1925 Şehitlerini Anma Etkinliklerinden Notlar

Bu yıl, Diyarbakır’da 1925 şehitlerini anma amacıyla üç ayrı etkinlik düzenlendi. İki tanesi bizlerinde katkılarıyla Dicle-Fırat Diyalog Grubu tarafından organize edildi. Bir başka etkinlikte 29.06.2010 tarihinde BDP ve DTK  tarafından düzenlendi. Geçmiş yılların aksine Türk medyasının ilgisi çok fazlaydı. İlginin nedeni 20.Yüzyılın başlarında meydana gelen tarihsel olaylarla yüzleşme veya en azından söz konusu tarihsel olayları tartışabilme cesaretini göstermekten kaynaklanmıyordu. Türkiye’nin hızla demokratikleştiği ve bütün sorunları tartışabilme zeminini yaratığı söylenemezdi. Aksine devletin içindeki iktidar mücadelesi derinleşiyor, devletin tüm kurumlarında göğüs göğüse çatışma devam ediyordu. Yüksek yargı bu çatışmanın açık bir tarafı olarak siyasal mücadeledeki yerini alıyordu.

İlginin nedeni belirttiğimiz hususlar olmadığına göre, geride tek bir ihtimal kalıyor. Etkinliklerin Şeyh Said’ın adında somutlaşması ve söz konusu etkinliklerde yapılan kimi konuşmaların ve görüntülerin Kemalistlerin öne sürdükleri tezleri destekler mahiyette olmasıdır. Türk basını, etkinlikleri “İlk defa Diyarbakır’da Cumhuriyet rejimine karşı ayaklanan Şeyh Sait anılıyor” şeklinde lanse etti. Başta CNN ve NTV olmak üzere birçok kanalda ard arda programlar yapılmaya başlandı.

1925 şehitlerinin ilk kez anıldığı doğru değildi. 2005‘ten itibaren düzenli olmasa da anmalar yapıldı. İlk kez 3 Temmuz 2005 tarihinde Kürd-Der tarafından düzenlenen bir panel ile anıldılar. Panele Dr. Mehmet Emin Sever, Şeyh Kasım Fırat, Şerefhan Cıziri katıldı ve İbrahim Güçlü tarafından yönetildi.

En kapsamlı anma, 2008 tarihinde “Bîranîna Serok û Têkoşerên Kurdîstanê ya 1925-an” adıyla gerçekleştirildi. Anma, TEVKURD- Komeleya Ehmedê Xanî- Demokratên Şoreşger/CIVAN KURD-Weşanen Ray- bağımsız şahsiyetlerden oluşan bir komite tarafından planlandı. Planlamaya göre; 27.06.2008 tarihinde panel, 28.06.2008 tarihinde Ulu Camii önünde anma, 29.06.2008 tarihinde ise mevlit okutulacaktı. Tüm etkinlikler mahkeme kararı ve Diyarbakır Valiliği tarafından yasaklandı. Yasaklamaya rağmen Ulu Camii önündeki anma ve mevit gerçekleştirildi. Hem 2005’teki anma hem de 2008’teki anmalarla ilgi ceza davaları açıldı ve bu davaların bir kısmı devam ediyor.

Bu yılki ilk etkinlik 26 Haziran’da “ Şeyh Said Konferansı- 1925 Özgürlük Şehitlerini Anma” adıyla düzenlendi. Konferansa Mele Süleyman Kurşun, Abdullilah Fırat ve ben konuşmacı olarak katıldık.

Sayın Mele Süleyman Kurşun’un konuşmasında; İslami Kürt kesimdeki genel kafa karışıklığının çizgilerini yansıtıyordu. 1925 Hareketinin sahiplenmesinin hangi temelde olduğuna dair net bir fikir edinmek mümkün olmadı. Zaten konuşma esas itibariyle Şeyh Said’in şahsına yönelikti ve Şeyh Said’in 1925 Hareketindeki rolü ile ilgili fazlaca bir şey söylenmedi.

