<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jul 2010 19:15:46 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Beşikçi ve Şimşek Destekçilerine Salon da Yetmedi Pankart da</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/besikci-ve-simsek-destekcilerine-salon-da-yetmedi-pankart-da</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/besikci-ve-simsek-destekcilerine-salon-da-yetmedi-pankart-da#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 11:27:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1603</guid>
		<description><![CDATA[Sosyolog İsmail Beşikçi ve hukukçu Zeycan Balcı Şimşek'in "PKK örgütü propagandası yapmak" iddiasıyla yargılandıkları davanın duruşma salonu destek için gelenlere yetmedi.
İstanbul Beşiktaş'taki adliye önünde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi üyelerinin açtığı "İsmail Beşikçi vicdanımızdır, vicdanımızın susturulmasına izin vermeyeceğiz" pankartına Beşikçi ve Şimşek destekçisi iki bini aşkın imzadan sadece 250 kadarı sığabilmişti.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1604" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/besikci-ve-simsek-destekcilerine-salon-da-yetmedi-pankart-da/attachment/besikci"><img class="alignleft size-medium wp-image-1604" title="besikci" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/besikci-250x166.jpg" alt="" width="250" height="166" /></a>Sosyolog <strong>İsmail Beşikçi </strong>ve hukukçu <strong>Zeycan Balcı Şimşek</strong>&#8216;in &#8220;PKK örgütü propagandası yapmak&#8221; iddiasıyla yargılandıkları davanın duruşma salonu destek için gelenlere yetmedi.</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul Beşiktaş&#8217;taki adliye önünde Ankara Düşünceye Özgürlük Girişimi üyelerinin açtığı &#8220;İsmail Beşikçi vicdanımızdır, vicdanımızın susturulmasına izin vermeyeceğiz&#8221; pankartına Beşikçi ve Şimşek destekçisi iki bini aşkın imzadan sadece 250 kadarı sığabilmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşikçi ve Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi&#8217;nin yayın organı <strong>&#8220;Çağımızda Hukuk ve Toplum&#8221; </strong>dergisinin sorumlu müdürü Şimşek, dün (28 Temmuz) ilk kez hakim karşısındaydı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Duruşma salonu doluydu&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dergide yayımlanan &#8220;Ulusların kendi geleceğini tayin hakkı ve Kürtler&#8221; başlıklı yazısı nedeniyle Beşikçi gibi <strong>Şimşek</strong> de 7,5 yıl hapis istemiyle yargılanıyor. İki kişiyi aralarında Levent Kanat ve Kemal Aytaç&#8217;ın da bulunduğu 20&#8242;yi aşkın avukat temsil etti.</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi&#8217;ndeki duruşmayı izleyen <strong>Sait Çetinoğlu</strong>, bianet&#8217;e duruşmada dava açılma sürecinde hukuka aykırılıkların sanıklarca mahkemenin dikkatine sunulduğunu söyledi. Yargılama 12 Kasım&#8217;a bırakıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Tutuksuz sanıklara destek verenler arasında yayıncı <strong>Ragıp Zarakolu,</strong> Muzaffer Erdoğdu, <strong>Aydın Doğan</strong> ve <strong>Ahmet Önal,</strong> yazar <strong>Ümit Fırat</strong> ve <strong>Temel Demirer</strong>, Dr. <strong>Kemal Parlak</strong>, Yaşam Radyo yönetim kurulu başkanı <strong>İbrahim Gürbüz</strong>, insan hakları savunucusu ve müzisyen <strong>Şanar Yurdatapan</strong>, çevirmen <strong>Atilla Tuygan</strong>, gazeteci <strong>Nevzat Onaran</strong>, şair <strong>Necmettin Salaz</strong>, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu sözcüsü <strong>Necati Abay</strong> da vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyalist Parti, BEKSAV, 78&#8242;liler Girişimi ve 78&#8242;liler Federasyonu, ÇHD, Sorun Kolektifi ve Demokratik Haklar Federasyonu ve pek çok girişim destek sundu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Beşikçi: Sorun çözülmeden Türkiye güçlü olamaz</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Beşikçi sorgusunda, Türkiye&#8217;nin Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlarda etkili olmak istediğini ancak Kürt Sorununu çözmeden esaslı bir güç olamayacağını, Kürt Sorununun savcıların işi olmadığı, bu konuda akademisyen, gazeteciler ve düşünürlerin kafa yorması gerektiğini vurguladı; &#8220;Savcılar dışında herkes konuşabilir&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Davanın hukuka aykırı yönlerine işaret eden Zeycan da, suçlanan yazıda temel amacın açılım sürecine katkı oluşturmak olduğunu, yazı yayımlandığında çatışma ortamı bulunmadığını, &#8220;Ne zaman konjonktür değişti; dava açıldı&#8221; dedi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zulme karşı direnmek&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul Cumhuriyet Savcısı <strong>Hakan Karaali</strong>&#8216;nin 11 Mayıs tarihli iddianamesi, Beşikçi&#8217;nin &#8220;Kürtler 200 yıldır özgürlük için, özgür bir vatana kavuşmak için mücadele etmekte, bedel ödemektedir&#8230; Suriye, İran, Türkiye Kürtleri baskıyla, zulümle yönetmektedir&#8230; Kürtleri müştereken baskı altında tutan devletler her zaman politik, ideolojik ve askeri güçlerini, diplomatik güçlerini Kürtlere karşı birleştirebilmişlerdir. Bu müşterek denetimin hukuk, adalet yaratmadığı, bilakis hukuk ve adalet duygularını çiğnediği, rencide ettiği çok açıktır. Bu baskı ve zulüm süreçlerine karşı baskıya karşı direnme meşru bir hak olarak belirmektedir&#8230;&#8221; sözlerini suça gerekçe olarak gösteriyor. (EÖ)</p>
<p style="text-align: justify;">Foto Kaynağı: <a href="http://www.zazaki.net">www.zazaki.net</a></p>
<p style="text-align: justify;">Metin Kaynağı: <a href="http://www.bianet.org">www.bianet.org</a></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/besikci-ve-simsek-destekcilerine-salon-da-yetmedi-pankart-da/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 16:02:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1599</guid>
		<description><![CDATA[“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili  birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda  konuşması gereken üniversitedir,  basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na,</p>
<p style="text-align: justify;">İstanbul</p>
<p style="text-align: justify;">Esas No: 2010/179</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Yargıçlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Çağımızda Hukuk ve Toplum Dergisi’nde  (Kış 2010, 59/6)  yayımlanan,  “Ulusların Kendi Geleceğini  Tayin Hakkı ve Kürtler” başlıklı yazıdan dolayı yargılanmaktayım.</p>
<p style="text-align: justify;">İddianamede savcılığın bir beyanı var.  Savcılık, “… Yazı sahibi İsmail Beşikçinin ise, Ankara’da ikamet etmesi nedeniyle,  savunmasının alınamadığı, eyleminin kısa zaman aşımı süresine  tabii olması nedeniyle bu eksiklik tamanlanmadan kamu davası açılması gerektiği anlaşılmıştır” (s.2) diyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İddianameyi, 15 Haziran 2010 günü tebellüğ ettim.  Aynı tarihli Milliyet Gazetesi’nde  şöyle bir haber vardı.  “Kaçan Uzanlar hapisten kurtuldu. Vergi Usul Kanunu’na muhalefetten yargılanan  firari kardeşler  Kemal Uzan ve Yavuz Uzan hakkında  dava zaman aşımı dolduğu için  düştü. Aynı davada yargılanan üç sanık ise, yaklaşık 4.5 yıl hapis almıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Uzanlar denince, insanın aklına, devleti zarara ziyana sokan tirilyonlarla ifade edilen yolsuzluklar, banka hortumlamaları vs.  geliyor.  Fakat, devlet, yargı organları bu konuda duyarlı değil.  Düşün hayatı örneğin bir eleştiri söz konusu olduğu zaman  ise yoğun bir duyarlılık var. Düşünceyi baskı altında tutmak için  büyük bir gayret var. Bu, Türk siyasal hayatının, Türk hukuk hayatının önemli bir boyutu oluyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1600" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na/attachment/besikci-2010"><img class="size-medium wp-image-1600 alignright" title="Besikci-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Besikci-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın  8. maddesi vardı. Bu madde, Kürtlerle, Kürt sorunuyla  ilgili ifadeleri, açıklamaları suç sayıyordu. Propaganda suçu.  Bu madde, 15.7.2003 tarih ve 4928 sayılı  yasa ile yürürlükten kaldırıldı. Ama iddianameden, bu maddenin  hala yürürlükte olduğu anlaşılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerle, Kürt sorunuyla ilgili ifadelere,açıklamalara karşı uygulanan cezai müeyyidelerin geçmişine kısaca bakmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">1.1990’lara kadar, bu tür ifadelere karşı,  dönemin TCK’daki 141-142. maddeler uygulanırdı. Yazarlar, gazeteciler, Kürtlerden, Kürtçe’den söz etikleri zaman  milli duyguları zayıflattıkları iddiasıyla idari ve cezai yaptırımlarla karşı kaşıya kalırlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">2. Yukarıda sözü edilen 3713 sayılı, Terörle Mücadele Yasası’nın  8. maddesi,  141-142. maddeleri yürürlükten kaldırdı. Ama bu yasa, 8. maddesiyle, Kürtlerle, Kürdistan’la, Kürtçe’yle ilgili her türlü açıklamayı suç olarak değerlendirmeye ve cezai yaptırımlarla karşılamaya başladı. 1990’larda bu madde çok yoğun bir şekilde uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">3.8. madde de, sözü edilen, 2003 tarihli ve 4928 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırıldı.  Ama bu sefer de  bu tür açıklamalar, Terörle Mücadele yasası’nın, 7/2  maddesi gereğince soruşturmalara uğruyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sayın Yargıçlar,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt sorunu, Türkiye’nin, toplumsal, siyasal, ekonomik hayatını, güvenlik durumunu yakından ilgilendiren çok önemli bir sorundur. Bu tür sorunların en başında gelmektedir. Bu durum başbakanların bazı beyanlarına da yansımaktadır. Ekim 1991de, zamanın başbakanı Süleyman Demirel,  “Kürt  realitesini tanıyoruz” demiştir. Ama, egemen çevrelerin uyarısı ve eleştirisi üzerine,  bu sözünün arkasında durmamış,  sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">1990’ların ortalarında, bir İspanya gezisi sırasında  dönemin başbakanı Tansu Çiller,</p>
