TV NET’TE Açık Oturum
Kitap – Tanıtım

Peyama Azadi Manset

Get Adobe Flash player

12 Eylül veya “Reel Atatürkçülük’ü” Anlamak!

12 Eylül askerî cuntası yirmibeşinci yılını doldurdu. Bu zaman zarfında ‘Parlamento’ ve yerel yönetimler defalarca yenilendi, nice hükümetler geldi geçti fakat cuntanın kurduğu makina, kayda değer bir değişikliğe uğramadan yerinde duruyor ve aynı istikâmette yol almaya devam ediyor! Neden ülkeyi bir askerî kışlaya çeviren cuntanın eseri olan kurumsal yapı, mevzuat ve işleyişe bir türlü dokunulmuyor? Neden cunta sonrasının ‘seçilmişleri’ cunta anayasasından kurtulmayı bir türlü akıl etmiyor? Neden sadece anayasa suçu değil, ülkeyi yedi yüz seksen bin kilometre karelik bir işkencehaneye çevirerek, insanlık suçu da işleyenlerden hesap sorulmuyor?

Neden cuntacıları ve şûrekasını yargı denetimi dışında tutan anayasanın geçici onbeşinci maddesi hâlâ yürürlükte? Neden bu kadar zamandır [78'liler dernekleri hariç] toplumun ‘demokratik güçleri’ cuntacılardan hesap sorulması yönünde kılını kıpırdatmadı? Neden cunta yürürlükteki anayasayı çöpe atarken, dönemin anayasa mahkemesi üyeleri birer hukukçu gibi davranmadı? Savunma hakkının ‘timsali’ baroların cunta karşısında sergiledikleri sefalet nasıl açıklanacak? Neden cuntacılar yargılanmaz da ‘cuntacılar yargılansın’ diyen savcı Sacit Kayasu meslekten ihraç edildi? Ve neden cuntanın üniversiteleri askerileştirmesi demek olan YÖK bu kadar kolay yerleşti ve hâlâ yerinde duruyor? Bilim haysiyetini savunmak durumunda olanların bu sefil hallerinin gerisinde ne var? Neden cuntanın devirdiği, seçimle gelmiş bir başbakan bir süre sonra yeniden başbakan, dahası cumhurbaşkanı olabiliyor ve cumhurbaşkanlığına terfi edişi vesilesiyle verdiği resepsiyona, başbakanlığına son veren cunta şefini ‘onur konuğu’ olarak davet edebiliyor? Elbette bu tür soruları çoğaltmak mümkündür ama cevapları gerilerde aramak kaydıyla…

Bugüne kadar 12 Eylül askeri cuntasına dair çok şey yazıldı. Yapılan değerlendirmeler daha çok cuntanın ortaya çıkardığı vahşet tablosunun, sistematik devlet terörünün, insanî yıkımın ve sosyo-ekonomik sonuçların sergilenmesiyle sınırlı kaldı. Askerlerin neden bu kadar kolay müdahale edebildikleri, ‘sivil’ denilenlerle ilişkileri, daha baştan söylemek gerekirse ‘aynılığı’ veya ‘sivillerin’ sivil olmadığı, sivil-asker özdeşliği, neden üniformasız olmanın sivil sayılmaya yettiği, darbeciliğin ‘olağan’, ‘sıradan’ bir yönetim geleneği oluşu, asıl misyonu mistifikasyon [yanılsama] yaratmak, rejime ‘demokratiklik’ görüntüsü vermek, diplomalıları ve halkı aldatmak olan Parlamento’nun içi boş kabuk oluşu, velhâsıl ‘modern’ denilen kurum, söylem ve mekanizmaların ne işe yaradığı gerektiği gibi tartışılamadı. Elbette, bu durum bizim için şaşırtıcı değildir. Zira, devlet kafası taşıyan, bağnaz resmî tarih ve resmî ideoloji tarafından beyinleri dağlanmış, bilinci köreltilmiş, Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmayla şerbetli ‘aydınların’ kendi gerçekliklerine yabancılaşmasında şaşılacak bir yan yoktur. Fakat, sorun sadece ideolojik yabancılaşmayla açıklanabilir de değildir. Sorunun bir veçhesi de maddî-sınıfsal çıkarlarla ilgilidir. Türkiye’de ‘modern’ söylem, kurum ve mekanizmalar yeninin değil eskinin hizmetindedir. Bu duruma açıklık getirmeden 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı,12 Eylül’ü, 28 Şubat darbelerini, cuntacılık geleneğini, aynı şekilde 6-7 Eylül utancını, Kanlı Pazar’ı, 1 Mayıs’ı, Maraş’ı, Çorum’u, Sivas katliamını, Susurluk’u, Şemdinli’yi, sayısız siyasi cinayetleri anlamak mümkün değildir. Bağnaz resmî ideolojinin, resmî tarihin ve Avrupa-merkezciliğin okulunda yetişmiş sol hareket de daha iyi durumda değil… Kendi tarihini anlamaktan aciz, kendi dününden habersiz bir sol hareketin, toplumu, insanı, dünyayı değiştirme iddiasının inandırıcı olması mümkün değildir. 12 Eylül’le ilgili tutarlı bir yaklaşım ortaya koyabilmek, rejimin niteliği hakkında resmi tarih ve resmî ideoloji dışında, Avrupa-merkezli de olmayan bir teorik kavrayışı gerektiriyor. Kafa karışıklığını aşmadan, resmî gerçekle hesaplaşmadan, 12 Eylül’ü ve sonrasını anlamak mümkün değildir.

