2010’a Girerken Kaos Devam Ediyor!

2010’a girerken Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da kaotik ortam sürüyor. Türkiye’de peş peşe darbe planları deşifre ediliyor. Son olarak deşifre edilen “Balyoz” darbe planı. Plan, beş bin sayfayı bulan yazılı doküman, ıslak imzalar ve ses kayıtları içermektedir. Balyoz darbe planı, ana hatları itibariyle; 30-31 Mart 1327 Vakası’ndan (12-13 Nisan 1909) 12 Eylül 1980 Darbesi’ne kadar edinen deneyimlerin izlerini taşımaktadır. Planın en dikkat çeken bölümü, darbe zeminin nasıl hazırlanacağına dair bölümdür. Fatih ve Beyazıt camilerinin bombalanması akabinde, oluşacak tepkinin örgütlendirilmesi, aralarına ajan-provokatörler yerleştirilerek kitlelerin yönlendirilmesi; Kemalist kurum ve şahıslara saldırılar düzenlenip, akabinde “irticai” hareket gerekçe gösterilecek ve yönetime el konulması. Her darbe planın deşifre edilmesinden sonra, “Derin Devlet” ve “askeri vesayet” tartışmaları yeniden alevlenir.

“Derin Devlet”, “askeri vesayet” ve darbecilik geleneğine dair tartışmalar, olgunun boyutuna açıklamakta yetersizdir. Genellikle olay, NATO’ya girmeyle girilen bir süreç olarak sunulur. Oysa olgunun boyutu çok farklıdır. Karakteristik özelliklerini Osmanlı devlet yapılanmasından alan( Saltanatı koruma adı altında; kardeş katlinin meşru olduğu, jurnal sisteminin esas alındığı, sadece iktidar erkini koruma için paralı ordunun ‘Yeniçeri Ocağı’ varlığı, tekke ve esnaf örgütlerinin sıkı kontrol altında tutulması) İttihat-ı Terakki ile ivme kazanan ve Cumhuriyet’le beraber kurumsallaşan bir olgudan bahsediyoruz. Dolaysıyla 1952’de NATO’ya girilmesiyle beraber oluşan bir yapı söz konusu değildir. NATO’ya girilmesiyle beraber, “tehdit” unsurlarına bir de Komünizm eklenmiştir. Olgunun tarihsel arka planı incelendiği zaman, olup-biteni; devlet içerisinde “derin örgütlenmeler” diye tanımlamak doğru olamaz. Devletin kendisi derindir ve “kutsaldır”. Dün kutsanan yapı Saltanattı, bugün ise Cumhuriyettir. Sistemin geleneksel yorumu (Osmanlıcılık) ile Kemalist yorumu (Cumhuriyetçilik) arasındaki fark biçimseldir. Her ikisi de insan unsurunun kullanılması, feda edilmesi veya gerekirse yok edilmesi gereken bir nesne olarak görür. Dün Saltanat için kardeşi gözden çıkaranlar, bugün ulus-devlet için; Ermenileri, Kürtleri ve Rumları gözden çıkardılar.

Darbecilik geleneği ise İttihat-ı Terakki’den kalmadır. 5 Nisan 1909’da Serbesti gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’nin öldürülmesi ile başlayan süreç devam ediyor. İttihat-ı Terakki’ye muhalif olan Hasan Fehmi öldürülür ve cinayet karanlıkta kalır. Olaylar birkaç gün içinde hızla tırmanır. 12-13 Nisan 1909’da İstanbul Taşkışla’da bulunan 4. Avcı taburu, “Şeriat isteriz” diye ayaklanırlar. Ortalıkta İttihadı Muhammedi diye bir örgüt ismi dolaşmakta ve Derviş Vahdet, Volkan gazetesinde yazdığı yazılarla ayaklanmacıların lideri gibi gözükmektedir.

İttihatçılar hemen Selanik’te harekete geçerler. Harekât Ordusu adı altında bir ordu oluşturulur. Mahmut Şevket Paşa komutanlığında İstanbul’a yürüyen Harekat Ordusu, II. Abdulhamid’i tahtan indirir ve yerine V. Mehmet getirilir. Asıl iktidar İttihat-ı Terakki’nin eline geçer. Daha sonra anlaşılır ki hem ayaklananlar hem de ayaklanmayı bastıranlar aynı merkezden yönetilmiştir. 1909’da tatbik edilen yöntem, bundan sonraki yüz yıla damgasını vuracaktır.

