“Tarihi” Bir Gün!

Türk Devleti, 2009 yazına açılım tartışmalarıyla girdi. Önce “Kürt açılımı” dendi; ancak gelen tepkiler üzerine “demokratik açılım” olarak revize edildi. Devletin en üst kademesinden; “tarihsel bir fırsatın yakalandığına” dair açıklamalar geldi. Milli Güvenlik Kurulu bildirisinden, “demokratik açılımın” “milli birliği ve bütünlüğü pekiştirmeyi” hedeflediği açıklandı. Aradan aylar geçmesine rağmen, açılımın neyi içerdiğine dair somut bir veri ortaya çıkmadı. Devlet yetkililerinin yaklaşım tarzlarına baktığımızda; Kürt Sorununu doğru zeminde tartışma ve çözüm seçeneklerini ortaya koyma anlayışının olmadığı açıkça belliydi. Kürtlerin haklı ve meşru talepleri tartışılmıyordu. Kürtlerin tıpkı Türkler, Araplar veya Acemler gibi eşit haklara sahip olduklarını dillendirenlerin sesi-soluğu çıkmıyor, çıkmasına izin verilmiyordu. Türk televizyonlarını mesken tutan, Kürt siyaset tüccarları; “bin yıllık beraberlikten”,”İslam kardeşliğinden” ve “Çanakkale’de verdikleri şehitlerden” dem vuruyorlardı. Söylenen sözcüklerdeki sahtekârlık, yüz mimiklerinden okunuyordu.

HaburPeki, devlet ne yapmak istiyordu? PKK’yi silahsızlandırmak ve dağdan indirmek.  PKK’nin konumu ve içinde bulunduğu girift ilişki ağı itibarıyla zorlu bir süreçti. En önemlisi de PKK’nin silahsızlandırılması ve dağdan indirilmesinin bedeli oldukça ağırdı. Lozan’ı Kürtlere kabul ettirmek. Tam bir şantaj politikası. Ya amaçsız çatışmalı ortam devam edecek ya da Türk Devletinin mevcut statüsünü herkes kabullenecek. Kürtler, bu iki seçenekten birisine PKK üzerinden “mecbur” bırakılacaktı.

Ve “demokratik açılım” ilk somut sonucunu 19 Ekim 2009’de verdi.

Kandil ve Mahmur’dan gelen gruplar, Habur sınır kapısından giriş yaptılar. Gerçi bu ilk değildi. Aynı sahneler, Abdullah Öcalan’ın “memlekete hoş geldin” muhabbetiyle Türkiye’ye getirildiği 1999 yılında yaşandı. Yine Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile iki PKK’li grup Türkiye’ye gelip teslim olmuş; ancak ağır cezalara çarptırılmıştı. Türk Devleti, 1999 koşullarında PKK’nin silah bırakmasını uygun görmemişti. Türk Devletinin 1999 yılında gösterdiği tavır üzerine uzun uzadıya analizler yapılabilir; ancak 1984’ten 1999 yılına kadar yaratılan tahribatlar, 1999’dan sonraki on yılda katlanarak devam ettiğini düşünürseniz; Türk Devletinin çatışmadaki ısrarını anlarsınız.

Çatışmalı sürecin tahribatları oldukça ağırdır. On binlerce insanın “Demokratik Cumhuriyet” uğruna ölümüne, ayakta kalabilen Kürt dinamiklerinin kırılmasına, Kürt toplumunun dokusunun bozulmasına, Kürt dilinin Kürt şehirlerinde yerini hızla Türkçe’ye bırakmasına, en önemlisi de Kürt siyasetinin; Kürtlerin milletsel haklarını reddeden zemine çekilmesine neden olmuştur. Bu noktada yanlış bir anlam çıkarılmamalıdır. Anılan süreç, 1999’da başlamış değildir. 1999 sonrası açıkça;“barış- demokratik cumhuriyet” ekseninde yürüyen, silahlı mücadele dönemidir. Kürt-Kürdistan kavramları hızla terk edilir. Özgürlük-bağımsızlık kavramları yerini barış ve demokrasiye bırakır.

