“Laik Cumhuriyet”, Seçim ve Kürtler

“Günümüzde bilimi savunmak gerekir. Bilimi savunmak da belli bir yüreklilik istiyor.” P.J. Curie

27  Nisan gece yarısı, artık gelenekleşen muhtıralardan birisini daha yaşadık. Devletin “esas sahipleri”, egemenliğin kime ait olduğunu hatırlatma gereği duydular. Nede olsa hafızası zayıf bir toplumuz. Günün moda tabiriyle “özde değil sözde demokrasinin” havasına kapılıp, “laik cumhuriyetin eşkaline”  uymayan birini, anayasanın yazılı ilkelerine dayanarak, cumhurbaşkanlığına getirmeye kalkışılması “seçkinci-elitist” kadroyu harekete geçirmişti.

Aylar öncesinden, cumhurbaşkanlığı seçiminin, toplumu yeniden dizayn etme manevralarına sahne olacağı belliydi. Sıradan bir gözlemci bile cumhurbaşkanlığı seçiminde sorunun 367’yi bulup-bulmama sorunu olmadığının farkındadır. Altı çizilmesi gereken, AKP’nin 367’yi bulsa bile TBMM’nin cumhurbaşkanını seçemeyeceğidir. Bir başka anlatımla cumhurbaşkanı Anayasa’da yazılı olan kriterlerin dışında, bir de yazılı olamayan kriterlere sahip olması gerektiğidir. Genel Kurmay Başkanının 12      Nisan 2007 tarihindeki basın toplantısında; “laik cumhuriyete sözde değil, özde bağlı olması” şeklindeki açıklaması zaten,  “seçkinci-elitist” kadronun  işe el koyduğunun ilanıdır. Bundan sonrası daha detaydır. Bir anda “laikliğin tehlikede olduğu” sonucuna varılmış, “Türkiye laiktir, laik kalacak” şiarıyla, “cumhuriyet mitingleri” düzenlemeye başlanmıştır. En küçük demokratik tepkiyi linç ederek susturmaya çalışanlar, “Cumhuriyet Mitinglerinin” baş aktörleri olarak boy göstermeye başladılar. Mitingler demokratik bir tepkiyi mi ifade ediyordu? Düzenleyenlerin profiline baktığımızda demokratik bir tepki olduğunu söylemek oldukça zor. Organizatörler, daha çok başında emekli subayların bulunduğu, “sivil örgütler” tarafından yürütülüyordu. Söz konusu “sivil örgütlerin” sivilliğini sorgulayan bir dergi, askeri savcı kararıyla basılmış ve tüm dokümanlarına el konulmuştur. 25 yıllık dergi, daha fazla direnememiş ve yayın hayatına son vermişti. Haklı veya haksız kendileriyle ilgili bir habere tahammül edemeyenler, demokratik bir tepkiyi nasıl örgütleyebilirler.

Burada bir parantez açıp, hemen şu hususları hatırlatmak gerekir kanısındayım. Yukarıda anlattıklarımız 80 yıllık cumhuriyetin özeti gibidir. Sebep değil, sonuçtur. Sebep Cumhuriyet’in kuruluş felsefesidir. Bu felsefe; çok ulusluğu, çok kültürlüğü, çok dilliliği ve farklılıkları reddeden, tek tipi esas alan felsefedir. Tek devlet, tek şef, tek parti, tek tip insan anlayışının sonuçları çok ağır olmuştur. Devlete egemen olan anlayışı reddeden ve kendi meşru haklarını arayanlar da direnişlerini aralıksız sürdürmüşlerdir. Dolaysıyla Türkiye Cumhuriyeti, toplumsal sorunları tartışabilme ve çözme becerisi göstermediği gibi, sorunu yok saymayı ve bastırmayı devletin temel karakteri olarak kabul eder. Hal böyle olunca askeri bürokrasi, bastırmadaki rolü itibariyle kendisini devletin sahibi kabul eder. Bu nedenle üç askeri darbe ve sayısız muhtıra devletin kuruluş felsefesine ve anayasanın ruhuna aykırı değildir.