Modernite, Modernlik ve ‘Aydınlanma’ya’ Dair Söylem ve Gerçek …

Türkiye’de moderniteye, modernleşmeye [çağdaşlaşma, muasır medeniyeti yakalayıp aşma retoriği] aşırı gönderme yapılır. Yenilikler, tanzimatlar, ıslahatlar ama, asıl Cumhuriyet aydınlanmanın timsâli sayılır. Oysa, Türkiye’nin tarihinin hiçbir döneminde ne modernite devrimi ne de aydınlanma diye bir şey yaşanmıştır. Bu ülkede hiçbir zaman Eski Rejim’le [Ancién Régime] hesaplaşma gerçekleşmedi. Osmanlı sistemindeki muhalefet her zaman bir iç muhalefetti, amaç hiçbir zaman yeni ve farklı bir şey yapmak değildi. Muhalefetin yegane amacı, Eski Rejim’i yaşatmak, ihya etmek, ‘ilelebet payidar kılmaktı…’ Oysa, modernite ve aydınlanma, Eski Rejim’den kopmakla, onu aşmakla, velhâsıl, yeni, farklı, orijinal birşeyler yapmakla ilgilidir. 1923 te kurulduğu söylenen Cumhuriyet’in de bu bağlamda herhangi bir orijinalliği yoktu. 28 Ekim 1923 te Türkiye’de biçimsel bir anayasal monarşi geçerliydi. Ertesi gün [29 Ekim] Mustafa Kemal, bir darbeyle Saltanatı ilga edip Cumhuriyet’i ilân etti. Fakat, ilân etmekle Cumhuriyet kurulmazdı. Siz adını öyle koydunuz diye öyle olması gerekmez. Eğer Cumhuriyet, cumhurun [halkın] iradesinin tecellisi demeye geliyorsa, 29 Ekim’in bir gün öncesine göre halk iradesinin daha kapsamlı tecellî ettiği, en azından o yolu açan tarihsel bir an olması gerekirdi. Asla öyle birşey söz konusu değildi. Adı Cumhuriyet olsa da asıl söz konusu olan padişahsız padişahlık rejimiydi . Mustafa Kemal, Ebedî Şef ilan edilmemiş miydi? Bu, Türk usulü bir cumhuriyetti… Görüntüyle gerçek arasındaki uyumsuzluğu dert edinenlerin, asıl darbenin padişaha yönelik olmaktan ziyade, İttihatçıların iktidarda gözü olan kanadına karşı yapıldığını, Mustafa Kemal’in fiili ve/veya potansiyel tehlike olarak gördüğü muhalefeti tasfiye amacı taşıdığını bilmeleri gerekirdi. Kaldı ki 1908′den beri geçerli rejim bir anayasal monarşiydi. Padişahın [Sultanın] sembolik bir varlığı söz konusuydu. Yöneten padişah değildi, zira yasa yapamaz, dolayısıyla hükmedemez durumdaydı. Bu bakımdan 29 Ekim tipik bir darbeydi [coup d‘état] ve bu dünyada darbeyle cumhuriyet kurulmazdı. Darbeler yeni birşey yapmak için değil, geçerli statükoyu korumak için yapılır. Darbe, eskiyi sürdürmek üzere yeni bir ekibin direksiyona geçmesinden ibarettir… Sadece personel değişir ama bu sancısız bir şey de değildir. Ekseri kafalar da uçurulur… Velhasıl Mustafa Kemal’in şahsî diktatörlüğü olan otokratik rejime cumhuriyet adı verilmişti. Buna ‘modern yüzlü monarşi’ demekte bir sakınca yoktur. Kravatlı, fraklı, fötr şapkalı monarşi… O günden sonraki süreç, her türlü muhalefetin susturulduğu, sınırlı demokratik ve sivil halkların ezildiği bir süreçti. Emekçi halk çoğunluğunun cumhuriyetin kurulduğundan haberi bile olmamıştı. Anlaşılabileceği gibi, halk çoğunluğu olup-bitenleri bir ‘saray darbesi’ olarak algılamıştı. Efendilerin kutsal devletleri etrafında dönen kara bulutlar zail olmuş, tehlike atlatılmış, sömürü, yağma ve talan olanakları yeniden güvence altına alınmıştı… Elbette, parlamento varlığını korudu ama içi boş kabuk olmak kaydıyla. Zira, Meclis üyeleri Mustafa Kemal tarafından tayin ediliyordu. Dernek kurmanın, siyasî parti kurmanın, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün kesinlikle yasak olduğu bir rejimde parlamento içi boş kabuktur, sadece biçimsel bir varlığa sahiptir… Meclis, halk iradesinin değil, otokrasinin, benim Bonapartist diktatörlük dediğimin [Bkz. Paradigmanın İflası] hizmetindeydi, reel bir varlığı söz konusuydu… İşte seksen iki yıldır ‘coşkuyla kutladıkları’ Cumhuriyet böyle bir şeydir.

