“Demokratik Standartlar” (!)

MetinEsenTabloUlusal bilinçte kırılma başladığı an sömürgecinin zaferi de o oranda ortaya çıkar ve ulusal bilinçle kendini var eden birey ulusunun rengini kendinde biçimlendirdiğinde sömürgeci sistem sarsılır ve sömürgecinin sunduğu bütün o boş vaatler sömürge ulus bireylerinin soğuk tınısına çarparak parçalanır. Sömürgeciyle sömürge ulusun çatışmasında ve ayrışmasında en temel nokta burada ortaya çıkıyor. Sömürge ulusun partileri, sanatçıları, aydınları, işçileri ulus bilinciyle, ulusun diliyle ulusun renkleriyle kendi hayatlarını biçimlendirdiklerinde asıl sanatın ve politikanın yapısı da gerçekleşir. Gerçekleşen ulusal politikanın, ulusal sanatın ulusun bireylerinde yeniden kendinin kurtuluşunu kendi ulus topraklarında görmesine yol açar.  Sömürgecilerin korktuğu bu durumdur, o yüzden de sömürge ulusu asimile etmenin ve onun ulusal kökeninde koparıp kendine yabancılaştırmanın en iyi yolu bu ulusun aydınlarını, politikacılarını bu topraktan koparmaktır!

Kürdistan da ulusal bilinçte kırılmanın yaşanması tek başına Sömürgeci sistemin yürüttüğü politikanın sonucu değildir. Bu Kürt ulusal burjuvazisinin zihinsel tembelliğinin yanında ulusal pazara sahip çıkma sorununda gösterdiği zayıflığı ve korkaklığı da mevcuttur. Sömürgeci burjuvaziyle geliştirdiği ticari ilişkilerinde ulusal kimliğini yok sayarak hareket etmektedir. Bu ilişkiler ağı içinde politik örgüt ve partilerin sömürgeci sisteme entgre edilmesinde daima aracı durumundadır.

PKK’nın yürüttüğü silahlı kargaşa sürecinde bu kesim daha çok sömürgeci metropollere kaydı ve ardından iç metropollere sürülen Kürtlerin iç gücünü yok pahasına elinde tutarak daha fazla ezilmesini sağladı. Kürtlük adı altında duygu sömürüsü yaparak büyük oranda rant sahibi olarak kandan beslendi. Bu rant elde etmenin bir aracı olarak da sömürgeciliğe karşıymış gibi bir görünüm yaratarak devlet desteğini ve sömürgeci burjuvaziyle olan ilişkisini bu perdeyle gizledi. Bugün Türkiye de Kürt sorununa “çözüm” tartışmalarında bunların oynadığı rol çok büyüktür ve bu kesimin büyük bir çoğunluğu Sömürgeci partilerde yer almış kimselerdir.

Kürt ulusunun özgürlüğünü ve bağımsızlığını savunan siyasi parti ve örgütlerin son otuz yılda yürüttükleri mücadele sloganlardan öte gitmediği gibi her zaman yakındıkları şey “birlik” sorunu olmuştur. Fakat bu parti ve örgütlerin neden birleşemediklerinden çok neden devletin ideolojik argümanlarının temelini oluşturan siyasi tezlerinden bir türlü arınamadıklarını sorgulamaları gerekiyor.

Ezilen, sömürülen, renginden dolayı horlanan, giyiminden ötürü aşağılanan, kendi anadili olmayan sömürgecinin diliyle konuştuğunda alay edilen ve açlığa, yoksulluğa mahkûm edilen ve korkunun cenderesine sıkışıp, baskının merhametsiz dikenlerine yatırılan bir ulus daima barış ve sükûnet arar. Tamda bu noktada sömürgeciler bu ulusa yeni “kurtarıcılar” gönderir! Gönderilen kurtarıcılar sömürge ulusun bağrından çıkmış çocuklarıdır. Bu çocuklar Kürt ileri gelenleri ve zenginlerin çocukları olarak okumuş entelektüel bir kesim olan üst düzeyde kariyerleri olan bir kesimdir ve bu çocuklar kendi ana dillerini konuşarak kendilerinin gerçek kurtarıcılar olduklarına halkını ikna etmeye çalışır. Burada sömürgecinin eşitlik, kardeşlik sloganı etrafında yeni bir programı devreye sokulur: “demokratik standartlar”(!)

0tuz yıldır sürdürülen kirli savaşın yarattığı dehşet ve korkunun sonucu oluşmuş ortamda sağlıklı bir muhalefeti çıkmadı. Her şey TC devletinin programıyla oluşturulmuş politikasının temelinde yürümektedir.  “Demokratik” bir ortam yaratma adı altında Kürt siyasal kadrolarının, aydınlarının bilincini sıfırlayıp kolunu kanadını kırarak felç etmiş bir durumda hangi “çözüm” hangi “yol haritası”nı tartışacağız, mümkün mü böyle bir şey?  Her “demokratik ortamda” sürdürülen tartışmaların ardından namluların ağzına sıkıştırılmış politikalara dönülüyor. Kürt siyasal kadroları ve aydınlarınca anlaşılmayan bu noktadır!  Anlaşılmadığı içindir ki sürecimiz kanla, barutla boğuluyor.