Cumhuriyet dönemi darbeler dönemidir. Cumhuriyetin kendisi bir darbedir. Padişah tarafından III. Ordu müfettişliğe atanan Mustafa Kemal, “Hilafeti ve Saltanatı” kurtarma şiarı ile yola çıkar. Güç toparlayıncaya kadar, “Hilafeti ve Saltanatı” kurtarma şiarını kullanmaya devam eder. “Hilafeti ve Saltanatı” kurtarma şiarı yola çıkan Mustafa Kemal, Hilafet ve Saltanatı ortadan kaldırır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dinamiklerine baktığınız zaman, gizli örgütlenmelerin rolü ağırlıktadır. Teşkilat-ı Mahsusa, Karakol, Felah gibi örgütlenmelerin yanı sıra Yavuz ve Muavenet-i Bahriye gibi denizci gruplar da aktiftirler. Söz konusu gizli örgütlenmelerin hedefinde Kürtler vardır. Gizli örgütlenmelerden gelen Sakallı Nurettin Paşa ve Milis Yarbayı Özdemir Bey (Ali Şefik); icraatlarıyla; Devletin Kürtlere karşı yürüttüğü siyasetin iki ayrı ekolünü temsil ederler. Nurettin Paşa, devletin açık yüzünü, Özdemir Bey; devletin gizli yüzünün yansıtır. Koçgiri’yi yerle bir eden Sakallı Nurettin Paşa, Cumhuriyet tarihi boyunca hiç unutulmamış, 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından ölü iken terfi ettirilmiştir. 12 Eylül Askeri Cuntası tarafından çıkarılan, 2549 sayılı Devlet Mezarlığı Yasası’nda; Nurettin Paşa rütbesi Kor. Generallikten Or. Generalliğe terfi ettirilerek, Atatürk Araştırma Merkezi şeref üyesi sayılmış ve Devlet Mezarlığına gömülmesi kararlaştırılmıştır. Sakallı Nurettin Paşa’nın 60 yıl sonra ölü iken terfi ettirilmesi, Kürt politikasının oluşturulmasındaki rolü ve Kürt katliamında gösterdiği başarıdandır. Sakallı Nurettin Paşa, icraatlarıyla yetinmemiş; “Kürtleri Göç Ettirme Tasarısı” ismiyle Genelkurmay Başkanlığına çözüm önerini sunar. Paşa’nın önerileri Kürt politikasında belirleyici olur. Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı tarafından yayınlanan Türk İstiklal Harbi, Ayaklanmalar(1919-1921 IV. Cilt) adlı resmi tarih kitabında Nurettin Paşa’dan övgüyle söz edilmektedir.

“Merkez Ordusu Komutanı bu felaketin (Koçgiri Ayaklanması) bir daha tekerrür etmemesi için, bölgede daha esaslı bir hareketin yapılması hususunu Genelkurmaya önerdi. Nurettin Paşa bu önerisinde ‘Asi köylerini dağıtmak, bunları Anadolu’nun başka bölgelerine, Türklerin arasına serpiştirmek…’tezini savunuyordu.

BMM’nin milletvekillerine yerinde yaptırdığı bu incelemenin Koçgiri ayaklanmasının özellikle politik anlamda başlamasını tespit etmesi ve doğrulanması bakımından önemi büyüktür. Atılan bu yanlış adım, Cumhuriyet devrinde Şeyh Sait ve Dersim ayaklanmaları ile filizlenip kendisini bir daha gösterdi ve ancak sert bir temizleme harekâtı ile kesin olarak sona erdi.”[1]