Osmanlı Devlet sistemi esas itibariyle Memluk siyasî geleneğine dayanırdı. Savaşçı, din adamı (ulema), tacir [seyfiye-ilmiye–ticaret erbabı] üçlüsünün sınıfsal ittifakına dayalı bir egemenlik sistemiydi. Bu üçü arasındaki ilişki, diyalektik bir çıkar ilişkisiydi. Söz konusu gelenek Cumhuriyet döneminde de geçerli olmaya devam etti. Bir kopuş olmadığına göre başka türlü olması da zaten mümkün değildi… Bugün de onca modernlik, çağdaşlık, demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, AB’ye katılma retoriğine, vb. rağmen Memluk siyasî geleneğinin devam ettiğini söylemek mümkündür. Orduyla diğerleri [komprador burjuvazi ve ‘aydın' denilen modern ulema] arasındaki ilişki, özü itibariyle bir değişikliğe uğramış değildir. Sözünü ettiğimiz diyalektik ilişkinin devamlılığının bir kanıtı olarak, komprador sermaye sınıfının bir bileşeni olan ordunun [TSK] üçüncü büyük sermaye grubu olduğunu ve birincilik için yarıştığını hatırlamak yeter… Aynı şekilde cömertçe aydın denilen ‘modern mektepli taifenin’de darbelerdeki ve sonrasındaki tavrına bakmak yeterlidir… Askeri bürokrasi, sivil bürokrasi ve komprador sermaye üçlüsü arasındaki ilişki diyalektik sınıfsal çıkar ilişkisidir, yatay geçişlerle sürekli olarak beslenip yenilenen bir ilişki…

Türkiye’nin tarihinde bir modernite devrimi ve aydınlanma yaşanmadı. Kapitalist teknolojinin ürettiği şeylere sahip olmak, kapitalist devletlerden kurum ve söylem kopya etmek modernlik sayıldı. Moderniteyse, kadim metafizikten kopmakla, Eski Rejim’le hesaplaşmakla, siyasetin önünü açmakla, modernitenin bir gereği olan gerçekten lâik bir rejim kurmakla [modernitenin lâikliğe önceliği vardır dolayısıyla modernite devrimi yaşamamış, eski rejimle hesaplaşmamış bir devletin lâik sayılması mümkün değildir], bu amaçla dini siyasetten ayırmakla velhâsıl zihinsel bir devrimi gerçekleştirmekle, perspektifi, paradigmayı değiştirmekle mümkündür. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan, muasırlaşma [çağdaşlaşma], modernleşme, ilerleme, kalkınma, vb. sembolü sayılan yenilik ve reformlar, yeniyi kurmak için değil, Eski’yi yaşatmak içindi. Avrupa kapitalizminin meydan okuması karşısında bir tür savunmaydı. Osmanlı sisteminde XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan tüm muhalefet odakları [Genç Osmanlılar, Jön Türkler de denilen İttihatçılar ve diğerleri] sistem içi muhalefetti. Onların sorduğu soru da padişahın sorduğu soruydu: Bu devlet nasıl kurtulur? Kimse Eski Rejim’le hesaplaşma niyetinde değildi… Zaten sınıfsal olarak iktidardan ayrı ve ayrışmış da değillerdi, yöneten ekibe dahildiler, velhâsıl egemen sınıftılar… 29 Ekim 1923 te bir darbeyle padişahı tasfiye edip rejimin adını Cumhuriyet olarak değiştirenler de Eski Rejim’i kurtarma, Kutsal Devlet’i yaşatma misyonuna koşulmuş, komprador imparatorluk bürokrasisini oluşturan İttihatçılar’dı. Osmanlı devlet sisteminde ilişkinin yönü devletten halka doğruydu. Cumhuriyet’ten sonra bu durumda bir değişiklik olmadı. Daha da ötede, devlet-halk yabancılaşması daha da derinleşti. Zira Osmanlı İmparatorluğu döneminden farklı olarak, Cumhuriyet bürokrasisi halkı adam etme iddiası taşıyordu… Aslında bu devletin ‘kendi halkını’ sömürgeleştirmesiydi… Devletin halk kitlelerine bakışıyla, sömürgecilerin sömürge halklarına bakışı arasında büyük benzerlikler söz konusuydu. Dolayısıyla, Osmanlı döneminin reayası, Cumhuriyet’ten sonra da reaya olmaya devam etti, ama ona vatandaş dediler… Eğer bu toplumun insanı gerçekten yurttaş olabilseydi, yurttaş bilinci taşısaydı Türkiye böyle mi olurdu? Modernite devrimi yaşamış burjuva toplumlarında siyaset-ekonomi ilişkisi Eski Rejim’den farklı olarak, ekonomiden siyasete doğrudur. Ekonomik gücü elinde tutanlar siyaseti belirler . Eski Rejim’deyse , servete ve zenginliğe giden yol siyasetten [devletten] geçerdi. 1923 sonrasında bu bakımdan da bir farklılık söz konusu değildi. Siyaset ekonomiyi belirlemeye devam etti. Servete zenginliğe giden yol siyasetten geçiyordu. Bu yüzden, Türkiye’deki rejimi Avrupa-merkezli ideolojik-teorik yaklaşımlarla kavramak mümkün değildir…

