Tottenham’ın “Şanssız Çocukları”na Bin Selam!

Gün Zileli

Londra’nın Tottenham semti, benim yaşadığım semtti. Kuzey Londra’daki, ağırlıklı olarak siyahların yaşadığı, çok yoksul bu semtte, Harengey’le Philip Lane’i birbirine bağlayan bir sokak bulunur. İsmi “Blackboy Street”tir. Bir gün bisikletle bu sokaktan geçerken, “Blackboy Street” levhasındaki “B” harfinin silinmiş olduğunu gördüm. O anda “parlak” bir fikir geldi aklıma. Yanımda ispirtolu kalem vardı (sağa sola slogan yazmak için genellikle bulundururdum). “B” harfinin yerine kalemle “un” ekini yaptım. “lack”taki “a” harfini “u” yaptım ve “lack”ın sonuna bir “y” harfi ekledim. Böylece “Blackboy Street”, oldu “Unlucky boy Street”. Yani “siyah çocuk” değil. “şanssız çocuk”. Buluşumla ve yaptığım değişiklikle mutlu bir şekilde eve dönüşümden bir iki hafta sonra Observer gazetesinin (The Guardian, pazar günleri bu adla çıkardı) manşetini gördüğümde şaşkınlıklar içinde kaldım. Manşette “unlucky boy” yazısı vardı ve birinci sayfadaki kocaman bir fotoğrafta benim değiştirdiğim levhanın fotoğrafı yer alıyordu. Dahası, levhanın arkasındaki parkta, silüet halinde bir “unlucky boy” yürümekteydi.

Wallerstein, beğendiğim, radikal bir düşünürdür, Bu sitede de yer alan “Liberalizm Sonrası” adlı yazımda, onun Metis Yayınları tarafından yayımlanan aynı adlı kitabının, Birikim’de de yayımlanmış (Sayı: 155, Mart, 2002) uzun bir tanıtması var. Bu yazıda, Wallerstein’ı esas olarak olumlamakla birlikte, “göçmen sorunu”nu tek yanlı ele aldığını şu satırlarla eleştiriyordum:

“Güneyden kuzeye göç olgusunun sisteme zarar veren yanının da fazla abartıldığı kanısındayım. Wallerstein’in işaret ettiği noktalar önemli olmakla birlikte, bu göç olgusu, batılı ulus devletlerin tamamen kontrolü dışına çıkmadığı sürece (ki, bugün böyle bir durum yoktur), bu olayın, sisteme zarar veren etkileriyle birlikte, sisteme yararlı yanlarını da görmek gerekir. Birincisi, güneydeki insanların kuzeyde “kurtuluş” aramaları, güneydeki ulus devletleri rahatlatan bir sübap görevi görmektedir. Çeşitli sıkıntılar altında bunalan insanlar, bunalımlarını ve öfkelerini, ulus devletlerin yapılarına yönelik devrimci bir kalkışmaya yöneltmek yerine, kuzeye kaçma gibi sahte umutlara kanalize etmekte ve bu da devrimci bir potansiyeli köreltmektedir. Daha önemlisi, güneyden kuzeye gelen insanlar, kuzeyin ucuz işgücü gereksinmesini karşılamakta ve kuzeydeki işçilerin yapmak istemedikleri ağır işleri omuzlamaktadırlar. Kuzeyli yöneticiler elbette göç eden nüfusun belli bir seviyeyi aşmasını istememektedirler, ancak diğer yandan, çok önemli bir açığı kapattıkları için bu ucuz işgücü kaynağı nüfus akınına da göz yummaktadırlar. Bu göçün tamamen durduğunu farzedelim. Bu, kuzey için önemli bir ucuz işgücü eksikliğine yol açacak, kapitalist üretimdeki düşüş, kaçınılmaz olarak reel ücretlere yansıyacak ve kuzeydeki işçi sınıfının hoşnutsuzluğunu arttıracaktır. Öte yandan bu dinamik nüfus, demokrasi ilüzyonuyla, sistemin ideolojik hegemonyasına önemli bir destektir. Kuzeyli çalışan nüfus, demokrasiden gittikçe umudunu keserken, güneyli göçmenler, “demokrasiye katılmaya” son derece heveslidir. Bu yüzden kuzeyli yöneticilerin göçmen nüfusu demokratik haklardan yoksun bırakması söz konusu değildir. Tersine, kuzeyli yöneticiler, bu kitlenin sistem yanlısı potansiyelini çok iyi bildiklerinden onların demokrasiye katılımlarını ellerinden geldikçe teşvik etmektedirler. Bir başka gerçek de, kuzey ülkelerindeki en yoksul kesimi, bu göçmen işçilerin değil, doğrudan kuzeyli ülkelerin vatandaşlarının oluşturduğudur. İngiltere’yi örnek alacak olursak, sokaklarda dilenen ‘homeless’ler arasında tek bir göçmen işçi bile bulamazsınız. Bunların hemen hemen tamamı Britanya’da doğmuş gençlerdir. İstatistiklerde, göçmen nüfusunun önemli bir kesimi işsiz gözükmektedir, ama bu da gerçeği yansıtmıyor. Çünkü göçmenlerin çoğu kaçak işlerde çalışmakta, hatta ‘işsiz’ gözüktükleri halde, manav dükkânı vb açarak orta katmanlara doğru tırmanmaktadırlar. Gerçekten iş bulamayan ve işsizlik parasına gerçekten muhtaç olanların çoğu, yine Britanya kökenli işsizlerdir. Zaman zaman, dükkânlarının önündeki genç İngiliz dilencilerini kovalayan bizim “göçmen işçilerimizi” gözlemlediğimiz zaman, gerçeği çok daha çıplak bir şekilde görme olanağını elde ediyoruz.”