Demokratik devlet, felsefesi, yapılanması, işleyişi ile yukarıda profilini çizmeye çalıştığımız devlet yapılanmasıyla ortak bir yanı yoktur. Demokratik devletin yönetim biçimleri(laiklik, cumhuriyet v.s.), toplumun biat ettiği kavramlar değildir. Kutsal kavramların egemen olduğu toplumlar anti- demokratik toplumlardır. “Seçkinci- elitist” örgütlenmeler, toplumu yönetebilmenin araçlarını yaratmak için kutsal kavramlar üretmek zorundadırlar. 1945 Almanya’sının durumu oldukça çarpıcı bir örnektir. Berlin duvarının iki yakasındaki iki Alman devletinin sadece argümanları farklıdır. Nasyonal Sosyalistler (Naziler), Hegel’i sağ yorumlarken, Sosyalistler(Doğu Almanya), Hegel’i sol yorumluyordu. Her ikisinin de toplumu yönetme biçimi şaşırtıcı biçimde birbirine benziyordu. “Halkın yerine düşünme ve karar verme yetkisini” kendilerinde görüyorlardı. Homeros’un “Her kafadan bir ses çıkarsa olmaz, tek bir kral olmalı, tek bir baş” diye ifade ettiği mantığın tezahürüdür. Bu günkü versiyonlarında değişen bir şey yoktur. Toplumu “saptanmış kavramlar” üzerinden esir alarak, istedikleri gibi yönetmenin zeminini yaratmaktır.

Kemalist Hareket Modernist Değildir

Cumhuriyeti kuran ”seçkinci-elitist” Kemalist kadro, geleneksel eski yapıyı değiştirmeden yeni biçim altında örgütledi. Bize “modernist” diye sunulan yapı, eskinin devamıydı. Osmanlı’dan Anadolu’nun Türkleştirilmesini devralanlar, hayatın her alanını tek tipleştirmeyi yeni devletin felsefesi haline getirdiler.

Yüzyılın başlarında çok uluslu İmparatorluğun aygıtları içerinde kümelenen Pan-Türkist örgütlenmeler, geçmişten kopuşu ifade etmiyordu. Tam tersine İmparatorluğun “Görkemli günlerine” olan özlemlerin siyasal tezahürüydü. Daha çok Balkanlar’daki ulusal hareketlere karşı örgütlenen gayri-nizami harbin unsurları arasında geliştiler. 1909 darbesi ile iktidarı elle geçiren İttihat-ı Terakkiciler, Anadolu’nun Türkleştirilmesini önüne koydular.  Bu projenin ilk adımı gayri-Müslimlerin temizlenmesidir. Birinci Dünya Savaşı ve kabindeki gelişmeler Osmanlı Sarayının devre dışı kalmasına ve yeni dengeler üzerinde iktidar mücadelesinin başlamasına sebep oluyordu. Tamda bu noktada İttihatçı kadroların bir kısmı tasfiye olurken, gölgede kalan bazı İttihatçı kadroların “yıldızı parlamaya” başlıyordu. Mustafa Kemal bu atmosferde ortaya çıktı. Orta-Doğu’nun yeni güç dengelerini iyi gözeterek, Bolşeviklerle dirsek temasını sürdürerek, İngilizlerin desteği ile iktidara yürüdü. Osmanlıdan devralınan zihniyet, yeni devletinde varlık nedenidir. Uluslaşma diyalektiğinin gereği, geçmişten kopmak yerine, otoriter yapının “kutsal devlet” demagojisi ile maskelendiği gericiliğe tekabül etmiştir. Kürtlere ve diğer farklı etnik topluluklara karşı takınılan tutum geçici bir politika olmayıp, devletin temel karakterini yansıtan, uzun vadeli temel bir strateji haline gelmiştir. 1934 yılında çıkarılan İskan Kanunun gerekçesi ve maddeleri bazı sosyalist kılıklı Kemalistlerin, “Kemalist Aydınlanma” diye sundukları yeni devletin temel karakterinin ne kadar ırkçı-şöven olduğunu ortaya koymaktadır.