Eski Rejim’in Hizmetindeki ‘Modern’ Söylem, Kurum ve Mekanizmalar

Bu dünyada şeyleri, olguları, toplumsal süreçleri anlamının yolu soru sormaktan geçer. Seksen iki yıldır insanların kafası ‘modern’ safsatalarla öylesine dolduruldu ki insanlar soru soramaz, cevap arayamaz, yaşadığı gerçekliği sorgulayamaz duruma geldiler. Türkiye’de ‘aydın’ denilen mektepli taife kendi ürettiği yalana inanır. Aslında anlattığı yalan da kendine ait değildir. Bol keseden harcadığı yalan ve ideolojik safsatalar ona uygarlık timsâli Avrupalı büyüklerinden mirastır. Avrupa-merkezli ideolojinin bu ülkedeki ideolojik taşeronluğuna, gönüllü misyonerliğine koşulmuşlardır. Avrupalı ‘evrensel bilimin’ ve ‘evrensel düşüncenin’ timsâli sayılınca, oradan ithal ettiği ideolojik kabulleri sorgulamasının, şüphe etmesinin yolu daha baştan kapanıyor. Aslında bizimki gibi kapitalist dünya sisteminin çevresinde yer alan ülkelerde ‘aydın’ denilen diplomalı taifenin misyonu, ait oldukları halkların kendi gerçekliklerine, sömürgeci-emperyalistlerin gözüyle bakmasını sağlamaktır. Fakat, yukarda da ifade ettiğimiz gibi, sorun sadece ideolojik yanılsamadan ibaret değildir. Söz konusu kesim, her zaman emperyalizmle kurulan ilişkiden, geçerli egemenlik biçiminden çıkar sağlar, sömürüye, yağma ve talana ortaktır. Görece de olsa hep ayrıcalıklı konumdadır. Bu yüzden, söz konusu kesimi sadece aldatılmış aldatıcılar saymak doğru olmaz. Bal tutup parmağını yalıyor.

Öyleyse sorun nedir? Moderniteye ait oldukları varsayılan kurumsal yapı, söylem ve mekanizmalar gerçekten öyle bir misyonun taşıyıcıları mıdır, yoksa bu durumda bir terslik mi var? Mesela Parlamento’dan başlayabiliriz. Türkiye’de Parlamento halkın değil, devletin temsil edildiği bir kurumdur ama devletin de temsile değil, yanılsama yaratmaya ihtiyacı vardır. Türkiye’nin tarihinde Parlamento, merkezin [yönetici sınıfın] ihtiyacını karşılamak üzere gündeme gelmiştir, kitlelerin talebi ve dayatmasının sonucu değildir. Yönetici egemen bürokrasinin varlığını korumada bir tedbir olarak düşünülmüştür. 1876′da açılan ilk meclis [Heyet-î Âyan ve Heyet-î Meb'usan] ve yürürlüğe konulan anayasa [Kanun-î Esâsî] devleti onarmanın araçlarından biri, bir ‘yama’ olarak görülmüştü. Sultan II. Abdülhamit ikna edilerek ilân edildi ve Sultan fikir değiştirince de kapatıldı. Devlet dışı sınıfların [burjuvazi, işçi sınıfı, yoksul köylülük, vb.] mücadelesi sonucunda kazanılmış bir mevzi olsaydı, reel bir temsil odağı durumuna gelebilseydi, kapatmak o kadar kolay olmazdı?… Parlamentonun ‘merkezin’ [iktidarın] bir manipülasyon aracı olduğu durumdaysa, onu açan her zaman kapatabilir de… Velhâsıl, ilk anayasa [Kanun–î Esâsî] ‘merkez içi’ bir düzenlemeydi… Meclisin açılması sömürgeci-emperyalist Avrupalılara hoş görünmek içindi. Emperyalistlere hoş görünmek de iktidarda kalmaya ve yağmayı sürdürmeye yarıyordu. Aradan geçen zamanda bu gelenekte bir değişiklik olmadı. Şimdilerde AB’ye katılma amacıyla ‘demokratikleşme‘ ve ‘insan hakları‘ adına yapılan yasal düzenlemelerle, yüz otuz yıl öncesinin ‘Kanun-î Esâsî’si’ arasında süreklilik var… Kanun-î Esâsî ve ilk meclisten yirmi iki yıl sonra Jön Türk darbesiyle (1908) meclisin yeniden açılması da kitlelerin dayatmasından çok, merkez içi gerilim ve çatışmanın, imparatorluğu yaşatma kaygısının, Eski Rejim’i korumanın bir aracı olarak gündeme geldi. [Bkz. Yediyüz, Bir Devlet Geleneğinin Anatomisi] Esas itibariyle de halkın temsil edildiği bir kurum değil, İttihatçı kliğin bir manipülasyon aracıydı. 1913 yılındaki Mahmut Şevket Paşa suikasti sonrasında da artık biçimsel planda bile bir kıymet-î harbiyesi kalmamıştı.

