“Barış” Dedikleri Şey…1

Baş döndüren gelişmeler yaşıyoruz. Bir gün mihver giyip savaş naraları atıyoruz. Bir başka gün beyaz giysiler içinde barış güvercinleri uçurabiliyoruz. Bu arada sivil ve masum insanlar, kurulan hain tuzaklarda paramparça olabiliyor. (Batman’da dört yurtsever-demokrat insanın parçalanarak öldürülmesi, Hakkâri’de ki mayınlı saldırı) Her saldırı sonrası, taraflardan bildik klasik açıklamalar gelir. Toplum, dilini yutmuşçasına suskun, “aydınlar”,”insan hakları savunucuları”, “sivil” kurumlar yapılan açıklamalara göre pozisyonlarını belirlemeye çalışıyorlar. Akabinde, “ulusal medya da” manşetler düşmeye başlıyor. “ Barışa çok yakınız!” Parçalanmış insan cesetlerinin gölgesinde “barış” görüşmeleri!

Son otuz yılın en çok kullanılan sözcüğü şüphesiz barıştır. Gerekli-gereksiz herkesin ağzında. Barış sözcüğü niye bu kadar çok kullanılır? Apoletli köşe yazarları, süngüsü eksik siyasetçiler, “muzaffer” gerilla komutanları “barış” diye başlıyorlar konuşmalarına. Bitip-tükenmeyen görüşmeler, telefon görüşmeleri, ortalığa saçılan bilgi kirliliğinin grimsi atmosferinde “barış “ diplomasisi. Tam bin bir “umut” ile bayram hazırlığımda iken yeniden ortalık kan gölü.

Toplum olarak savaş ve barışın kavramsal olarak neye tekabül ettiğine dair bir fikrimiz yok. Olması da gerekmiyor. Savaşın en klasik tanımı, amaca ulaşmada kullanılan bir yöntem olmasıdır. (Amaç, dünyanın yeniden paylaşılması veya esaret altındaki bir halkın kurtuluş mücadelesi olabilir) Savaşın nasıl bir yöntem olduğunu tartışmıyoruz. Savaşı başlatan açısından barış, amacının gerçekleşmesidir.

Bugün telaffuz edilen “barış” Kürtler için neyi ifade eder. Amacımıza ulaştığımızın ifadesi mi yoksa yorgunluk veya teslimiyetin tecellisi mi? Mevzuyu bu kadar derinleştirmeye gerek var mı? “Dört mevsim barışa” bu kadar yakınken!

Kimse söylediklerimizden şöyle bir sonuç çıkarmamalıdır. Çatışmalı ortamın sürmesinden yana değiliz. Dün değildik , bugünde değiliz. Ortada doğru-dürüst siyasal talep yokken, çatışmalı ortamın neden bitmediğini, bitirilemediğinin cevabını arıyoruz.

Kürdistan coğrafyası  Büyük İskender’den beri rahat yüzü görmedi. Fetihlerin, talanların, haydutlukların ardı arkası kesilmedi. Bizleri yok sayarak, zapt-u rapt altına istemelerinden yaklaşık yüz yıl geçti. Osmanlı’yla başlayan Kürt kıyımı, Cumhuriyetle beraber pik yapınca; yaptıklarına yeni argümanlar bulmak zorundaydılar. Cumhuriyet dönemi Kürt katliamları, resmi tarihin idealize  ettiği gibi ayaklanmalara verilen bir karşılığın ötesinde bir derinliğe sahiptir. Koçgiri, 1925 ve Ağrı dışında ayaklanma söz konusu değildir. Kürt katliamları resmi tarihe “tedip ve tenkil” olarak geçer, sayısı resmi kayıtlara göre 25’i aşmaktadır.

Türk Dil Kurumunun çıkardığı Türkçe Sözlükte; Tedip: Uslandırma, yola getirme, terbiye etme. Tenkil: 1.Uzaklaştırma. 2. Herkese örnek olacak ceza verme. 3. Düşman veya zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma.