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin akabinde ara verilen çatışmalı dönem, 1 Haziran 2004 tarihinde Cumhuriyet’e karşı demokratik cumhuriyet şiarıyla yerinden başlar. 2004 tarihi ilginçtir. Türkiye’de genel seçimler yapılır, AK Parti büyük çoğunlukla iktidar olur. Adalet ve Kalkınma Partisi kadroları Milli Görüş çizgisinden devşirilen kadrolardır. Merkezin sağında ve solunda kümelenen statükocu partilerin yıpranmasıyla, önleri açılmıştır. Militarist-bürokratik yapı henüz, Milli Görüş çizgisinden devşirilen kadroların oluşturduğu hükümeti kabullenmeye hazır değildir. Bugün açığa çıktığı kadarıyla, Türk Ordusu kaynamakta; sayısız darbe planlamaları yapılmaktadır. Bu ortamda çatışmalı süreç yeniden başlar. Siyasal taleplerle silahlı mücadele arasındaki paradoks çok belirgin olmasına rağmen ne Türk ne de Kürt siyasal çevrelerinde fazlaca sorgulanmaz. Bireysel haklar ve “insani” taleplerle bezenmiş silahlı mücadele on yıldan fazla zamanı alır. Taleplerin merkezine PKK’ye af, özel olarak Abdullah Öcalan’ın af edilmesi oturtulmuştur.

Bugün Türk medyasında köşe başlarını tutan yazarların sevinci bundandır. Ertuğrul Özkök, Ahmet Altan, Hasan Cemal gibi onlarca ismi bir araya getiren ortak akıl, devletin bekasıdır. Yan yana gelmeleri tasavvur bile edilmeyen bu şahsiyetler, “milli birliği ve bütünlüğü güçlendirmek” amacıyla üstlendikleri misyonu laikiyle yerine getirmekte, Türk Devletinin Kürdistan Sorununu “kazasız-belasız” geçiştirmesinin zemininin hazırlanmasına yardımcı olmaktır. Anti-Kürt refleksle şekillenen Türk Devleti, özünden taviz vermeksizin; yüzeysel önlemlerle Kürtlerin gözlerini boyarken, asilimilasyon ve entegrasyon programlarına daha iyi işlerlik kazandırmak istemektedir. Nasıl olsa zaman Kürtlerin aleyhine işlemektedir.

Türk medyasının “önemli” köşe yazarlarının PKK’ye olan ilgisi PKK’nin gücüyle ilgili değildir. Onlar için PKK’nin silahlı yada silahsız olması detaydır. Önemli olan Kürtlerin kolektif haklarını reddeden bir anlayışın güçlenmesidir. Asıl “efendilerimizin” yazarlarını keyiflendiren; “Bağımsız, Birleşik, Sosyalist Kürdistan’dan” “Demokratik Cumhuriyette” savrulan siyasal çizgidir.

Ekim 2009’a dönersek;

Abdullah Öcalan’ın talimatıyla, Kandil ve Mahmur’dan toplam 34 kişilik PKK’li grup; 19 Ekim 2009 tarihinde Habur sınır kapısından giriş yaparak, Türk yetkililerine teslim oldular. PKK’li grup 24 saat süren sorgudan sonra, yürürlükteki Etkin Pişmanlık Yasasına 221 maddesine dayanarak serbest bırakıldılar. Yıllardır tartışma konusu olan af yada pişmanlık yasası ikilemine pratik bir çözüm bulunur. Son derece ince bir ayarla, gelenlere Etkin Pişmanlık Yasasının 221 Maddesine göre işlem yapılır; ancak kendilerine “pişman mısınız?” sorusu sorulmaz. Sonrası tufan. Kitlesel coşkunun tarifi mümkün değil.