Son cümlede geçen “dilencileri kovalama” olayını, Haziran ayında İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Sığınmacılar (1990-2000, Londra) adlı kitabımda daha da açıyorum:

“İngiltere toplumu atomize edilmiş bir toplumdu. Eğer kendini idare edecek bir işin ve gelirin yoksa uçurumun dibini boylardın. Sokaklarda dilenen bu İngilizlerin çoğu, belli bir yaştan sonra ailelerini terk ederek Londra dışından gelmiş orta sınıf gençlerdi. Türkiye’den ya da başka yerlerden gelen mülteci ya da işsizlerden, böyle sokakta kalanına hiç rastlamadım desem yeridir. Cemaat halinde yaşayan ilticacılar sokakta kalmazdı. Çünkü mutlaka daha önceden bu ülkeye gelmiş bir arkadaşları, akrabaları ya da hemşerileri olurdu. Onların adresini geçici olarak gösterip sosyal yardıma başvurabilirlerdi. İngiltere’de doğmuş bu gençler öyle mi ya! Onlar bir adres bile gösteremeyecek kadar atomize edilmişlerdi. Doğdukları bu ülkede ne arkadaşları, ne akrabaları, ne de hemşerileri vardı!

Bir gün, Turnpike Lane’de, Türkiyelilerin işlettiği bir kebapçı dükkânında karşılaştığım bir manzara, bu trajedinin boyutlarını ortaya koymaya yeter. Bu işsiz, evsiz İngiliz gençleri, bir yandan esrar çekerken bir yandan da, otantik Anadolu figürleri işli yaldızlı ceketlerini giymiş personelin çalıştığı kebap (kebap sözcüğü oralarda bir değişim geçirmiş ve kebab olmuştur) dükkânının önünde dileniyordu. Yaldızlı personel (ki, bunların çoğu, bir yandan sosyal yardım alıp, diğer yandan da böyle yerlerde çalışarak para kazanan mültecilerdi) kapının önüne çıkıp bu ‘yüzsüz’ İngilizleri kovaladı. Hadi bakalım, hadi kalkın buradan, başka yerde dilenin! Bu garibanlar da, ‘dağdan geldin bağdakini kovuyorsun’ demediler, çullarını, battaniyelerini sürükleyerek, köpekleri arkalarında, başları önlerinde uzaklaştılar. Çok hazin ve düşündürücü bir manzaraydı.” (s.65-66

Aynı kitaptan şu satırları okumanızı da rica edeceğim:

„Sokaktaki organize şiddetin en ‚beliğ‘ örneklerini ise İngiliz polisi verir. Bu tür şiddet gösterilerine o kadar çok tanık olmuşumdur ki, hangisini anlatacağımı bilemiyorum. Bu polis şiddetinin ilk kurbanları siyahlardır. Trafikte genç bir siyahın sürdüğü arabayı görmesin polis, hemen peşine takılır ve bir yerde kıstırıp aramaya girişir. Genç siyah direnmeye kalkışırsa, üç beş polis acımasızca üstüne çullanır, yere yatırır, dizleriyle kafasına bastırır, ellerini arkadan kelepçeler, kıpırdayamaz hale getirir. Bu tür o kadar çok manzarayla karşılaşırsınız ki, artık bir süre sonra alışır, mağdurun adına duyacağınız öfkeyi bile duymaz olursunuz. Şu an elimde, 31 July (Temmuz) 1998 tarihli The Independent gazetesinin, o zamandan beri yanımda taşıdığım bir kupürü var. Haberin başlığı şöyle: ‘One death a week in polise custody’ (Polis nezaretlerinde haftada bir ölüm). Haberde, Home Office’in, altı yıl içinde, polis nezaretlerinde 380 kişinin öldüğünü ve ölenlerin yüzde 47’sinin siyah olduğunu açıkladığı belirtiliyor. Elbette Home Office, bu ölümleri mazur gösteren gerekçeler de sıralamaktadır. Home Office’e göre, ölenlerin yüzde 29’u ‚kendi kendine zarar verme‘ sonucu, yüzde 19’u ise, alkolün etkisiyle ölmüşlerdi. Tabii hiç de inandırıcı değil. Acaba neden çoğunlukla siyahlar kendi kendilerine zarar vermeye meraklıydı?  Hele ölümlerin içinde biri vardı ki, son derece gaddarcaydı. Joy Gardner, Londra’da illegal yaşayan, Jamayika kökenli bir sığınmacıydı. 1993 yılının Temmuz ayında, bir sabah evini basan immigration bürosu polisleri, Joy Gardner’ı, özel sürükleme kayışlarıyla bağlayıp, ağzını kapatmış ve  nefes alamayan kadının ölümüne neden olmuşlardı.“ (s.189)

Son olarak bir alıntı daha, bizim „yükselen“ sığınmacı ya da göçmenlerle ilgili:

“Ortada kocaman bir fotoğraf. Ablak bir surat size bakar oradan. Ensesi önden bile görünecek kadar kalındır. ‘Başarıyı ette yakaladım’ diye koca bir başlık. İşadamımız neyi nasıl ‘yakaladığını’, başarısının sırlarını anlatmaktadır bu röportajda… Başarılı işadamımız, son olarak okuyuculara, başarı için uyulması gereken ‘altın kural’ları saymıştır. Bu ‘altın kuralları’ şöyle de okuyabilirsiniz: Kıyıcı olacaksınız, kimsenin gözünün yaşına bakmayacaksınız; bu ülkeye gelmiş zavallı sığınmacıları asgari ücretin bile çok altında, saatte 2 sterline çalıştırarak birikim yapacaksınız; akrabayı, eşi dostu, iyilik yapıyormuş gibi kaçak yollardan ülkeye sokup ucuz emek olarak kullanacaksınız; dükkân açmak isteyen sığınmacılara, ‘babalık’ yapıyor pozlarına girip kredi verecek, böylece kendi döner tekelinizi güçlendirip yeni şubeler açacak, onları kendinize muhtaç ve bağımlı hale getireceksiniz; zavallı auper kızları himayenize alır gibi yapıp hem ucuz emek olarak değerlendireceksiniz, hem de onlara bir ev tutacak, metresiniz olarak kullanacaksınız; konsoloslukla iyi ilişkiler kuracak, devletle asla çatışmayacak, ülkeden ucuz et ithalini sağlayacaksınız; PKK ve sol örgütlerle de arayı açmayacak, onlara da göz kırpacak, onları da mecburen biraz göreceksiniz; mafiya ile iyi ilişkiler kuracak, onların talep ettiği vergileri zamanında ödeyecek, gerekirse rakiplerinizi mafiya aracılığıyla ezeceksiniz; geceleri barlarda arkadaş sohbetlerini eksik etmeyecek, ara sıra oralardan yeni ‘mallar’ kaldıracaksınız; İngiltere’de işçi hakları diye bir şey olmadığından işçilerinizi günde 12-14 saat çalıştırmaktan geri kalmayacaksınız… vb. vb.” (s. 280-281)

Londra’daki son isyanda, altın ve kebap dükkânlarını korumak üzere sopalarla ve kebap bıçaklarıyla silahlanıp sokaklara dökülen Türkiyeli bazı göçmenlerle ilgili haberleri (özellikle Taraf’ın elde pala dünyayı fethe çıkmış Osmanlıyı öven haberini: “Türkler kebap bıçaklarıyla dizilmiş. Anlaşılan Osmanlı ruhları hala yaşıyor”; “Harika kebaplar, harika ülke ve isyancılara karşı mücadele eden tek Britanyalı onlar! Haydi Türkiye!”) okuduktan sonra, bu alçaklar ve onların teşvikçilerine karşı, olayın aslının astarının anlaşılması için bu satırları aktarmamın gerekli olduğunu düşündüm.

Hâlâ orada yaşıyor olsaydım, isyancılarla birlikte bu faşist bozuntularına, yardımcılığını ve yalakalığını yaptıkları İngiliz polisine karşı savaşıyor olacaktım elbette.

11 Ağustos 2011

www.gunzileli.com

gunzileli@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e