Cumhuriyet’in ilân edildiği tarihten 1950′ye kadarki dönem, Ebedî Şef ve Millî Şef diktatörlüğüydü. Meclis de diktatörlüğün meclisiydi. 1946′da bir muvazaa partisi olarak Demokrat Parti’nin kurulması, ‘devletimizin bir ihtiyacı’ olarak gündeme gelmişti , 1923′de devletimizin ihtiyacı olan Cumhuriyetin gündeme gelmesi gibi… Eğer devletimize birden çok parti gerekiyorsa, ona da devletliler karar verirdi. 1950 sonrasında artık meclis üyeleri ‘şef’ tarafından tayin edilmiyor, devletin kurdurduğu muvazaa partisine halk oy veriyordu. Kitleyi aldatmak bakımından etkin bir yol bulunmuştu. Dolayısıyla, daha önce başka yerde yazdığım gibi, milletvekili tayini artık siyasî partiler ve genel seçimler dolayımıyla yapılıyordu. Söz konusu olan gerçek anlamda bir ‘çok partili sistem’ değildi. Zira, halkın, işçilerin, yoksul köylülerin kendi öz örgütlerini, partilerini kurmaları kesinlikle yasaklanmıştı. Çok parti sistemi, birden çok devlet partisi sistemiydi. Zaten ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle’ olan Türkiye sosyal formasyonunda işçi ve köylü diye ayrı sınıflar da yoktu… 14 Mayıs 1950 genel seçimleriyle başlayan dönem muvazaa partisi [partileri] aracılığıyla yönetme dönemidir. O tarihten sonra, ülkeyi, 1910′lu yıllardan beri hep iktidar olan, benim asıl devlet partisi dediğim ekip kulise çekilerek yönetecekti. Buna taşerona verme yöntemi de diyebilirsiniz. Şöyle bir ilişki biçimi ortaya çıkmıştı: Halk muvazaa partisi olan taşeronlara oy veriyor, asıl devlet partisi de kulisten yönetiyordu. Fakat, uzaktan kumandayla yönetim söz konusu olduğunda, taşeronla iş yapıldığında, sorunlar çıkması kaçınılmazdır ve çıkıyordu. Seçimler bir manipülasyon aracı, siyasî partiler devlet partisi olsa da, işe halk karıştırılınca asıl devlet partisiyle taşeron siyasî partiler arasında gerilimler ve sorunlar yaşanması kaçınılmazdı. İşte peş peşe gelen darbelerin işlevi söz konusu sorunları ve gerilimleri aşmaktan ibarettir… Asıl devlet partisi,rt 27 Mayıs 1960′ta, 12 Mart 1971′de, 12 Eylül 1980′de, 28 Şubat 1997′de duruma müdahale edip, taşeronla yaptığı sözleşmeyi bozdu. Yeniden taşerona verme koşullarını oluşturduğunda [makinada istediği değişiklik ve düzeltmeleri yaparak, her seferinde yeni sözleşme koşullarıyla] yeniden muvazaa partilerine bıraktı. Her darbede asıl devlet partisinin bir daha kulisten sahneye çıkmadan yönetmesini sağlayacak bir işleyiş oluşturmaya özen gösterildi ama insan iradesinin geçerli olduğu bir toplumda bu mümkün olamazdı… Bir kere işin içinde sınıf mücadelesi vardı… Şöyle ikili bir yapı veya işbölümü oluşmuştu: İktidar asıl devlet partisinin işi, kitleleri oyalamak da muvazaa partileri ve onlar tarafından kurulan hükümetlere aitti. Seçimlerin ve temsilin, hiçbir kıymet-î harbiyesi olmayan bir oyundan ibaret olduğu koşullarda, siyasî partiler de hükümet olduklarında tipik bir siyasî parti gibi değil de, bir şirket gibi davrandılar ve siyaset, kendilerini ve çevrelerini zenginleştirmenin, bütçeyi ve hazine mallarını yağmalamanın, velhâsıl bir koyup çok almanın bir aracına dönüştü ve külliyen yozlaştı. Fakat, birer muvazaa aracı olan söz konusu partiler ‘küreselleşme çağında’ kitleyi oyalama yeteneklerini de hızla kaybediyorlar. Zaten topluma yabancılaşmış olan rejim, yeniden kompradorlaşıyor ve sınırlı meşruluk temeli daha da aşınıyor… Söylediklerimizden parlamenter demokrasinin ‘timsâli’ sayılan Batı’da gerçek anlamda bir temsil olduğu sanılmasın. Burjuva partileri kitlelerden oy alırlar ama onları temsil etmezler. İnsanların kaderi parlamentolardan başka yerlerde belirlenir. Siyasî partilerin, seçimlerin, parlamentoların bir işlevi olabilmesi için, önce işe kutsal mülkiyeti [üretim araçlarının özel mülkiyeti] tartışarak ve gereğini yaparak başlamak gerekir… Aksi halde söz konusu olan, kitleleri oyalamaya yarayan bir seçim ve temsil mistifikasyonundan [yanılsamasından] başka bir şey değildir.

