Işıklı Dostların Işıklı Mektupları – Zeri İnanç

Dar bi rehên xwe qewîn e

Meriv bi dostên xwe*

 “Gazete ve dergi arşivini burada da sürdürmeye çalışıyorum. Koğuşa her gün 7 çeşit gazete alınıyor. … Her ayın sonunda gazeteleri ayrı ayrı gözden geçiriyorum. İlgili gördüğüm haberleri yazıları kesiyorum. Bazı kesikleri de ilgili arkadaşlara veriyorum. Her gazeteninkini, ayrı ayrı tarih sırasına göre birer birer, aylık olarak topluyorum. Bu çaba her ayın ilk 5-6 gününü alıyor. Bunu her ay düzenli bir şekilde yapıyorum. … Fakat koğuş, mevcudumuza göre geniş olmadığı için arşivi burada muhafaza etmek kolay olmuyor. Mekânın darlığı yüzünden, zaman zaman gazeteleri incelemek de kolay değil. … Bu bakımdan onları, fırsat buldukça dışarıya göndermeye çalışıyorum. …      İşte bu arşiv işi, davalar için, mahkemeler için savunma hazırlama dışındaki en önemli işim. Bütün bunlar ileride gerekli olur; geniş zamana sahip olursam, bunları gerektiği gibi kullanabilecek geniş bir mekânım olursa o zaman kullanır, değerlendirir, anlayışıyla yapılıyor. … Arşiv çalışması hep ilerisi dikkate alınarak sürdürülen bir çabadır ve bu bana heyecan veriyor.”

1996’da Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nden çok sevdiği arkadaşı Yılmaz Öztürk’e yazdığı mektupta, içerde, dışarıda, nerede olursa olsun bir ömürdür biriktirdiği gazete arşivini böyle anlatıyor İsmail Beşikçi.

Yıllar sonra, üç bin küsur cilt gazete ve yirmi iki bin kadar kitaptan oluşan ve 7 Ocak 2012’de kurulan İsmail Beşikçi Vakfı’na bağışlanan bu arşiv, şu anda ilgilenen herkese açık. Vakfın 5 Mayıs’taki açılışında, Vakfın ilk yayını “Geçmişe Tanıklık, Ajans70, İsmail Beşikçi-Yılmaz Öztürk Mektupları” da (İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2012) okurlarıyla buluştu.

1962’de askerlik yaparken tanışan İsmail Beşikçi ile Yılmaz Öztürk’ün yaklaşık elli yıl boyunca ve her koşulda süren arkadaşlıklarını müthiş ayrıntılarla yansıtıyor mektuplar: hapishane koşulları, dışarıdaki hayat, ülke sorunları, kitaplar, sanat, edebiyat paylaşılıyor. Okurken bireysel olanın aslında ne denli toplumsal olduğunu, her bireysel tarihin biraz da yaşanan dönemin tarihi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz. Bu ülkenin en can yakıcı sorunu üzerine, Kürt sorunu üzerine, Kürtler üzerine sosyolojik araştırmalar yapmaktan, kitaplar yazmaktan ve her zaman ve her koşulda doğru bildiğini dile getirmekten 17 yılını cezaevlerinde geçiren bir bilim insanıdır İsmail Beşikçi. Nerede olursa olsun, içerde veya dışarıda, bir ömürdür yaşadıklarının, maruz kaldıklarının, çok sevdiği arkadaşı Yılmaz Öztürk’le mektuplaşmalarına yansıdığı kadarı bile Kürtlerin, Türklerin, solun, insan haklarının, düşünce ve ifade özgürlüğünün bu ülkedeki tarihine dair çok şey anlatmaktadır.

1960’ların başında Cumhuriyet gazetesinde muhabirdir Yılmaz Öztürk, 60’ların ortalarında Yeni Gazete’de çalışmaya başlar. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde derslerde anlattığı konular, yayımlanan kitapları ve yazıları nedeniyle üniversitedeki meslektaşları tarafından ihbar edilen İsmail Beşikçi’nin 1970’te üniversitedeki görevine son verildiğinde Yılmaz Öztürk, Yeni Gazete’de çalışmaktadır ve “çok keyfi olan işlem üzerine, hukukla hiçbir ilişkisi olmayan işlem üzerine Yeni Gazete’de çok güzel, çok değerli bir yazı” yayımlar. Bu yazının “bu keyfi işlemi analiz eden, eleştiren bir-iki yazıdan biri” olduğunu söyler İsmail Beşikçi.