“Tedip ve Tenkil” sözcüklerinin anlamları çok net tarif edilmiş. Uygulama daha da şeffaf çizgiler içeriyor. Kürtleri yola getirme, terbiye etme. Yöntem, uslandırma, uzaklaştırma, herkese örnek olacak ceza verme ve topluca ortadan kaldırma. Örneklendirmeye kalkarsak sayfalar yetmez. Bir örnek var ki etkilerini hala çok canlı duruyor. Dersim katliamı. 1937-38 yılında Dersim’de yapılanlar, ayaklanmaya karşılık değildi. Halen zapt edilmemiş Kürt bölgesinin fetih hareketidir. “Islah ve terbiye” edilmesi gerekir. Bunun hazırlıkları 1925 Kürt Ayaklanmasının hemen akabinde 1926 yılında başlar. Bu yıllarda Dersim’de dolaşan ve gözlemlerini devletin ilgili kurumlarına rapor edenlerin başında Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey gelir. Hamdi Bey, 2 Şubat 1926’da İçişleri Bakanlığına sunduğu raporda:

“Dersim, Cumhuriyet Hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliyat yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selâmeti bakımından mutlaka lâzımdır.

Aşiretlerin durumları ve silahları hakkında verilen bilgi tevsik ve teyit ihtiyacından uzaktır. Bu konuda alınan malumat gerçeğin tam kendisidir. Son derece zeki, kurnaz ve hileci olan bu halk, hükümetin zayıf veya kuvvetli olduğuna göre mütecaviz veya itaatlidir.

Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir.”[1]

Hamdi Bey’e göre okul yapmak, eğitmek, iş güç sahibi yapmak bile faydasızdır. Tek çaresi vardır, kesip atmak. Dersim’in “ıslahı” için ameliyat gereklidir. Hamdi Bey ve Diyarbekir Valisi Cemal Bey gibilerinin önerileri dikkate alınır ve planlamaya gidilir. Önce Tunceli adıyla kanunu çıkarılır, akabinde “tedip ve tenkil” hareketi başlar. Öylesine “ıslah” edilir ki aradan yetmiş yılı aşkın bir zaman dilimi geçmesine rağmen Dersim, Tunceli’liğini bırakmaz. 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan kısmi Anayasa değişikliği referandumunda; değişikliğe en yüksek hayır oyunu vererek Türkiye rekorunu kırar.

Cumhuriyet döneminde yapılan sayısız “tedip ve tenkil” hareketleri, Kürdistan coğrafyası lokal olarak bölünerek, belli bir planlama dahilinde yapılır. Örneğin; Sason (1925-1937), Bicar Tenkil Harekatı(7Ekim- 17 Kasım 1927), Asi Resul (22 Mayıs- 3 Ağustos 1929),  Tendürek (14- 27 Eylül 1929), Savur Tenkil Harekatı(20 Mayıs- 9Haziran 1930), Zeylan Ayaklanması (Zilan Katliamı T.S. 20 Haziran- Eylül başı 1930), Oramar Ayaklanması (16 Temmuz- 10 Ekim 1930), Pülümür Harekatı( 8 Ekim-14 Kasım 1930), Tunceli(Dersim) Tedip Harekatı(1937-1938) diye liste uzayıp gidiyor.[2]

Bu yazımızın konusu Cumhuriyet adıyla yeniden şekillenen Kemalist erkin Kürt politikasının analizi etmek değildir. Bugünün anlaşılabilmesi için, yakın tarihte kısa bir gezinti yapmak; çok yakın tarihte meydana gelen gelişmeleri mercek altına almak, son otuz yılda uygulanan Kürt politikasının daha büyük çapta “tedip ve tenkil” hareketlerden ibaret olduğuna vurgu yapmaktı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesiyle topyekun “terbiye etme” süreci başlatılır. Kürtleri bir bütün olarak ortadan kaldırmak olanaklı değildir. Ancak; “ıslah etme”, asimile etme, entegre etme, Kürt düşün dünyasını çoraklaştırmak mümkündür.

Gelinen yer itibariyle Kürt düşün dünyasındaki çoraklığın neden ve sonuçları konusunda; Sayın Zeynel Abidin Kızılyaprak’ın “ Kürt Düşün Dünyasında Kısa Bir Gezinti” adlı kitabı ciddi bir çalışma. Kızılyaprak, kitabın giriş bölümünde şu tespiti yapıyor:

“Kürt aydınının, Kürt düşün dünyasının, 4 büyük badireden geçtiğini ve dördüncüsünü hala yaşadığını düşünüyoruz: Onun katliama uğradığını, karartıldığını, köylüleştirildiğini ve nihayetinde düşünsel anlamda depresyona girdiğini söyleyebiliriz.”  [3]