Genelkurmay’ın yayınladığı resmi harp tarihinde; Nurettin Paşa’nın önerilerinin 1925 ve Dersim ayaklanmalarında uygulandığını ve “sorunu” kesin olarak çözdüğü iddia edilmektedir. Söz konusu kitap 1972 yılında yayınlanmıştır. Dolaysıyla 1972 sonrası dönemle ilgili değerlendirmeler yoktur. Aynı yöntemlerin bugüne değin uygulandığı Devletin resmi televizyon kanalı TRT-1’de 01.02.2010 tarihinde yayınlanan “Zor Hayat” adlı belgeselde itiraf edilmiştir. Belgeselde; Dört bin köyün zorla boşaltıldığı, on beş bin insanın ortadan kaybolduğu, Kürt köylülerinin zorla koruyuculuğa zorlandığı, koruyuculuğu kabul etmeyenlerin çeşitli işkencelere tabii tutulduğu ve köylerinin yakıldığı belgelerle anlatılıyor. Belgeseli izlediğiniz zaman, iki soruyu kendi kendinize sormak zorunda kalıyorsunuz. Birincisi; anlatılan haliyle bile (anlatılanlar, yaşananların binde birini bile kapsamıyor) orta yerde bir insanlık (savaş) suçu var, bunun hiçbir şekilde muhatabı yok. İkincisi; yapılanları sorgulamayan, ulusal ve uluslar arası kurumlara götürmeyen, sadece seçim malzemesi olarak kullanan, hesap sormayan; hesap sorulmasından rahatsız olan (Ergenekon Davası vs.), “affetmeye” hazır bir siyasal “temsil” var, neden? Her Kürdün, demokratın, sosyalistin, dindarın kısacası her insanım diyenin bu soruları kendisine sorması gerektiğini düşünüyorum.

Devletin gizli yüzünü temsil eden Özdemir Bey, çekirdekten özel harpçidir. Kürtler açısından ayrı kulvarda önemli bir simadır. Mısır Kölemenlerinden olan ve 1885 Kahire doğumlu olan Özdemir Bey’in asıl adı Ali Şefik’tir. Dr. Hasan Şerif Kaymaz, Özdemir Bey’in görev yaptığı yerleri şöyle anlatıyor:

Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ordusu’nun emrinde çeşitli cephelerde gönüllü olarak savaştı. Savaş bitince, Temsil Kurulu’nun kararıyla 1919 yılında Suriye’ye Cezire Komutanlığına bağlı olarak hareket etmek üzere bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı. 9.3.1922 günü Ankara’dan ayrılan ve 22.4.1922’de Diyarbakır’da El-Cezire Cephesi Komutanı Cevat (Çobanlı) Paşa ile görüşen Özdemir Bey, 15.5.1922’de Revandiz’e hareket etti. Aldığı talimat, Ulusal Ant sınırları içerisinde olduğu belirtilen Musul Vilayeti’nin Faysal yönetimine geçmesini engellemek; İngilizlerin amacının İslam birliğini parçalamak olduğunu ve bu amaçla Faysal’ı bir alet olarak kullandıklarını halka anlatmaktı. Ayrıca, halka eşit ve adil davranacak, taassup derecesinde güçlü olan dinsel duygularına saygılı olunacaktı”[2]

Özdemir Bey’in Rewanduz’a gönderilmesinin nedeni, Musul’u elde tutma gayreti değildir. Kemalistlerin, Musul’la ilgili fazla hesapları yoktur. Dr. Rıza Nur, anılarında İsmet Paşa’nın Lozan görüşmelerine giderken Mustafa Kemal’in kendisine: “Musul ve Trakya konusunda ısrarcı olma” dediğini anlatır. BMM Lozan konulu görüşme (Mart 1923) tutanakları incelendiği zaman, Kemalistlerin Musul’dan vazgeçtikleri açıkça görülür. Dr. Hasan Şerif Kaymaz’ın İslam birliğine dair belirlemeleri gerçeği yansıtmaz. 1 Kasım 1922 Saltanatı kaldıran ve Halifeliği kaldırmayı programlayan bir iktidarın İslam birliği diye bir derdi olamaz. Dolaysıyla Özdemir Bey’in gidişinin tek nedeni Kürtlerdir. Güney Kürdistan’da Kürtlerin bir statüye kavuşmasını engellemektir. Bunun için ikili bir politika geliştirilmiştir. Şeyh Mahmut’la ilişkiler geliştirilerek, İngilizlerle çatıştırmak ve anlaşmalarını engellemektir. Bu nedenle Şeyh Mahmut – Ankara ilişkisi araştırmaya değer bir konudur ve açıklığa kavuşmamıştır.

Diğer yandan İngilizlerle her türlü taviz verilerek (buna Musul dâhildir) İngilizlerin Kürtlere bir statü verilmesinin önüne geçmektir. Mustafa Kemal, Chicago Tribune muhabiri John Clayton’la 27.09.1922 tarihinde yaptığı söyleşide Musul’da ısrarcı olmayacaklarının işaretlerini verir.