<p style="text-align: justify;">Bask modelinden söz etmiş,  ama egemen çevrelerin uyarısı üzerine  “yanlış anlaşıldım” demiştir. Daha sonra Başbakanlık koltuğuna oturan  Mesut Yılmaz,  bir ara, “ Avrupa Birliği’nin yolu  Diyarbakır’dan geçer” demiş,  o da uyarılar ve eleştiriler üzerine sözünün arkasında durmamış,  sözünün gereklerini yerine getirmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül,  “Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunudur” demektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da bunlara benzer görüşleri dile getirmekte, “inkarcı politikaların önünü aldık” demektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Başbakanların, zaman zaman Kürt sorunuyla ilgili küçük açıklamalar yapıp, uyarı ve eleştiri üzerine hemen geri adım atmaları,  sözlerinin arkasında durmamaları, Türk siyasal hayatının önemli bir görüntüsüdür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün basında, Kürt sorununun çözümü konusunda yoğun tartışmalar yapılmaktadır.  Gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, internet sitelerinde, bu tartışmaları izlemek mümkündür. Halbuki sorunun kendisini konuşmak çok daha önemlidir.  Bu noktada ifade özgürlüğü önemli bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. İfade özgürlüğünün genişletilmesi,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt açılımının önemli bir boyutu olmalıdır. Bu noktada, Türk siyasal hayatının,  Kürt sorunu açısından eleştirisinin yapılması kaçınılmaz bir görev olmalıdır. Bu noktada uluslar arası nizam, örneğin  Milletler Cemiyeti ve daha sonra da Birleşmiş Milletler  eleştirilmelidir. Çağımızda Toplum ve Hukuk Dergisi’nde yayımlanan ve iddianameye konu olan yazıyı bu anlayış çerçevesinde  değerlendirmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, Ortadoğu’da, Kafkasya’da, Balkanlarda, bölgesel güç olmaya çalışmaktadır. Gazze’de Hamas’la ilişki kurmak,  Bosna-Hersek’te, Azeri-Ermeni ihtilafında söz sahibi olmaya çalışmak, bununla ilgilidir. Kürt sorununda demokratik bir gelişme sağlanmadan,  Türkiye’nin  bu niyetini ve düşüncesini yaşama geçirme olasılığı yoktur. Kendi evini düzeltmeden başkalarının evini düzeltmeye kalkmak,  uluslararası planda sadece  tebessümle karşılaşır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ulusların Kendi Geleceğini Tayin Hakkı ve Kürtler” yazısından, iddianameye alınan bölüm ile ilgili  birkaç söz söylemek istiyorum. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Ortadoğu tarihinin en önemli olgusudur. Bu konularda  konuşması gereken üniversitedir,  basın-yayındır, yazarlardır, kısaca Türk düşün hayatıdır.  Savcılığın bu çalışmalarla ilgili soruşturmalar yürütmesi  ise, bu eleştirileri, bilimin üretimini engellemek olarak  değerlendirilir.  Buysa Türk düşün hayatını kuraklaştırır, çölleştirir, beyinleri kötürümleştirir.Özgür düşün, özgür eleştiri hem bilimin hem de demokrasinin en önemli koşuludur.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla</p>
<p style="text-align: justify;">28 Temmuz 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İsmail Beşikçi</p>
<p style="text-align: justify;">Mercimek Sok. 19/16</p>
<p style="text-align: justify;">06010 Aşağı Eğlence/Etlik</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/8vJ0lBAx-D8"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/11-agir-ceza-mahkemesi-baskanligi%e2%80%99na/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aşağıdan Çalışan Giyotin &#8211; Gün Zileli</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 24 Jul 2010 10:18:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1591</guid>
		<description><![CDATA[Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. Aramızdaki ideolojik tartışmalarda Mao hepimizin ortak ve vazgeçilmez referans noktasıydı]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-1592" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli/attachment/maozedong"><img class="alignleft size-medium wp-image-1592" title="MaoZedong" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/MaoZedong-187x250.jpg" alt="" width="187" height="250" /></a>Philip Short, <em>Mao Zedong-Bir Yaşam</em>, çev: Yavuz Alogan, İthaki, 2007, 719 sayfa (orijinal baskı: 1999)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çağa damgasını vuran büyük bir devrim ve bu büyük devrimin idolleşmiş lideri Mao Zedung. Mao, yalnızca, uzun süreli bir silahlı mücadeleyle gerçekleşen yeni tip bir köylü devriminin değil, aynı zamanda sosyalist devrimin kuruluşunda “kapitalist yolculara” karşı aşağıdan bir kültür devriminin de önderi olarak, 1960’lı yıllarda o zamanki devrimci gençlerin idolüydü. Aramızdaki ideolojik tartışmalarda Mao hepimizin ortak ve vazgeçilmez referans noktasıydı. Bu referans noktası, özetle “devrimci şiddet” sözcüklerinde özünü bulurdu. O zaman neredeyse herkesin ağzında bir “devrimci şiddet” lafı dolaşır durur ve bu laf en çok Mao’ya dayandırılırdı. “İktidar namlunun ucundadır” diyerek devrimci şiddeti veciz bir şekilde ifade eden oydu çünkü. Hepimiz bu sözü, üzerinde çok da düşünmeden, tekerleme gibi tekrar eder dururduk. O zamanki devrimci gençlerin silahlı serüvenlere girişmelerinde Che Guevara kadar Mao’nun da büyük payı vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kitap incelemesinde ben, Mao’nun gelişim çizgisini, elbette başka önemli noktaları ele almakla birlikte, esas olarak bu “devrimci şiddet” sarmalı açısından inceleyeceğim. Neydi “devrimci şiddet” ve nelere yol açtı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mao ve Anarşizm</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun devrimci yaşamı, o sırada, tüm dünya çapında ana devrimci-radikal akım konumundaki anarşizme eğilim duymasıyla başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“O sırada Paris ve Tokyo’daki Çinli mülteci gruplarının kuvvetle savundukları anarşizme yaklaşıyordu. Anarşizmin cazibesi otoriteyi reddetmesinde ve yeni bir uyum ve barış çağını başlatacak toplumsal değişim vizyonunda yatıyordu. Bu yaklaşım genç Çin’in, Konfüsyüsçü aile sisteminin boğucu göreneklerinden kurtulma girişimleriyle uyum içindeydi. Mao’nun ve onun Yeni Halkın Araştırma Derneği’nin katıldığı, genç Çinlileri eğitim için Fransa’ya gönderme programı Çinli anarşistler tarafından hazırlanmıştı. Eğitimli Çinliler ‘toplumsal devrim’den söz ettiklerinde kastettikleri, genellikle Marksizm değil anarşizmdi. Li Daçao’nun Bolşevizm’i ‘özgürlüğün şafağını başlatan karşı konulmaz bir dalga’ olarak betimlemesi bile anarşist terimlerle ifade ediliyordu.” (s. 94)</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao için anarşizm gökten inmiş ilahi bir fikir gibiydi. Yıllar sonra, ‘onun pek çok önermesini bir zamanlar uygun bulduğu’nu ve anarşizmin Çin’e nasıl uygulanabileceğine ilişkin saatlerce tartıştığını kabul etti.” (s. 95)</p>
<p style="text-align: justify;">“Anarşizm, eğitime, bireysel iradeye ve benliğin geliştirilmesine yaptığı vurguyla… tek dünya ütopyacılığına ve Çinli bilginlerin erdem ve örneğin gücüne olan geleneksel inançlarına Marksizmden daha uygundu. Mao, Pekin’den ayrıldığında tam bir anarşist haline gelmiş olmayabilir, ancak sonraki on iki ay boyunca, o sırada Çin’de geçerli olan geniş özgürlükçülük anlamında anarşizm bütün siyasal eyleminin referans çerçevesini oluşturdu.” (s.94-95)</p>
<p style="text-align: justify;">“Fakat Mao’nun bir doktrin olarak Marksizm’i benimsemesi için hâlâ uzun bir yol kat etmesi gerekiyordu. Çen [Dusiu] bir Sosyalist Gençlik Birliği kolu oluşturma ve Şanghay’da bir ‘komünist grup’ kurma noktasındayken, Mao hâlâ sınıfsız, anarşist bir toplumun barışçı yöntemlerle kurulmasına yönelik bir ilk adım olarak, Kropotkin tarzında karşılıklı yardımlaşmayı, kaynakların ortaklaşa kullanımını, birlikte çalışma ve araştırmayı temel alan komünlerin kurulmasını tasarlayan Japon “Yeni Köy” hareketini coşkuyla savunuyordu.” (s. 109)</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, Ekim devrimi dolayısıyla artık cereyan Marksizm-Leninizm’den yana esmekteydi. Artık ana radikal akım, dünya çapında, anarşizm değil, Marksizm-Leninizm olmuştu. Dolayısıyla, barış özlemlerinin yerini savaşçı bir ruhun alması kaçınılmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Komintern – ÇKP İlişkileri</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1921 yılında Çin Komünist Partisi kuruldu. Bu andan itibaren, bütün diğer ülkelerde olduğu gibi ve hatta daha fazlasıyla Komintern’le ÇKP ilişkileri gerilimli bir seyir izledi. SBKP’nin aleti Komintern’in emir ve talimatları, Çinli komünistler için her zaman bir handikap oluşturmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">1921 yılında yapılan, Mao’nun da katıldığı ÇKP kuruluş kongresinde, Komintern temsilcisi, Hollandalı Sneevliet ve yardımcısı Nikolski de hazır bulundular. Kuruluş kongresi, en temel Leninist ilkeleri program olarak kabul etti. Ne var ki, artık temel ilkelerdense çok ince günlük politika ve taktiklerle daha fazla ilgilenmeye başlamış bulunan Moskova bu kararları yetersiz buldu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Örnek vermek gerekirse, diğer siyasal partilere yönelik ‘bağımsız, saldırgan ve dışlayıcı bir tutum’ almaya, Komünist Partisi üyelerinin komünist olmayan siyasal örgütlerle her türlü bağı kesmeleri gerektiğine karar vermişlerdi. Bu sekter tutum sadece Sneevliet’in haklı olarak o sırada Çin’de en güçlü devrimci örgüt olarak gördüğü Sun Yat-sen’in Guomintang’ı ile taktik ittifak umutlarına ters düşmekle kalmıyor, Lenin’in bir yıl önce Moskova’da toplanan İkinci Komintern Kongresi’nde onaylanan, ‘geri ülkeler’deki komünist partilerin, kendi ülkelerindeki ulusal devrimci burjuva demokratik hareketlerle yakın işbirliği içinde olmaları gerektiğine dair teziyle de çelişiyordu.” (s.126)</p>
<p style="text-align: justify;">“Hollandalı’nın açısından daha da kötüsü, delegeler Moskova’nın üstünlüğünü tanımayı da reddetmişlerdi. Parti programında “Komintern ile birleşmek’ten söz edilmesine rağmen, bunun bir bağımlılık ilişkisi değil, eşit bir ilişki olduğu açıkça ifade ediliyordu.” (s.128)</p>
<p style="text-align: justify;">Ne var ki, ÇKP artık reel bir dünyada, reel bir politik ortamda yol almaya başlamıştı. Bu reelliklerin en başında da para yardımı geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Eylül ayında Çen Dusiu geçici Merkez Yürütme Komitesi Sekreteri olarak sorumluluk üstlendiğinde, Sneevliet’in, yetkili Komintern temsilcisi olarak parti üyelerine emirler vermekle kalmadığını, kendisine haftalık faaliyet raporları verilmesini istediğini de gördü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çen birkaç hafta boyunca Hollandalı’yla çalışmayı reddetti. Şanghay grubu üyelerine Çin Partisi’nin henüz bebeklik aşamasında olduğunu söylüyordu. Çin devriminin kendi özellikleri vardı ve Komintern’in yardımına ihtiyacı yoktu. Sonunda geçici bir anlaşmaya varıldı, zira, her ne kadar Çen yalanlasa da, <strong>Komintern yılda 5.000 ABD <em>dolar</em>ını bulan bir parasal yardım yapıyordu </strong>(abç. GZ). Partinin ayakta kalmak için bu paraya ihtiyacı vardı… Sneevliet… kültürel ve ırksal farklılığı yansıtarak Çinlilerin duyarlıklarını önemsemeyen pek çok Sovyet danışmanının ilkiydi.” (s.128)</p>
<p style="text-align: justify;">Komintern, Çin burjuvazisinin ve toprak ağalarının partisi Guomintang’la ittifak yapılmasını, hatta ÇKP’nin bu partiye dahil olmasını dayatıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çinli yoldaşlar buna kesinlikle karşı çıktılar. Onlara göre, Guomintang, ataerkil, modernizm öncesi bir partiydi; gizli derneklerden, Mançulara karşı verilen hanedan mücadelelerinden, kültürlü seçkinlerin seferber ettiği dağınık ve karanlık edebi ve entelektüel klikler dünyasından kökleniyordu. Sadece ‘Lider’ olarak anılan Sun, hareketi kişisel derebeyliği gibi yönetiyor, taraftarlarına sadakat yemini ettiriyordu. Örgüt derin bir yozlaşma içindeydi. Esas desteği Guandong ve diğer güney eyaletleriyle sınırlıydı. Çin’in işçi ve köylülerini, tüccarlarını ve sanayicilerini, savaş ağalarına ve emperyalistlere karşı mücadele için seferber edebilecek bir kitle partisi değildi ve böyle bir özlemi de yoktu. Sun’un kafasındaki sıralamada savaş ağaları düşman olarak değil gelecekte işbirliği yapabileceği potansiyel ortaklar olarak yer alıyordu.” (s. 139)</p>