Modernitenin, modernliğin, modernleşmenin diğer araçları ve mekanizmaları için de aynı şey söz konusudur. Demokratik mevzi ve kazanım olması gerekenler, kitlelerin talebi, mücadelesi ve dayatmasının eseri olmaktan çok, iktidar sahiplerinin, özgürlüklerin, demokratikleşmenin, demokratik hakların önünü kesmek, yanılsama yaratmak amacıyla oluşturduğu kurumsal yapı ve mekanizmalardır. Haklar ve özgürlükler alanında geçerli yaklaşım: Halk, hak ve özgürlük istemeden biz verelim anlayışına dayanmaktadır. Öyle olunca da demokratik haklar ve özgürlükler bir gerçeklikten çok, bir biçim sorununa dönüşmekte ve içi boşalmaktadır. Yurttaş hakları olması gerekenler, devletin kendini tahkim etmesinin ve savunmasının aracına dönüşmektedir. Dolayısıyla, demokrasinin araçları ve mekanizmaları olarak sunulanlar, rejime, modernlik, ‘demokratiklik’, yasallık, vb. görüntüsü verip yanılsama yaratarak, asıl demokratikleşmenin, hakların ve özgürlüklerin engellenmesini sağlıyor. Bu tersliğin farkına varmadan Türkiye’deki rejimin niteliğiyle ilgili ‘gerçeği’ kavramak mümkün değildir… Tipik örnek anayasa mahkemesidir. Söz konusu kurum 27 Mayıs cuntasının eseridir ve 12 Eylül’de daha da tahkim edilmiştir. Kurumun varlık nedeni sanıldığı gibi en üst düzeyde hukukun tecellisi değil, demokratik çıkışların önünü kesmektir. Aksi halde seçilmiş beş yüz kadar Meclis üyesinin yapmadığını on beş yargıca bırakmak uygun olmazdı. Bu tür kurumlar, halk korkusunun, hak korkusunun, yoksul korkusunun, demokrasi korkusunun, özgürlük korkusunun ürünü olan kurumlardır, ama söylem farklıdır. Tüm kurumların üstünde MGK gibi asıl devlet partisinin egemenlik araçları bulunuyor. Rota hiçbir zaman parlamento ve ondan çıkan hükümetler tarafından belirlenmiyor… Ama cuntanın kulisten sahneye çıktığı dönemler dışında sürekli seçimler yapılıyor, meclis yenileniyor, hükümetler kuruluyor, hükümetler değişiyor… Yüksek yargı şanına yakışır bir iş yapıp, anayasa suçu işleyen cuntacıları yargılamayı akıl edebilir mi? Yoksa cuntacıları korumak için midir? İşkencecilerin ve devlet adına cinayet işleyenlerin cezasız kalması asıl devlet partisi ‘nin müdahalesi ve koruması olmadan mümkün müdür?

‘Derin Devlet’ Safsatası …

Son zamanlarda ‘derin devlet’ten çok söz ediliyor. Öyle bir şey var mı, mümkün mü? Eskiden yoktu da yakınlarda mı peydahlandı? Yoksa çoktan beri vardı da şimdiler de mi arz-ı endam ediyor? ‘Derin devlet’ sözlüğe de girmiş. TDK sözlüğünde: “Devletin çıkarlarını gözetip kolladığı öne sürülen, göz önünde olmayan örtülü güç” şeklinde tanımlanıyor… Bu, ‘devletin her zaman kendi çıkarlarını gözetemediği, onun yerine göz önünde olmayan bir gizli gücün söz konusu çıkarları gözetmesi’ demek… Asıl saçmalık da ‘derin devletten’ sözedenler arasında bir cunta şefi ve onun önce başbakanlıktan atıp sonra yeniden başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yolunu açtığı zat da var… Türkiye’de derin devletten söz etmenin bir tek işlevi olabilir: Zaten yeterince karışık olan kafaları daha da karıştırmak. Kimse TC’nin niteliği hakkında gerçeği söylemeye yanaşmıyor. Aslında bu durumu sadece bir niyet meselesi saymak doğru olmaz. Resmî ideolojinin gözlere çektiği perde ‘aydın’ denilenlerin ve akademi taifesinin şeyleri görmesini, bilince çıkarmasını engelliyor. Bütün sorun tarih bilinciyle ilgilidir. Yakın tarih tahrifatlar, yalanlar, safsatalar çöplüğüdür. İşe çöplüğü temizleyerek başlamak gerekiyor. Sözünü ettiğimiz ikili yapı geçerliyse, orada bir derin devlet aramak niye? Asıl devlet partisiyle, onun taşeronluğunu üstlenen seçimle gelmiş hükümet arasında bir işbölümü söz konusu. Asıl devlet partisinin kendi özel yasaları ve bir yönetim üslubu var.