Gazeteci Yılmaz Öztürk 1970 yılı sonlarında Ajans 70’i kurar. “Ajans 70 bir reklam şirketidir” ve “Yılmaz’ın çok önemli bir eseridir.” “Ajans 70, bir reklam şirketinin de toplumsal ve siyasal eleştiriyi dikkate alabileceğini, çabalarını bu duyarlılıkla geliştirebileceğini ortaya koymaktadır.” Bu reklam şirketinin en önemli faaliyetlerinden biri de “kart üretmektir.” “Ajans 70, düzenli aralıklarla ürettiği, çıkardığı kartlarla toplumu, siyaseti, yöneticileri ince ince eleştirmektedir. Toplumun, siyasetin, ekonominin hangi ilişkiler, hangi yönelişler içinde olduğunu, toplumsal ve siyasal kültürün boyutlarını, gelişim eğilimlerini kamuoyuna göstermektedir. Ülkenin bir panoramasını vermektedir” der İsmail Beşikçi. Ajans 70’in bayramlarda, yılbaşlarında, bazı özel zamanlarda bastırdığı 80 civarında kart vardır; İsmail Beşikçi’nin koruyup bugüne ulaştırabildiği 55 kartın tümü bu kitapta yer almaktadır.

Yılmaz Öztürk zaman zaman üniversitelerde ders de verir. Emil Galip Sandalcı, Doğan Özgüden, Aydın Emeç, Nezih Demirkent, Yaşar Kemal, Tarık Zafer Tunaya, İdris Küçükömer, Aydın Aybay, Çetin Özek, Cavit Orhan Tütengil, Cevat Geray, Ruşen Keleş gibi günümüzde de adları bilinen, tanınan pek çok gazeteciden, yazardan, akademisyenden oluşan çok geniş bir çevresi vardır. İsmail Beşikçi’nin dışarıda olduğu zamanlarda bu çevreden pek çok kişiyle görüşürler. Dr. Minu İnkaya ve gazeteci-çevirmen Beril Eyüboğlu ile “60’ların sonlarından beri süren” bir dostlukları vardır. “Simit satan, ayakkabı boyacılığı yapan, kitapçılık, matbaacılık, yayıncılık yapan arkadaşları” vardır Yılmaz’ın. “Bu kişilerle sık sık karşılaşır sohbet ederdik” diye anlatır İsmail Beşikçi.

Çok okuyan çok sorgulayan biridir Yılmaz Öztürk. İsmail Beşikçi’nin çalışmalarına, yazılarına karşı tutumu da eleştireldir. İsmail Beşikçi çok değer verir bu yönüne: “Yılmaz’ın bana en önemli katkısı hep eleştirel olmasıdır, uyarıcı olmasıdır. … Bu tutumuyla Yılmaz bana her zaman bir ışık olmuştur, sönmeyen bir ışık…” Mektuplarında “ışıklı dostum” diye hitap eder Yılmaz’a, “mektuplarıyla, telgraflarıyla, bizzat ziyaretleriyle” hep yanındadır İsmail Beşikçi’nin “hem manevi hem maddi olarak.”

Nüktedandır Yılmaz Öztürk. İsmail Beşikçi Bursa Özel Tip Cezaevi’nde yatarken, bir görüş günü, koğuş arkadaşları “İsmail Ağabey bir Alman ziyaretçin var, ziyaret yerinde seni bekliyor. Türkçe konuşuyormuş…”  diye haber verirler. “Spor kıyafetiyle, kısa pantolonuyla” Yılmaz Öztürk’tür gelen…  “Sohbetine doyulmayan bir dost”tur Yılmaz Öztürk. Kibardır, rahattır, incedir… İsmail Beşikçi’nin sözleriyle, “Yolsuzluk, dolandırıcılık, sahtecilik, basitlik, yalancılık Yılmaz Öztürk’ün çok hassas olduğu, tahammül edemediği olgulardır. Üçkağıtçılık, hilekarlık, rüşvetçilik, bencillik, vurgunculuk, soygunculuk yine öyle. Nemelazımcılık, dinsel duyguların siyasal çıkarlar elde etmek için kullanılması, sömürülmesi dikkatle izlenen, karşı durulan süreçlerdir.”

