“Tanıkların Dilinden Ermeni Soykırımı”

“Tanıkların Dilinden Ermeni Soykırımı” Donald E. Miller ve Lorna Touryan Miller tarafından hazırlanmış bir kitap. (Çev. Ajda Pelda, Peri Yayınları, Mayıs 2006) Araştırmacılar, tehciri/sürgünleri yaşamış, doğum tarihleri, 1880 ile 1912 arasında değişen 103 kişi ile etraflı görüşmeler yapmışlar. 1880-1906/7 doğumlular, 1915 de ve sonrasında yaşanan tehciri/sürgünleri etraflıca hatırlıyorlar, anlatıyorlar. Daha sonra doğmuş olanlar, anasız, babasız, akrabasız nasıl büyüdüklerini, yetimhanelerde nasıl yaşadıklarını dile getiriyorlar. Bu kişilerin doğum yerleri arasında, Harput’tan Çanakkale’ye, Çemişgezek’ten Balıkesir’e, Sivas’tan İstanbul’a, Bitlis’ten Konya’ya, birçok yerler var. (s. 270)

Vahram Sarkis Touryan 1907 Kığı (Bingöl) doğumludur. (s.21) 1915’de  8 yaşındadır. Ailenin, hali-vakti yerindedir. Baba ticaretle uğraşmaktadır. Vahram Sarkis’in babası, 1915 baharında ticari yolculuk yaparken güvenlik birimleri  tarafından tutuklanır. Bir daha da kendisini kimse göremez. Kısa bir süre sonra, aile onun, benzer işleri yapan diğer erkeklerle birlikte öldürüldüğünü duyar. Bu tehcirin/sürgünlerin başladığı  bir dönemdir. Tehcir/sürgünler, bu olaylardan kısa bir süre sonra başlamıştır. Kocası öldürülen genç kadın üç çocuğuyla birlikte sürgün yolundadır. Sürgünün ilk günlerinde, ailenin beraberlerinde taşıdığı bazı eşyalara,  kafileye nezaret  eden jandarmalar ve jandarmalarla işbirliği içinde olan “yerel halk”/Kürtler tarafından el konur. Kadın eşyalarının arasında, sürgün sırasında, ihtiyaçlarını karşılamak için para gizlemektedir. Jandarmalar ve “yerel halk”/Kürtler, bunu bilmektedir. Bu eşyalar kadının elinden zorla alınmak istenir. Kadın vermez. Mücadele sırasında kadın dövülerek öldürülür. Tüm eşyalarına el konur. Çocuklar aile ilgisinden tamamen yoksun kalmışlardır. Açlık, susuzluk, hastalık daha  ilk günlerde önemli sorunlar olarak belirir. Sürgün edilen kafilenin yollarda, su içmesine, yiyecek ve su almalarına izin verilmez. Kafilenin eşya varlığı da, “yerel halk”ın baskınları, jandarmanın baskınlara göz yummasıyla, yolun sürüp gitmesiyle gittikçe azalır. Sürgün kafilesinin şehirlere ve köylere uğramamasına özen gösterilir. Kafile, dağ yollarından vadilerden götürülür. Böylece sürgünlerden çevrenin haberdar olmaması sağlanır. Sürgün kafilesinden kadınlar ve çocuklar  kaçırılır. Bu arada sürgüne nezaret eden jandarmalardan biri, Vahram’ın, Sirun isimli kızkardeşine, göz koyar. Onu evlerine götürmek istediğini, ailesiyle tanıştırmak, onunla evlenmek istediğini söyler. Vahram’ın ablası Sirun kardeşlerine de göz-kulak olması koşuluyla  bunu kabul eder. Jandarma İbo, Sirun’u ve Vahram’ı evlerine götürür, ailesiyle tanıştırır. Öbür kardeş kafileyle birlikte gider. 8  yaşındaki Vahram, Türk ve Müslüman aileye kolayca intibak eder.  Aile, Vahram’ı evin hizmetçisi olarak kabul eder. Güvenlik birimleri de buna izin verir. Vahram’dan, Müslüman olması, kendi dinini kötülemesi, Türkçe öğrenmesi, Kur’an okuması istenir. Öyle olur. Vahram giderek Ermenice’yi unutur.  Sirun ise koşullara intibak edemez. Ailesine yapılan haksızlıklar, zulüm, babasının öldürülmesi, annesinin gözleri önünde öldürülmesi hiç aklından çıkmaz. Ermeni değerlerini korumaktadır, Ermeni olarak yaşamaktan vazgeçmez. Bir  Ermeni kadının yardımıyla Türk ve Müslüman ailenin  yanından kaçar. Kaçarken Vahram’ı da götürür. Vahram’ın kaçmak istememesine, direnmesine rağmen, Vahram’ın  orada kalmasına gönlü razı olmaz. Ermeni kadın Sirun’u ve kardeşi Vahram’ı bir Ermeni yetimhanesine yerleştirmeye çalışır. Yetimhanenin koşulları çok olumsuzdur. Yatak-yorgan gibi ihtiyaç maddeleri yoktur. Yiyecek kıttır. Ermeni yetimlerinin sayısı fazladır. Yetimhaneye, Avrupa’daki ve Amerika’daki bazı kiliselerden maddi yardımlar gelmektedir. Vahram yetimhanede dinine tekrar döner. İncil’i okumaya başlar. Ermenice konuşmaya başlar. Bu arada eğitime de başlar.

Vahram, 1907’de, Osmanlı İmparatorluğu’nda Kığı’da de doğmuştur. 1915’deki Ermeni tehcirini bir çocuk olarak yaşamıştır. Tehcir’den önce babasının nasıl tutuklandığını, öldürüldüğünü, tehcir sırasında annesinin nasıl öldürüldüğünü bilmektedir. Tehcir sırasında, bir bebeğin annesinin bağrından koparılıp alınırken taşlara çarpılarak öldürülürken gözlemlemiştir. Genç bir kızın annesinin bağrından koparılıp  kaçırıldığını gözlemlemiştir. (s.24) Hayatta kalan diğerleri gibi, açlıktan, soğuktan, vahşetten, hastalıktan, fiziki saldırıdan kaynaklanan yüzlerce ölüme şahit olmuştur. Dizanteri hastalığına yakalandığı için, öldürülen genç bir Ermeni kızının çığlıklarını hiç unutmadı. O çığlıklar, beynine, yüreğine kazınmıştı. Bu  Ermeni kızı, evden biraz uzağa götürülüp  kafasına odunla vurularak öldürülmüştü.

