ABD Başkanlık seçimi, medyatik şov veya seyirciyi oyalamak!

 “Eğer insanlar yaptıklarımızı farketselerdi, bizi sokakta yakalayıp linç ederlerdi”.

George Bush [Baba]*

“Eğer başkan olsaydım, ABD’ye yönelik terörü bir kaç günde sonlandırırdım. Hem de kesinlikle. Önce, tüm dul ve yetimlerden, işkence mağdurlarından, yoksullardan ve Amerikan emperyalizminin milyonlarca, milyonlarca kurbanından açıkça ve samimiyetle özür dilerdim. Ardından ABD’nin dünyanın her tarafındaki müdahalelerine son verdiğimi ilan ederdim ve İsrali’in Amerika’nın 51’inci eyaleti olmadığını, yabancı bir ülke olduğunu bildirir, bu tuhaflığa bir son verirdim. Askerî bütçeyi en az %90 azaltır, oradan sağlanan kaynağı kurbanlarımıza tazminat olarak öderdim ve bombardımanlarımızın neden olduğu hasarları telafi ederdim. Bunun için yeterli kaynağımız olurdu. Bir yıllık Askeri bütçenin ne kadar olduğunu biliyor musunuz? Sadece bir yıl için. İsa’nın doğumundan beri geçen her saatte 20 000 dolar…İşte Beyaz Saray’daki ilk üç günümde bunları yapardım. Ve dördüncü gün katledilirdim”.

William Blum**

ABD’de başkanlık seçimi yapıldı ama sanki seçim Türkiye’de yapılmış gibiydi. Gerçi bunda yadırganacak bir şey yok, zira Türkiye’nin egemenleri 1950’lerin başından beri “küçük Amerika” olmak için büyük çaba sarfediyor. Aslında bu zaman zarfında katedilen mesafeyi küçümsemek haksızlık olur. Eğer bir de başkanlık sistemine geçilirse, aradaki mesafe iyice azalacak ve “Küçük Amerika” hedefine bir adım daha yaklaşılacak…

Amerikadaki rejimin demokrasinin timsâli olduğuna inananlar hayli çok. Böyle bir inancın varlığı da her halde yalanla gerçeğin yer değiştirmesiyle açıklanabilir… Aslında orada söz konusu olan bir demokrasi oyunu ama insanlar demokrasinin ne olduğundan, ne olması gerektiğinden habersizse, söylenene inanmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Acaba insanlar Amerikan anayasasını yapanların köle tacirleri, köle sahipleri, büyük toprak sahipleri, büyük bankerler [tefeciler densin], spekülatörler, zengin avukatlar… olduğunu bilselerdi de oradakinin demokrasi olduğuna hâlâ inanırlar mıydı? Birleşik devletlerin anayasasını yapan kurucu meclis [konvansiyon], 14 toprak spekülatörü, 24 banker, 11 tüccar, 15 köle sahibiden oluşuyordu… Böyle bir anayasa kimi kime karşı koruyabilirdi? İnsan haklarını mı yoksa mülk sahiplerini mi korurdu? Zira, bir anayasanın içerdiği hükümler, ilkeler önemlidir ama kimler tarafından nasıl yapıldığı daha da önemlidir. Atina demokrasisinin mucidi sayılan Solon’u hatırlamamak mümkün mü? Solon bundan 2500 yıl kadar önce: “En iyi anayasa nedir? Bana önce hangi halk için ve hangi dönem için olduğunu söyleyin” demişti. Öyle bir demokrasi ki yerliler, köleler, kadınlar ve yoksullar seçme ve seçilme hakkından yoksundu. Zenginler de her halde nüfusun yaklaşık %5 kadarını oluşturduğuna göre, aslında orada söz konusu olan %5’in demokrasisiydi. İlerleyen dönemde seçme ve seçilme hakkı ezilen ve sömürülen toplum sınıflarına doğru genişlese de, %5’lik oranda kayda değer bir değişiklik olmadı. Bu gün bile sıradan birinin Senatoya, Temsilciler Meclisine adım atması, başkan seçilmesi asla mümkün değildir. Zira seçilmek için milyoner olmak ve seçim kampanyası için milyonlar harcamak gerekiyor… [elbette istisnalar olabilir ama istisna olarak seçilebilenin de Beyaz Saray’dan milyoner olarak ayrılması kuraldır…] Bu da seçilme hakkının fiilen engellendiği anlamına gelir…

