Şiddetin iyice tırmandığı, gittikçe hassaslaşan Suriye’de tek bir kazanan olabilir: Kürtler

Patrick Cockburn 

Savaş rüzgârları esen diktatörlüklerin, kendi savunmalarını güçlendirmeyi en çok tercih ettikleri hat: Eğer onların kuralı esnerse, ülkelerinin birbirine karşıt güçlerin mücadelesinde nizamını kaybedeceği,  etnik, dinsel ve sosyal olarak bölüneceği fikridir. Otokrasinin karşıtları ise yaygın olarak bu korkuların abartılmış oluşu ve kendini besleyiciliğine[1] (self-serving) ve gücün tek elde toplanmasını sağlama almak için toplumu belli başlı bölünmeler yaşayacak şekilde ajite edenin, diktatörlerin kendisi olmasına tepki gösterir. Haddizatında, keyfi kararlar alan hükümetin altında olmayı reddeden mevcut rejim eleştirileri, amaçladıklarını elde etmek için, umutla ileri sürer ki, demokratik seçimler, zıtlaşan gruplar arasındaki koyu uyuşmazlıklar adına, onlara şiddet dışı bir yol sunarak, bu patlamaya hazır tansiyonu difuzyona uğratacaktır.

Tüm bu argümanlar, gerçeklik ve kendini kandırma payını bir arada içerir. Saddam Hüseyin’in Irak’ında çoğu karşıt, hücrelerine kadar inanırlardı ki, Sünni, Şii ve Kürt arasındaki bölünmeler, esasında, onun (Saddam Hüseyin) sistematik biçimde kurgulamasının doğal sonucuydu. Iraklı arkadaşlar 2003’den önce bana söylemişlerdi; Sadece Saddam’dan kurtul ve seyret nasılda Iraklılar farklılıklarını barış içerisinde inşa edecek ve yaşayacaklar.

Beni yanıltmışlardı, Baasçıların etnik ve dinsel kopuşlara nasılda elzem bir bariyeri beslediklerine dair kendini besleyici propagandasını naifçe görmezden gelmişlerdi. Bağdat’taki rejimin argümanları, geniş bir bakış açısı ile onları geçersiz kılabilmeyi gerektiren, oldukça kanıtlanabilir şekilde, kendini besleyici idi. 1991’de ki Körfez Savaşı bozgununda, büyük Şii ve Kürt kalkışmaları boyunca, Saddam, isyancılar tarafından çok sayıda ölüm ile yüzleşmelerine rağmen, Sünnileri ikna ederek, kendi rejiminin Sünni çekirdeğini başkentte güçlendirebilmişti. Bugün Suriye’de de, Beşar Esad, eğer Sünni isyancıların elindeki güç ve otoritenin sağladığı baskı ve kontrolden katliamdan geçirilmeden kurtulabilirlerse Aleviler, Hristiyanlar ve diğer azınlıkların desteğini almakta başarı kollamaktadır.

Bu yazın başlarında, Şam’da iken, bir silahlı milis sempatizanı bana ısrarla dedi ki; ‘’Bu hala daha insanların hükûmet karşısındaki hayati gerekli direnişi’’. Hama’dan, aile üyeleri kümülatif olarak hapishanede 60 sene geçirmiş, sekteryan bir Hristiyan ile konuştuğumda, göz kaçırılamaz bir sadelikle üzerine dokundu; ‘’Suriye’deki toplumsal ölçekteki zıt güçlerin mücadelesi, dışımızdakilerin zannettiklerinden daha önemsizdir’’.