1922’de, Türk hükümetinin de baskısıyla, Ermeni yetimhanesi Türkiye’den çıkarıldı, Suriye’ye nakledildi. Vahram ve Sirun’da Suriye’ye nakledildiler. Vahram, Suriye’den Yunanistan’a, oradan da Korfu’ya (Yunanistan, Adriyatik kıyıları) götürülür. Sirun ise, Beyrut’ta bir yetimhane’de çalışmaktadır.  Vahram 1925’de Korfu’dan Beyrut’a döner. Yetimhanede çalışan Sirun ağır bir soğuk algınlığı geçirir. Bu hastalık sonunda yaşamını yitirir. Vahram tamamen kimsesiz kalmıştır. Artık 17 yaşındadır.  Beyrut’tan Filistin’e geçer. Filistin’de ufak-tefek işlerde çalışarak yaşama tutunmaya gayret eder.  Filistin’e taşınırken evlenmiştir. 1948’de, Arap-İsrail savaşı nedeniyle, Filistin’den ayrılıp Beyrut’a döner. Çocukları için daha iyi yaşam  koşulları ararken,  ABD’ye, Kaliforniya’ya, Pasadena’ya göçer.

Vahram Sarkis Touryan, bu kitabın yazarlarından Lorna Touryan Miller’in babasıdır. Lorna Touryan  Miller, babasının anılarının bilincine 1970’lerin sonlarında varmaya başlar. O zaman Vahram Sarkis altmışlı yaşlarını yaşamaktadır. 1978’de soykırımdan sağ  kalan Ermenilerle planlı görüşmeler yapmaya başlar. Vahram Sarkisle de bu çerçevede görüşmeler yapar.  Vahram Sarkis, 1989’da, 82 yaşında ölür. (s.31)  Kızı, Lorna Touryan Miller ölümüne kadar babasıyla birçok görüşme yapmıştır. Bu görüşmelerden aldığı izlenimlerle, soykırımdan sağ kalan diğer Ermenilerle de  görüşmeler yapar.  Diğer Ermenileri de, sık sık telefon görüşmeleri yaparak, ve görüşme yaptığı Ermenilerin de yardımını alarak, arar bulur. Bu şekilde, çeşitli ülkelerde, çeşitli şehirlerde yaşayan Ermenilerle de görüşmeler yapar. Bunlar sözlü  tarih çalışmalarıdır.  Bu planlı görüşmelerde, kocası Donald E. Miller’in de yardımlarını alır. Zaten sözünü etmeye çalıştığımız bu kitap bu  iki araştırmacı yazarın hazırladığı bir kitaptır.  Bu şekilde 103 civarında görüşmeler yaparlar. Sağ kalanlardan 62 kişi kadın, 41 kişi erkektir.

Kitap, Vahram Sarkis Touryan’ın kendi anılarıyla tanıtımından sonra soykırım dökümanlarını analiz ediyor.  Sağ kalanların  anlatımlarının doğru olup olmadığı, ne oranda doğru olduğu,  1915-1916 yıllarında derlenen belgelerle karşılaştırılarak elde ediliyor. Yabancı hükümetlerden büyükelçilerin, konsolosların misyonerlerin sosyal yardım çalışanlarının, diğer gözlemcilerin ilk elden hazırlamış oldukları belgeler tüyler ürpertici bir bütünlüğü ortaya koymaktadır, gözler önüne sermektedir.  Bu belgelerde dile getirilenlerle  sağ kalanların anlatımları karşılaştırılarak anlatımların büyük oranda doğru olduğu kanısına varılıyor.  Bu belgeler koleksiyonundan biri, ABD, Rapor Bölümü Dosyalarıdır. (s.32)  “Türkiye’nin İç İşleri 1910-1929” başlıklı raporlar,  “Irk sorunu” başlıklı raporlar,  dikkate değer raporlardır.  Dönemin ABD İstanbul Büyükelçisi, Henry Morgenthau’nun raporları yine önemlidir.  1918’de yayımlanan bu kitabın adı,  “Büyükelçi Morgenthau’nun hikayeleridir.  Bu kitabın Türkçesi, 2006 Belge Yayınları tarafından yayımlanmıştır.  Suriye Konsolosu J.B. Jackson’un, Harput Konsolosu Leslie Davis’in, Trabzon Konsolosu Oscar S. Heizer’in, Mersin Konsolosu Edward Nathan’ın, Büyükelçi Morgenthau’ya ulaştırdığı raporlar,  tehcirin/sürgünlerin, soykırımın nasıl cereyan ettiğine dair günü gününe haberler içermektedir.

Sağ kalanların anılarını doğrulayan diğer bir rapor grubu da Bryce ve Toynbee tarafından hazırlanan,  İngiliz parlamentosu’na sunulan  raporlardır.  Bunlara Mavi Kitap denilmektedir Mavi Kitap, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere yönelik Muameleler” alt başlığıyla 1916’da yayımlanmıştır. Bu kitabın Türkçesi, 2006 yılında, 2 cilt olarak Pencere Yayınları tarafından yayımlanmıştır. Arnould Toynbee’nin 1915’de yayımladığı, “Ermenilere Karşı Geliştirilen Tüyler Ürpertici Gaddarlıklar,  Bir Irkın Öldürülmesi” kitabı, yine bu kategoride yar alması gereken bir kitaptır.  Bu çerçevede değerlendirilebilecek üçüncü bir rapor grubu da, Alman Doğu Misyonu Lideri Avukat Dr. Johannes Lepsius tarafından hazırlanan raporlardır.  Dr. Johannes Lepsius’un bu konduda üç yayını vardır. Üçü de 1914-1918 yılları arasında,  Almanya’nın, Adana, Halep, Erzurum konsoloslarının Alman Büyükelçiliğine verdiği raporlardır.  Halep’deki Alman öğretmenlerinden, Dr. Martin Niepage’nin Halep Dehşeti isimli çalışması yine değerlidir. Olaylara ilk elden giriş yapmış, Türk yandaşı başka Almanlar da vardır.  Örneğin, Meskene ve Halep’de sürgün edilmiş Ermenilerin, fotoğrafını çeken ve gözlemlerini yayımlayan, Osmanlı sağlık misyonu ekibinde çalışan Dr. Armin Wagner de bunlar arasındadır.