Türkiye de “çözüm” ve “yol haritası” adıyla oluşturulan gündem tartışmalarının tozu dumanı içinde sağlıklı bir muhalefetin çıkmayacağını bir kez daha gördük. Çünkü bu ortamda sürdürülen tartışmaların merkezini ve yönünü TC devleti belirlemektedir.  “demokratik standartlar”ın nasıl oluşmasına gene TC devleti karar veriyor. Bu durumu en iyi şekilde TC. Cumhurbaşkanı  Gül şöyle açıklıyor: “(…) doğudan batıya bütün vatandaşlarımız etnik yapısı ne olursa olsun ‘Kürdüm’ der, ‘Türküm’ der başka bir şey söyleyebilir. Bunlar olabilir ama herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkes, eşit Türkiye’nin vatandaşıdır. Anayasamıza göre zaten gayet açıktır. Aramızda hiçbir fark söz konusu değildir. Ama problemlerin halli dediğim ne, demokratik standartlarla ilgili problemler vardır.” Demek ki Türkiye’nin “Kürt sorunu” yoktur;  demokratik standartlarla ilgili problemleri vardır.

Yediden yetmişe tüm umutlar “demokratik standartlarla ilgili problemler” adına binkevir edilmektedir.  Bu “çözüm” ve yol haritası” tartışmalarında ortaya çıkan şey lafazanlıktan başka bir şey değildir ve Kürt ulusunu bir kere daha aldatmaktan öte gitmeyen bir durumdur. Ne doğru yerde durup yanlış adresler tartışılıyor ne de yanlış yerde olunduğu kabul edilip doğru adresler sorgulanıyor.

Bütün hikaye günümüz Kürt siyasal kadrolarının ve aydınlarının kendilerine dayatılan “demokratik standartlarla ilgili problemler” adına yaşıyor olmalarıdır!

Kürt aydınları sömürgeci aydın kopyası olmaktan kendini bir türü alamıyor. Tüm alışkanlıkları oradan gelmektedir. Düşünüş biçimleri, konuşma biçimleri, kullandığı politik araçlar sömürgeciden aşırılmış şeylerdir. Bu aşırılan şeylerle sömürgeciye karşı özgürlük ve bağımsızlık savaşı yürüttüklerini sanırlar; oysa ulusun istediği şeyler onların düşündüğü şeylerin çok uzağında olan şeylerdir. Modern çağın devrimci araçlarıyla halkına yön verdiğini sanırlar! Oysa o modern çağın devrimci araçları bir ulusun kendi kültür ve sanatıyla, diliyle, toprağıyla özdeşleştiği oranda gerçek devrimci araçlara dönüşür.

PKK ve şürekâsı yıllar yılı yalan kustu. “Kürdistan da ihanetin kökünü kazıyacağız” adı altında Kürdistan demokratik hareketinin devrimci araçlarını imha ederek tüm iç dinamiklerini felç etti.  “Kürdistan kuruluyor!” adı altında özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin temelini parçalayıp Kürdistan’ı cehenneme çevirip Kürt halkının umutlarını binkevir etti. Bizim sarsak aydınların ve kapasitesi düşük siyasal kadroların verdikleri kan da işin cabası oldu. Bu günde gele  gele  “demokratik cumhuriyet” teorisinin ve programının keskin militanları olarak TC. Cumhurbaşkanı Gül’ün açıkladığı “demokratik standartlarla ilgili problemler” üzerinde kafa patlatıyorlar: “biz bu yenilgiyi daha ne kadar derinleştirebiliriz” diye!

Kürt sorunun çözümü tartışılacaksa önce tarafların hak eşitliği temelinde yasal bir statüsünün olması gerekiyor. Yoksa birinin özgürlüğü diğerinin tutsaklığı olan koşullarda tartışma olmaz, mümkün de değildir. Her şeyden önce Kürt kimliğinin yasallaşması, Kürt ulusunun varlığının kabulü olan siyasal bir temelin olması lazım. Kürt sorunun çözümü “demokratik standartlarla ilgili problemler” temelinde olmaz. Açık konuşmak gerekirse Türkiye’nin demokratikleşmesi Kürt ulusunun kendi kaderinin kendisinin tayın etmesinden geçmektedir.

İşin bir diğer yanı ise başka bir macera!

Orta- Doğu sancıyla kıvranıyor ve hayat oralarda günlük ve bölge çıkarları üzerine kurulu olarak devam ediyor. Kapalı kapılar arkasında sürdürülen gizli pazarlıklar Türk medyasınca parça parça bize yediriliyor. Allı şallı görüntülerin arkasında sürdürülen cafcaflı sloganlar eşliğinde göndere çekilen yenilgi bayraklarının altında Barzanicilik yapılıyor. Güneyin kazanımları bölge statüsünün belirsizliği içinde yumuşak geçişler adı altında “yeni dönem” politikalarına terk ediliyor ve bizim de buna entegre edilmemiz isteniyor!

Mesut Barzani sabah gazetesi yazarlarından Nur Batur’la yaptığı söyleşinde Güney Kürdistan bölgesinin bağımsızlığından öte asıl olarak nasıl hareket ettiklerini şöyle açıklıyor: “Bakın 2003’te Saddam yönetimi yıkılırken Irak’ı bir arada tutabilmek için Mam Celal’le Bağdat’a gittik ve biz bütünlüğün korunmasını sağladık.” Böylece ABD ile AB arasında süren Pazar savaşının Irak pratiğinde Kürtlerin lehine doğan o derin fırsatın neden ve niçin değerlendirilmediği şimdi çok daha iyi anlaşılıyor. Güneylilerin Irak’ın bütünlüğü politikasının bir kopyasını bu gün PKK Türkiye’nin bütünlüğü için yürütmektedir! Burada garip olan bir şey yok, garip olan şey birbirinin benzeri kopya politikaların sonucu olan uygulamaların çok farklı anlaşılmasıdır. Birinin bağımsızlıkçı diğerinin işbirlikçilikle adlandırılması kargaşası içinde dönüp duruyoruz.

13 Ağustos 2009

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e