“Musul’un Ulusal Ant sınırları içinde olduğunu belirterek, bu bölgedeki petrolün işletilmesinin mutlaka o topraklara sahip olmayı gerektirmediğine dikkat çekti. Petrolun, A.B.D gibi, Türkiye üzerinde emelleri bulunmayan bir devlet tarafından işletilebileceğini, tutumunu değiştirmesi durumunda İngiltere’nin de bu kapsamda değerlendirilebileceğini vurguladı.”[3]

Özdemir Bey, üstlendiği rolü iyi oynar. Kürtlerin İngilizlerle çatışmasında ciddi katkıları olur. En önemli başarısı Kürtlerin güneyde bir statüye sahip olması ihtimali çok yüksekken, bu ihtimal ortadan kalkar. Kemalistler de kuzeyde rahat bir nefes alırlar. Kemalistlerin riski yönetme politikasının esaslarından biride Kürt güçlerine müdahale, politikalarının şekillenmesinde belirleyici olmaktır.

Cumhuriyetle beraber muhalif görünen örgütler kurma, bu örgütlenmeler vasıtasıyla muhalif potansiyeli kontrol altında tutma ve kendi amaçları doğrultusunda kullanma, devlet geleneği haline gelir.

Balyoz darbe planının ortaya çıkmasından sonra, o dönemin yetkili komutanları; bunların “Harp Oyunları” olduklarının ve bu tür çalışmaların sürekli yapıldığı yönünde açıklamalar yaptılar. “Harp Oyunlarının” esasen Kürtlere karşı yapıldığını biliyoruz. Ama nedense Kürtlere karşı planlanan ve uygulamaya konan “Harp Oyunları” deşifre edilmemektedir. Son otuz yılda Kürdistan’da meydana gelen ve açığa çıkarılması istenmeyen olayların; birer “Harp Oyunu” mudur? Bu sorunun yanıtı verilmelidir. Son otuz yılda öyle olaylar vuku bulmuştur ki bu olayların faili belli; ancak muhatabı belli değildir. Örneğin 1980 Askeri Darbesinin esas gerekçesi nedir? Darbe ortamının, darbeciler tarafından hazırlandığını biliyoruz. Tıpkı Hasan Fehmi gibi Abdi İpekçinin öldürülmesi ve akabinde Maraş, Çorum, Malatya’da Hamit Fendoğlu’nun bombalı saldırıda öldürülmesi v.s olaylar, darbe ortamını hazırlaya yöneliktir. Darbenin sonuçlarına baktığınızda; Kürt siyasal hareketinin baştan aşağı yeniden şekillendiğini görüyoruz.

Darbe atmosferinde başlayan çatışmalı süreç, izah edilemeyen bir dizi olay gizemini sürdürüyor. Koruyucuları cezalandırma adı altında, kadın ve çocukların kastedilmesi, 1993 yılında Bingöl’de otuz erin öldürülmesi, sivillere yönelik sistemli bir katliam politikasının uygulanması(Hizbullah örgütlenmesi adı altında), 28 Mart 2006 yılında üç gün süreyle Diyarbakır’ın harabeye çevrilmesi, Dağlıca, Aktütün ve en son Reşadiye saldırısı.

Söz konusu olayların neye ve kime hizmet ettiği sorgulanmalıdır. Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Hewler’i ziyaretinde yaptığı açıklama dikkat çekicidir. Davutoğlu, “Dağlıca baskını ile Türk-Kürt çatışması yaratmak istediler, biz bunu tercih etmedik” dedi. Gerisi sağırlar diyalogu.   Saygılarımla.

05.02.2010


[1] Aktaran, Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti’nde TEK-PARTİ YÖNETİMİ’nin Kurulması(1923-1931), Yurt Yayınları, Ankara,1981, s:118

[2] Dr. Hasan Şerif Kaymaz, Otopsi Yayınları, 1. Basım/Ağustos-2003, İstanbul, s:189-190

[3] A.g.e s:228

tahsinsever@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Niha 2 şîrove girêdayê gotarê ne
    PeyamaAzadi says:

    […] önceki yazımda (2010’a Girerken Kaos Devam Ediyor!), Türkiye’de ve Kürdistan’da kaotik ortamın devam ettiğine işaret etmiştim. Yazının […]

    M. Sonmez says:

    cok guzel bir yazi Tahsin Hoca, kalemine saglik

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e