The Newyork Times gazetesi, 1915 Aralık ayına kadar, soykırımla ilgili olarak yüzden fazla yazı yayımladı.  Bu yazıların bazılarının başlıkları şöyle:

“Türkler Ermenistan şehirlerini boşalttı.” Gezginler, Büyük Ülke Hristiyanlarının evlerinden çıkarıldığını yazıyor” “600.000 aç kişi yollarda” (27 Ağustos 1915)

“1.500.000 kişi aç” “Kurtarma Komitesi, Türk kararlarının kurbanları için yardım bekliyor.” (5 Eylül 1915)

“Misyon yönetimi Türk dehşetini anlattı.  Muhabirler, Ermenilerin ortadan kaldırılmasına dair hikayeleri onayladı.” (7 Eylül 1915)

Benzer haberler, İngiltere, Avusturya ve başka ülkelerini gazetelerinde de yayımlandı.

Yine soykırıma ilişkin olarak,  1915’de ve hemen sonrasında yayımlanan bazı  kitaplar şunlar:

Andonian, Aram, ed. “Naim Bey’in Anıları,” Londra, Hodger&Stoughton, 1920

Gibbons, Herbert Adams, “Modern Tarihteki En Karanlık Sayfa, 1915’de Ermenistan’daki  Olaylar: Gerçekler ve Sorumluluklar, “Newyork, G.P. Putman’ın oğulları, 1916

Niepage Martin, “Alman Görgü Tanıklarınca Görünen Halep Vahşeti,” Londra, T.Fisher Unwin,1917

Nogolas, Rafael,”Hilalın Altında Dört Sene”, Newyork, Charles Scribner Oğulları, 1926

Ussher Clarence D. Ve Grace H. Knapp “Türkiye’deki Amerikalı Hekimler,  Savaşta ve Barışta Macere Hikayeleri,”Boston, Houghton, Mifflin,  1917

Werfel Franz, “ Musa Dağı’nda Kırk Gün,” Newyork, Viking Basımevi, 1934, (Türkçesi, Belge Yayınları 1996

Kitabın ikinci bölümü, tarihsel ve politik açıdan soykırımı incelemektedir. Soykırımın nedenleri üzerinde görüşler ileri sürülmektedir.

Üçüncü bölümde, sürgünden önceki yaşam dile getirilmektedir. Yerleşme düzeni, barınakların yapılması, giyim-kuşamın nasıl temin edildiği vs. incelenmektedir.  Köy hayatı, şehir hayatı, ticari hayat, iş-güç biçimleri,  yiyeceklerin hazırlanması, korunması, komşuluk ilişkileri vs. anlatılmaktadır.

Kitabın dördüncü bölümü sürgün yürüyüşlerini konu etmektedir.  Tehcire tabi tutulanların, sürgün edilenlerin çoğu kadınlar, çocuklar ve yaşlılardır. Sürgün edilenlerin tamamını bu kategori içinde değerlendirmek mümkündür.  Erkeklerin bir kısmı tehcir başlamadan önce gözaltına alınmış, tutuklanmış, cezaevine konulmuştur.  Gözaltına alınanların bir kısmı bu süreçte şu veya bu şekilde öldürülmüştür. Eli silah tutan erkeklerin çoğu yine bu süreçte askere alınmıştır. Askerlikte kendilerine silah verilmemiş, geri hizmetlerde, yol yapımında, taş ocaklarında, yük taşınmasında kullanılmıştır. Tehcirden önce gerçekleştirilen diğer bir operasyon da,  silah toplanmasıdır.  Ermenilerin evlerinden silah toplatılmış,  bunlar, daha sonra  “devlete suikast”  düzenlemenin gerekçesi olarak kullanılmıştır. Erkekler, çeşitli biçimlerde, çeşitli bahanelerle yok edildikten sonra sürgüne gönderilenler kadınlar, çocuklar, yaşlılar olmuşlardır. Sadece Rus savaş cephesindeki  Ermeniler değil, İç Anadolu’daki, Akdeniz’deki, Ege  Bölgesi’ndeki Karadeniz Bölgesi’ndeki Ermeniler de sürgün edilmişlerdir.

Beşinci bölümde, sürgün yürüyüşleri sırasında kadınların ve çocukların deneyimleri anlatılmaktadır.

Altıncı bölümde yetimhane yaşantısı zengin olgulara dayanılarak dile getirilmektedir. Yıllar sonra gerçekleşen aile birleşmeleri hakkında örnekler verilmektedir. Soykırımdan sağ kurtulan, çeşitli memleketlere  dağılan aile bireyleri zamanla birbirlerine kavuşabilmişlerdir.

Kitabın yedinci bölümü, “Göç ve Yeniden Yerleşme” başlığını taşımaktadır.  Hayatta kalanların soykırıma tepkileri sekizinci bölümde,  soykırım üzerine ahlaki düşünceler dokuzuncu bölümde yer almaktadır.

Ermeni soykırımı, 20. yüzyılın ilk büyük soykırımıdır. Tehciri, sürgünleri yaşayanlar, yaşadıklarını ayrıntılarıyla anlatıyorlar.  Araştırmacı yazarlar,  Donald   E. Miller ve Lorna Touryan Miller, soykırımın yaşandığı dönemde, çeşitli büyükelçiliklerin, konsoloslukların,  insani yardım örgütlerinin,  sosyal çalışma uzmanlarının hazırladığı ve hemen o dönemde yayımlanmış raporlarla  bu anlatımları karşılaştırıyorlar. Anlatımların ve raporların birbirlerini doğruladığı kanısına varıyorlar.