Sadece İsmail Beşikçi’nin cezaevinde geçirdiği yıllar boyunca değil, dışarıdayken, farklı şehirlerde yaşarken de yazışırlar. Bazen küçük bir not, bir tebrik kartı, bazen edebi bir metin, bir anı, bir deneme, ülkenin sorunlarını ele alan uzun yazılar yazarlar birbirlerine… Yılmaz Öztürk bazen birkaç günde tamamlar bir yazıyı/mektubu. Çok değerlidir bu yazışmalar ve her ikisi de farkındadır bu değerin. “Yılmaz’ın altmışlardan bu yana gerek eve gerek çeşitli zamanlarda fakülteye, çeşitli zamanlarda çeşitli cezaevlerine, sıkıyönetim tutukevlerine gönderdiği mektuplar vardır. Bunlar düşün özgürlüğü, ifade özgürlüğü, Türkiye’deki ve dünyadaki toplumsal ve siyasal ilişkiler yönünden çok değerli, çok aydınlatıcı, günümüze ayna tutucu mektuplardır” der İsmail Beşikçi. 1994’te Ankara’da cezaevindedir İsmail Beşikçi; “Mektuplarını biriktiriyorum. Bizim için çok değerli. Geçen hafta gerçekleştirilen bir koğuş araması sırasında alınmıştı. Dilekçe yazarak iadesini istedim. İade edildi. Çok sevindim” diye yazar arkadaşına. Her ikisi de özenle saklar mektupları, onları bir gün bir araya getirmekten söz ederler. Yılmaz Öztürk “Mektuplarının mutlaka kitaplaştırılması gerekiyor” der bir mektubunda. Yılmaz Öztürk, İsmail Beşikçi’nin sadece kendisiyle yazışmalarını değil genel olarak tüm yazışmalarını önemser “Başka dostlarına yazdığın mektupların da bir araya getirilmesi çok yerinde olur” der bir mektubunda. Kendisiyle dostluğunun ötesinde önemli ve değerlidir İsmail Beşikçi ama görmezden gelinmiştir, yok sayılmıştır. “Otuz yıldır Beşikçi’yi görmezden gelen tatlı su balıkları” diye tanımladığı aydınları ve İsmail Beşikçi’ye yönelik bu tutumu eleştiren Yılmaz Öztürk “[Senin] yola çıkış nedenini çoktan unuttu, ya da hiç bilemedi bu toplumun okumuş yazmışları. Okumuş yazmış diyorum, çünkü aydın demeye dilim varmıyor böylelerine” diye yazar ve ekler: “Beşikçi’nin zindanı onların kristal avizeli saraylarından daha aydınlık.”

İsmail Beşikçi, mektuplarında, yattığı cezaevlerindeki koşulları, hapishane arkadaşlarının çeşitli tutumlarına ilişkin gözlemlerini dile getirir. 1979’da İstanbul Toptaşı Cezaevi’nde yatarken “fareler kedilerden büyük” tür. Bir başka zamanda, bir başka cezaevinde iken 250 kişilik koğuşlarda 570 kişi kalmakta, doktor reçetesiyle süt verilmektedir. 12 Eylül öncesi zamanlardır; dostların ölüm haberleri gelir dışarıdan. “Ümit (Doğanay) Hocanın katledilmesinden büyük üzüntü duydum” der; Cavit Orhan Tütengil’in öldürülmesinin ardından yazdığı mektupta “arkadaşlarımız birer birer katlediliyor” diye yazar İsmail Beşikçi.

12 Eylül döneminde, kısa süre içinde birkaç cezaevi değiştirir, sürekli o cezaevinden bu cezaevine sevki yapılır. 12 Eylül’den hemen önce, Eylül’ün 3’ünde Toptaşı Cezaevi’nden Adapazarı’na sevk edilir, birkaç ay sonra, 1981 Şubatında Kaynarca Cezaevi’ne, 1982 Ekiminde İzmit’e, bir iki hafta sonra da Çanakkale Cezaevi’ne… 1984 Kasımında ise, “27 saat süren bir yolculuktan sonra” Çanakkale Cezaevi’nden Gaziantep Cezaevi’ne sevk edilir. Bütün bu yaşananlar olağan, sıradan durumlarmışçasına abartısız ve yakınmasız anlatılır. O cezaevinin bu cezaevinden daha büyük, daha kalabalık olması gibi karşılaştırmalar yapılır yer yer, “Şimdilik, birer kişilik hücrelere konulduk” gibi cümlelere rastlanır mektuplarda. O kadar…