<p style="text-align: justify;">Çin devrimini değil, Sovyetler Birliği’nin ulusal çıkarlarını esas alan Komintern, 1920’li yıllarda Guomintang’la ittifakı zorladı ve ÇKP üyelerini Guomintang’la ortak çalışmaya ve Guomindang’da fiilen görev almaya sevk etti. Bu sırada, ölen Sun Yat-sen’in yerine Guomintang’ın başına Çan Kay-şek geçmişti. Çan Kay-şek, Sovyet yardımı dolayısıyla komünistleri ezme hareketine hemen girişemiyordu ama onları adım adım geriletme siyaseti izliyordu. Komintern, Çinli komünistlerin sırtından Guomintang’la uzlaşma ve taviz siyasetlerini sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ruslardan tam bir kopuşma imkânını elinde tutan Çan ile onun ihtiyaç duyduğu Rus silahlarının  akışını denetleyen [o sıradaki Komintern temsilcisi] Borodin arasında şiddetli pazarlıklarla geçen bir ayın ardından uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma kesinlikle Çan’ın lehineydi. Guomintang Merkez Yürütme Komitesi [nin aldığı kararlara göre] komünistler GMD bölümlerinin başından uzaklaştırılacak, yüksek düzeydeki GMD komitelerinde görev yapan komünistlerin oranı üçte birden fazla olmayacak, GMD üyelerinin gelecekte Komünist Parti’ye katılmaları yasaklanacak ve ÇKP’den çift partili GMD üyelerinin tam listesi istenecekti… Ruslar da [Çan Kay-şek’in Çin’de bütün iktidarı eline geçirmek üzere başlatacağı] Kuzey  Seferi’ne tam destek vermeyi üstlenmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP, Komintern’in kendi sırtından yaptığı ve Çan Kay-şek’in, 1927 yılında, Çinli komünistleri kanlı bir şekilde tasfiyesini ve darbesini kolaylaştıran bu uzlaşmaya karşı çıktı. Ancak;</p>
<p style="text-align: justify;">“Stalin, Çan’la ilişkilerin sürdürülmesini istiyordu. O andan itibaren, Borodin’in alaycı sözleriyle, ÇKP ‘Çin devriminde kuli rolüne yazgılı’ hale geldi. O sırada pek görülmüyordu ama milliyetçi darbe Çinli komünistlerin Moskova’yla ilişkilerinde de bir dönüm noktasını belirlemişti… Darbeden sonra Moskova’nın Çin siyaseti Kremlin siyasetlerinin oyuncağı, Stalin’in, Troçki ve öteki rakibi, Sovyet Partisi’nin ılımlı kanadının temsilcisi Nikolay Buharin’le çatışmalarının bir uzantısı haline geldi.” (s.161-162)</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda Şanghay’da darbe indi ve Çan Kay-şek komünistlere karşı büyük bir katliama girişti. Çan’ın darbesinin ineceği konusunda Çinli komünistler de büyük bir aymazlık göstermiş ve gafil avlanmışlardı. Öte yandan, Stalin’in politikası iflas etmişti ama zaten Stalin’in derdi Çin devrimi değil, Sovyet çıkarlarıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">“ÇKP ve Sol Guomintang’ın Çan’ın bir darbe yapacağını nasıl olup da tahmin edemediklerini anlamak neredeyse imkânsızdır. Bunun sebebi, kısmen Stalin’in ne pahasına olursa olsun birleşik cephenin muhafaza edilmesindeki ısrarı idi. Stalin, Guomintang’ın Çin’i birleştirme ve Moskova’nın düşmanları olan büyük güçleri zayıflatma konusunda komünistlerden daha şanslı olduğuna ve bu nedenle Sovyet-GMD ittifakının muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyordu. Çin için belirlediği strateji, devrimden çok <em>realpolitik</em> idi.” (s.176)</p>
<p style="text-align: justify;">O kadar ki, Komintern temsilcisi Borodin (tabii ki aslında ona yön veren Stalin), “burjuvaziyle ittifak” adına, Guomindang’ın bile sağına geçerek, bu partiyi grevleri yasaklamaya zorluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Borodin’in ısrarıyla GMD Siyasal Konseyi uyarısız ve kuralsız grevleri yasakladı ve işçi hareketine ‘devrimci disiplin’ getirmek, paraya istikrar kazandırmak, fiyatları düzenlemek ve işsizliği azaltmak için önlemler aldı.” (s. 180)</p>
<p style="text-align: justify;">Borodin, Sovyetler Birliği’ndeki örneği Çin’e de taşımıştı anlaşılan. Orada da grevler yasak değil miydi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>M. N. Roy</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında bu konuda en doğru yaklaşımı, bir ara Çin’de Komintern temsilcisi olarak da bulunan, Lenin’le Komintern’de “ulusal burjuvazi”yle ittifak konusunda tartışan ve çatışan Hintli komünist Roy ortaya koymuştu. Roy, daha Çan Kay-Şek’in darbesi inmeden, onun Kuzey seferini desteklemeyi öneren Borodin’e karşı çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Moskova’dan henüz gelen yeni Komintern delegesi Mahendranat (M.N.) Roy tarım devrimine Borodin’den daha büyük sempatiyle yaklaşıyordu… Çin devrimi, diyordu, ‘ya bir tarım devrimi olarak kazanılacak ya da asla kazanılmayacak. Kuzeye gitmek ‘her adımda devrime ihanet etmekte olan en gerici güçlerle işbirliği yapmak’ anlamına gelecekti. Sonuç olarak Roy, Borodin’in tavsiyesinin ‘çok tehlikeli’ olduğunu ve partinin bunu reddetmesi gerektiğini söyledi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu anlaşmazlık Stalin’in Çin siyasetinin temel çelişkisini iyice açığa çıkardı. İşçiler ve köylüler mi öncelik taşımalıydı? Yoksa burjuvaziyle ittifak mı?” (s. 178-179)</p>
<p style="text-align: justify;">Roy;  “Kesin bir tutumla liderlere, ‘Guomintang’la işbirliği fikri,’ dedi, ‘her şeyin uğruna feda edilmesini gerektiren gerçek bir fetişe dönüştürülmektedir.’ Uyarı göz ardı edildi. 30 Haziran günü, politbüro nihai bir çöküşü önlemek için son bir umutsuz çabayla, Guomintang’ın ‘ulusal devrimdeki öncü konumunu’ onaylayan işçi ve köylü örgütlerini, köylü özsavunma güçleri de dahil olmak üzere GMD gözetimine teslim eden, grev gözcüsü işçilerin rolünü kısıtlayan ve grev taleplerini sınırlayan korkakça bir karar tasarısını onayladı.” (s.186)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Toprak Devrimi Başlıyor</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çan Kay-Şek’in darbesinin ardından kırsal alanlara çekilen, Mao’nun da içlerinde yer aldığı Çinli komünistler, Guomintang’a, savaş ağalarına ve toprak ağalarına karşı bir silahlı mücadele başlattılar. Merkezi bir iktidardan yoksun devasa bir ülke olan Çin’in olağanüstü koşullarında yaşaması mümkün olan Kızıl üs bölgeleri ve bir kızıl ordu kurdular. Toprak ağalarını tasfiye edip yoksul köylülerin desteğini alarak bir toprak devrimi yürüttüler. Mao bu süreç içinde, daha sonraları tekrar tekrar kanıtlanacağı üzere, deha düzeyinde bir askeri komutan olarak temayüz etti ve yaklaşık on yıllık bir süreç içinde adım adım ÇKP’nin lideri ve Çin Kızıl Ordusu’nun tartışılmaz başkomutanı ve stratejisti oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Stalin, başta ÇKP’nin yürüttüğü toprak devrimini ve silahlı mücadeleyi onaylasa da, bu devrim, Çan Kay-şek’le uzun erimli ittifak politikasına zarar verdiği noktada devrimi önlemeye çalıştı ve 1930’lu ve 1940’lı yıllarda ÇKP’yi Çan Kay-şek’le ittifaka, hatta ona tabi olmaya zorladı.</p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP, toprak devrimi politikalarıyla köylülerin desteğini kazandı ama bu politikayı yürütürken, öyle sanıyorum ki, yine Sovyetler Birliği’nden devraldığı şiddet politikaları yüzünden, bir daha asla içinden çıkamayacağı bir şiddet sarmalının içine düştü. Toprak ağalarına ve zengin köylülere karşı başlatılan şiddet politikası kaçınılmaz olarak parti içi şiddeti de doğurdu bir süre sonra (aynı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi). Öte yandan, “geri dönen öğrenciler”in (Moskova’da eğitim görmüş dogmatik Sovyet yanlısı ÇKP yöneticileri) tutumlarında da görüleceği gibi<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Mao%20zedong-1.rtf#_ftn1">[1]</a>, 1930’lu yıllara uzanan bu şiddet politikasında, Sovyetler Birliği’nde 1930 yılında başlatılan zorla kolektifleştirme sırasında “kulak”ları sürme ve öldürme siyasetini taklit etme güdüsünün payı küçümsenemez. Şimdi bu gereksiz şiddet politikasının ne olduğunu ve nelere yol açtığını görelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Mao şöyle diyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">“[Köylülerin] bütün aşırı eylemleri kesinlikle zorunludur. Açıkça ifade etmek gerekirse, bütün kırsal bölgelerde bir süre kadar terör estirmek gerekir&#8230; Yöredeki önemli bir toprak sahibinin… ya da büyük bir yerel zorbanın idam edilmesi, bütün ilçede yankılar uyandırır ve feodalizmin geri kalan kötülüklerinin yok edilmesi bakımından gayet etkili olur… Gericileri ezmenin tek etkin yolu her ilçede en az birini ya da ikisini yok etmektir… [Onlar] güçlerinin zirvesinde oldukları zaman, köylüleri gözlerini kırpmadan öldürdüler… [Bu durumda] kim çıkıp da köylüler ayaklanmasın ve içlerinden birini ya da ikisini kurşuna dizmesin diyebilir?” (s.170)</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak, terörü başlatmak belki kolaydır ama durdurmak çok zordur.</p>
<p style="text-align: justify;">“Öldürme olaylarının, Mao’nun iddia ettiği gibi, münferit ve örnek niteliğinde olmadığı da kısa süre içinde anlaşıldı. O sırada ÇKP MYK üyesi olan Li Lisan’ın yaşlı bir toprak ağası olan babası, yanında oğlunun yerel köylü birliğine hitaben yazdığı bir mektupla kendi köyüne döndüğünde, kimse mektubu umursamamış ve yaşlı adam derhal idam edilmişti.” (s.172)</p>
<p style="text-align: justify;">Terör, köylü fırsatçılığını da kolayca harekete geçirebiliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu koşullar altında ihtiyat, istisna oluşturuyordu. Yargıç yerinde oturan yoksul köylüler, ne kadar çok ‘toprak ağası’ ve ‘zengin köylü’ tasfiye edilirse ‘dağıtılacak’ toprağın o kadar çoğalacağını gayet iyi biliyorlardı. Pek çok bölgede orta köylüler, şiddet olayları karşısında dağlara kaçtılar. Zengin köylü olarak sınıflandırılmaktan ve bütün varlıklarını kaybetmekten korkuyorlardı.” (s.284)</p>
<p style="text-align: justify;">Terör, halk içinde ihbarcılığı körüklemekle el ele gidiyordu. Bu da devrimci ruhu öldürüyor, halk içindeki en kötü unsurlara inisiyatif kazandırıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“’Toprak ağaları, yerel zorbalar ve zengin toprak sahiplerin’nden oluşan kuşkulu sınıfsal unsurlar listesi, yeni soruşturmalar için elden ele dolaşıyordu. Kasabalara ve köylere ‘ihbar kutuları’ yerleştirildi. Bu kutulara insanlar, kendi komşuları hakkında bilgi veren imzasız notlar atıyorlardı. Her türlü yasal güvence askıya alındı. Mao’nun sözleriyle, insanlar ‘açıkça suçlu’ olduklarında önce idam edilmeliydiler, rapor daha sonra yazılmalıydı.” (s.285)</p>