Kadınlar, çocuklar, yaşlılar, tehcir sırasında çok ağır acılar yaşıyorlar. Bu acıları, fiziksel acılar, duygusal acılar, ahlaki acılar şeklinde üç grupta ele almak mümkündür. Açlık, susuzluk, hastalık,  dağların zirvesinde, kırların ortasında açıkta kalma,  fiziki saldırıya uğrama, işkence görme, yorgunluk, soğuk, sıcak,  fiziki olarak yaşanan acılardır.  Keder, korku, üzgünlük, güvensizlik, saygı görmeme, duygusal acılardır. Saldırıya uğrama korkusu, açlık korkusu, susuzluk korkusu, soğuk korkusu, insanlıktan çıkma korkusu hiç bitmeyen acılardır.  Ahlaki acılar da yaşanmaktadır. Kadınların sürgün yolunda çocuklarını terk etmek zorunda kalmaları, ölen kişileri toprağa görememeleri, ölülerini arkalarında bırakıp gitmeleri,  intihar olayları, intihar etmek duygusuna kapılmaları,  dinlerinin, inançlarının zorla değiştirilmesi, çocukların yetimhaneye gitmeleri için  terk edilmesi… sürekli olarak yaşanan ahlaki acılardır.  Bu acılar yoğun bir utanma duygusuyla birlikte yaşanmaktadır. Yoğun bir şekilde yaşanan ölümlere karşı, kendilerinin hayatta kalmasının yarattığı suçluluk yine,  derin bir ahlaki acının, duygusal acının yaşanmasına neden olmaktadır. Ermenilerin çeşitli vesilelerle nasıl utandırılıp küçük düşürülmeye çalışılması yine,  böyle korkular, endişeler acılar yaratmaktadır. Tehciri, sürgünü yaşayanlar, çeşitli vesilelerle bu acılarını dile getirmektedirler.

“Tanıkların Dilinden Ermeni Soykırımı” kitabının dikkate değer bir  özelliği,  tehciri/sürgünü yaşayanların duygularını deşelemeye çalışmasıdır. “Nefret ve öfke”,  “kaçınma ve bastırma”,  yoğun olarak yaşanan duygulardır. Bu duyguların nasıl oluştuğu,  nasıl yaşandığı, araştırmacı yazarların  irdeledikleri bir konudur.  (s.225 vd.) “İntikam ve telafi”, “uzlaşma ve bağışlama” yine bu kategori altında incelenen duygulardır. “Kabullenme ve umutsuzluk” “açıklama ve rasyonelleştirme” yine öyledir.

Üç Temel Soru

1. Tehcir/sürgün soykırım günlerinde İttihat ve Terakki Hükümetinin Kürtlerle İlişkileri Nasıldır?

İttihat ve Terakki’nin en önemli örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’dır.  Teşkilat-ı Mahsusa, başta Ermeni sorununu çözümlemek için tasarlanmış ve yaşama geçirilmiş bir örgüttür. Gizli bir örgüttür. Teşkilat-Mahsusa’nın vurucu timlerinin üç önemli kaynağı vardır.  Birinci grupta cezaevlerinden belirli bir anlaşma sonucunda çıkarılan cinayet suçluları yer almaktadır.  Bunlar, Ermenilere karşı baskı, terör uygulamaları koşuluyla,  Ermenilerin yerlerinden yurtlarından uzaklaştırılmalarında rol almaları koşuluyla  cezaevlerinden çıkarılmışlardır, dosyaları kapanmıştır.  Bunlara, eylemlerinden, operasyonlarından dolayı hiçbir soruşturmaya karşılaşmayacaklarına dair güvenceler de verilmiştir. İkinci grupta yer alanlar Kürt aşiretleridir. Kürtlere, “eğer Ermenileri, mahallenizden, köyünüzden çevrenizden uzaklaştırırsanız,  uzaklaştırılmalarında rol alırsanız,  onlardan kalacak olan taşınmaz mallar, örneğin tarlalar, evler, dükkanlar, değirmenler,  atölyeler, öküzler, sürüler vs. sizin olacaktır… denilmiştir. Bu eylemlerinden, operasyonlarından dolayı her hangi bir soruşturmayla karşılaşmayacaklarına dair onlara da güvenceler verilmiştir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın üçüncü bir kaynağı  daha vardır. Bunlar, Balkan göçmenlerinden derlenen elemanlardır.

İttihat ve Terakki hükümeti yöneticileri, özellikle mahalli yöneticiler, Kürtlerle, Kürt aşiretleriyle bu çerçevede görüşmeler yapmışlardır. Bu, Kürtleri suça, insanlık suçu işlemeye teşvik eden bir tutumdur.  Bazı Kürtler, bazı Kürt grupları, Kürt aşiretleri bu öneriye şevkle sarılmışlardır. Bu talimatın, bu anlaşmaların gereklerini şevkle yerine getirmişlerdir. Baskı altındaki, sürgünlerdeki Ermenilere, şiddet, baskı uygulama, onları taciz etme, yaşamlarını daraltma, körleştirme, şüphesiz Kürtlerin iradesi değildir. Bu İttihatçı hükümetin iradesidir.  Kürtlerin burada tetikçi olarak kullanıldığı açıktır.  Fakat bu ilişkileri biraz daha derinleştirerek analiz etmekte  yarar vardır.  Tehcirde, sürgünlerde, tetikçilik yapmanın,  Kürtlerin iradesiyle gerçekleşen bir süreç olmadığı açıktır. Ama, Kürtlerin, bu süreçte,  çok ağır suçlara bulaştırıldıkları, bulaştıkları açıktır. Buysa, Kürtlerin daha sonraki tarihlerinde, Türkiye-Kürt ilişkilerinde, Kürtlerin aleyhine çok olumsuz sonuçlar ortaya çıkarmıştır. ABD’nin İstanbul Büyükelçisi, Henry Morgenthau’nun,  4 Mart 1918’de tamamladığı  raporunda şu ifadeler yer almaktadır.

