Siz de işitiyor musunuz rüzgarın sessizliğini, hissedebiliyor musunuz güneşin öfkesini? Ziynet Didar

Çevre ve Sürdürülebilinir Gelişim adlı sözlükte iklim; yer ve bölgelerin mevsimlere göre belirlenen ortalama hava koşulları olarak tarif edilir. Dünya üzerindeki enlemlere veya kıtaların konumlanışına ya da okyanus ve yerel coğrafi şartlara göre değişir. (Gilpin, A).

Günümüzde yaşadığımız gezegen ve insan yaşamı üzerindeki olumsuz etkileri açısından iklim değişikliği insanlık için giderek büyüyen bir kaygıya dönüşmüştür. Bazı çıkar grupları tarafından örgütlenen inkarcı yaklaşıma rağmen sera gazlarının sebep olduğu global ısınma iklim değişikliğinin belirleyici sebebi olarak görülmektedir.

Sera gazlarıyla kastedilenin ne olduğunun anlaşılması açısından şöyle bir açıklama yapılabilinir. Bilindiği gibi güneş ışınları yeryüzüne çarparak taşıdığı ısı enerjisi ile dünyanın hava ve iklim koşullarını belirler, yani yeryüzünü ısıtır. Yeryüzü ise kendisine çarpan bu enerji yüklü ışınları uzaya geri yansıtır. İşte geri ışınlanan bu enerji atmosferdeki bir takim gazlar – bunlar su buharı, karbondioksit, metan (CH4) ,nitrous oksit (N2O), ve benzerleri olabilir- tarafından tutulur ve enerjinin atmosferde bir tabaka halinde biriktirilir. Biriken bu enerji dünyayı çevreleyerek ısınmasını arttırır, bu anlamda sera etkisini gösterir. İşte sera gazı kavramı adını buradan alır.

Fakat işin doğrusu, sera gazlarının birçoğunun varlığı yaşamsal öneme sahiptir. Eğer atmosferde sera gazlarından oluşan bir tabaka bulunmasaydı güneşten yere gelip tekrar geriye yansıyan ısı enerjisi atmosferde kaybolup gideceği için yeryüzünün ortalama ısısı çok daha düşük olacaktı. Ama eğer sera gazları etkisi olması gerekenden daha güçlü ise bu defa da dünya insanlar, bitkiler ve hayvanlar için daha az yaşanır bir hal alacaktır. İşte, bu gün içinde bulunduğumuz kaygıya sebep olan durum tamda buna denk düşmektedir. Bundan dolayıdır ki günümüzde insanlık sera gazlarının sebep olduğu global ısınmanın yol açtığı doğal felaketlerle karşı karşıya kalmaktadır.

Durum böyle olunca da gözler sera etkisi yaratan gazlara yönelmektedir. Konuyla ilgili tartışmalar daha çok sera gazlarının ki ağırlıklı olarak karbondioksit gazinin oluşumunda etkili olan faktörlerin kaynağının ne olduğu üzerinde yoğunlaşmıştır. Tartışmada tarafların biri insan faktörünün etkisine işaret edip, bir an önce bu olumsuz etkilere son verilmesi gerektiğine vurgu yaparken diğer grup ısınmanın dünyanın oluşumundan günümüze değin belli aralıklarla yaşana gelen doğal bir evre olduğunu ve gezegenimizin daha önce olduğu gibi bu defada bu değişimi uygun bir şekilde atlatabileceğini ifade ediyorlar!

Buna karşılık global ısınmanın insan kaynaklı sera gazlarından etkilerinden kaynaklandığını ileri süren gurup, söz konusu ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı doğal tükenişin dünya tarafından kendiliğinden önlenebilirliği konusunda çokta iyimser olmadığını görüyoruz.