<p style="text-align: justify;">Terör, Kızıl üs bölgelerinde yaşayan halkın devrimci bilincini bulandırıp insanları birbirine düşürdüğü ve moral bozduğu gibi, düşmanın güç kazanmasına da hizmet ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“…binlerce toprak ağası ve zengin köylünün katledildiği bir kızıl pogrom başlatıldı. On binlerce kişi mülteci olarak Beyaz bölgelere kaçtı. Nisan 1934’te Kızıl Ordu, Ruykin’in 112 km. kuzeyindeki Guangçang’da bir başka feci yenilgiye uğradı.” (s.289)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu şiddet, yedi yıl önce Marx ile Kropotkin arasında tercih yaparken, daha genç ve daha idealist olan Mao’nun reddetmiş olduğu şiddetin aynısıydı. Devrimci şiddet, savaşta kullanılan şiddetten niteliksel olarak farklıydı. İkincisinde şiddet, toprak ve iktidar için kullanılıyordu. Devrimci şiddet, <strong>yaptıklarından ötürü değil, kim olduklarına göre düşman sayılan insanları hedefliyordu </strong>(abç. GZ). Bu, Bolşeviklerin Rus burjuvazisini devirmek için harekete geçirdikleri ve benzer sonuçlar verecek olan aynı derin sınıf kininden kaynaklanıyordu.” (s.171)</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Short’un sözünü ettiği “sınıf kini”nin bilinci geliştiren değil körleştiren etkisi her ne kadar yabana atılamazsa da, bence burada esas olan, yine Sovyetler Birliği örneğini taklit etme güdüsüdür. Muhtemeldir ki, “ne yaptıklarına değil, ne olduklarına” göre muamele, Sovyetlerden kopya çekmenin sonucudur. Bu, sınıf kökenine göre davranma siyasetidir ki, baştan aşağı bir saçmalıktır. Şimdi, Philip Short’tan bu sınıf kökeni saçmalığına ilişkin birkaç alıntı yaptıktan sonra, bu sınıf kökeni mevzuu da dahil olmak üzere “kızıl terör” denen şeyin devrime nasıl zarar verdiğine ve neden yanlış olduğuna ilişkin argümanlarımı sıralamak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sınıfsal geçmişin ceza kararlarında belirleyici etken olması gerektiği açıkça kabul edildi. Bu yaklaşım Çin komünist hukuk sisteminde temel bir kusur olarak daha sonra da varlığını sürdürecekti. Toprak ağaları, zengin köylüler, ‘kapitalist köken’den gelenler ölüme mahkûm edileceklerdi.” (s. 259)</p>
<p style="text-align: justify;">“Toprak ağası ya da zengin köylü kökeninden gelen yüzlerce kadro birkaç ay içinde Güneybatı Kiangsi partisinden ihraç edildi.” (249)</p>
<p style="text-align: justify;">“1980’lere kadar pek çok bölgede bir toprak ağasının ya da zengin köylünün torunu, önünde açılacak ya da kesinlikle kapanacak fırsat kapılarının kendi yetenekleri, zekâları ya da çalışkanlıklarından çok ailenin statüsüne göre belirlendiğini gördü. Sınıfsal etkenler nihayet daha az önemli olduğunda bile eski kinlerin bıraktığı izler kolay kolay geçmedi.” (s.284)</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyet taklidi bu zırvalık oy verme hakkına da uygulandı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Oy verme hakkı ‘doğru’ sınıfsal kategorilerle –işçiler, yoksul ve orta köylüler ve askerler – sınırlı tutulurken; tüccarlar, toprak ağaları, zengin köylüler, rahipler, keşişler ve diğer <strong>hiçbir işe yaramayan kişiler </strong>(abç, yani “serseriler” denmek isteniyor. GZ) dışlanıyorlardı.” (s.285-286)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun demokrasi anlayışı da “sınıf kökeni”yle malüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Sadece halkın kendi fikirlerini dile getirmesine izin verilir…Demokratik sistem halkın safları içinde gerçekleştirilecektir… Oy verme hakkı gericilere değil sadece halka tanınır.” (s.379)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani insan söylemeden duramıyor. Bu devletlerde oyun gerçek bir değeri olsa canım yanmayacak. Her şeyi Komünist partisi belirler, seçim, kapitalist ülkelerle bile kıyaslanmayacak ölçüde göstermeliktir; sanki böyle değilmiş gibi bir de “sınıf kökeni”ne göre ayrım yapıp onları oy hakkından yoksun bırakmak! Bana kalırsa bu da sadece göstermelik bir önlem. Bunun gerçek durumu değiştirmeyeceğini onlar da biliyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Öte yandan, hani sömürücüler bir avuç azınlıktı? Bu bir avuç azınlık oy verince mi sosyalist düzen tehlikeye girecek? Hani, denebilir ki, evet siz bilmezsiniz, onlar ne kurnazdır, işçileri ve köylüleri baştan çıkarabilirler. Evet ama bunu oy hakkı olmadan da yapamazlar mı? Bu sistemi kuranlar, bunu da düşünerek oyla hiçbir şeyin değişmeyeceği bir durum yaratmış olmalılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki burjuva diktatörlüğünde işçilerin, emekçilerin oy hakkı yasaklanıyor mu? Burjuvazi böyle bir saçmalığa neden başvurmuyor, üstelik emekçiler nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları halde. Demek onlar kendilerine güveniyor. Kendine güvenmeyen, sosyalist iktidar sahipleri.</p>
<p style="text-align: justify;">Ya Mao Zedung bir “zengin köylü”nün çocuğu olsaydı? Onun da oy hakkı elinden alınacak ya da daha kötüsü sırf bu yüzden öldürülecek miydi? Gerçekten, bunu düşünelim. Ne olacaktı o zaman? “Mao toprak ağası çocuğu olsaydı Mao olmazdı” diyenlere gülerim sadece. Marx bir işçi miydi? Ya Engels, bir fabrikatörün oğlu değil miydi? Onlar nasıl Marx ve Engels olabildiler?</p>
<p style="text-align: justify;">Sınıf kökeninin devrim için hiçbir şekilde garanti olmadığı, yaşanan çok sayıda deneyle kanıtlanmıştır. Devrimi satan ya da yozlaştıranların neredeyse hepsi işçi ya da emekçi kökenli insanlardı. Zaten karşıdevrimi, doğrudan doğruya tasfiye edilen burjuvazi yapmadı, Çin de dahil bizzat komünist partiler gerçekleştirdi bunu. Mao yaşasaydı, bu sözlerime katılırdı bence.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelelim, şu “devrimci şiddet” meselesine. Bunun, devrimci saflarda morali bozmaktan, koyu bir kuşku ortamı yaratmaktan, emekçi insanların ahlâkını bozmaktan, onların içinden yeni kıyıcılar ve cellatlar ortaya çıkmasına yol açmaktan, devrime yararlı olacak çok sayıda insanı korkutup dışlamaktan, devrimci atmosferi zehirleyip insanların içlerine kapanmasına yol açmaktan, çok sayıda insanı ürkütüp karşıdevrimin kucağına itmekten, hele aile ve aşiret ilişkileri güçlü daha az atomize toplumlarda kan bağı nedeniyle birçok olumlu unsuru düşman haline getirmekten başka ne sonucu olmuştur Allah aşkına? Ha, bir de şu sonuç var: Dışa yönelik terörün eninde sonunda içe yönelik terörü davet etmesi. Şimdi bunu görelim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İç Savaş ve İç Terör </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1930 yılında, çetin iç savaş koşullarında ve Kızıl üs bölgelerinin Çan kay-şek’in Guomintang güçlerince kuşatılıp sıkıştırıldığı atmosferde, Kızıl üs bölgelerinde, içe yönelik bir paranoya ve bununla bağlantılı olarak müthiş bir iç terör hareketi başladı. Bunun, geneldeki “devrimci şiddet” teorisiyle bağlantısı kuşkusuzdur ama Sovyetler Birliği’nin etkisini ve bu ülkenin Çin komünistlerince taklit edilme güdüsünü de yabana atmamak gerekir. Gerçi, Sovyetler Birliği’nde, SBKP’nin önemli şeflerinden Kirov’un 1 Aralık 1934’te büyük bir ihtimalle Stalin tarafından öldürtülmesiyle başlatılan büyük temizlik hareketine henüz dört yıl vardı ama 1930 yılının aynı zamanda Stalin’in Bolşevik Partisi içinde muhaliflere karşı kesin bir zafer kazanıp, bütün dünya komünist partilerinde bir “Bolşevikleştirme” ve aynı zamanda hızlı kolektifleştirme çerçevesinde köylülüğe karşı bir temizlik ve saldırı kampanyasını başlattığı yıl olduğu da unutulmamalıdır. Keza, ÇKP de bu “Bolşevikleştirme” kampanyasını taklit etmiş ve “geri dönen öğrenciler”in de etkisiyle kampanya hız kazanmıştır. Kampanyanın gerekçesi, Guomintang bölgelerinde örgütlenen “AB-<em>Tuan</em>” adlı bir örgüttür. A ve B harfleri “Anti-Bolşevik” anlamına gelmektedir. Bu örgütün, ÇKP’ye ve Kızıl bölgelere gizlice sızdığı paranoyası (ki her paranoya bazı gerçeklerden de hareket edebilir) Kızıl bölgelerde korkunç bir iç kıyıma yol açmış ve bu kıyımın sonucunda on binlerce komünist, gerek “sınıf kökenleri”, gerekse de işkenceyle verilen ifadeler sonucunda idam mangalarının önüne dizilerek katledilmiştir. Daha da ilginci, bu tür paranoyalar konusunda diğer yöneticilere göre biraz daha temkinli olan Mao’nun, parti liderliğine adım adım yükseldiği koşullarda bu iç teröre onay vermesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao terörün … komünist dava için vazgeçilmez olduğunu ve ‘toprak ağaları ile zalim toprak sahiplerini, bekçi köpekleriyle birlikte, en ufak bir vicdan azabı duymaksızın katletmek için’ Kızıl infaz müfrezelerinin kurulması gerektiğini savunuyordu. Fakat terör uygulaması sadece sınıf düşmanlarına yöneltilmeliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu türden uyarılara rağmen, dost-düşman ayrımı evreler halinde bulanıklaşmaya başladı. Er ya da geç, birine uygulanan yöntemler kaçınılmaz biçimde diğerine de uygulanacaktı.” (s.248)</p>
<p style="text-align: justify;">“Önceki ÇKP önderlerine kıyasla Stalinist uygulamalardan çok daha fazla etkilenen Şanghay’daki Geri Dönen Öğrenciler, partinin Bolşevikleştirilmesi’ni öncelikli mesele olarak görüyorlardı. Bununla kastettikleri, her şeyden önce, Li Lisan taraftarlarının sökülüp atılması, yerelciliğin ve muhalefetin ezilmesi, kısaca belirtmek gerekirse, partinin sadık ve itaatkâr bir Leninist araca dönüştürülmesiydi. Akla gelebilecek bütün muhalefet biçimlerinin AB-<em>tuan </em>etiketi altında toplanması bu görevi daha da kolaylaştırdı.” (s. 257)</p>
<p style="text-align: justify;">“Sonuç nisandan itibaren tasfiyelerin her zamankinden daha yırtıcı biçimde geri dönmesi oldu. Siyasi Güvenlik Şubeleri aracılığıyla soruşturmaları merkezileştirmek için gösterilen sürekli çabalara rağmen, köy ve kasabalardaki tasfiye komitelerinin eğitimsiz, çoğu kez okuma yazma bile bilmeyen görevlileri muazzam bir güç edindiler. Ölüm çok küçük bir bahaneyle ya da hiçbir neden olmaksızın tamamen insanların kaprislerine bağlı olarak gerçekleşiyordu.” (s.257)</p>
<p style="text-align: justify;">Philip Short, bu tasfiye hareketinin Sovyetler Birliği’nin etkisinden azade olmadığını belirtmekle birlikte, daha çok iç savaş ortamının etkisine ağırlık vermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“ÇKP önderlerinin, yaklaşık üç yıl kadar önce Guomintang’dan sürülmeleriyle birlikte dağılan idealist, etkisiz, iyi niyetli bir entelektüeller topluluğundan, olağanüstü zamanlarda sadakatleri zamanla kanıtlanacak olan erkeklerin ve kadınların olağanüstü biçimde katledilmelerini emreden katılaşmış bir Bolşevik çekirdek gruba dönüşme tarzı, Çin’in iç durumuyla çok daha yakından ilişkiliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“En önemli etken iç savaştı. Çoğu savaşta kaçaklar vurulur; bilgi almak için tutsaklara kötü davranılır; temel haklar askıya alınır. Komünistler ile milliyetçiler arasındaki savaşta hiçbir kural yoktu.” (s.260-261)</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim Guomindang’ın, kelle ve kulak kesme, savaşçıların ailelerini öldürme, kızıllara destek veren köyleri yakarak halkı göçe zorlama gibi yöntemleri, bizim de hiç yabancısı olmadığımız, yaşadığımız örneklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunlar bildiğimiz şeylerdir de, Beyazlarınkine benzer yöntemlerin devrimciler tarafından da, hem de kendi yoldaşlarına uygulandığını okumak insanı irkiltmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">“1930’da partinin belirlediği siyasetleri hangi gerekçeyle olursa olsun engelleyen komünistlerin ‘düşman’ın bir parçası olarak görülmesini ve buna göre davranılmasını haklı çıkaran bir anlayış oluştu. Bu kişilerin suçları siyasal olduğu için, yargılama süreci kitleleri eğitmek amacıyla genellikle sorunun kendisiyle pek ilgisi olmayan bir gösteri biçiminde düzenleniyordu. Böyle durumlarda, Mao dahil parti önderleri, sanığın ‘açıkça yargılanması ve ölüm cezasına çarptırılması’ gerektiğini ilan edeceklerdi (başka bir hüküm mümkün değildi, çünkü karar önceden verilmiş oluyordu).</p>