Neredeyse hiç isim geçmez mahpushane arkadaşlarına ilişkin anlatılarda, kişiler üzerinden, suçlayıcı bir dile rastlanmaz: “Sigara izmaritleri, avuç avuç. Tutuklu veya mahkûmların % 90-95’inin sigara içtiği söylenebilir.” Cezaevinde yatan devrimcilerin eleştirisi yapılır: “Liberal davranışlar, bireycilik alabildiğine yaygın. Kitap okuyan yok gibi. Sabahleyin gazetelere şöyle bir bakılıyor, bütün okuma bu kadar. Bunun ötesinde laklaka… Herkesin elinde bir radyo, bir teyp… … Fakat bu liberal davranışlara rağmen keskin sloganlar da hiç eksik değil” der ama ekler:  “Kuşkusuz, bütün devrimciler böyle değil.”

1991’de Ankara’da cezaevindedir, “Burada Hakkâri’den bir çobanla tanıştım. Bir operasyon sırasında özel tim tarafından, sürüsünün başındayken yakalanmış. Sorgu sırasında hiç konuşmamış, gerillalar hakkında hiçbir bilgi vermemiş. Bunun üzerine özel tim görevlisi de, ‘bundan sonra ömrün süresince hiç konuşma…’ diyerek ağzına kurşun sıkmış. Kurşun bir yanağından girmiş, öbür yanağından çıkmış. Ağzı, dişleri, çenesi parçalanmış. Dişleri açılmıyor… Alt ve üst dişleri sanki birbirlerine kaynamış… Ancak süt akıtılabiliyor. … Okuma yazma, Türkçe bilmiyor”  diye yazar. Söz ettiği çobanın yaşadıkları, kendisinin bu durum karşısında hissettiklerinden çok daha önemlidir. Çobanın halini yansıtmaktır asıl olan.

İsmail Beşikçi’nin yazdıklarında telaş, kaygı, gerginlik hissedilmez. Hiçbir şey sadece onun başına gelmiş değildir; öyle olsa bile değildir. Herkes aynı veya benzer şeylere maruz kalmaktadır. “Ben” demek, kendinden söz etmek anlamsız hatta belki de “ayıp”tır Beşikçi için. Ve her şeye rağmen gülümsemesi eksik olmaz. Bir mektupla birlikte gönderdiği, koğuş arkadaşlarıyla çekilmiş bir fotoğrafta “gülen tek kişi”nin o olduğunu “gören” ve bunun değerinin farkında olan bir dosttur Yılmaz Öztürk de. İsmail Beşikçi, koşullar ne olursa olsun sakin ve rahattır, şikâyet etmez. Bir mektubunda “Bir mahkûmun ranzası ve arkadaşı var ise ceza çekilir, aksi halde ceza çekmek zor” der; arkadaş(lar) kuşkusuz vardır ama ranzanın olmadığı zamanlar da çoktur. Bu gibi durumlarda zor olsa da ceza çekmek, üzerinde durmaz Beşikçi. O hep iyidir ve sakin ve güleç… “Nasılsın diye sormayacağım, çünkü sen hep iyisin kıskanılacak ölçüde…”diye yazacaktır Yılmaz Öztürk.

Bütün mektuplarda eşlere selam gönderilir. Beşikçi’nin içerde olduğu zamanlarda Leman Beşikçi’yi daha bir özenle arar, sorar Yılmaz, sonra da Beşikçi’ye bilgi verir. İsmail Beşikçi, Yılmaz’ın eşi Türkan’a selam gönderir; kızı Elif’le, eğitimiyle yakından ilgilenir, her mektupta gözlerinden öper. Kadınlar ve çocuklar önemli ve değerlidir ikisi için de. Kadın sorunu “özünde eşitsizlik sorunu”dur. Behice Boran’ın evine giden Beşikçi’nin bu ziyarete ilişkin gözlemlerini paylaştığı mektup, kadının toplumdaki yerine ilişkin yorumlar içerir.1  “Behice Hanım” iş kıyafetiyle açar kapıyı, “Salonun bir köşesinde yazı masası. Kitaplar, kâğıtlar, kalemler…” vardır,  “hepsi tertipli…” Behice Boran, “bir taraftan politika, parti faaliyetleri, bir taraftan da ev işleri” diye söz eder kendinden.  “Ev işleri kadının üzerinde… Sosyalist yönetimler de bu sorunu çözemedi” diye yazar Beşikçi mektupta.