Eğer öyleyse insanlar kimi seçiyor? Kullandıkları oyun gerçekten bir karşılığı var mı? Başkan değiştiğinde politikalar da değişiyor mu? Değişebilir mi? Aslında oy kullanan kendine karşı olana, kendinden olmayana oy veriyor ve sefil bir sirk oyununun figüranı oluyor. ABD’de rotayı belirleyen seçmenler değil, güçlü çıkar gruplarıdır. Militer-endüstriyel kompleks, petrol devleri, tarımsal tekeller [agribusiness], ilaç-kimya tekelleri, Wall Street’in finans baronları, İsrail lobisi… velhasıl mülk sahibi oligarşi… Zaten orada söz konusu olan “iki başlı tek partiden”, “republicrat”dan başkası değildir. İki partiden hangisine oy verilirse verilsin, kullanılan oy sonuçta aynı yere gidiyor. Eğer söz konusu olan tek partiyse, o zaman ortada seçmek diye bir şey de yok demektir. İster Demokrat, ister Cumhuriyetçi olsun, hiç bir zaman ABD’yi başkanlar yönetmez. Yönetiyormuş gibi yaparlar. Onların durumu biraz haber sunucusu spikere benzer. Spiker haber üzerinde etkili değildir. O sadece önüne geleni okur. Başkan kendi başına bir şey yapmaya kalkmaya görsün, ekseri faili meçhul bir cinayetle bu fânî dünyaya veda eder… Amerikan başkanları da gerçek iktidar odağı olan oligarşinin, sermaye baronlarının politik kararlarını halka duyurmaya memur edilmişlerdir… Orada yasalar adaletin değil, güç ve iktidar sahibi mülk sahibi sınıfların hizmetindedir. ABD’yi doğrudan ve fiilen yöneten de dar bir plütokrasidir… Aralarında kadınlara pek yer yoktur. Orada seçimler sadece rejime demokratiklik görüntüsü vermek içindir… Zaten başkanı halk değil, bizde 1923-1946 döneminde münteib-i sânî denilende olduğu gibi, sayıları 535 kadar olan “ikinci seçmenler” seçer. Seçim öncesinde iki partinin başkan adayları arasındaki münazara, medyatik bir küresel şovdan ibarettir. Karşı karşıya geliyorlar da neyi tartışıyorlar? İnsanlığın ve Amerikan toplumunun gerçek sorunlarını tartışabilirler mi? Tartışmalarına izin verilir mi? Akla gelen bir soru da şudur: Neden sadece iki kişi? Üç, dört, beş… değil? Koskoca Amerika Birleşik Devletlerinde fikir beyan edecek sadece iki kişi mi var?