<p style="text-align: justify;">“Yargı bağımsızlığı Çin’de asla güçlü bir tez olarak savunulmamış, ancak var olduğu kadarıyla da Bolşevizm tarafından geçersiz kılınmıştı.” (s.249)</p>
<p style="text-align: justify;">Bir de bilançoyu görelim, bütünüyle olmasa da.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ekim ayında, Mao’ya bağlı güçler Kian’ı aldıkları sırada binden fazla Güneybatı Kiangsi partisi üyesi –toplamın otuzda biri – AB-<em>tuan</em> üyesi oldukları gerekçesiyle idam edilmişlerdi.” (s.250)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu yeni önderliğin ilk eylemlerinden biri, AB-<em>tuan </em>üyelerini arayıp bulmak için ‘amansız biçimde işkence yapma’ emri vermek oldu. ‘Çok olumlu ve sadık, çok solcu ve açık sözlü görünen insanlar’dan bile kuşkulanmak ve onları sorgulamak gerektiği söyleniyordu. Öldürülenlerin sayısı hızla arttı; her itiraf yeni kurbanlara ve her kurban yeni itiraflara yol açıyordu.” (s.250)</p>
<p style="text-align: justify;">“Güneybatı Kiangsi’de bütün partiyi kaplayan alevler ayırım yapmaksızın subayları ve askerleri, bir alaydan diğerine sıçrayıp tam bir özyıkıma dönüşerek tüketmeye başladı. Her birlikte, bölük düzeyinde bir ‘karşıdevrimcileri tasfiye komitesi’ kuruldu.” (s.251)</p>
<p style="text-align: justify;">“Uykularında sayıklarken partiden şikayet edenler, yük taşımayı reddedenler, kitlesel yürüyüşlerden uzak duranlar, parti toplantılarına katılmayı reddedenler … AB-<em>tuan</em> üyeleri olarak tutuklandılar… Kiangsi Siyasal Güvenlik Şubesi, [üs bölgelerindeki] her zengin köylünün AB-<em>tuan</em> üyesi olabileceği gerekçesiyle tutuklanmasını önerdi. <strong>Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmenin daha iyi olduğunu açıkça söylüyorlardı </strong>(abç.GZ)… Hakim olan ruh hali, devrime sadakatinizi kanıtlamak için AB-<em>tuan</em> avlamaktı.” (s.257-258)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir başka yerde, komutanı tasfiye gereğini sorguladığı için bütün bir bölük katledildi. Bir haftadan daha kısa bir süre içinde 4.400 subay ve Birinci Cephe Ordusu’nun adamları AB-<em>tuan</em>’la bağlantılı olduklarını itiraf ettiler. Sonunda 2.000’den fazla kişi kurşuna dizildi.” (s.252)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bütün diğerleri gibi Duan da sonunda itiraf etti, fakat sadece suç ortağı olarak kendisiyle birlikte tutuklanan yedi adamın ismini verdiği için vicdanı rahattı. Görsel belleği güçlü olan Li Bofang tam tersi bir yöntem izleyerek neredeyse bin kişinin ismini verdi ve böylece işkencecilerini şaşırttı.” (s.254)</p>
<p style="text-align: justify;">“Kiangsi parti bölgesinde yirmiden fazla ilçenin sadece üçünde 3.400 insan öldürüldü. Eylül ayının başlarında bir ÇKP Merkez Müfettişi güneybatı Kiangsi partisi ve Gençlik Birliği’ndeki entelektüellerin %95’inin AB-<em>tuan</em> bağlantılarını itiraf ettiklerini bildirdi. Günümüzde en bilgili Çin tarihçileri sadece ‘on binlerce’ kişinin öldüğünü söylemektedirler.” (s.258-259)</p>
<p style="text-align: justify;">“Batı Fukian’da 6.000’den fazla parti üyesi ve görevlisi gizli Sosyal Demokrat oldukları kuşkusuyla idam edildi. Peng Deuhay’ın Hunan Kiangsi sınırındaki eski üssünde 10.000 kişi öldürüldü. Vuhan’ın yaklaşık yirmi mil kuzey doğusundaki Dabie Dağları’nda bulunan E-Yu-Van’da, şimdi bir Politbüro Daimi Komite üyesi ve Mao gibi parti kurucularından biri olan, Pekin Üniversitesi mezunu Çang Guotao 2.000 kadar ‘hain, AB-<em>tuan </em>üyesi ve Üçüncü Parti unsuru’nun hayatlarını kaybettikleri bir temizlik hareketine nezaret etti.” (s.259-260)<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">“Tasfiye mantığının zehri yavaş yavaş bütün komünist bölgelerine yayıldı. 1937’ye, siyasal durumun ulusal olarak değişmesine kadar, büyük zorluklarla çoğu kez hayal bile edilemeyecek yoksunluk ve sıkıntı koşulları altında savaşan kuşatılmış Kızıl Ordu grupları, bazı durumlarda kendi yoldaşlarını milliyetçi düşmandan daha fazla katlettikleri periyodik kan dökme nöbetleriyle karşılaşmak zorunda kaldılar.” (s.260)</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlardan sonra (ki, fazla alıntı olmasın diye buraya sadece yarısını aldım elimdeki notların) çok fazla söylenecek söz kalmıyor, işkence edilen ve öldürülen devrimciler için üzüntülerimi bildirmekten başka. Bundan sonra gelin de böyle kanlı bir çarktan geleceğin eşitlikçi ve özgür toplumu için bir şeyler bekleyin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ha, unutmamam gereken bir şey daha var, bu bölümü noktalarken. Yukarıda siyaha boyadığım bir cümlesi var ölüm bekçilerinin: Tek bir gerçek suçluyu hayatta bırakmaktansa yüz masum insanı öldürmek gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tersi çok daha doğru değil mi, gerçek bir devrim ancak şu diyeceğimi gerçekleştirirse yaşamaz mı: <strong>Tek bir masum insanı öldürmektense, yüz “gerçek suçlu”nun yaşaması çok daha iyidir. </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Neden mi? Devrim, polisiye paranoyalarla değil, ruhları canlandıran bir yüce gönüllülükle yaşar da ondan. Biz 1960’ların gençleri, Mao’nun esir aldığı Guomintang askerlerini, yol paralarını da ceplerine koyarak köylerine yolladığına ilişkin anlatılarla (ki, gerçektir bu) Mao Zedung’u sevmiş, onu devrimci bir önder olarak bağrımıza basmıştık; yoksa yukardaki türden paranoyakça pisliklerle değil. Zaten o zaman bilmiyorduk bunları ve eğer duymuş ya da okumuş olsaydık, o zamanki cehaletimizle ya “burjuva propagandası” der geçerdik ya da eğer gerçek olduklarına inanırsak Mao’yu kesinlikle elimizin tersiyle bir kenara iterdik. Ne var ki, o zamanlar, bütün dindarlar gibi, sadece hoş masallara inanma eğiliminde olduğumuz da kesindir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Stalin ile Çan Kay-şek İttifakı</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Akışın burasında, Çin devriminin seyrini daha iyi anlayabilmek için, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda, Stalin’in, Sovyet çıkarları için Çin devrimini feda ederek Çan-Kay-Şek ile sürdürdüğü ittifaka ve bunun Çinli komünistlerde nasıl bir travmaya yol açtığına ilişkin anlatımlara yer vermem gerekmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Stalin, Kızıl Orduyla Guomindang arasındaki çetin iç savaş koşullarında bile Çan Kay-şek ile irtibatını kesmemiş, hatta ittifakını sürdürmüştü. Bu ittifak, 1930’lu yıllarda ve Japonya’nın Çin’i işgale giriştiği koşullarda, devletler arası diplomatik ilişkiyle daha da pekişmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">“Rusya 1933’te Milliyetçi Çin ile yeniden diplomatik ilişki kurmuştu. Komintern karşıtı Mihver güçlendikçe, Rusların çıkarları müttefik ÇKP’nin çıkarlarından ayrıldıkça, Rus ulusal çıkarları Çan’ı potansiyel bir ortak haline getirdi. Çan’ın orduları, gelecekteki bir savaşta göz ardı edilemezdi.” (s.315)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu teslimiyetçi politikanın ÇKP içindeki sözcüsü, Sovyetler Birliği’ne sıkı sıkıya bağlı “Geri Dönen Öğrenciler”in temsilcisi Vang Ming’di.</p>
<p style="text-align: justify;">“Moskova’dan ayağının tozuyla gelen Vang Ming çok farklı bir çizgiyi savunuyordu. Stalin GMD’yi Japonları meşgul edecek (ve onların dikkatlerini Sibirya’ya yöneltmelerini önleyecek) vazgeçilmez bir ortak olarak görüyordu. Çin Partisi, Komintern’in sadık bir üyesi olarak Sovyet-GMD ittifakını güçlendirmek için elinden geleni yapmalıydı. Vang’a göre en önemli sorun ‘karşılıklı rekabet’ değil, ‘karşılıklı saygı, güven, yardımlaşma ve gözetim’ temelinde ‘GMD ile ÇKP arasındaki birliği güçlendirmek ve geliştirmek’ti. ‘İnisiyatifi elde tutmak’ ve partinin öncü rol oynaması gibi meseleler, ikincildi. Yol gösterici ilke şu olmalıydı: ‘Japonya’ya karşı direniş her şeyden önce gelir ve her şey Japonlara karşı direnişe tâbi kılınmalıdır. Her şey birleşik cepheye tâbi kılınmalıdır ve her şey birleşik cephe aracılığıyla yönlendirilmelidir.’”</p>
<p style="text-align: justify;">Askeri başarılarından sonra artık ÇKP’nin ve Kızıl Ordu’nun tartışılmaz liderliğine yükselmiş bulunan Mao da Japon işgaline karşı milliyetçilerle bir ortak cephe siyaseti yürütmekten yanaydı. Ne var ki, Mao’nun ittifak siyasetiyle, Stalin’in kayıtsız şartsız milliyetçilerin denetimi altına girmeyi vazeden teslimiyetçi siyaseti arasında çok büyük fark vardı. Mao, cephe kurulsa da Kızıl üs bölgelerinin bağımsızlığını korumaktan yanaydı. Onun Çan kay-şek’e yaptığı yurtsever direnme çağrıları, aslında böyle bir direniş göstermeyeceğinden ve komünistlere karşı düşmanlığını bir kenara bırakmayacağından emin olduğu Çan Kay-şek’i köşeye sıkıştırmayı ve Guomintang içindeki gerçekten direnişçi unsurların Çan Kay-şek’le çatışmasını sağlamayı amaçlıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Mao bu siyasetinde de başarılı oldu. Sonunda, Japonlara karşı direnmekten ve ÇKP ile samimi bir ittifaktan yana olan GMD subayları bir darbe yaparak Çan Kay-şek’i tutukladılar. Bu, ÇKP ve Mao için büyük bir başarıydı. Ne var ki, bu nokta devreye yine Stalin girdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Kasım ayında Mao’nun bilmediği bir gelişme olmuş ve Stalin milliyetçi hükümetle ittifak kurmak için yeni bir girişimde bulunmaya karar vermişti. Amacı Japonya ve Almanya tarafından kurulmuş bulunan Komintern karşıtı pakta karşı bir hamle yapmaktı. Moskova’da bir Çin-Sovyet güvenlik antlaşması için gizli görüşmeler yapılıyordu. Çan’ın tutuklanması bu gelişmeleri zora sokmuştu. ÇKP’nin kaygıları Stalin için önem taşımıyordu: Dünyanın öncü sosyalist gücünün ulusal çıkarlarına ters düşecek hiçbir gelişmeye izin verilemezdi.” (s.320)</p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP ve Mao bu siyasete mecburen boyun eğmek zorunda kaldı ve Çan Kay-şek’in serbest bırakılmasına razı oldu. Çan Kay-şek yeniden GMD’ın başına geçti ve bu arada birbirlerine hiçbir şekilde güvenmeyen ÇKP ile GMD arasında Japonlara karşı görünürde bir cephe kuruldu. Bu cephe görünürdeydi, çünkü Kızıl Ordu bir yandan Japonlara karşı savaşırken, bir yandan da anti-komünist saldırılarını sürdüren milliyetçilerle savaşmak zorundaydı. Çan Kay-şek ise, lafta Japonlara karşı savaşır gibi yaparken, esas olarak Kızıl üs bölgelerini yok etme seferlerini sürdürüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">1940’lı yıllarda müttefiki Almanların yenilmesiyle birlikte Japonya’nın Çin’deki işgali de zayıfladı ve ülke içindeki direnişin de etkisiyle Japonlar teslim oldu. Şimdi ezeli rakipler ÇKP ve GMD yine karşı karşıya kalmışlardı. Bu iki büyük güç arasında bir iç savaşın başlaması kaçınılmazdı ve Mao güçlerini buna göre mevzilendiriyordu. Ne var ki, Stalin ve Sovyetler Birliği etkeni ortadan kalkmış değildi, tam tersine, Naziler karşısındaki galibiyetinin kendisine kazandırdığı zafer havası içinde Stalin siyasetlerini dayatmakta daha da fütursuz bir tutuma girmişti. Stalin, ÇKP’yi, GMD’la teslimiyetçi bir anlaşmaya sevk etmek üzere baskılarını arttırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çin’de bir Amerikan himayesinin oluşmasından endişelenen Stalin gelecekte çıkabilecek bir Büyük Güçler mücadelesinde Çin’in tarafsızlığını güvence altına alacak şekilde milliyetçi hükümetle anlaşmaya varılmasını ve Rusya’nın Mançurya’daki ‘özel çıkarları’nın, özellikle de demiryolu ve liman imtiyazlarının kabul edilmesini istiyordu. GMD ile komünistler arasında da bir antlaşmadan yanaydı.” (s.361)</p>