Hemen hemen her mektupta kitaplardan, dergilerden, sözlüklerden türlü türlü yayından söz edilir; sayısız kitap adı geçer, bazı kitaplara dair düşünce aktarımları, eleştiriler yapılır karşılıklı. “Yaşar Kemal’in bir konuya yaklaşımını öğrenebilmek için İnce Memed’i tekrar okudum” diye yazar İsmail Beşikçi. Haberdar olduğu çok çeşitli konulardaki çok çeşitli kitapları Yılmaz’ın temin etmesini ister genellikle; kimi zaman o an bulunduğu cezaevine göndermesini kimi zaman da kendisi için saklamasını… Hangi kitaplarla ilgili ne tür gelişmeler olduğu, Yılmaz Öztürk’ün gönderdiği kitapların İsmail Beşikçi’nin eline geçip geçmediği konusundaki yazışmalar kesintisiz devam eder. İsmail Beşikçi cezaevinde Osmanlıcasını, Fransızcasını (bu dilde yazışacak kadar) geliştirir, bunun için sözlükler göndermesini ister arkadaşından.

“Mektuplar” kitabında yer alan ve İsmail Beşikçi’nin yazdığı en eski mektup Mayıs 1975 tarihlidir, Yılmaz Öztürk’ün ise Eylül 1984. İkisi de elden geldiğince özen göstermiştir mektupları korumaya ama hayat bir yerlerde bazılarını ulaşılamaz kılmıştır yine de. Öztürk bir mektubunda Beşikçi’nin askerlik dönemi ile 12 Mart arası dönemde kendisine yazmış olduğu mektupların bulunamadığından söz eder, “senin Bitlis’ten gönderdiğin mektuplar, fotoğraflar çok önemli. Doğu Mitingleri dönemine ilişkin mektuplarının da günümüze bakış açısını yansıttığını düşünüyorum. … Kütüphanede kitapların arasında bir yerdedirler mutlaka. … Senin son 25 yıllık yaşamının içten birer belgesi onlar. Senin yaşam çizgine ışık tutacaklar” diye ekler. Kitabın sonuna konmuş ama bence en başında olması ve mektuplardan önce okunması gereken, İsmail Beşikçi’nin kaleme aldığı “Kırk Yıl” yazısında söz konusu mektupların bir gün bulunabileceği umudunun varlığını koruduğu görülmektedir. Bu durumda biz okurlar da bir gün o mektupları okuyabileceğimizi düşünebiliriz.

Tahliyeler olduğunda cezaevi kapılarında bekler Yılmaz Öztürk arkadaşını. Duruşmalarına katılır. Duruşma salonlarındaki atmosferi yansıttığı mektuplar yazar Beşikçi’ye. Bu mektuplarda insan tahlilleri, siyasal sisteme, düzene ilişkin değerlendirmeler yapar, tepkilerini dile getirir.

Bir mektubunda kendini anlatır Beşikçi’ye: “Sayısız insan tanıdım. … Düşünce yapıları farklı, yaşam biçimleri değişik insanlarla çok şey paylaştım. Hep canlı tutmaya çalıştım arkadaşça ilişkilerimi. … Yandaş olanlardan çok, karşı görüş sahibi arkadaşlarımla daha iyi anlaştım diyebilirim. Çünkü saklanmadım hiç, nabızlarına göre şerbet vererek, inanmadığım görüşlerin arkasına. Doğruya doğru, yanlışa yanlış ilkeli çizgim oldu, arkadaşlıklarımda. Anlayacağın, insani ilişkilerime hep öncelik tanıdım, …” Neyse odur Yılmaz Öztürk, anlattığı, yansıttığı gibidir. “Doğruya doğru” olanları sever, kendini apaçık ortaya koyanları, net tutum sergileyenleri. “Ben İsmail Beşikçi’yi savunduğu düşüncelerden çok, savunduğu düşüncelerinin arkasında durma konusunda gösterdiği, namuslu direnişinden ötürü seviyorum. Ve bu İsmail Beşikçi’nin, benim dostum İsmail Beşikçi olması bana hep gurur veriyor” der bir mektubunda.