“1915 Haziran sonu, termometre 40-45 dereceyi gösterirken, Harputlu bin üzerinde bir grup kadın ve çocuk, Diyarbekir’in doğusunda  bulunan  Viranşehir’den naklediliyordu. Tamamı, aralarından güzel kadınları, kızları ve çocukları seçen bir grup acımasız Kürt’e teslim edildi.  Kaderlerinin korkusuyla titreşen bu kişiler, vahşi zalimlerin  eline düşmüştü. Kadınlar kızgın Kürtlere karşı yapabilecekleri en iyi şekilde direndiler. Son olarak seçilmiş ve ele geçirilmiş olanları nakletmeden önce, geriye kalan kadınların bütün giysilerini çıkardılar. Yolculuğun geri kalanında,  tamamen çıplak bir halde,  devam etmeye zorlandılar.  Bu zalimliğin görgü tanıkları üçyüzden fazla kadının  Ras-el-Ain’e tamamen çıplak olarak ulaştığını anlattılar. O sıralarda Almanya-Bağdat demiryolu henüz tamamlanmamıştı. Görgü tanıkları kadınların bütünüyle çıplak, saçlarını vahşi hayvanlar gibi darmadağın ve ayaklarının, altı günlük yolculuktan sonra yanık içinde olduğunu da ekledi. Bu kişilerin birçoğu Halep’e ulaştıktan birkaç gün sonra, konsolosluğa gelip bedenlerinin durumunu bana gösterdi. Vücutları yanmaktan yeşil zeytin rengine  dönüşmüş, derileri büyük parçalar  halinde soyulmuştu ve birçoğu Kürtler tarafından korkunç bir şekilde dövülmenin sonucu olarak kafalarında derin yaralar ve vücutlarında kesikler taşıyorlardı.

“1915 Ağustos başlarında gelen, dehşet derecede zayıf, kirli, perişan ve hasta 5.000 kadın ve çocuk Halep’te görülmüş en korkunç şeylerden biridir. Bunların 3.000’i birinci gün, geri kalan 2.000 kişi ise onu izleyen günlerde ulaştı. Sivas’taki sağlıklı ve verimli Ermeni nüfusundan geriye yalnızca bu insanlar  kalmıştı. Bu bölgelerden gelen insanların aslında 300.000’in üzerinde olduğu hesaplanmıştır. Peki, geri kalanlara  ne olmuştur. Mucizevi bir şekilde Halep’e ulaşan bir gurup akıllı kişiden öğrendiğimiz kadarıyla, 14 yaşın üzerindeki bütün erkekler ve gençler ilkbahar başlarında bölgedeki polis karakoluna çağrılmıştı. Bu çağrılar muhtelif haftalar boyunca farklı safhalarda gerçekleşmişti. Bu şahıslardan bir daha hiç haber  alınamamıştı. Kaderlerinin nasıl olacağı birden fazla görgü tanığınca tasdik edilmişti. Bu yüzden orada kalmanın hiçbir anlamı yoktu.” (s.33-34)

Konsolos Jackson,  Halep’e kadar gelenlerin de kendilerini güvenlik içinde hissetmediklerini söyler. Nitekim, daha sonra pek çok kişi Suriye’nin iç kesimlerine yani çöllere doğru yönlendirilir.  Konsolos  Jackson şöyle yazar: “Ermeni mülteciler Der-Zor’da, cezaevlerinden serbest bırakılmış ve bu amaçla buraya getirilmiş Türk, Kafkas ve Kürt tarafından saldırıya uğradı… Kaçmayı başaran yüzden az kişi ve köpek gibi Deir sokaklarında koşmaya terk edilmiş, 250 çocuk dışındaki geri kalan 60.000  Ermeni’nin  tamamı bir hafta içinde yok oldu.” (s. 35) Konsolos Jackson, Harput’tan (Elazığ) sürgün edilen bir kişinin anlatımlarını da şu şekilde kayıtlara geçirmiştir.

“… 52. gün başka bir köye ulaştılar. Kürtler neleri varsa hepsini aldı, gömleklerini, hatta iç çamaşırlarını bile. Kervanın tamamı kavurucu güneş altında bütünüyle çıplak bir halde, tam beş gün yürüdü. Bunu izleyen beş gün ise, ne ağızlarına koyacak bir lokma ekmekleri,  ne de bir yudum suları vardı. Susuzluktan kavrulup öleceklerdi. Yüzlerce kişi susuzluktan diller kömüre dönüşmüş halde, yolda devrilip kaldı.Beşinci gün çeşmeye ulaştılar. Doğal olarak kervanın tamamı oraya koştu. Ama, muhafızlar, önlerine durdu ve bir yudum su bile almalarına izin vermeyip, suyun bardağını 1-3 liradan satmak istediler. Bazen parayı  almalarına rağmen suyu vermediler. Başka bir yerde ise birkaç tane kuyu vardı. Kuyularda ip ve suyu çekecek  bir kova olmadığından kimi kadınlar aşağı atladı ve boğuldular. Ölü bedenler hala içinde ve kokarken bile geriye kalanlar bu kuyulardan su içti. Kimi zaman diğer insanlar susuzluklarını gidermek için, daha sığ kuyulardan çıkan kadınların ıslanan kirli giysilerini yalamak ve emmek için koşturdular.” (s. 35-36)

Bilgi kaynağı,  yedinci güne kadar, Harput’tan sürgün edilen  3.000 kişilik orijinal gruptan  geriye sadece 35 kadın ve çocuğun kaldığını bildirir. Halep’e ulaşan tüm kervan’dan ise,  sadece  150 kadın ve çocuk kurtulmuştur. Kurtulabilenler sadece bunlardır. Harput’tan konsolos Leslie Davis, Erzurum ve Erzincan’dan sürgün edilen Ermenilerin kamplarında gözlemlediği durumu, Büyükelçi Morgenthau’ya yazdığı bir mektupla,  şöyle anlatır:

“… Aralarında çoğu yolda öldürüldüğü için, sadece birkaç erkek vardı. Hepsi Kürtler tarafından saldırıya uğradıkları ve soyulduklarına dair benzer hikayeler anlatıyorlardı. Hemen  hemen tümü tekrar tekrar saldırıya uğradı ve bunların büyük çoğunluğu öldürüldü, bilhassa erkekler…”

Sistemin belli bir işleyiş tarzı olduğu görülüyordu. Bir grup Kürt bilhassa erkekler ve sırası gelmişken  diğerlerini de öldürmek için yolda bekliyordu. Tüm faaliyetin, bu ülkenin daha önce hiç göremediği kadar iyi organize edilmiş ve sonuç verici bir katliam olduğu görünüyordu.” (s. 36-37)

Leslie Davis, 7 Haziran 1915 tarihli raporunda katliamdan bahseden hikayeleri şöyle anlatır:

“Pazartesi günü, Harput ve Mezre’den çok sayıda erkek tutuklandı ve hapse atıldı. Salı sabahı şafak vakti dışarı çıkarıldılar. Ve neredeyse ıssız bir dağa doğru yürümeye mecbur edildiler. Toplamda sekiz yüz kişi vardı ve 14’lük gruplar halinde birbirlerine bağlanmışlardı. O öğleden sonra, cami ve diğer binalarda gece boyunca alıkonulacakları küçük bir Kürt köyüne ulaştılar. Bütün bu süre boyunca ne yemek yediler ne de su içtiler. Paralarının ve kıyafetlerinin  de çoğu  alınmıştı. Çarşamba sabahı birkaç saat uzaklıktaki bir vadiye götürüldüler ve burada oturmaya mecbur edildiler. Daha sonra jandarmalar tamamına, öldürünceye kadar ateş ettiler. Kurşunla ölmeyen kimilerini bıçak ve süngüyle öldürüp kurtuldular.” (s. 37-38)

Byrce ve Toynbee’nin topladığı belgelerde, Muş’taki olaylar şöyle anlatılıyor:

“Kasabanın ileri gelenleri ve köy liderleri iğrenç işkencelere boyun eğdiler. İnsanların el ve ayak parmaklarının tırnakları zorla çekilip çıkarıldı. Kimilerinin burunları kesildi. Kurbanların bayan akrabaları,  sakatlanmış kocalarını ve kardeşlerini görmeden hakarete uğradılar.”

“Farklı kamplarda toplanmış kadın ve çocuklardan kurtulmanın en iyi yolu,  onları yakmaktı. Yangın Alidjan, Megrakom, Khaskegh ve diğer Ermeni köylerindeki büyük tahta barakaları yakarak başlatıldı. Ve tümüyle çaresiz kadınların ve çocukların hepsi kavrularak öldü.” (s. 41)

Bir Ermeni tarafından anlatılan bu olay, Muş’taki olaylara şahit olan Alman misyoneri Johannes tarafından da onaylanır:

“Bitlis’de katledilecek kimse kalmadığından, yetkililer, Muş’a yöneldi. Zalimlik çoktan yapılmıştı ama, şimdiye kadar olanlar çok alenen değildi. Nasıl olduysa, hiçbir sebep olmaksızın, insanları vurmaya ve sadece, bunu yapmaktan hoşlandıkları için döverek öldürmeye başladılar.” (s.41)

Daha sonra Muş’un nasıl yakıldığı  da şöyle anlatılmaktadır.

“Yetimhaneye de alevlerin sıçrayacağı korkusuyla hepimiz kilerde saklanmak zorunda kaldık.Evlerinde yanarak ölmekte olan insanların ve çocukların çığlıklarını duymak yürek parçalayıcıydı. Askerler, bu çığlıkları duymaktan büyük zevk alıyorlardı. Sokağa kendilerini atan insanlar, bombardımanda öldüğünde, askerler, sadece gülüp geçtiler.”

“Mutasarrıfa gidip, hiç olmazsa çocukları bırakması için boşu boşuna yalvardım. ‘Ermeni çocuklar kendi ulusuyla birlikte yok olmalıdır’ şeklinde cevap verdi. Hastanemiz ve yetimhanemizdeki insanların tamamı alındı, bize sadece üç kadın işçi bıraktılar. Bu acımasız koşullar altında Muş yanarak kül oldu.” (s. 41)

Bu örneklerden görüldüğü gibi, Kürtler bu ağır suçlara, insanlığa karşı işlenen suçlara bulaştırılmışlardır veya bulaşmışlardır. Bu suçların İttihatçı hükümetin direktifiyle işlendiği açıktır. İrade, İttihatçı hükümetindir, Kürtler, sadece tetikçidir. Fakat Kürtler, insanlığa karşı işlenen bu suçlara o kadar çok  bulaştırılmışlardır ki, o kadar çok bulaşmışlardır ki, hükümet her zaman, bu insanlar, bu aileler hakkında, bu eylemlerinden dolayı soruşturmalar açabilir. “Siz talimat verdiniz, biz de yaptık…” savunması yeterli olmayabilir. Kaldı ki, bunların çoğunun sözlü teşvikler olması mümkündür. Bu bakımdan, bu insanların,bu ailelerin boynu devlet ve hükümet karşısında her zaman büküktür.

Ermeni nüfusu, “yerel halk”ın da katkılarıyla şu veya bu şekilde çürütülmüştür. Ermenilerden kalma mallar, tarlalar, evler, dükkanlar, değirmenler, atelyeler, öküz, at, koyun gibi hayvanlar, kağnı, araba gibi çeşitli araç-gereçler, çevredeki Kürt eşraf veya Türk eşraf arasında paylaşılmıştır. Ermenilerden kalan mallara bu şekilde el konulmuştur. Aileler toplumsal ve politik güçleri oranında bu mallara el koymuşlardır. Eli değnekli olanlar, değneği çok olanlar, bu malların çoğuna el koymuşlardır. Örneğin her aileye bir tarla verilecektir. Bu koşullarda, aynı ailedeki iki kardeşten biri farklı bir soyadı alarak, bu mallardan daha çok hisse kapmanın yolunu aramıştır. Ermeni mallarını dağıtan komisyon bunun farkındadır. Ama buna göz yummaktadır. Bu süreçte, Ermeni mallarına şu veya bu şekilde el koyan bu kişiler, bu aileler, devlet ve hükümet karşısında daha da boynu bükük bir hale gelmişlerdir. İleride bu malların kendilerinden geri alınmaması için  devlet ve hükümet politikalarına daha bağlı bir hale gelmişlerdir.  Devlet ve hükümet karşısında boynu bükük olduğu için,  bu insanlar, muhtemel soruşturmalardan uzak kalmaya özen göstermişler, bunun için de, kendilerinin, devlet ve hükümet politikalarına daha çok bağlı olduklarını çeşitli vesilelerle göstermek istemişlerdir. Buysa, yani 1915-1916 yıllarında  yaşanan bu olay, Kürtlerin daha sonraki milli davalarında olumsuz bir ortam yaratmıştır. Ermeni malları  politikası, Kürtleri devlete bağlamanın farklı bir yolu olarak ta algılanabilir.