 Onun bu sözleri, biraz olsun içimi serinletti. Hama’lı Hristiyan’ın haklı olduğunu umarım, fakat ben gazeteciliğe Belfast’ta, 1972-1975 yıllarında, Kuzey İrlanda’nın ayrılıkçı savaşının yüksek raddesinde başladım. Bir çok iyi kalpli arkadaşlarım oldu, bana, bütü bütününe inanmış şekilde vücutlarında tek bir ayrılıkçı kemiğin olmadığını söyleyen, fakat sohbetin ilerledikçe, Belfast’ın ayrılıkçı coğrafyası hakkında ansiklopedik zihinlerin, kendiliğinden yeşerdiğini gördüm onlarda, ve yüksek bir kayanın kıyısında yürümekten daha fazla ait olmadıkları cemaatin merkezine, davet edilmeden dahil olduklarını bilmezlerdi. Kendini yanılgıya düşürmenin derecesi olarak ayrılıkçılığın artarak genişlediğine inanmak, farklı cemaatlerin yan yana yaşadığı bir çok şehir ve ülkede oldukça yaygındır.  Körlük, baskın cemaatin bir kısmında, malum benmerkezcil motiflerden ötürü, doğal olarak içkindir.

Bugün Bahreyn, büyük ihtimalle, Sünni ve Şiiler arasındaki ayrılıkçılığın berraklaşması açısından dünyanın en bölünmüş ülkesidir. Sünni Halife soyu, kendi azınlık cemaatinin gücünü tek elde topladığı bir apartheid devlet inşa etti. Ama Bahreyn’de bu tekelciliği çok şahsi bir sohbette onayan herhangi bir Sünni’yi keşfetmenin imkânsız olduğunu da gördüm ve yaşadım.

Bu benzer gelişmeleri, sadece bir yıl sonra, Suriye’de bulmak, en azından çatışmanın bir tarafına havale etmek ve yüceltmek ne kadar uzak? Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da, geçtiğimiz yüzyılın ötesinde, kozmopolit ve cokkültürlü toplumların bütün tarihi, cinayet ve kovulma nesnesiydi. Lakin görünen trajik gelişmeler, sadece Lübnan’da iç savaş boyunca (1975-1990) ya da Irak’ta (2003’ten bugüne) ne olduğundan ibaret değil. Politikacılar, diplomatlar ve gazeteciler, Suriye’deki toplumsal parçalanma tehlikesinin farkındalar. Yabancı başkentler adına, 2003 işgalinden sonraki Irak gerçeği, inkar etmek için oldukça taze. Suriyeli muhalif milislerin ilgisinde ise, dış destek ararlarken, NATO müdahalesinin başarılı olduğu görünümünde bir Libya örneği on sırada yer alıyor, ardından da Irak geliyor.  Amma velakin, Libya’nın aksine, Suriye’de 3 çatışma iç içe geçmiş, birbirini içerir durumda: Otokrasinin karşısındaki insanlar, Şiilere karşıt Sünniler ve İran ve müttefiklerinin karsısındaki ABD, İsrail ve Suudi koalisyonu.

 Suriye’den taze savaş ve zulüm haberlerini alan ve bu çatışma ile direkt alakası olmayan bir çok insan, orada ne olduğuna alabildiğine az kulak kabartıyor. Bazı mekânlardaki aşırı uygulanan şiddete dair televizyon görüntüleri, beklenen bir mental coğrafya gibi, uzun süreli şok etkisi yaratmıyor. Bu beklentiler, dışarıdaki dünyayı hissizleştiriyor, yalıtıyor, yabancılaştırıyor ve bir çok Suriyeli, Suriye’nin bu krizindeki çok önemli gelişmelere çok az ilgi gösteriyor. Bu aşamada Suriye, Irak, Somali, Dogu Kongo yada Lubnan’in  yaşadığı yada bugün de yaşamakta olduğu gibi, bir başka türden kompleks mi kompleks bir politik durum ile yüzleşiyor, karakteristik olarak insanların öldürülmesini içkinleştirip, yetkinleşiyor. [2]

Bu sadece Suriye’de vuku bulan büyük ölçekli bir dönüştürücü darbe değil, ayrıca bir çok önemli komşusunda da baş gösteriyor. Burada gruplar arası bir kavganın yayılmasını, geniş ölçüde raporlara geçtiği gibi, Şii ve Aleviler ile Sünnilerin pençe dalası yapmasını ya da El-Kaide’nin Iraktaki güçlenmekte olan pozisyonundan bahsetmiyorum. Yeni gelişme, büyük oranda tüm Suriye ordusunun ülkenin kuzeyinden sinir boyunca geri çekilmesidir.

