, küçümsedik, inkar ettik, yok saydık.. şairlere, aydınlara, ideolojik kalıplar içinde baktık, şairler, aydınlar ideolojik kalıplara sığmadığı için katline ferman yazıldı. Paris’te on altı yılda yaklaşık yirmi sergi açtım kendi ülke insanımdan bir tanesinin küçük bir desen satın aldığını görmedim, hediye verdim aldılar.. ve işte o zaman benim ne kadar güzel resim yaptığımı öve, öve bitiremediler.. onlar, resimlerimin ne kadar güzel olduğunu  bedava aldıkları bir desen karşılığında yere göye sığdıramadıklarında ben ezildim, utandım ve boğuldum.. işte buydu bizim günahımız. Bizden hep aldılar ama bize vermeye geldiklerinde varlığımıza kastettiler.. iğrendim!

Zibidi ressamlar köşeleri döndüler burada, gördükleri her kurumun adamı oldukları için, solcularla solcu oldular, sağcılarla sağcı oldular.. ben bunu yapamadığım için yalnızlaştım.. sırf ev kiramı verebileyim diye bir çok tablomu yok pahasına sattım.. değerinden çok aşağıda fiyatlarla tablolarımı satarak sergi kirasını karşılamaya çalıştığım anlarım oldu. Kızımın doğum günlerinde küçük bir hediye alamadığım günlerin sancısıyla gerildim bir baba olarak. Yılmaz Odabaşı’nın: GÜNLÜK Gazetesi´ne Açık Mektup yazısını okuyunca yüreğim burkuldu. Yılmaz Odabaşı’nı çok iyi anlıyorum, çünkü yazgımız birbirine benziyor, aramızda bir fark var o tehdit ediliyor, ölümle kuşatıyorlar, bense yalnızlıkla kuşatılıyorum. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi: Şu ellerin taşı bana hiç değmez ille bir dostun gülü yaralar beni!

Otuz yıllık kirli savaş bir ulusun kaderini yazboz tahtasına çevirdi. Yakın tarihimiz karartıldığı gibi bir ulusun ulusal bilinci bulandırıldı. Yüzlerce militan binkevir edildi ve akıbetinden sual olunmadı. Yüzlercesi onulmaz yaralarıyla, acılarıyla yalnızlığa itildi. Bazı zevatlar yazdıkları anılarıyla otuz yıllık Kürt hareketinin militan kadrolarını sömürgeci devletin yapamadığı bir şekilde parçaladı. Yol arkadaşları hakkında ölüm kararları aldılar ve kendi kariyerleri için Kürt hareketinin içten içe parçalayıp bitirdiler. Hakkımızda ölüm fermanları yazanlar, içerde ölümü pahasına direnmiş yoldaşlarının itibarlarını kirlettiler ve zerre kadar ahlaki davranmadılar. İdeolojik kalıplar içinde hayatı bize zehir ettiler. Şimdi Avrupaların çağıl, çağıl lambaları altında bar köşelerinde anılara kadeh kaldırıp yosmaların çıplak memelerinde Kürdistan devrimine veda ettiler. Kendilerinden olmayanları hain, kendileri gibi düşünmeyenleri ajan ilan ettiler. Biz ise çıplak bağrımızda kanayan yaralarımıza tuz basarak kalemimizle yaşamaya çalışıyoruz. El hayat, zaman gerçekten acımasızca bizi parçaladığı bu yerde onların her gün nasıl öldüklerini ibretle izliyoruz şimdi. Ölümleri bile çirkin, o yüzden değerlerimize saldırıyorlar ve bizi de kendilerine benzetmek için olmadık bir inatla direniyorlar, fakat nafile!

Aydınları, sanatçıları kendilerine benzetmeye çalıştılar, benzetemediklerinin kolunu kanadını kırdılar.  Tam da 1984 Romanı’na çevirmeye çalıştılar hayatımızı. Hayatımızın hiçbir önemi yoktu onların gözünde.. onlar için var olan tek şey sığındıkları ideolojik yapılarıydı. Sığındıkları ideolojik yapıları ne yaşama, ne de gelişen ve değişen dünyaya sığmıyordu, sığması mümkün değildi. Penguenlerin sevgilileri için topladıkları çakıl taşları kadar yüreklerinde bir dirhem sevgi sunamadılar dünyaya.

Hayattan ve aşktan öcü gibi korktular. Bir gülün nasıl koktuğunu, bir nergisin şafak vakti nasıl açtığını, bir çocuğun küçük bir şekerle nasıl mutlu olduğunu, bir sevgilinin randevudaki heyecanını, bir babanın hasretini hiç yaşamadılar, fakat yaşadıklarını sandılar. Gerçekten yaşamış olsaydılar insana bu kadar düşman olurlar mıydı?

Mutluluk neye göreydi onlar için?  Her şey ters ve kötüdür onlara göre, çünkü kendi yarattıkları kalıplara göre değildi, olmadığı için kötüydü. Azrail’in elinde ölüm listesine tırpanından damlayan kandan öte bir şey yoktur.. o öldürdükçe mutlu oluyor. Şair ruhuyla, aydın beyniyle yaşadıkça Azrail huzursuz olur. Onun korkusuna sığınmış, korkusunun esiri köleler var oldukça yaşar. Kralın çıplak olduğunu bile bile yalan söyleyenlere karşı küçük bir çocuğun gördüğü gerçek onları dehşete düşürür.

Bir yazımda şöyle diyordum: sınır boylarını geçtikçe, arkamızda kurşuna dizilmiş bir ulusun nasıl kana boğulduğunu görüyoruz bugün (…) Bilincimizi yaralayan, dilimizi parçalayan, değerlerimizi inkâr eden sadece sömürgeciler midir? Otuz yıllık kirli savaşın hesabı tutulmadı, aksine faturası aydınlara kesildi! İlginç olan bu! Bu kirli savaş raydan çıkmış trene benziyor, trenin yıkımından, parçalanmasından çok içindeki insanların imha edilmesi söz konusu. Kürt ulusu aynen böyle bir durumdadır..

Hayatın ağdalı yanıyla yaşıyoruz bugün! Kürt ulusunun çektiği acıları omzunda taşıyan insanların o mütevazı fedakârlığı olmasa nasıl çekilirdi bunca meşaket, bilemiyorum?  Her yanıyla kuşatılmış bir ulusun özgürlüğü için çekilen acılar nedir ki o hain pusuları, o puşt zulaların var olmasının. Demokrasi havarilerinin ne kadar demokrat olduklarını içinde yaşadığımız bu ağdalı hayat bize gösteriyor şimdi. Kürt ulusunun özgürlüğü Kürdistan’ın bağımsızlığı adına yola çıkanların bugün geldikleri yer sömürgeci Türk devletinin Misak-i Milli sınırlarının savunulması düzeyin savrulmaları oldu. Bu öylesine bir savrulma ki içinde ihaneti özgürlük adına büyütmek oldu.

Kim ne derse desin “Artık hayatlarımız düşlerinden sökülüp monte ediliyorlar. Üstümüzde ne kuşlar ne dolunay… Böyle alkole batmış akşamlar, sersem sabahlar; gittikçe tuzak, sevdikçe ihanet, sevdikçe batak! Herkes kavramış da ötekini çaresizliğinden  emeğinin tabutuna zar atıyorlar; sonra alkolün esrik tadından etin vahşi tadına sızıyorlar ve sokak çocukları her gece gökyüzüne eksik yatakların şarkısını söylüyorlar…” (Yılmaz Odabaşı)

metinesenazadi@mail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e