Paneldeki en enteresan konuşma Şeyh Abdullilah Fırat tarafından yapıldı. Konuşmasının tamamını Şeyh Said ailesi ve Şeyh Said’in şahsına ayırdı. 1925 Hareketine değinmemeye özen gösterdi. Özetle; “Şeyh Said ailesinin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan geldiklerini, Kürt olmadıklarını, Urmiye bölgesinden göç edip buralara geldiklerini, Şeyh Said’in derin bir din alimi olduğunu ve zengin bir kütüphanesinin bulunduğunu, aynı zamanda ticaretle meşgul olduğunu ve bu nedenle çok zengin bir aile olduklarını” uzun uzadıya anlattı.

Şeyh Abdullilah Fırat’ın konuşmasında belgeye dayandırdığı tek somut söylemi; Yunan kuvvetlerinin İzmir’e girmesiyle beraber Hükümette çekilen ve birçok aile ferdi tarafından imzalanan destek telgrafıydı.

Fırat, konuşması arasında yaptığı bir belirleme günün gafı olarak hafızalardaki yerini aldı. Harput’un alınması sırasında yağma ve talan yapanların “Zazaca konuşan Dersimliler olduğunu” söyledi. Akabinde yaptığı bir belirleme var ki çok daha vahimdir. Okuyucuya saygıdan dolayı yaptığı belirlemeyi aktarmayı uygun görmüyorum.

Bu söylemi doğrulayacak hiçbir bilgi ve belge yoktur. 1925 Hareketi Azadi Örgütü adlı kitap çalışmamda Harput’taki yağma olayına değinmiştim. Harput’a giren Kürt kuvvetlerinin başında bulunan Şeyh Şerif’in; “Her kim bu kabil harekâta cüret ederse, idam edileceği” emrine rağmen olayların gidişatını değiştirmediğini, yağma ve talan olaylarının devlet güçleri tarafından organize edildiğini ve Kürt kuvvetlerinin aleyhine kullanıldığı açıktır. Bu hususa değinenlerden biri de Behçet Cemal’dır. Behçet Cemal, yağma-talan olayını şöyle anlatır:

“Birden her tarafa tahrip ve yağmacılık başlıyor. Sanki sihirli bir kuvvet Elazığlıların, maneviyatlarına varıncaya kadar her şeyini esir etmiş… Subay evlerine de taarruz edilmesi ve neticede yağmacılığın genişlemesi üzerine fedakar beş on Bitlislinin bu soygunculara karşı çektikleri silahların sedası muhit içinde İsrafilin borusu gibi tesir etmiş. Herkes yavaş yavaş uyanmaya ve savrulmağa başlıyor ve ancak o zaman eşkiyanın memleketten koğulmasına imkan elveriyor.”[1]

Behçet Cemal’in bahis ettiği “sihirli kuvvet” aslında devletin kuvvetidir. Devlet, krizi iyi yönetebilmiş ve ortamı kendi lehine çevirmeyi becermiştir. Yağma ve talan olayı bu kadar açıkken, bu olayı başka tarafa çekip; “şunlar yaptı-bunlar yaptı” türünden değerlendirmeler, olayın özünü saptırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Şeyh Said ailesine mensup Şeyh Diyadin Fırat ise CNN TÜRK’te yayınlanan bir programa katıldı. 28.06.2010 tarihinde CNN TÜRK’te Cüneyt Özdemir’in sorularını yanıtlayan Şeyh Diyadin Fırat’ın açıklamaları da genel çerçeve itibariyle Şeyh Abdullilah Fırat’la aynı paralelde olduğu dikkatlerden kaçmadı. Şeyh Diyadin Fırat, gayet mahcup bir tavırla; “Osmanlıdan Cumhuriyette geçişin bir travma yarattığını, bu travmanın rejim değişikliğinden kaynaklandığını, insanların evlerinin eşyalarını değiştirirken bile bundan çok etkilendiklerini, istenmeden böyle bir hadisenin meydana geldiğini ve 1925’in böyle değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi. Şeyh Diyadin Fırat, sorulara verdiği yanıtlarda Kürt kelimesini ağzına almadı ve Cüneyt Özdemir’in Ulu Camii’nin önünde Cibranlı Halit Bey’in son sözlerinin yazılı olduğu bez afişi işaret ederek, bu sözler ne anlama geliyor sorusuna; “Söz konusu afiş bize ait değildir” diye yanıtladı.