Ardından TV ve gazete sayfalarına peş peşe açıklamalar düştü. 1999’da gelen PKK’li grubun içinde yer alan ve son Kafileyi getirmek için organizatörlük yapan Seydi Fırat; “kampta herkes Türkiye’ye gelmek için can atıyor.” açıklaması ile flaş haber oldu. Ardından DTP’nin aktörlerinden Emine Ayna; “41 yıllık hayatımın en mutlu günü” açıklaması ile duygularını dile getirdi. Bunca coşkunun ve mutluluğun sırrı neydi?

Türkiye Cumhuriyeti, Kürt Sorununu çözmek için; iki toplumlu, iki devletli, eşit hak eşitliğine dayanan bir çözümün geliştirilmesi için, Annan Planına benzer bir çalışmaya yardımcı olunması için Birleşmiş Milletler’den yardım talebinde mi bulundu?

Kesinlikle hayır.

Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlerin federal bir sistemde kendilerini yönetmeyi kabullendi mi?

Hayır.

Türkiye Cumhuriyeti, özerk Kürdistan yasa tasarısının ana hatlarını mı açıkladı?

Hayır.

Türkiye Cumhuriyeti, Kürtlerin bir millet olarak varlığını ve bundan doğan haklarını             anayasal güvenceye almayı kabul ettiğini dünya ya ilan mı etti?

Hayır.

Türkiye Cumhuriyeti, Kürtçenin eğitim dili olmasını ve Kürt şehirlerinde resmi dil olmasını

Parlamentosundan geçirdi mi?

Hayır.

Türkiye Cumhuriyeti, Kürtçenin eğitim dili olmasını(seçmeli bile olsa) açıkladı mı?

Hayır.

Saydığımız ana başlıkların hepsinin yanıtı hayır ise Kürtlere dair ortalıkta ilan edilmiş hiçbir niyet ve düzenleme yoksa söz konusu coşkuyu, heyecanı nasıl izah edeceğiz?

Bütün sorun, PKK’lilerin eve dönmesi midir? Bütün sorun PKKlilerin eve dönmesi ise şu soruyu sorma hakkına sahip olmamız gerekmez mi? Bu insanlar evlerinden, işlerinden, okullarından koparılarak dağlara götürülmediler mi?

Götürüldüler. Götürülen binlerin hayat hikâyeleri hakkında ne biliyoruz. Otuz bini hayatlarının baharında kefensiz ve mezarsız toprağa düşmediler mi? Binlercesinin özgürlük umutları, infazlarla karanlığa gömülmedi mi? Yirmi bin Kürt, hain tuzaklarda devletin paralı tetikçilerinin hedefi olmadı mı? Dört bin Kürt yerleşim yeri boşaltılmadı mı? Buralardan göçenler, şehirlerin varoşlarında fuhuşun ve kirli işlerin malzemesi olmadılar mı? Milyonlarca Kürt, sahip oldukları yegane şey olan ana dillerini unutmadılar mı? Cesaret ve dürüstlükle özdeşleşen Kürt kimliğinden geriye ne kaldı?

Kürtlerin demokratı, liberali, sosyalisti, dindarı, siyasetçisi ve en çok bedel ödeyen sıradan insanı, geriye bakıp muhasebe yapması gerekmez mi? Geçmişle yüzleşme cesaretimiz olmayacak mı? Hayatımızda bir kez bile yanlışa karşı durma yürekliliğini göstermeyecek miyiz? Halkımızın haklı ve meşru taleplerini, çağdaş dünyanın kriterleri ışığında savunmayı; siyasal hedefleri karartılmış çatışma ortamını reddetmeyi, efendisine aşık köle rolünü oynamayı utanç verici bulduğumuzu ne zaman haykıracağız.

Kürtler, kendisine dayatılan iki seçenekten birini kabul etmek zorunda değildir. Savaşa da hayır, Kürtlerin statüsüz bırakılmasına da hayır.

Saygılarımla.

27.10.2009

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e