2. Baskı Altındaki, Sıkıntılar İçindeki Ermenilerin Kurtarılması Ne Demektir?

Tehcirdeki, sürgünlerdeki Ermenilere, kucak açan, onları korumaya çalışan Türkler veya Kürtler olmuş mudur? Kürtler, Ermenileri nasıl koruduklarına, sakladıklarına dair pek çok olay anlatıyorlar. Bazı Ermeni bireyleri kurtarılmış olabilir. Ama, bunun nasıl bir “kurtarma” olduğu da dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Müslüman olan Kürtler, “kurtardık” dedikleri Ermenilerin Müslüman olmasını istemişler, onları, dinlerini, inançlarını inkara zorlamışlardır. “Benim dinim kötüydü, onu kınıyorum, şimdi Müslüman oluyorum…” (s. 210) dedirterek, imamların, hocaların nezaretinde  törenler yapılıyordu. Kişi olarak bunun bir “kurtarma” olduğu kanısında değilim. Tehcir/sürgünler sırasında, anaları, babaları, yakınları öldürülmüş, anasız, babasız, kimsesiz kalmış Ermeni çocuklarının, kimsesizler yurtlarında toplanması,  süreç içinde, zamanla Müslümanlaştırılmaları, Türkleştirilmeleri, “Ermeni çocuklarının kurtarılması” değildir. Bulgaristan’da, 1985-1988 yılları arasında,  Bulgar isimleri alan, Bulgarlaştırılan Türklerin “kurtarılmış Türkler” oldukları düşünülüyor mu? Dinsel ve dilsel bakımdan asimilasyon da soykırımın bir çeşididir, fiziki soykırımın, kültürel soykırım olarak devam ettirilmesidir.

Ermenilerin, Ermeni olarak, kendi inançlarıyla, dilleriyle,dinleriyle kabul edildiklerine ve korunduklarına dair bir olgu, bir anlatım yok.  Yalnız, Dersim’deki Alevi Kürtler,, Ermenileri bu şekilde, yani, dilleriyle, dinleriyle, inançlarıyla kabul etmiş olabilirler. Ermeni-Kürt ilişkilerine, tarihsel geçmişe bu yönden de bakılabilir.

3. Soykırım Nasıl İncelenebilir?

24 Eylül 1996 tarihinde, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde, bir olay yaşandı. On PKK’li gardiyanların, özel tim görevlilerinin, jandarmaların, demir çubuklarla saldırısı sonucunda yaşamlarını yitirdi. 20’yi aşkın kişi yaralandı. Yaralananlarla birlikte, pek çok PKK’li Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nden Gaziantep  Özel Tip Cezaevi’ne sevkedildi.

26 Eylül 1999 tarihinde, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde de buna benzer bir olay yaşandı. On civarında devrimci militan da burada, gardiyanlar, özel tim görevlileri ve jandarmalar tarafından dövülerek öldürüldü, yaralananlar oldu.  Birinci olayda, mağdur ailelerin girişimleriyle, cezaevi idaresi hakkında, olaya karışan görevliler hakkında dava açılmıştı. Özel tim görevlileri, gardiyanlar, jandarmalar, mahkemeye ifade vermeye bile gelmediler. Cezaevi yöneticileri, olayları, “mahkumların kendi aralarındaki çatışma” şeklinde anlatmaktadır. İkinci olaydaysa, cezaevi yönetimi benzer bir savunma yapmaktadır.

Bu iki olgu, örneğin 2070’lerde, 2080’lerde nasıl incelenecektir?  Diyelim bu yıllarda, her iki cezaevindeki olayların nasıl gerçekleştirildiğine dair bir inceleme yapılacak…”Güvenlik birimlerinin sorumluluğu var mı, yok mu” konusu irdelenecek. Araştırmacıların şöyle bir yöntem izlediğini farzedelim. Başbakanlığın, İçişleri Bakanlığı’nın, Adalet Bakanlığı’nın, valiliklerin kayıtları inceleniyor ve şöyle deniyor:  “ Başbakanlığın, İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının, valiliklerin kayıtları incelendi. Başbakanlık’tan,  İçişleri Bakanlığı’ndan ve Adalet Bakanlığı’ndan, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne veya valiliklere,  “bu  militanları öldürün…” şeklinde bir direktif verildiğine dair bir yazıya, bir bulguya, bir belgeye rastlanılamadı. Bu da bu olaylarda, güvenlik birimlerinin masum olduğunu gösterir. Olayın, mahkumların/teröristlerin birbirleriyle çatışmaları sonucu meydana geldiğini gösterir…” Bu tatmin edici, sağlıklı bir yöntem midir? Öyleyse, bürokratik kurumların yazışmaları arasında belge arama değil, tanık beyanları, olayı yaşayanların beyanları daha önemli olmalıdır. O siyasal ortama ilişkin belgelerin, tanık beyanlarını doğrulayıp doğrulamadığına bakılmalıdır. Herhalde Hitler’in de, “Yahudileri yok edin, tamamını öldürün…” şeklinde yazılı bir direktifi  yoktur.  Ama, merkezi yönetim ile mahalli yöneticiler arasındaki çeşitli görüşmelerde, bu sürecin nasıl işleyeceği kararlaştırılmıştır. Arada bazı şifreler de vardır.  Bu görüşmeler ve şifreler aracılığıyla, mahalli yöneticiler, kurum yöneticileri,  muhtemel olarak meydana gelebilecek olaylar karşısında nasıl davranacaklarını zaten biliyorlardır.