Yurtta, dil, kültür, kan birliği temin etmek”, “…Maksat, bunların süratle anadillerinin unutturma, Türklerle karışması olduğundan, büyük köylerde bir mahallede veya birbirine komşu ve kolaylıkla toplanır bir yerde olmamak şartıyla oturmalarında beis görülmemiştir.”[1]

Yukarıdaki satırlar,Türkiye’nin ulusal kimliklerin, dillerin ve kültürlerin kendilerini özgürce ifade edilmesini bir tarafa bırakın, farklı ulusal kimliklerin ve dillerin yok edilmesinin resmi devlet politikası olduğunu ortaya koymaktadır. Türk kimliği, Türk dili ve Türk Kültürü dışında, bütün farklılıkların yasaklandığı, ağır cezalarla maruz kaldıkları bir devlet mekanizmasından bahsediyoruz. 1924 yılında bir sabah uyandıklarında bütün etnik farklılar gibi Kürtlerin varlığı, dili, kültürü “yok” sayılmıştı. Kürt ve Kürdistan kavramları yasaklanmış, kullananların akıbetini tahmin etmek zor olmuyordu. 1925 yılında yürürlüğe konan “Şark Islahat Planı” ile çarşı-pazarda, sokakta Kürtçe konuşma yasağı getiriliyor ve konuşanlara ağır cezalar veriliyordu.

Ancak “yok sayılan” Kürtlerin direnişleri devam ediyordu. Kürtlerin direnişi devam ettikçe Türk basının hırçınlığı da devam ediyordu. Resmi ideolojinin mimarlarında Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Yunus Nadi, 13.07.1930 tarihi Cumhuriyet Gazetesinde Ağrı direnişi için, “Bu ülkede yaşayan herkes Türk’tür. Türk’ten başka bir camia yoktur, dolaysıyla Kürt isyanı da yoktur. Cehalet ve şekavet vardır. Bu hadiseye böyle bir isim vermek siyaseten yanlıştır” demektedir. Uygulamalar Yunus Nadi’nin çerçevesini çizdiği mantıkla yürütüldü. 1934 yılında çıkarılan “İskan Kanunu” ve 1935’te çıkarılan “Tunceli Kanunu” ile Kürtlerin demografik yapısının değiştirilmesi ve Kürtçe’nin konuşulmasının engellenmesi, hatta mümkünse yok edilmesi hedeflendi.

Yukarıdaki örnekleri uzatmak mümkün. Tümünü aktarmaya kalkarsanız kitaplara, ciltlere sığmaz. Gelelim bugüne. Amerika’nın Orta-Doğu’ya müdahalesini iyi yönetemeyen Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri, karşılarında Kürt Federal Devletini buldular. “Kürt yoktur”,”Kürtler Türk’tür” gibi bilim kaçkını teoriler, olması gereken yere tarihin çöplüğüne atıldılar. Ancak Kürtleri hedef tahtasına koyan zihniyet değişmedi.

Bundandır ki 27 Nisan Muhtırasının iki önemli maddesinden biri; “ kendisini ne mutlu Türküm demeyenin düşman kabul edildiği” belirlemesidir. Seksen yıldır sürdürülen politikanın bundan sonra da “azim ve kararlılıkla” sürdürüleceği en yetkili ağızlardan bir kez daha ifade edilmiştir. Yine Kıbrıs’ta Hayri Kıvrıkoğlu isimli bir komutan, Başbakan diye nitelendirdikleri kişiye; “Türklüğünü ispat et” diyebildi. Hangi kökenden gelirse gelsin sorun Türkleşmekle bitmiyordu. Herkesin, “Türklüğünü ispat etmesi “ gerekiyordu. İşte Ogün Samast, “milli duyguları kabararak” “Türklüğünü” ispat etmişti. Yukarıda anlattıklarımız 2007’nin Türkiye’sinden manzaralardır. Demek ki 1925’ten 2007’lere uzanan zaman tünelinde simalar ve kampanyaların adı değişse de zihniyette fazla değişen bir şey yoktu.

Seçim Kürtler İçin Neyi İfade Ediyor?