<p style="text-align: justify;">“Japonların teslim olmasından sadece birkaç saat önce, Çan Kay-şek’in Dışişleri Bakanı Vang Şikie ve Vyaceslav Molotov bir ittifak anlaşması imzaladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao için bu, Stalin’in 1936’da, Sian olayı sırasında Çan’ın serbest bırakılmasını talep ederek yaptığı vefasızlığın bir tekrarıydı. Sovyet lideri gene ÇKP’yi Rusya’nın ulusal çıkarlarına feda etmişti. Mao, Ruslar ile GMD arasında görüşmeler yapıldığını biliyordu. Ancak Yalta’da varılan anlaşma konusunda karanlıkta bırakılmıştı. Şimdi her şey ortaya çıkmıştı: İç savaşın başlaması halinde ÇKP tek başına kalacaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Komünist siyaset bir gece içinde değişti. Guomintang’a ve ABD’ye yönelik bütün eleştiriler kesildi. Kent ayaklanmaları için yapılan planlar durduruldu. Kızıl Ordu birliklerine Japon grupların silahsızlandırılmasında ABD birlikleriyle işbirliği yapmaları söylendi. 28 Ağustos günü Mao bir ABD uçağında General Hurley’le birlikte milliyetçilerle barış görüşmeleri yapmak için Çongçing’e gidiyordu.” (s.364)</p>
<p style="text-align: justify;">“Roosevelt ve Stalin, Çan Kay-şek rejiminin, ABD’nin hakim olduğu Pasifik bölgesini Sovyetler’in hakim olduğu Kuzey Doğu Asya’dan ayıran bir tampon olarak görülmesi konusunda anlaştılar. Mao’yu hiç tanımayan Stalin, anlaşmanın bir parçası olarak, milliyetçi hükümete karşı ÇKP’yi desteklememe vaadinde bulundu. Dolayısıyla, hem ABD hem de Rusya kendilerine yakın olan güçlere bir koalisyon hükümeti kurmaları için baskı yapmaya başladılar.” (s. 363)</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere daha Çan Kay-şek’le görünürde bir anlaşma yapmış ve Stalin’e boyun eğmiş gibi yapsa da Mao, GMD’ı yenerek iktidarı bütünüyle ele geçirme siyasetini sürdürdü. Sovyetler Birliği’nin GMD ile koalisyon hükümeti kurma önerisini doğrudan reddetmedi ama fiiliyatta bunun tersi bir yol izledi. Elbette Çan Kay-şek’in anti-komünist saldırı siyaseti de buna yardımcı oldu. Stalin, komünistlerin iktidarı ele geçirmelerinin önündeki başlıca engel olmaya devam ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Stalin bir kez daha komünistlerin ayaklarının altındaki zemini ansızın çekiverdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu seferki kaygısı Sovyetler Birliği ile ABD arasında son iki aydır küresel olarak gelişmekte olan gerilimleri azaltmaktı. ÇKP pahasına Washington’a bir iyi niyet gösterisi yapma zamanının geldiğine karar vermişti. Sovyet komutanlarına, Çinli yoldaşlarına bir hafta içinde bütün kentlerden ve ulaşım hatlarından çekilmeleri gerektiğini bildirme talimatı verildi. Bir Sovyet generali, kuzey Çin önderi Peng Çen’e, ‘Çekilmezseniz sizi tanklarla çıkarırız’ uyarısında bulundu. Milliyetçilerin ilerleyişini yavaşlatmak için demiryolu hatlarına sabotaj düzenleyen komünist birliklere görevi bırakmaları, aksi halde zorla silahsızlandırılacakları söylendi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çinli parti önderleri Sovyet ihanetine artık alışmışlardı. Gene de bu ağır bir darbe oldu. Her zaman duygularına hakim olabilen Peng bile sonunda patladı: ‘Bir Komünist Partisi ordusunu sürüp çıkarmak için tank kullanan bir başka Komünist Partisi ordusu! Böyle bir şey görülmemiştir!’” (s.366)</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün engellemelere rağmen Kızıl Ordu, GMD birliklerini yenerek 1949 yılı Ekim’inde iktidarı ele geçirdi ve Çin Halk Cumhuriyeti bizzat Mao Zedung tarafından ilan edildi. Daha sonradan, Stalin, kendi reel güç anlayışını ifade eden şu sözleri söylemiştir Çinli komünistlere:</p>
<p style="text-align: justify;">“Şu anda kazanan sizsiniz ve kazananlar daima haklıdırlar. Kural budur.” (s.384)</p>
<p style="text-align: justify;">Yani güçlü olan haklıdır! Öyle midir acaba? Sakın tam tersi doğru olmasın…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mao’nun Kampanyaları </strong><strong>ve Aydınlara Yönelik Şiddet</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">ÇKP tarihi boyunca bir başka güçlülük ve haklılık ilişkisi de ÇKP ile Çin aydınları arasında yaşanmıştır. Özellikle Mao’nun ortaya attığı ve başını çektiği çeşitli “düzeltme” kampanyaları Çin aydınlarının başını yiyen bir şiddet sarmalına dönüşmüştür sonunda.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kampanyalardan en belirgin ilki Yenan Kızıl üs bölgesinde yürütülen “düzeltme” kampanyası olmuştur. Mao’nun yöntemi, önce özgürlük verip aydınları teşvik etmek ve sonradan da “aşırıya” giden eleştirilerin sahibi aydınları yeniden “biçimlendirmek” üzere baskı altına almak, hatta boyun eğmeyenleri temizlemekti. 1942 yılında Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyası da büyük bir özgürce konuşma ve serbest eleştiri vaadiyle başlatıldı. Her tarafı duvar gazeteleri kapladı. Aydınlar en sert eleştirilerini serbestçe yapmaya başladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ancak o zamana kadar yazılan en ağır yazı, Vang Şivey’in “Yabani Zambak” başlıklı hiziv denemesiydi. Yazı, mart ayında parti gazetesi <em>Kiefang ribao</em>’da (Kurtuluş Günlüğü) yayımlandı. ‘Yenan’ın karanlık yanı’nı kınıyordu. Kıdemli görevlilere ‘üç takım elbise ve beş çeşit yemek’ tahsis edilirken, ‘hasta, bir kâse erişte bile alamıyor ve genç bir insana günde sadece iki kâse pirinç lapası’ veriliyordu. Siyasal iktidar sahiplerinin genç kadınlara ulaşma ayrıcalığı vardı ve kadrolar hareketin saflarında yer alan insanlara karşı seçkin ve soğuk bir tavır takınıyorlardı.” (s.351)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, bir süre sonra karşı saldırısını başlattı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao hiciv ve eleştirinin zorunlu olduğunu, fakat yazarların ve sanatçıların devrimci bölünmenin hangi safına mensup olduklarını bilmeleri gerektiğini söyledi. Enerjilerini ‘proletaryanın sözde ‘karanlığı’nı açığa çıkarmak için kullananlar’ (Vang Şivey gibi) ‘küçük burjuva bireycileri’ydi. Ve ‘devrimci saflardaki ‘zararlılar’ı oluşturuyorlardı.” (s.351-352)</p>
<p style="text-align: justify;">Dört yıl sonra Vang mahkemeye çıkarıldı. Yazarlar Birliği’nden de atılan Vang mahkeme sırasında Troçkist” olmakla ve karşıdevrimcilikle suçlandı. Sonunda siyasal bakımdan güvenilmez olduğu düşünülen iki yüz kişiyle birlikte Partinin Güvenlik Polisi Sosyal Şube’nin görevlileri tarafından tutuklandı ve Zaoyuan’daki gizli ÇKP cezaevine kondu. Mao;</p>
<p style="text-align: justify;">“En genelde partiye önderliğin hoşgörü sınırlarının fazla geniş olmadığını gösteriyor, sınırı geçenlerin Konfüçyüsçü kadife eldivenin bir yargıç baltasıyla yer değiştireceğini görmelerini sağlıyordu. Sınırı geçenlerin durumu, Mao’nun daha sonra belirttiği gibi, ‘halk arasındaki çelişkiler’ olmaktan çıkarak ‘düşman ile bizim aramızdaki çelişkiler’e dönüşüyordu.” (s.353)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu nedenle aralık ayı içinde Mao’nun onayıyla ‘gözetim hareketi’, zanlıların ‘kurtulabilmek’ için işkenceyle itirafa zorlandıkları bir ‘kurtarma hareketi’ haline geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Temmuz 1943’te binden fazla ‘düşman ajanı’ gözetim altına alınmış, yaklaşık yarısı suçunu itiraf etmişti. Kang [Şeng], hazırladığı raporda, yeni üye olan parti kadrolarının %70’inin siyasal bakımdan güvenilmez olduğunu bildirdi. Bir ordu muhabere okulundaki 200 öğrencinin 170’i ‘özel ajan’ olmakla suçlandı. Mao’nun iktidar aygıtının merkezi olan Parti Sekreterliği’nde bile 60 görevliden 10’unun ‘siyasal sorunları’ olduğu saptandı. Onlarca kişi intihar etti ve yaklaşık 40.000 kişi (toplam üye sayısının %5’i) parti üyeliğinden ihraç edildi.” (s.353)</p>
<p style="text-align: justify;">Yazar Vang Vişey ise, başı baltayla kesilerek idam edildi. “Mao bunu işittiğinde dudaklarını ısırdı ama bir şey söylemedi.” (s.354)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1950’lerdeki </strong><strong>Yüz Çiçek Açsın Kampanyası</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao, 1956 yılında Sovyetler Birliği’nde başlatılan Stalin aleyhtarı kampanyayı aslında başlangıçta olumlu karşılamıştı. Ne var ki, 1956 Ekim’indeki Macar Devrimi’nin “Varşova Paktı’ından çıkma” talebi Mao’yu korkuttu ve Macaristan’ın işgalini teşvik edip destekledi. Mao’nun korkusunu anlamak zor değildi, böyle aşağıdan bir gerçek ayaklanmanın kendi başına da gelebileceğini düşünmüş olmalı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Polonya’da yaz aylarında yaşanan isyanların ardından Varşova’daki, Kruşçev’in daha altı ay önce bizzat yerleştirdiği Sovyet destekli liderlik, Rusların güçlü itirazlarına rağmen, Stalin’in kurbanlarından biri olan Vladislav Gomulka başkanlığında yine bir ‘liberal’ grupla yer değiştirdi. Kısa süre sonra Moskova’nın hakimiyetine bu kez Macaristan’dan gelen daha vahim bir meydan okuma üzerine, Stalinist Birinci Sekreter Matyas Rakosi, imre Nagy’nin önderliğindeki reformistler tarafından görevden alındı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Polonya olayında Mao, sorunun kökünde, Çin’in çok uzun süre katlanmak zorunda kaldığı ‘Rus büyük şovenizmi’nin yer aldığı gerekçesiyle Gomulka’yı destekledi. Liu Şaoçi, ekim ayı içinde Moskova’ya gönderilerek silahlı müdahalede bulunmaması için Kruşçev’i ikna etti. Ancak Macaristan Sovyet bloğunun askeri ittifak örgütü olan Varşova Paktı’ndan ayrılacağını ilan ettiği zaman, Mao tamamen farklı bir görüşü benimsedi. Kardeş bir partinin sosyalizme giden yolu seçmesini desteklemek bir şeydi; karşıdevrim karşısında kollarını kavuşturup oturmak ise başka bir şeydi: Liu bir kez daha Kruşçev’e baskı yaptı; bu kez, isyanı güç kullanarak bastırmak için askeri birlik gönderilmesini istiyordu.” (s.409)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, Macar Devrimi’nin nedenleri üzerinde derin derin düşündü ve bir sonuca vardı. Neden, halka yeterli özgürlük sağlanmamış, insanların kendilerini ifade etmelerine ve partiyi eleştirmelerine yeterince izin verilmemiş ve dolayısıyla partinin halktan kopup bürokratikleşmiş olmasıydı. O halde, Çin’de de aynı rejim aleyhtarı olaylara sebebiyet vermemek için bir miktar özgürlük verilmeliydi halka ve partinin bürokratlaşmaması için aşağıdan eleştiri teşvik edilmeliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Doğu Avrupa’daki fırtınalara neyin sebep olduğunu sorarak devam etti. Merkez komitesi’ne verdiği kısmî yanıta göre, Polonya ve Macaristan’daki Komünist Partiler karşıdevrimcileri tasfiye etme görevini tam olarak başaramamışlardı. Çin bu hatayı yapmamıştı. Ancak bir diğer etken de bürokratikleşmeydi. Bürokratikleşme her iki ülkedeki kadroların kitlelerden kopmalarına yol açmıştı. Bu sorun Çin’de henüz çözülmemişti.” (s.414)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, Macar Devrimi’nden çıkarttığı dersler sonucunda, Çin’de özgürlüğün kapılarını açmayı, grev yasağını iptal etmeyi öneriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Çan Kay-şek’in eserleri gibi Marksizme düşman yazılar Çin’de alenen yayımlanmalıydı, çünkü ‘[onun] yazdığı hiçbir şeyi okumamışsanız, ona karşı çıkma görevini gereğince yerine getiremezsiniz.’ Sadece üst düzey görevlilere sınırlı sayıda dağıtılan <em>Cankao siosi</em>’nin baskı sayısı ‘emperyalist ve burjuva [düşüncesini] halka tanıtmak’ için yüz kat artırılmalıydı. Liang Şuming gibi adamlar bile kendi fikirlerini yaymakta serbest olmalıydılar.” (s.415)</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao, Macaristan’daki sorunun, buradaki partinin yönetenler ile yönetilenler arasındaki çelişkileri zamanında ele almamalarından kaynaklandığını, sonuç olarak bu çelişkilerin iyice azdığını ve uzlaşmaz hale geldiğini söylüyordu… Ardından Çin’de işçilerin grev yapmalarına izin verilmesi gerektiğini söyledi. ‘Bu, devlet, fabrika yönetimleri ve kitleler arasındaki çelişkilerin çözülmesine yardımcı olacaktır’ diyordu Mao.” (s.414)</p>