Söz konusu ikili yapı, gerektiğinde demokrasi oyununu tatil etmeye imkân verecek şekilde oluşturulmuş durumdadır ve böyle bir yapıda da darbeler istisna değil kuraldır. Kayığı sallıyorlar ve içindekilerin yeniden yerleşmesini sağlıyorlar… Kayık sallanarak fiili ve potansiyel taşeronlar ehlileştirilip, terbiye ediliyor, uyumlandırılıyor. Nitekim, Süleyman Demirel’in kırk yıl boyunca ve üç darbeye rağmen, parti lideri, başbakan ve cumhurbaşkanı olarak yerini koruması, hiçbir zaman kayığın devrilmediğinin kanıtıdır. Öyleyse tartışılması gereken MGK, askerî iç hizmet kanunun 35. maddesi, Millî Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB), ‘gizli yönetmelikler, ‘gizli anayasa’, vb. değil, asla derinde olmayan ‘asıl devlet partisi’ ve geçerli ikili yapıdır . Zira, bu toplumun kaderini yaklaşık yüz yıldır elinde tutan asıl devlet partisidir. İttihatçılar 1908′de bir darbeyle iktidarı ele geçirmelerine rağmen, gizli örgüt olarak kalmayı sürdürdüler. Örgütün ‘merkez-î umumi’si gizliliğini korudu ve bir tür uzaktan yönetim geleneği oluştu. Geçerli ikili yapının ve yönetim anlayışının köklerini yaklaşık yüz yıl kadar gerilerde aramak gerekir. İşte ‘cuntacılar neden yargılanmıyor, neden bu ülkede hesap sorma-hesap verme diye bir şey yok’ sorusunun cevabı orada gizlidir. Söz konusu ikili yapı geçerliyken, ‘hukuk devletinden’, şimdilerde moda olan ‘hukukun üstünlüğünden’ söz etmek insanlarla alay etmektir… Bu durum karşısında anlı-şanlı hukuk otoriteleri nerede duruyor?

Kafa karışıklığı yaratan bir şey daha var. Kimileri ‘derin devletin’ tüm rejimlerde geçerli olduğunu ileri sürüyor; dolayısıyla bunun bir gereklilik, zorunluluk , velhâsıl normal birşey olduğu imâ ediliyor. Bu, “o senin sözünü ettiğin her yerde var” sefil yaklaşımıdır. Başka yerde olması sen de olmasını mı gerektiriyor? Sui misal emsal olmaz denmemiş midir? Bu yanlışlık, Türkiye’deki durumla, diğer burjuva devletlerde farklı ağırlıklarda mevcut olan ‘ raison d’état ‘nın [hikmet–i hükümet] aynı şey sayılmasıyla ilgilidir. Rasion d’ état [hikmet–i hükümet], “devletin yüksek çıkarları” denilen adına geçerli yasallığın, hukuk düzeninin dışına çıkılması, yasa dışı, hukuk dışı, gayrî meşru işlere girişilmesi demektir. Devlet içinde, devletin yüksekleri tarafından görevlendirilen bir ‘ekip’ geçerli yasallık dahilinde yapılması mümkün olmayan işlere girişir [komplo, provokasyon, siyasî cinayetler, vb.] ve bu tür ‘örtülü’ işlerin finansmanı da örtülü ödenekten yapılır. Neyin devletin ‘yüksek çıkarı’ olduğuna da devletin yükseklerindeki ‘dar bir ekip’ karar verir. Aslında bu durum, burjuva yasallığının ne menem birşey olduğu hakkında da fikir verecek mahîyettedir. Elbette her yerde, tüm burjuva devletlerde geçerli olan durum, Türkiye için de aynı şekilde geçerlidir, ama Türkiye’deki durumu sadece raison d’état ile açıklamak fotoğrafın çok küçük bir bölümünü görmek, asıl sorunu gözden kaçırmaktır.

12 Eylül Restorasyonu

12 Eylül askerî darbesi, ‘çok partili sistem’ denilen muvazaa partileriyle yönetme [taşerona verme] yolunun açıldığı 1950 sonrasının üçüncü müdahalesiydi. Asıl devlet partis i kendi konumunu takviye etmek, kitleyi işin dışında tutmak, kutsal devleti korumak için otuz yılda üç defa kulisten sahneye çıkmak zorunda kaldı. Her darbeye de bir gerekçe bulunacaktı. 1960 darbesi için Adnan Menderes’in DP hükümetinin baskıcı yöntemlere yönelmesi bahane edildi. Darbenin gerçek nedeni memleketin sahiplerinin, halkın, [ayak takımının] işe fazla karıştığından, çizmeyi aştığından rahatsızlık duymasıydı. Zira halk işe karıştığında yüzyıllardır iktidar olanlar ikitidarsızlaşır, sömürü, yağma ve talan olanaklarından mahrum olurlardı… Menderes hükümeti gerçekten baskıcı yöntemlere yöneliyordu ama bu bir darbe gerekçesi olamazdı. Kaldı ki hiçbir gerekçe darbeleri meşrulaştıramaz… 27 Mayıs darbesi halkı olabildiğince işin dışında tutmaya imkân verecek bir kurumsal yapı ve işleyiş oluşturmayı amaçlamıştı. MGK’nin etkin bir yönetim aracı haline getirilmesi, Askeri İç hizmet Tüzüğünün 35. maddesinin kanun maddesi haline getirilerek darbeciliğin sistemin işleyişinin bir parçası haline getirilmesi, velhasıl darbe yapmanın yasallaşması , Senato ve Tabii senatörlüğün ihdası, anayasa mahkemesi ve DPT’nin kurulması, vb. asıl devlet partisinin kulisten yönetmesinin etkin araçlarından bazılarıydı…