Türk egemenlik sisteminin temel felsefesine göre kurgulanan parlamento, Kürtlerin kendi taleplerini dile getirebildikleri temsil kurumu değildir. Arkanızdaki halk desteği ne olursa olsun, Kürt kimliği ile TBMM’si üyesi olamazsınız. Türk olmayı kabul etmek ve resmi ideolojiye biat etmek şartıyla parlamento üyesi olabilirsiniz. Lozan görüşmeleri sürerken, Kürtlerin desteğine ihtiyaç duyan Mustafa Kemal, Hasan Hayri ve arkadaşlarına “Sizleri Kürt milli giysileri içinde Meclis’te görmek istiyorum” diyerek, parlamentoya davet etmişti. Bu davete uyan Hasan Hayri ve arkadaşları Kürt milli giysileriyle TBMM’ye katılmışlardı. Sonrası trajiktir. Lozan Anlaşmasının imzalanmasından sonra, 1925 Kürt Ulusal Hareketi patlak vermiş, Hasan Hayri harekete katılmadığı halde, tutuklanarak idama mahkum edilmiş, idama mahkum edilmesinin gerekçesinde de “Kürt milli giysileriyle Meclis’e gelmesi” gösterilmişti. Hasan Hayri Olayı, Kürt kimliği ile Meclis’e giren ilk ve son vakadır.

Devletin temel karakteri ve yaşanan bunca tarihsel deneyime rağmen Kürt siyasilerinin Ankara’ya dönük politikaları ve parlamento hevesleri hiçte azalmamıştır. Dahası Kürtler adına legal politika yapanların ağırlığının CHP-SHP dergahından geçip gelen kadrolar olduğu unutulmamalıdır. Kürtler adına siyaset yapanların, CHP geleneğinden devşirilip Türk siyasetinin hizmetine sunulmaları tesadüfü değildir. İttihat-ı Terakki’den başlayıp, Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleriyle devam eden politikanın günümüzdeki versiyonudur. Bir başka anlatımla Kemalizm’in Kürtler tarafından içselleştirilmesi hareketidir.

Gerek devir alınan siyasal miras ve gerekse içinde bulunduğumuz milli erozyon, ciddi şekilde kadro sorunu ile karşı karşıya olduğumuzun da resmidir. Bugünkü siyasal zemin; kadroların gelişip-serpildiği, siyasetin öznesi haline geldikleri, yönetme ve yönlendirme sanatı edindikleri zemini değil, demoralize oldukları, kirlendikleri ve kırıldıkları örgütsel mekanizmalardır.

Bu konjonktür içinde yeni bir seçimle karşı karşıyayız. Kürt kulvarında da seçim heyecanı “doruk” noktasındadır. DPT Genel Başkanı Ahmet Türk, partinin şubat ayında toplanan olağanüstü kongresinde; “Meclise girmenin yolunu mutlaka bulacağız” diyerek, Türk parlamentosuna girme konusunda “azim ve kararlığını” ortaya koymuştur. Üç seçimdir bağımsız adaylığı tartışan ve bir türlü karar alamayan DPT kulvarı, 2007 Temmuz seçimlerine bağımsız adaylarla girme kararını almada tereddüt etmemiştir. Bu kararın kendisi, içinde bulunduğumuz atmosfer itibariyle manidardır.

Diğer Kürt siyasi çevreleri de yarı mahcup bir edayla kendilerine uzatılacak bir “seçim rüşveti” beklentisi içindedirler. Bunu “Kürt seçim bloğu” adıyla sunmak, olayın vahametini örtmeye yönelik kamufleden ibarettir. Siyasal mücadele ilkesel değil ise halkın duygularıyla oynanan “umut tüccarlığına” dönüşür. Bu işi daha iyi becerenler var iken “yeni yetmelere” gerek yoktur.

Halkımızın geleceğini ipotek altına almak istemiyorsak, umutlarımızın yeşereceği bir ülkemiz olsun istiyorsak, günü birlik, kişisel ve grupsal hesapları bir tarafa bırakarak, milli bir projenin bileşenleri olmalıyız.

14.05.2007

Bu yazı RojaKurd dergisinin Mayıs sayısında yayınlanmıştır.


[1] (TBMMZC. Devre 1V. İçtima 3.Cilt 23 S:10) Aktaran, Faik Bulut, Belgelerle Dersim Raporları, Yön Yayıcılık, Ekim-1991, S:218-219

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e