Aslında bu grupta volkanlar, depremler gibi doğal olaylardan kaynaklanan bir global ısınmanın varlığını ve dünyanın bu durumu idare edebilecek bir dengeyi yeniden oturtabildiğini kabul ediyor ama bununla birlikte grubun özellikle endüstri devriminden sonra ortaya çıkan insan faaliyetlerinin mevcut dengeyi aleyhinde bozduğu düşüncesidir. Örneğin: maden ve petrol gibi fosil yakacakların ulaşım, ısınma, elektrik ve üretimde kullanımında atmosfere yoğun bir karbondioksit salınımı yapılmaktadır. Tarım alanları yaratmak için ormanların ortadan kaldırılması gibi faktörlerin de katkısıyla yol açılan insan kaynaklı karbon salınımının ortaya çıkardığı sera gazı oranının bu gün ulaştığı seviye 650 bin yıl içerisinde yaşanılan en yüksek seviyededir.

Günümüz bilim adamları ağaç gövdelerindeki halkalardan, mercan kayalıklardan ve antartikada buzullardan aldıkları örnekler üzerinde yaptıkları çalışmalarla 650 bin yıl öncesine kadar geri giderek atmosferdeki gaz konsantrasyonunu ölçebilmekte ve bu günün gaz seviyesi ile bir kıyaslama yapabilmektedirler.

Buna göre dünya 1880’den beri ısınmaktadır. En hızlı artış 1970 den itibaren görülmeye başlandı tespit edilebilen en sıcak 20 yıl 1981 yılından itibaren geçen süre içinde yaşandı. Bunun en sıcak 10 yılı son 12 yıl içersinde yaşandı. Görüldüğü gibi sürekli ve istikrarlı bir artış kaydedilmektedir. Sürekli artarak yaşanan ısınmanın önemli bir kısmını okyanuslar emdi ve sonucunda okyanusların 1969 yılından bu yana 0.302 fahrenayt derece ısındığı gözlendi  Antartika ve Grönland da bulunan buz tabakaları üzerinde yapılan gözlemlerde buz tabakalarında kaygı verici bir artışla erimelerin olduğu fark edilmiştir. 2002 ve 2006 yılları arasında Grönland buzulları her bir yıl 150 ile 250 kilometre küp buzul kaybederken bu oran Antratika da 152 kilometre küp olmuştur. Buzullar sadece Artartika ya da Grönland`da değil dünyanın her yerinde küçülmektedir Bunu Alp, Himalayalar, Alaska ve Afrika`dada görebiliyoruz. Global ısınma sonucu yeryüzüne düşen kar ve yağmur miktarında değişiklik olduğu gibi buharlaşma oranında da değişiklik tespit edildi. Ekvatora yakın okyanuslar da tuzlanma oranında artış olurken ekvatordan daha uzak enlemler içinde kalan sularda görülen tuz oranındaki düşüş bu değişimin bir sonucu olarak açıklanmaktadır.

Söz konusu değişimlerin doğa ve insan yaşamını tehdit eder şekilde katlanarak büyüdüğü belirlemesi bilimsel verilerle desteklenen bir öngörüdür. Yapılan çalışmalarla elde edilen uyarılar her gün daha korkutucu uyarılarda önümüze getirmektedir.

Örneklendirecek olursak Kuzey Amerika da yaşanan sıcak hava dalgalarının şiddet ve suresinin artması, Latin Amerika; Doğu Amazonlarda zaman içersinde yağmur ormanları ile savanaların yer değiştirmesi böylece biyolojik canlı türlerinin tehlike altına girerek bazı türlerin yok olması, enerji üretimi tarım ve insan ihtiyaçlarının karşılanması için gerekli su kaynaklarının yetersiz hale gelmesi Avrupa; iç bölgelerde sel baskını riski, kıyı bölgelerde şimdi olandan daha sık su baskınları, fırtınalardan kaynaklanan erozyonlar ve deniz seviyesinin yükselmesi, dağlık bölgelerdeki buzulların erimesi ve kış sporlarının ortadan kalkması, yoğun bir canlı türü kaybı, Güney Avrupa`da tarım ürünlerinin veriminde düşüş ve Afrika; 2020 yılına gelindiğinde 75 ile 250 milyon arasında değişen bir insan nüfusunun susuzluktan etkilenmesi varsayılıyor. Doğal yağmurlarla sulanan tarım alanlarının %50 sinin ürünlerinde aşırı bir düşüş yaşanacağı varsayılıyor. Sonuç olarak ta açlık tehlikesi riskinin artış beklenmektedir.