Toplam rakamları 2.5 milyonu bulan ve Suriye nüfusunun %10’nunu oluşturan Suriyeli Kürtler, de facto bir otonomiyi- tıpkı Iraklı Kürtlerin 1991’de sahip oldukları gibi- kısa zamanda kazandılar. Beşar Esad ve Suriyeli isyancıların her ikisi de Kürtlerin desteğini alma mücadelesinde, en azından şimdilik, Kürt otonomisini; kültürel olarak kendisini çevreleyen güruhtan kapalı bir toplum olarak ayrışmasını kabul etmek zorunda. Suriyeli Kürtler açısından, mevcut iç savaşın sürmesini dilemek makul olabilir, böylelikle, güvenli olmayan, zorluklarla örülü kendi bölgelerinin kontrolünü sağlayabilir, kök salabilirler.

Ne olmakta olduğunun ehemmiyeti, Kürt ulusalcılığının Ortadoğu siyasasında ciddi kuvvetlerden bir tanesi oluşunun yeniden tarif edilmesine kadar gelen süreçte, hemen belirginleşebilir bir şey değil. Türkiye ve Irak’ta ki Kürt azınlıklarının pozisyonu da onların stabil olması açısından fevkalade önemli. Irak’ta, Kürdistan Özerk Hükümeti, Bağdat’tan özerkleşmesinin tadını çıkarırken, pratikte, finansal, politik ve askeri açıdan, Birleşmiş Milletlerdeki bir çok devletten daha güçlüdür.  Eğer, Suriyeli Kürtler de, Iraktakiler gibi bağımsızlığa çok yakın benzer bir özerklik kazanırlar ise,  Türkiye nasıl güneydoğusundaki Kürt azınlığından benzer bir statüyü alıkoyabilecek?

PKK’nin, Türkiye Cumhuriyetine karşı gerilla savaşına başladığı 1984 yılında beri, Ankara, politik ya da askeri açıdan silahlı direnişçileri şiddet yolu ile bastırmayı başaramadı. Son birkaç yılda Türkiye başbakanı Recep Tayyip Erdoğan,  ileri görüşlü olmayan bir yaklaşımla, taviz yerine kuvvet uygulayarak baskı kurmayı tercih etti. Eğer ki PKK  Kuzey Suriye’yi kontrolüne alırsa,  işgal etmekle tehdit eden Türkiye, Suriye’nin iç islerine karışmaktan ötürü bir gün pişmanlık duyabilir. Hareketi, kendi evinde elimine etmekte başarısız olması dikkate alındığında, bir de bunu sınır ötesinde gerçekleştirmek çok olası değil ve yüklü bir karmaşaya sebebiyet verebilir.

Ankara’da, Washington’da, Bağdat veya  herhangi bir yerde, Ortadoğu’nun politik satranç tahtasının beklenmedik bir güzergâhta aniden değişmekte olduğuna dair bir alarmdır bu. Gerçek korku, Suriye’nin bölüneceği üzerinde değil, der The National Interest dergisinin Türkiye Kürtleri üzerine uzman yazarı Alza Marcus;  Kürtlerin bütünleşiyor olmasıdır.

Haber Kaynağı:

http://www.independent.co.uk/opinion/commentators/patrick-cockburn-as-the-violence-intensifies-in-syria-there-can-be-only-one-winner–the-kurds-8081272.html


[1]  Yazarın, Self –Serving olarak tanımladığı konum Türkçeye kendini-besleyici olarak çevrilmiştir.

Burada amaçlanan, Being in action to fulfil the purpose of being itself, by itself  yorumuna Türkçe’ de yaklaşabilmektir.

[2] Yazarın burada Murderous Imbroglio olarak açıkladığı zor bir sosyolojik durumu, Türkçeye yeni bir toplumsal karakter kazanmak olarak çevirmeyi uygun bulduk.

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e