Şeyh Diyadin Fırat’ın neyi sahiplendiği neyi sahiplenmediği kendi problemidir; ancak herkes şunu bilmelidir; Cibranlı Halit Bey’in son sözleri vasiyetidir. “ Siz bugün beni asıyorsunuz, arkanda milyonlarca Kürt var. Torunlarımız bizlerin intikamını alacaklardır.” derken, Kürt Halkının  imha ve inkar zihniyetini mutlaka mahkum edeceğini ve kendi ulusal demokratik haklarına sahip çıkacağını; dar ağacına giderken haykırmıştır. İntikamdan kastettiği budur. Tarih kendisini haklı çıkarmıştır. Milyonlarca Kürt 85 yıldır haklı ve meşru ulusal demokratik haklarının mücadelesini vermeye devam ediyor.

Yakın Kürt tarihinin her türlü araç-gereç kullanılarak maniple edilmeye çalışıldığı açıktır. Bizler, geçmişte Kürt Halkı için fedakârlık yapmış şahsiyetleri anarken; bir anlamda ortalığa saçılan bilgi kirliliğini aralamaya, bilimsel-akademik metot içerisinde olayları analiz etmeye, Kürt tarihinin maniple edilmesi karşısında ciddi bir duruş sergilememiz gerekmez mi? “1925 Özgürlük Şehitlerini Anma” adıyla bir konferans düzenleyeceksiniz;  konferansta 1925 Hareketini konuşmayacak, tartışmayacak, bu hareketle ilgili ciddi hiçbir analiz yapmayacaksınız. Yapmak isteyenlere de ince taktiklerle engel olmaya çalışacaksınız.

Bu konuşmalar yüzlerce, binlerce ve televizyon haber-programları dikkate alındığında milyonlarca insanların önünde yapıldı. Kürt kamuoyunun tepkisini merak ettim. Yazımı bu nedenle biraz geciktirdim. İki yazı dışında bir değerlendirmeye rastlamadım. Bu yazılardan biri Sayın Zeynel Abidin Han’a gideri ise Sayın İbrahim Güçlü’ye aittir. Sayın Güçlü’nün yazısı esas itibariyle geçmişte 1925 Hareketinin sahiplenilmesinin kronolojik bir dökümünden ibarettir. Yazılanlar doğrudur; ancak bu yıl yapılan etkinlerin biçimine ve içeriğine hiç değinmemektedir. Bu son derece dikkat çekicidir. Muhalif kişiliği ve eleştirel tutumuyla tanıdığımız Sayın İbrahim Güçlü’nün bunca bilgi kirliliğine, mürit toplantısı seviyesinde konuşmalara, Kemalist tezleri desteklercesine ortaya çıkan görüntülere söyleyecek sözü yok !

Bu noktada söyleyeceğiz şudur; saygıdeğer doktor ağabeyimizin doktorlara atfen söylediği “ Doktor ilk görevi hastaya zarar vermemektir, teşhis ve tedavi sonra gelir.” Son derece yerinde bir belirlemedir. Buradan hareketle Kürt siyasetçileri, aydınları, dindarları, sosyalistleri, muhafazakarları, liberalleri ve demokratları bir bütün olarak yapacağımız ilk şey Kürt Halkının haklı ve meşru mücadelesine zarar vermemektir. Unutmayınız ki sicillerimiz sabıkalarla doludur. Akabinde yapabileceğimiz katkıyı düşünmeliyiz ve üstümüze düşeni yerine getirmeliyiz.

Saygılarımla.

08.07.2010

Diyarbakır


[1] Şeyh Sait İsyanı, Aktaran Nurer Uğurlu-Kürt Milliyetçiliği, Kürtler ve Şeyh Sait İsyanı, S:322

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e