Asya; 2050 yılına gelindiğinde Orta, Güney, Doğu ve Güneydoğu Asya da içilecek su sorunun yaşanacağı öngörülüyor. Buna karşılık kıyı bölgelerde su baskınları riski artması beklenmektedir. Kıtada beklenen kuraklık ve su baskınları dolayısıyla yaşanacak salgın hastalıklardan dolayı yüksek oranda can kaybı olacağı varsayılıyor.

Her ne kadar madencilik, petrol ulaşım gibi bir takım endüstri çevrelerinin hareketlendirip propagandaya soktuğu kesimlerin büyük bir ısrarla yaşanan global ısınmanın dünyanın daha öncede yaşadığı doğal süreçlerden biri olduğunu empoze etmeye çalışsalarda mevcut veriler durumun ve yaşana gelişmelerin doğal karşılanacak ve kendi haline bırakılacak kadar rahat olmadığını gösteriyor. Bu nedenle dünyada katlanarak artan bir çevreci hareket hiç vakit kaybetmeden harekete geçilmesi ve artık dönüşü olmayan bir sürece girmeden gerekli tedbirlerin alınmasını haykırmaya bunun için gerekli baskıyı oluşturabilmek için bulabildikleri her türlü silahı kullanmaya çalışmaktadır.

Daha düne kadar yapacak bir şeyi olmamasının sıkıntısıyla kendine ilgi alanı yaratmaya çalışan bir avuç küçük burjuva olarak görülen çevreci hareket bu gün artık yoksulların, açların, kadınların, çevre felaketlerinden dolayı mülteci olmuş halkların ve hatta bu halkların hükümetlerinin de aktif katılımı ile artarak çoğalmakta ve uluslararası karar alma mekanizmalarını tedbir için zorlamaktadırlar.

Hep daha sonraki zamanların sorunu olarak görülen ve bir türlü gündeme alınmayan çevre sorunu ne yazık ki ne sınıf hareketinin nede Kürt ulusal hareketinin gündeminde kendine ciddi bir yer açamamıştır. Devletlerin aşırı silahlanma ve bölgesel savaşların yarattığı sosyal siyasal yada ekonomik tahribatlar gündem konusu edilirken bunların çevre üzerinde yarattığı telafi edilmesi neredeyse imkansız tahribatlar hakettigi ilgiyi görememiştir. Hiroşima, Nagazaki ve kendimizden bir deneyim olan Halepce bunun iyi bilinen örnekleridir.  Tabii bunda Sovyet anavatanın savunulması esasından hareket eden bir sosyalizm anlayışının kendi ihtiyacından doğan bir cevre programının bütün dünya sınıf hareketleri üzerinde yarattığı manipülasyonun da etkisi var.

Benzer bir etkilenmenin Türk ve Kürt karakterli sınıf hareketlerine de angaje edilmiş olduğunu gözden kaçırmamak lazım. Bunlar ciddi olarak değerlendirilmeyi bekleyen meselelerdir. Bu konudaki kendi görüşlerimi bir başka yazımda ifade etmek üzere şimdilik bütün okurlarıma yaşadığımız gezegende çevre anlamında olup bitenlere daha çok ilgi göstermeleri ve geri dönüşü olmayan bir gidişatın durdurulması mücadelesinde gerekli sorumlukları almaları konusunda tereddüt göstermemeleri çağrısı yaparak iyi günler diliyorum.

5 Mart 2010

ziynetdida@hotmail.com

Did you like this? Share it:
Niha şîroveyek girêdayê gotarê ye
    zeyniki says:

    Çok politize olamamamızdan mi? yada doḡru politize olamamamizdan mi bilmiyorum ama bir kȗrd olarak ilk defa iklim deḡişikliḡi ve dȗnyanin ısnması ȗzerine bitirinceye kadar ilgiyle bir makale okudum. Tabii bunun peyama azadi de olmasınında etkisi vardı.
    Beynine ve elerine saglik Ziynet xan

    Zeyniki
    zeyniki@gmail.com

Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e