<p style="text-align: justify;">“İnsanların sahte, çirkin ve uzlaşmaz şeylerle karşılaşmalarını yasaklamak tehlikeli bir siyasettir… Böyle bir siyaset… insanların dış dünya ile yüz yüze gelmelerine ve bir rakibin meydan okumasına karşı duramamalarına yol açacaktır.” (s.416)</p>
<p style="text-align: justify;">“Komünist Parti bir süre için azarlanmasına izin vermelidir.” (s.419)</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bu “bir süre” kaydı önemliydi. Bu, hemen akla, 1940’larda, Yenan’da açılan “düzeltme” kampanyasını akla getiriyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu koşullarda, nisan 1956’da Mao’nun ‘Yüz çiçek açsın yüz fikir yarışsın’ sloganıyla yaptığı yeni bir entelektüel tartışma çağrısının tam bir sessizlikle karşılanmasında şaşılacak bir şey olmasa gerek. Geçen altı yıl boyunca yedikleri dayaklar karşısında, Çinli entelektüellerin istedikleri en son şey, ortaya çıkıp akıllarından geçenleri söylemekti.” (s.412)</p>
<p style="text-align: justify;">“Tarihçi Kian sözünü sakınmadı. Entelektüeller Mao’ya güvenip güvenemeyeceklerini bilemiyorlar, dedi. ‘Çağrı [sının] samimi mi yoksa sadece bir jest mi olduğunu tahmin etmek durumundalar. Çağrı samimiyse, çiçeklerin açmasına ne ölçüde izin verileceğini ve çiçekler bir kez açtığında [siyasetin tersine dönüp dönmeyeceğini] tahmin etmek zorundalar. Bunun bir amaç mı, yoksa sadece [gizli] düşünceleri açığa çıkarmak ve kişileri tasfiye etmek için bir araç mı olduğunu tahmin etmek zorundalar. Hangi sorunların tartışılabileceğini ve hangilerinin tartışılamayacağını tahmin etmek zorundalar.’ Sonuçta, pek çok kişinin sessiz kalmaya karar verdiğini ekledi.” (s.418)</p>
<p style="text-align: justify;">Buna rağmen eleştiri başladı ve insanlar yavaş yavaş konuşmaya, yazmaya giriştiler.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir gazeteci, eğer partinin size ihtiyacı varsa, katil bile olsanız fark etmez, diye yazıyordu. Ama eğer size ihtiyacı yoksa, yaptığınız işe sadakatle bağlı olsanız bile sizi bir kenara atacaktır. Bir mühendis, entelektüellerin Japon işgali altında bile bu kadar baskı görmediklerinden şikayet ediyordu. Parti üyeleri casus gibi davranıyorlar, komünist olmayan meslektaşlarının davranışlarını personel şubelerine ihbar ediyorlardı. Bu nedenle, ‘hiç kimse yakın arkadaşlarıyla birlikteyken bile içini dökmeye cesaret’ edemiyordu… ‘Herkes ikili konuşma tekniğini öğrenmiştir; bir şey söylerken başka bir şey düşünür’” (s.422)</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir profesör, parti üyelerinin ‘ayrı bir ırk’ gibi davrandığını yazdı. Ayrıcalıklı davranış görüyorlar ve halkın geri kalan kısmını ‘itaatkâr bir tebaa, daha sert bir sözcük kullanmak gerekirse, köle’ olarak görüyorlardı. Bir iktisat okutmanı şöyle şikayet ediyordu: ‘Eskiden yırtık ayakkabıyla dolaşan parti üyeleri ve kadroları şimdi üstü kapalı arabalarla geziyor ve yün üniformalar giyiyorlar… Günümüzde sıradan insanlar partiden veba gibi sakınıyorlar… Komünist Parti’nin düşüşü Çin’in düşüşü anlamına gelmeyecektir.” (s.421-422)</p>
<p style="text-align: justify;">“Başlıca eleştiri konusu, entelijensiyanın Guomindang’ın kötü yönetiminden ülkeyi kurtardıkları için 1949’da gelişlerini sevinçle karşıladığı komünistlerin, sekiz yıldan az bir süre görevde kaldıktan sonra, iktidar ve ayrıcalıkları tekelleştiren ve kitlelere yabancılaşan yeni bir bürokratik sınıfa dönüşmüş olmalarıydı. Mao ise Macaristan ayaklanmasından çıkardığı derslerde yanılmamıştı: Komünist olmayanların gözünde parti görevlileri, aslında ‘halktan kopmuşlar ve aristokratlaşmışlar’dı.” (s.414)</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan sonra doğrudan rejimi hedef alanları da dahil sahici eleştirileri ifade eden kitlesel dışavurumlar başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Hareket daha sonra Pekin Üniversitesi yerleşkesine yayıldı ve kantinin dışına kat kat afişlerle kaplı bir ‘Demokrasi Duvarı’ kuruldu. Öğrenci konuşmacılar binlerce kişiden oluşan kalabalıklara çok partili seçimlerden sosyalizmin ve kapitalizmin erdemlerine kadar değişen çeşitli konularda tumturaklı söylevler vermeye başladılar… ‘Acı İlaç’, ‘En Alttakilerin Sesi’, ‘Yabani Ot’ ve ‘Bahar Fırtınası’ gibi isimler taşıyan öğrenci dernekleri kuruldu. Öğrenciler teksir makinesiyle çoğaltılmış gazeteler çıkarmaya ve öteki okullara ‘deneyim alışverişi’ için eylemci göndermeye başladılar.” (s. 423)</p>
<p style="text-align: justify;">“Öğrenci önderleri Komünist Parti’nin yönetimine son verilmesi için açık bir çağrı yaptılar. Öğrencilerden etkilenen öğretmenler alevleri biraz daha körüklediler. Bir Şanyang profesörü, Mao’nun yönetiminin ‘keyfi ve pervasız’ olduğunu söyledi. Çin’de demokrasinin olmaması Parti Merkezi’nin hatasıydı. Bazıları ‘faşist Aushwitz yöntemleri’ni kullanan ‘kötü niyetli bir zulüm yönetimi’nden söz ettiler. Vuhan’da lise öğrencileri sokaklara döküldülaer ve hükümet binalarına saldırdılar.” (s.423)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao, bu noktadan sonra frene bastı ve özgürlük hareketini durdurmak üzere ilk işareti verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“15 Mayıs günü Merkez Komitesi üyelerine ve görevlilerine ulaştırılacak şekilde sınırlı sayıda çıkarılan ‘Şeyler kendi zıtlarına dönüşüyorlar’ başlıklı bir genelgede, tutumunun değişmekte olduğunu gösteren işaretler verdi. Mao, bu genelgede ilk kez, ülke içindeki olaylardan söz ederken ‘revizyonizm’ terimini kullandı. Revizyonistlerin basının sınıfsal niteliğini inkâr ettiklerini söylüyordu. Onlar, burjuva liberalizmine ve burjuva demokrasisine hayranlık duyuyorlar ve parti önderliğini reddediyorlardı. Bu türden insanlar, Parti içindeki esas tehlikeyi oluşturuyorlardı ve artık sağcı entelektüeller ile el ele çalışıyorlardı.” (s.422)</p>
<p style="text-align: justify;">“Süreç az sayıda değil çok sayıda kişi için, partinin sözüne inanan yüz binlerce sadık yurttaş için bir tuzak haline geldi.” (s.425)</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan sonra fiili bastırma hareketi geldi. Hakem düdüğü öttürmüş ve geçici olarak tanınan, herhangi bir güvenceden yoksun özgürlükler rafa kaldırılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“İngilizce profesörü Vu Ningkun (Batı’da eğitim görmüştü) tutuklandı ve önce Mançurya’da, daha sonra Tiankin’de olmak üzere üç yıl esir kamplarında tutuldu. Çangşa’daki kadın polis kadrosu (şube şefini eleştirmişti) emek reformu kapsamında varoşlara gönderildi; kocası kendisinin ve çocuklarının ‘sağcı’ olarak damgalanmasını önlemek için ondan boşandıysa da damgayı yemekten kurtulamadı. Vangfuking’deki tüccarların önderi (bir kapitalist) hayatının yirmi yılını ceza kurumlarının içinde ve dışında geçirdi. Onlar ve aynı durumda olan yarım milyon kişi aileleriyle birlikte hayatlarının acımasızca mahvedildiğini gördüler. Toprak ağalarının ve karşıdevrimcilerin aksine onlar, geçmişteki ya da o sıradaki gerçek ya da hayali eylemlerinden ötürü değil, sadece fikirlerinden ötürü cezalandırıldılar.</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao bu konudaki suçlamalara çok duyarlıydı. ‘Bu insanlar sadece konuşmadılar, eylem de yaptılar,’ diyordu. ‘Onlar suç işlediler. Konuşanlar suçlanmayacak sözü onlar için geçerli değildir.’ Zayıf bir savunmaydı bu.” (s.426)</p>
<p style="text-align: justify;">“Sağcılığa karşı kampanya entelektüelleri öylesine incitmişti ki, Mao’ya bir daha asla inanmayacaklardı.” (s.426)</p>
<p style="text-align: justify;">Doğrusu ben de olsam inanmazdım! (Gerçi bütün bunlardan haberimiz olmadığı için biz 1960 gençliği ona inanmak gafletinde bulunmuştuk!)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İngiltere’yi yakalayarak ve </strong><strong>Maymun Beyni Yiyerek İlerleme…</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao, her türlü dogmatizmden uzak, gerçekten deha düzeyinde bir askeri komutan ve askeri taktisyendi. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, onun büyük savaş öngörüleri olmasaydı Kızıl Ordu’nun uzun süreli savaşın bir aşamasında imha edilmesi kaçınılmaz olurdu. Bu böyle olmakla birlikte, Mao’nun, “sosyalizmin inşası” konusunda Sovyetler Birliği’nin o yenip yutulması epey zor örneklerini taklitten öte çok fazla yaratıcı bir şeyler ortaya koyabildiğini söylemek oldukça zordur. Bir kere, özellikle iktidara geldiği 1950’li yıllarda, o da Stalin ve diğer Sovyet önderleri gibi, üstelik ilerlemeyi çelik üretim rakamlarıyla ölçen, aptal denecek ölçüde bir ilerleme hayranıydı. Diğer Sovyet liderleri gibi onun da gözü ABD ya da İngiltere gibi sanayileşmiş ülkelerdeydi. Çin’in ilerlemesini onlara yetişmekle ölçüyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Gelecek birkaç on yıl içinde Çin’in, kültürel, bilimsel, teknolojik ve endüstriyel gelişmede Birleşik Devletler’i geçerek, ‘dünyanın bir numaralı ülkesi’ haline gelmesi gerektiğini söyledi. ‘[Amerikan kazanımlarının] o kadar müthiş olduğunu düşünmüyorum’ diye devam etti umursamaz bir tavırla. Amerika yılda 100 milyon ton çelik üretiyorsa, ‘Çin birkaç yüz milyon üretmeli’ydi.” (s.431)</p>
<p style="text-align: justify;">“Mao’nun… Moskova seyahati sırasında, Sovyet lideri [Kruşçev], demir, çelik, kömür, elektrik, petrol ve pek çok tüketim malında, on beş yıllık süre içinde ABD’yi geçmeyi planladıklarını ilan etti. Kimse bu iddiaya meydan okumaya kalkışmadı. Sadece Mao, dünya komünizminin liderlerine, Çin’in on beş yıl içinde İngiltere’yi geçeceğini bildirdi.” (s.432)</p>
<p style="text-align: justify;">“İngiltere’yi geçmeyi vaat eden Mao, Çin’i 1970’lerin başında 40 milyon ton çelik üretme, yanı sıra çimento, kömür, kimyasal gübre ve makine aksamında İngiliz üretimini geçme hedefine bağladı. Hedef olarak belirlediği çelik üretim miktarı MK plenumunun iki aydan kısa bir süre önce rakamın iki katıydı. Tek soru şuydu: Nasıl?” (s.433)</p>
<p style="text-align: justify;">Tabii, Philip Short’un “nasıl?” sorusu önemli de, ben daha önemli bir sorunun da sorulması gerektiğini düşünüyorum: Niçin? Belki de aşağıdaki alıntıda görüleceği gibi “ulusal onur”un tatmin olması içindir. Evet ama bunun sosyalizmle ya da toplumsal devrimle ilgisi ne?</p>