1994 baharında İstanbul’da Sultanahmet’teki “büyüleyici” atkestaneleri ağaçlarından söz eder Yılmaz hapisteki arkadaşına. Atkestanelerinin “yaprak açışının görkemini gölgeye düşüren bir çiçek salkımı vardır bir de, seyri insanın tüm yorgunluğunu siler süpürür.” Mart ayının tatlı soğuğunda “yaşadığım coşkuyu seninle paylaşmak istedim” der. Sultanahmet’e ilkyaz gelmiştir ama erguvanlar henüz açmamıştır; söz verir “erguvanların çiçeklenmesini de” anlatacağına… İsmail Beşikçi, 60 yaşını tamamlamasına ilişkin duygu ve düşüncelerini, 9-10 yaşlarında İskilip’te yaşadığı bir olay üzerinden ifade ettiği bir mektup yazar arkadaşına. “Artık 61 yaşında sayılırım. Fakat kendimi, büyümüş, erişkin, yetişkin bir kişi olarak hissetmiyorum” diye yazar. İki büyük çocukturlar, her koşulda dost.

 “Çok isterim ‘İnsan Beşikçi’yi yazmayı, eğer ömrüm yeterse, olanak bulabilirsek” der Yılmaz Öztürk. Yarım yüzyıla yakın sürmüş bu dostlukta, bu “ışıklı dost”un Beşikçi’yi yazabilmiş olması ne büyük bir zenginlik olurdu! Bu artık mümkün değil ama Beşikçi’ye anılarını yazması gerektiğini sık sık telkin eden, hatta Beşikçi’nin “yaşamından kesitler olarak kaleme almaya başladığı anıları”ndan söz eden Yılmaz Öztürk, arkadaşının bunu yapmasını gerçekten sağlayabilmişse, Beşikçi’nin kaleminden Yılmaz Öztürk’ü daha yakından tanıyabilme olanağımız olacak demektir.

İsmail Beşikçi-Yılmaz Öztürk Mektupları’nda gerçek dostluk bütün görkemiyle ortadadır. “Albüm” bölümündeki fotoğraflara aydınlık gülüşler olarak yansıyan bu dostlukla, toprağa kök salmış ağaçlar kadar güçlü görünüyorlar…

* Ağaç kökleriyle güçlüdür, insan dostlarıyla (Kürt atasözü)

1  İsmail Beşikçi bir sohbetimizde (19 Haziran 2012) Behice Boran’ı ziyaretini biraz daha ayrıntılı anlattı. Anlatmaya başlamadan önce, bunu aslında Behice Boran’ın 100. Doğum Yılı nedeniyle yapılan ve kendisiyle Tarık Ziya Ekinci’nin konuşmacı olarak katıldığı bir panelde anlatmış olmayı istediğini söyledi, “keşke o toplantıda anlatsaydım” dedi. Ayrıca “İsmail Beşikçi-Yılmaz Öztürk Mektupları”nda 1969 olarak belirtilen tarihin 1968 olması gerektiğini söyledi.

İsmail Beşikçi o dönemin gençlik liderlerinden biri olan Hüseyin Ergün’le gider Behice Boran’ın evine. Behice Boran o dönem Türkiye İşçi Partisi’nden (TİP) milletvekilidir. İsmail Beşikçi’nin Behice Boran’a daha önce vermiş olduğu iki yazısı üzerine, Doğu Mitingleri’nin Analizi ile Doğuda, Kürt Aşiretlerinde Toplumsal Değişme yazıları üzerine konuşurlar. Behice Boran daha sonra, Türkiye ve Sosyalizm Sorunları adlı kitabının ikinci baskısında Beşikçi’nin bu yazılarından söz edecektir. İş kıyafetiyle kapıyı açar: “Behice Hanım bizi salona aldı, üzerinde iş önlüğü vardı, reçel yaptığını söyledi, ‘oturun, tavayı bir dolandırayım, geliyorum’ dedi, iki dakika içinde de geldi.” İsmail Beşikçi bu “tavayı dolandırayım” ifadesini, üstüne basa basa ve tebessümle anlattı ve devam etti: “(Behice Hanım)  45-50 dakika sohbet edebiliriz. Sonra Nevzat’ın pantolonlarını ütüleyeceğim, ondan sonra da Meclis’te bir komisyon toplantısına katılacağım’ dedi. O gün sohbetimizin konusu Kürd sorunuydu. Behice Hanım kadın sorunundan da söz etmişti. Sovyetler Birliği’ndeki uygulamalardan söz etmişti. ‘Sosyalizm de kadın sorununu çözemedi’ demişti.”…

Besikci Vakfi Tanitim

http://www.ismailbesikcivakfi.org/default.asp

Did you like this? Share it:
Hîn tu şîrove giredayê gotarê nîn e
Bersivê bide vê şirovêye
Pêwîst e
Pêwîst e