12 Eylül Askeri Darbesiyle, Kürtler akıl almaz bir şiddet girdabıyla karşı karşıya kalırlar. Toplum normal düşünebilme, olayları serinkanlı değerlendirme yetisini yitirdiği noktaya getirilir. Artık Kürt toplumunda; şiddette şiddetle cevap verme gerekliliği tartışılamaz bir noktaya sürüklenir. PKK’nin 1984’te silahlı mücadeleyi başlatmasıyla, “tedip ve tenkil” yeni bir aşamaya geçer. Devletin “faili meçhuller” diye tanımladığı sürek avı başlatır. Kürt katliamı start  almışken, Turgut Özal Cumhurbaşkanı olur. Özal, dar ekibiyle kafasındaki “çözümü” tartışmaya açmak ister. Özal’a göre PKK artık silahı bırakmalıdır. Sayın Celal Talabani üzerinden girişimler başlar ve bilinen 93 ateşkesi ilan edilir. Aslında ilan edilen ateşkes şekli olmaktan öteye geçmez. Özal’ın projesi militarist bürokratik yapının duvarına çarpar ve Ankara’nın karanlık mahzenlerinde boğulur.

Turgut Özal, şüphesiz Kemalist erke göre dünyadaki gelişmeleri ve bunların gelecekte alacakları biçimi daha iyi yorumlayabilen bir şahsiyettir. Özal’a göre “Güçlü Türkiye” Kürt Sorunun “demokratik standartların yükseltilmesiyle” çözülebilir. Bu düşünce, Turgut Özal ve ekibinin yok edilmesiyle sonuçlanır.

12 Eylül Darbesiyle Kürt politikası yeniden ve detaylarıyla planlanmıştır. Müthiş bir toplum mühendisliği projesidir. Sürdürülecek düşük yoğunluklu çatışmalı ortam ile Kürt toplumu şiddet sarmalından geçirilip, terbiye edilecek ve ulusal talepleri ağzına almaya tövbe edecektir. Bu arada askeri vesayet güçlendirilecek ve toplum milli tarize edilecektir. Son zamanlardaki itiraflar, 1980’den bugüne değin süren uygulamaların devlet politikası olduğunu tartışmasız ortaya koyar. Koramiral Attila Kıyat, bir televizyon programında; “failli meçhullerin “ devlet politikası olduğunu itiraf eder. Aynı dönemin aktörlerinden Albay Arif Doğan, Eşref Bitlis’in öldürülmesinden başlayarak  peş peşe açıklamalar yapmaya başladı. Bu açıklamaların neye yönelik olduğu, dönemin üstünü örtmeye mi yoksa biraz da olsa aralamaya mı yönelik olduğu önümüzde ki günlerde görülecektir.

Yıl iki binlere dayandığında dengeler yerine oturur. Abdullah Öcalan Türkiye’ye getirilir, PKK kuvvetlerini Güney Kürdistan’a çekilir ve herkeste birden demokrasi sevdası nüks etmiştir. Şiddet tezgahından geçirilen Kürtler, müthiş “ yumuşamışlardır”. Artık bütünleşmenin zamanıdır. Kürt ismiyle anılan partiye gerek yoktur. Devletin güvenilir kadrolarından, “faili meçhuller”  dönemin Başbakan yardımcısı Murat Karayalçın’a parti kurma görevi verilir. Bu parti Kürtleri kapsayacaktır. Bunun ilk adımları atılır. DEHAP, 2004 yerel seçimlerine SHP listelerinden ve Murat Karayalçın’ın liderliğinde katılır. Yapılan yerel seçimdir ve baraj sorunu yoktur. Tabanı test etme ve psikolojik olarak alıştırma harekâtıdır. İtirazlara rağmen, başarıyla uygulanır.

Tam da “kucaklaşmaya ve bütünleşmeye “ ramak kalmışken iç ve dış konjöktür değişi verir. Amerika’nın Irak’a müdahalesi ve Ak Partinin iktidara gelmesi dengeleri alt üst eder. Akabinde Federal Kürdistan Devletinin kurulması, bütün hesapların yeniden yapılmasına sebep olur.

05.10.2010


[1] Faik Bulut, Devletin Gözüyle Türkiye’de Kürt İsyanları, Yön Yayınları, Birinci Baskı, Temmuz 1991, İstanbul, s:220

[2] Yapılan harekatlar ve kullanılan isimler, Genelkurmay Harp Tarihi belgeleri esas alınarak yazılmıştır.

[3] Zeynel Abidin Kızılyaprak, Kürt Düşün Dünyasında Kısa Bir Gezinti, Doz Yayınları, Birinci Baskı Nisan 2010, İstanbul, s:15

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e