12 Mart yükselen demokratik ve sol muhalefeti etkisizleştirmek üzere gündeme gelmişti. 27 Mayıs’ta oluşturulan yapı pekiştirildi. Ama darbe sol muhalefeti ezmede yetersiz kaldı. 12 Eylül ülkenin bölünmesinin, parçalanmasının eşiğine geldiği gerekçesine dayandırıldı. Oysa, asıl amaç 12 Mart’ta yeterince ezilemeyen solu ve Kürt hareketini bastırmak, demokratik ve sosyal açılımların önünü kesmekti… Fakat, müdahale etmek için ortamın müdahale edilebilir duruma getirilmesi gerekiyordu, sağ milisler silahlandırılıp solcuların, ilericilerin üzerine salındı, cinayet şebekeleri harekete geçirildi, ülke bilinçli ve sistematik bir şiddet ve terör girdabına sokuldu. Terör tırmandırılıp insanlar bezdirildi. Artık terörün ve şiddetin gerisindekiler, şiddeti ve terörü önlemek, vatanı kurtarmak üzere harekete geçebilirlerdi… Fakat 12 Eylül cuntası ilk iki darbeden ve ABD’nin CIA aracılığıyla peydahladığı Latin Amerika ve Asya darbelerinden [Üçüncü Dünya faşizmlerinden] çıkarılan dersler üzerine dizayn edilecekti. Cunta Çocuk Esirgeme Kurumu’na varıncaya kadar hiçbir şeyi esirgemeyecekti… Asıl devlet partisi adına hareket eden NATO ordusu ve ‘sivil bürokrasi’ tam bir baskı rejimini kurumsallaştırmak üzere harekete geçti. Anarşi ve terörü önlemek adına akıl almaz bir devlet terör rejimi kurumsallaştırıldı.

12 Eylül darbesi, 27 Mayıs ve 12 Mart’tan farklı olarak, sadece kurumsal yapının restorasyonuyla yetinmeyecekti. Rejimin egemen [resmi] ideolojisi olan Atatürkçülük’ün de Türk-İslâm sentezi denilen, hem egemen ittifakın ve asıl devlet partisinin hem de ‘müttefikimiz’ ABD’nin yeni dönem ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir yorumu gündeme gelmişti. Reel Atatürkçülük’ten habersiz ‘aydın’ denilen taifenin bir bölüğü, Türk-islâm sentezinin ‘gerçek Atatürkçülükten’ bir sapma olduğunu sanıyordu… Eğer reel Atatürkçülük hakkında biraz kafa yormuş olsalardı, ortada bir sapma olmadığını kolaylıkla görebilirlerdi. Bu kesim görüntüyle gerçeği karıştırmanın kurbanıdır. Zaten gerçek entellektüelin, entellektüel çabanın ve gerçek bilimin varlık nedeni ve misyonu da görüntüyle gerçek [retorikle realite] arasındaki uyumsuzluğu ortaya çıkarmaktır. Nasıl gerçekte varolan kapitalizm, burjuva ideologlarının ve burjuva politikacılarının, iktisat profesörlerinin kafasındakinden, iktisada giriş kitaplarında yazılandan farklıysa, nasıl “reel sosyalizmin” tevatür edilenle bir ilgisi olmaya biliyorsa, zihinleri resmî tarih ve resmi ideoloji tarafından iğdişleştirilmiş ‘aydınların’ gönüllerinde yatandan farklı da bir reel Atatürkçülük var… Dolayısıyla, 12 Eylül devlet aygıtının ve egemen ideoloji olan ‘reel Atatürkçülük’ün’ kapsamlı bir restorasyonuydu. Terör ve şiddet bahane edilerek Memluk geleneğine dayalı sistem takviye edildi. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, asıl amaç, komprador egemen sınıf ittifakının ve kollektif emperyalizmin çıkarlarının güvence altına alınmasıydı. Devlet aygıtının ve egemen ideolojinin restorasyonu tamamlandığında da ‘demokrasiye’ izin verildi. Artık Asıl Devlet Partisi’nin yazdığı senaryonun çekimleri başlayabilir, demokrasi oyununun figüranları rollerinin başına dönebilirlerdi ve döndüler.

Başka yerde yazdığım için 12 Eylül’ün nasıl bir tablo ortaya çıkardığının tahliline burada girmiyorum. 12 Eylül’ü anlamak rejimin niteliğini anlamaktan, rejimin niteliğini anlamak da ‘reel Atatürkçülük’ü’ anlamaktan geçiyor… Faşizmin Avrupa’yı sardığı yıllarda Paris’te bir uluslararası yazarlar toplantısı yapılıyor. Kürsüye her çıkan insanlığın yüksek değerlerinden, barıştan, özgürlükten, vb. söz ediyor, salonda bulunan Bertolt Brecht yerinden kalkıp kürsüye yöneliyor, mikrofonu alıp: “ Yoldaşlar gelin üretim ilişkilerinden konuşalım” diyor. Bu yazıyı da bir öneriyle bitirebiliriz: Gelin rejimin niteliğini tartışalım…

Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e