İki parti arasındaki yegâne fark, isim ve üslûp farkıdır… Bir de demokratların “daha demokrat ve daha barışçı” olduğuna dair bir tevatür üretilmiş durumdadır. Vietnam savaşını başlatan John F. Kennedy demokrattı, Kore savaşını başlatan Harry Truman demokrattı… Dört yıllık başkanlığı döneminde Obama insan hakları standardını George Bush döneminin de gerisine taşıdı… Obama’nın kabul ettiği yeni yasayla ABD’de artık hiç kimsenin can güvenliği yok. Obama 31 Aralık 2011’de “National Defense Authorization Act”i imzaladı. Artık yönetim tarafından düşman sayılan Amerikan vatandaşları kendilerine yönelik hiç bir suçlama olmadan, sorgusuz-sualsiz ve duruşmasız sınırsız bir süre hapse atılabiliyor. Yeter ki, yöneticiler tarafından düşman ve etkisizleştirilmesi gereken hedef sayılsın… Bu, başkanın her türlü yasanın üstünde olması demektir… Tabii böylesi bir ortamda şu ünlü “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin de hiç bir kıymet-i harbiyesi kalmaz… Daha da önemlisi şu an itibariyle ABD’de Magna Carta’dan beri geçerli Habeas Corpus’un da bir anlamı yok… Velhasıl bir insanı tutuklamak için yargıç kararı geremiyor ki, bu Amerikan anayasının da ihlâl edilmesi demeye geliyor. Obama’nın başkanlık döneminde de katliamlar hız kesmiyor, ABD insanlık suçu işlemeye kaldığı yerden devam ediyor. Halen ABD yedi ülkede insansız uçaklarla [drone] kadın, çocuk… insanları öldürmeye devam ediyor…

Başka yerde yazdığım gibi, temsilî demokrasi gerçek demokrasinin önünü kesmek üzere peydahlanmıştı [1]. Elbette serbest seçimlerin varlığı ve bir insan= bir oy ilkesi önemlidir ama geçerli durumda artık kullanılan oyun hiç bir kıymet-i harbiyesi yok. Seçimle yönetenler değişiyor da yönetim değişmiyor… Mesela ABD’de kim başkan seçilirse seçilsin kime hizmet edeceği bellidir. Tabii bu sadece ABD’de böyle değil. Temsilî demokrasi denilenin geçerli olduğu her yerde durum aynı. O zaman şöyle bir soru akla geliyor: Eğer yapılan seçimlerin, kullanılan oyun hiç bir değeri yoksa, insanlar hâlâ neden sandığa gidiyor, oy kullanıyor ve bu sefil oyunun figüranı olmaya devam ediyor? Aslında bu durum toplumların depolitizasyonuyla açıklanabilir. Bir toplum depolitize olmuşsa, orada insanları aldatmak, manipüle etmek, yönetmek kolaylaşıyor. Ve insanlar oy kullandıklarında aslında kendilerine karşı olan bir yönetimi onaylamış, yetkilendirmiş oluyorlar. Amerikan yurttaşları depolitize olmamış olsalardı, gerçek “yurttaş bilinciyle” hareket edebilselerdi, verdikleri vergilerle haksız savaşların finanse edilmesine, oy verip iktidar yaptıklarının işlediği insanlık suçlarına ortak olurlar mıydı? Yine de oy sandığına gitmeyenlerin oranına bakarak, insanların sahnelelen ‘demokrasi oyunundan’ umudu kesmekte olduğu söylenebilir. ABD’ de oy kullanmayanların oranı %50 civarında. 1996 başkanlık seçimlerine katılım oranı %49 du. Sonraki seçimlerde oran biraz yükselse de, genel eğilim katılımın düşmesi yönünde. Başkan seçilmek için kullanılan oyların yarıdan bir fazlasını almak yettiğine göre, %25 + 1 yeterli oluyor. O zaman yaklaşık %75’in seçmediği biri başkan olabiliyor… Ve hâlâ demokrasiden söz ediliyor… Bu sefil oyunun bozulması gerekiyor ve oyunu bozacak olanlar da başta işçi sınıfı olmak üzere demokrasiye asıl ihtiyacı olan tüm ezilen, sömürülen sınıflardır. Velhasıl, kavramın ona düşman olanların elinden alınıp, asıl bulunması gereken zemine taşımak gerekiyor ve bu mümkün…

* . George Bush senior, 1988-1992 dönemi ABD başkanı. Junior George Bush’un babası.

**. Amerikan dış politikasına yönelttiği eleştirilerle tanınan, tarihçi yazar.

[1]. Bkz, Fikret Başkaya, Yalan ve Çığırından Çıkmış Bir Dünya adlı kitapların ilgili bölümleri.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e