“Tanıkların Dilinden Ermeni Soykırımı” kitabıyla ilgili olarak söylemek istediklerimi kısaca bu şekilde belirtebilirim. Değerlendirilmesi, irdelenmesi gereken bir kitap. Sürgün edilenlerin duygularını, ruhsal yapılarını deşelemeye çalıştığı için,  bu yönden de dikkate alınması gereken bir inceleme…

HİTLER VE ERMENİ SOYKIRIMI

Tarihi Ermeni Soykırımına ilişkin inkarcılık ve söylenenlerin sarf edilmediği boyutuna kadar vardırılır, Hitler bile tashih edilmeye çalışılır. Oysa Hitler’in Polonya’yı yok etmek üzere harekete geçmeden önce düzenlenen gizli bir toplantıda, ordu komutanlarına hitaben yaptığı konuşmanın farklı kişilerce tutulan notlarında kullandığı, “oder erinnern Sie sich doch an die Ausrottung Armeniens” sözü herhalde, soykırım tarihinin en kilit sözlerinden biridir. Yoketmeci aklın, tarihin derinliklerinden kendine nasıl meşrulaştırıcı ve kışkırtıcı gerekçeler bulduğunun ve bu aklın tarihsel örnekler arasında nasıl bir iç bağıntı ve sürekliliğinin var olduğunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Hitler bu konuşmasında Cengiz Hanı anmayı da ihmal etmez. Kan dökücülerin, daha sonra tarihte nasıl sadece “devlet kurucusu” olarak anılması da, cesaret verici unsurlardan biridir. Öte yandan bu belgeye göre,

Kevork B. Bardakcıyan’ın bu çalışması, Nürnberg Duruşmalarında, bu ifadenin yer aldığı versiyonların delil olarak kabul edilmeyişinin, Ermeni Soykırımı inkarcıları tarafından tamamen yok sayılma çabası karşısında, bu konuşmaya ilişkin tüm belgeleri bir araya getirmeye çalışmaktadır.

Biz bu çalışmaya, Hitler’in 1923 yılında kalkıştığı ünlü Münih Birahane ayaklanması sırasında yaşamını yitiren, en yakın yoldaşlarından, Scheubner-Richter’in Erzurum Alman Konsolos Yardımcısı iken yazdığı üç raporu da ekledik.

Inkarcılığın en temel tezlerinden biri de, jenosit/soykırım kavramının 2. Dünya Savaşı sırasında meydana gelen Yahudi Holokaust’unu tanımlamak için oluşturulduğu ve 1915 Ermeni örneğinin bu kavram kapsamında ele alınamayacağıdır. Oysa bu kavramın babası olan Polonyalı hukukçu Lemkin, gerek anılarında gerekse kendisi ile 1959 yılında yapılan bir televizyon programında, insanlığa karşı işlenen suçların kovuşturulması için uluslararası yargı mekanizmasının oluşturulması gerektiği düşüncesini çağrıştıran olayın Ermeni örneği ve 21 yılında Berlin’de görülen Talat Paşa Davası olduğunu belirtmiştir. Bu bakımdan, Giriş’imizin daha sonraki bölümlerinde, Jenosit/Soykırım kavramının açılımına ve Birleşmiş Milletler Soykırım Konvansiyonuna ve “insanlığa karşı işlenen suçların” yargılanması için uluslararası yargı mekanizması yaratılması çabalarına değiniyor.

Şunu da hatırlatalım ki, “insanlığa karşı işlenen suç” tanımlaması da, ilk olarak 1915 Ermeni Tehciri nedeniyle gündeme gelmiş ve Tehcir nedeni ile Ingiliz ve Fransız hükümetleri tarafından Osmanlı hükümetine verilen protesto notasında anılmış ve sorumlularının yargılanacağı belirtilmiştir. Enver, Talat ve Cemal Paşaların savaş sonrasında, bir Alman savaş gemisi tarafından gizlice ülke dışına kaçırılmasının en önemli nedenlerinden biri de, bu yargılanma ihtimalidir. Bu kaçırılma öyküsüne de eklerde yer vermekteyiz.

Ayrıca 1941 yıllında Türk – Alman Dostluk Antlaşmasına ilişkin belgeleri farklı kalemlerde Adolf Hitler ve Milli Şef İsmet İnönü’nün ilişkilerini okura sunuyoruz. Ve en önemlisi bunların tümünü; Soykırım Kavramının Oluşum, BM Soykırım Sözleşmesi ve Ermeni Örneği Ile Olan Bağlantısını tartışacağız. Ragıp Zarakolu’nun önsözu ile tablonun bütünlüklü tartışmaya farklı bir derinlik ve bütünsellik sağladığını göreceksiniz.

Kevork B. Bardakjiyan

Pêrî Yayınları

ISBN: 975 9010- 43-7

Fiyat:11.00 YTL

Did you like this? Share it:
Niha şîroveyek girêdayê gotarê ye
    Hasan Dere says:

    Ermeni katliamlarinda Mümlüman Kürdlerin bu kadar igrenc bicimde tetikcilk yaptigina inanmiyordum.
    Ama Kürd Hizbullahinin isledigi cineyetlerdeki acimasizligi yukarida anlatilanlarla birlestirince Ermeniler’den ötür dilemenin hafilik olacagini düsünüyorum. Bu topraklara Kürd-Ermenistan denmeli ve Ermenilere yurtlariyla zenginlikleri iade edilmeli.
    Artik o Topraklara sadece Kürdistan demek adaletsizlik ve insafsizlikta isrsrdir.
    Bizim Alevi Köylerinde böyle katliamlar yasanmadigi icin iftira saniyordum. Üzgünüm ve söyleyecek söz bulamiyorum.

    Lanet olsun bu zulmü yapanlara.

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e