<p style="text-align: justify;">“’İngiltere ve Amerika’yı yakaladığımız zaman Dulles bile [Amerikan Dışişleri Bakanı] bize saygı gösterecek ve bir ulus olarak varlığımızı kabul edecek.’” (s.435)</p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun yardımcıları, Mao’yu da geride bırakıp ulusal ve yerel zevklerle bezenmiş, daha “iştah açıcı” (daha doğrusu iştah kapayıcı) ilerleme manzaraları tasvir ediyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Tarım alanında sınırsız yetkilerle donatılmış olan Ten Çenlin, Kruşçev’in ‘gulaş komünizmi’ni gölgede bırakacak bir bolluk manzarası yaratıyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">‘En önemlisi, komünizm ne anlama gelmektedir? Önce, kişinin karnını doyurması değil, iyi yemekler yemesidir. Etin tadını çıkarması, her yemekte, tavuk, domuz, balık ve yumurta yemesidir. Maymun beyni, kırlangıç yuvası ve beyaz mantarın ‘istediği her zaman’ servis edilmesidir… İkincisi giyinmektir. Her insan elde edebileceği şeyi istemelidir. Sadece bir mavi giysiler yığını değil, çeşitli tasarım ve üslûplarda giyinmek… Saatlerce çalıştıktan sonra insanlar, ipekli saten… ve tilki kürkünden paltolar giyeceklerdir… Üçüncüsü, konuttur. Merkezi ısıtma kuzeyde, klima güneyde sağlanacaktır. Herkes yüksek binalarda yaşayacaktır… Dördüncüsü ulaşımdır… Hava yoluyla her yöne gidilebilecek ve her ilçede havaalanı olacaktır. Beşincisi herkese yüksek öğrenimdir… Bütün bunların toplamı komünizm anlamına gelir.” (s.435)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumda, maymun beyni yerine ciğer soteyi, tilki kürkü yerine tavşan kürkünü koyarsak Türkiye’nin bile komünizme bir hayli yaklaşmış olduğunu söyleyebiliriz!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Büyük İleri Atılım</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çin’de bütün bu ilerleme hayallerinin sonu, kaçınılmaz olarak kitlesel bir iradi seferberlikti. Çin’in böylesi bir kalkınma ve ilerleme hamlesi için dayanacağı tek güç, kalabalık nüfusuydu. Bu nüfus Mao’nun iradesiyle ileri doğru bir hamle yaparsa, Çin de devasa bir ilerlemeyi gerçekleştirebilirdi. Bu amaçla kolektif çiftlikler yoğunlaştırıldı; özel topraklar ve çiftlik hayvanları tazminat ödenmeksizin kamulaştırıldı; şehir ve tarım çalışan nüfusunun tek tek aile mutfaklarında “gereksiz” zaman harcamaması için devasa komünal mutfaklar kuruldu; islah için kırlara gönderilmiş mahkûm nüfusu, Stalin’den miras bir uygulamayla en ağır koşullarda üretime sürüldü; yine Stalin’den tevarüs edilen bir uygulama olarak Stakhanovist şok çalışma birimleri kuruldu; analar ve babalar, kolektifleştirilmiş, askerileştirilmiş bir hayat tarzı lehine “burjuva duygusal bağlılıklar”dan vazgeçmeye zorlandı. (s.438)</p>
<p style="text-align: justify;">“Köylüler uyurken tarlalardaki fenerleri yakıyorlar, bir kadronun gelmekte olduğunu bildiren alarmla hemen kalkıp işe koyuluyorlardı. Maddi özendiriciler sistem parasız işlediği için gereksiz görülüyor ve kınanıyordu.” (s.439)</p>
<p style="text-align: justify;">“’Herkes askerdir’ sloganı altında bir milis faaliyeti başlatıldı. Köylüler tarlalarda yanlarında antika tüfekler olduğu halde çalışıyorlardı.” (s.439)</p>
<p style="text-align: justify;">“Kadrolar rakip komünleri geçme konusunda sürekli bir baskı altındaydılar. Bu durum ürün miktarını sürekli olarak, 10 ya da 20 kat fazla göstermelerine yol açıyordu.” (s.445)</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük ileri Atılım, birkaç yıl içinde, doğanın azizliğinin de yardımıyla (kuraklık) büyük bir başarısızlıkla sona erdi.</p>
<p style="text-align: justify;">“Büyük Atılım kıyamet benzeri bir başarısızlıkla sona ermişti. Mao’nun genel bolluğa ilişkin muhteşem düşleri destansı bir dehşete dönüşmüştü. Çin’i büyük bir iktisadi güç haline getirme fikrini, 1960 yılının sonunda ebediyen terk etti ve bu konuyu bir daha asla ağzına almadı.” (s.446)</p>
<p style="text-align: justify;">“Ciddi bir yiyecek maddesi sıkıntısı başlamıştı. Önceleri kıtlık sadece kentlerle sınırlı kaldı. Pirinç tayınları azaltıldı… Daha sonra hükümet Atılım sırasında iyice çoğalan sanayi işgücünü beslemek için harekete geçince kırsal kesimde de kıtlık başladı.” (s.446)</p>
<p style="text-align: justify;">“Solcu eyalet sekreterlerinin Atılım’ı en güçlü biçimde gerçekleştirdikleri Henan ve Siçuan kesimlerinde nüfusun dörtte biri açlıktan öldü. Erkekler, alıcı çıktığında karılarını satıyorlardı. Kadınlar satılmaktan memnundular, çünkü satılmak hayatta kalmak anlamına geliyordu. Eşkiyalık yeniden başladı. Mao’nun gençlik yıllarında yaşanan kıtlıklarda olduğu gibi yamyamlık yaygındı. Köylüler kendi çocuklarını yememek için birbirlerinin çocuklarını yiyorlardı.” (s.455)</p>
<p style="text-align: justify;">“1959’da ve 1960’da yaklaşık 20 milyon köylü açlıktan öldü ve 15 milyondan az çocuk doğdu, çünkü kadınlar gebe kalamayacak kadar zayıflamışlardı. 1961’de beş milyondan fazla insan açlık yüzünden yok olup gitti.” (s.455)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumun doğal sonucu baskının yoğunlaştırılması oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">“Atılım’ı eleştirenlere karşı bir hareket olarak bilinen ‘Sağ oportünizm’e karşı kampanya, on kat daha fazla siyasal kan kaybını tetikledi: Çoğu parti üyesi ya da alt düzey görevli olan altı milyon insan eleştirildi ve bu insanlarla sözde Mao’nun siyasetlerine karşı çıktıkları için mücadele edildi. Siçuan’da tabanda yer alan kadroların %80’i azledildi. 1957’de olduğu gibi, yerel parti sekreterleri, astları için tasfiye kotaları oluşturdu. Bazı bölgelerde sadece bireyler değil gruplar da suçlandı. Gene pek çok kişi intihar etti. Bir eyaletin Birinci Sekreteri, ‘Herkes tehlikedeydi,’ diyordu o günleri hatırlarken. ‘Anneler, babalar, kocalar ve eşleri birbiriyle konuşmaya cesaret edemiyorlardı.’” (s.453)</p>
<p style="text-align: justify;">“HKO’ya, Siçuan’da ve diğer üç batı eyaletinde, yanı sıra Tibet’te açlık çeken köylülerin başlattıkları silahlı isyanları bastırma görevi verildi. Henan’da komünlerin özsavunması için kurulan milis ortalığı yakıp yıkmaya, silahlı soygun yapmaya, kadınlara tecavüz edip adam öldürmeye devam ediyordu. Köylüler milise ‘eşkıya krallar’ ‘kaplan sürüleri’ ve ‘adam döven çeteler’ diyordu… Liu Şaoçi uyarıda bulunarak, Çin’in, 1920’lerin başındaki Sovyetler Birliği’nin yaşadığı iç savaşı andıran bir anarşiyle yüz yüze gelmekte olduğunu söyledi.” (s.457)</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun sonucu, Sovyetler Birliği’ndeki iç savaş ve savaş komünizminden sonra gelen NEP politikasına benzer bir Çin NEP’i oldu. Zorlama komünler kısmen dağıtılarak köylülüğe taviz veren daha esnek politikalar benimsendi ve aşırı komünal uygulamalardan vazgeçildi. Halkın taleplerini dikkate almayan zorlamacı politikalar bir kez daha geri tepmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve Mao, ne kadar iyi bir komutansa, o kadar kötü bir “inşa”cı olduğunu kanıtlamıştı. Ama bunu söyleyecek cesaret kimde vardı?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kültür Devrimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun putlaştırılması ta Yenan günlerine kadar uzanır. Bundan sonra süreç hep bu yönde olmuş, gittikçe güç kazanan komünist bürokrasi kendi varlığının ve iktidarının garantisini Mao’nun fetişleştirilmesinde görmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">“Temmuzda kuşkularından vazgeçmiş Liu Şaoçi dizginsiz bir övgü sürecini ateşledi. Mao’yu göklere çıkaran bir makalede, partinin gelecekte hata yapmamasının yegâne güvencesinin ‘Mao Zedung’un önderliğinin her yere nüfuz etmesi’ni sağlamak olduğunu iddia ediyordu. Makale, politbüro üyeleri Çu Enlay ve Çu De’nin diğerleri kadar çılgın bir onaylama korosuna katılmaları için işaret oldu. Birkaç ay sonra Yenan’ı ziyaret eden iki Amerikalı gazeteci… Mao’nun ‘hayranlığın zirvesinde’, ‘mide bulandırıcı, neredeyse kölece bir belâgatla düzülen muazzam övgüler’in nesnesi olduğunu bildirdiler.” (s.357)</p>
<p style="text-align: justify;">“On yıldan daha kısa bir süre önce Kinggangşan’da, hatta Ruykin’de, Mao’nun ve diğer önderlerin, köylülerin arasında yaşadıkları günler artık gerilerde kalmıştı.” (s.356)</p>
<p style="text-align: justify;">Putlaştırma, aynı zamanda putlaştırılan liderin mekanizma tarafından esir alınmasıyla el ele gidiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">“İlk yıllarda Mao zaman zaman çevresindeki koruyucu kuşatmadan kurtulmayı denedi. Ancak bu denemeler doğal olarak başarısızlığa uğradı.” (s.427)</p>
<p style="text-align: justify;">“1958’de, Halk Cumhuriyeti’nde ise her hareketi günler ve haftalar öncesinde belirleniyordu. ‘Tabana gitmek’ artık eyalet birinci sekreterleriyle toplantı yapmak, dikkatle seçilmiş model çiftlikleri ziyaret etmek ve buralarda eyalet yetkililerinin ona sadece işitmek isteyeceği şeyleri anlattıkları kısa açıklamaları dinlemek anlamına geliyordu. Birinci elden doğru bilgilere ulaşamadı. Yeterince bilgilendirildiği izlenimine kapıldı. Bunun hiçbir şey bilmemekten çok daha tehlikeli olduğu anlaşılacaktı.” (s.433)</p>
<p style="text-align: justify;">“Gerekçe, Tang’ın 1961’de Mao’nun trenini gizlice dinletmesiydi. Ancak Mao, Tang’ın bu işi dört yıldır yaptığını biliyordu.” (s.476)</p>
<p style="text-align: justify;">Putlaştırma ile susuş kumkuması da el eleydi.</p>
<p style="text-align: justify;">“’Yüz Çiçek’ sırasında Sağcılığa Karşı Kampanya aracılığıyla Çinli entelektüellerin susturulması gibi, Luşan konferansında da Peng Dehuay’ın tasfiye edilmesiyle Mao’nun Parti içindeki yakın çalışma arkadaşları susturuldu. Çu De, Daimi Komite’ye şunu sormuştu: ‘Bizi seven insanlar konuşmazlarsa, kim konuşmaya cesaret edecek?’ Başkan’ın bu soruya cevabı artık biliniyordu. Mao hayatta olduğu sürece bir politbüro üyesi bir daha asla onun siyasetlerine açıktan meydan okumadı.” (s.453)</p>
<p style="text-align: justify;">İşte böylesine putlaştırılan Mao Zedung, putlaştırmanın gücüne dayanarak 1966 yılında Kültür Devrimini başlatma işaretini verdi. Neydi amacı? Kanımca amacı, Büyük İleri Atılım’la iktisadi alanda uğranılan başarısızlığı, bu sefer üstyapıda bir yeni kitlesel atılımla başarıya dönüştürmekti. Mao korkuyordu. Aynı 1956 yılında Macar Devrimi’nden korktuğu gibi, rejimden hoşnutsuz kitlelerin, insanlara soluk alma fırsatı vermeyen bir tek parti diktatörlüğüne karşı ayaklanacaklarından korkuyordu. Mao’nun ikinci korkusu, sosyalizmin inşası için tek araç olarak gördüğü Parti’nin Sovyetler Birliği’nde ve diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi yozlaşmasıydı. O halde kitleler sosyalist rejime karşı henüz ayaklanmadan, onları kendi temsil ettiği “sosyalizmin doğru çizgi” için, yozlaşması çok muhtemel olan partiye karşı ayaklandırmaya cesaret etmekten başka çare kalmıyordu. Böylece ayaklanma potansiyeli taşıyan kitleleri önceden ayaklandırarak onların buhar basıncını rejimin selameti için kullanacak, yozlaşma ihtimali olan partiyi, yine kendi iradesini izleyen kitleler aracılığıyla temizleyip yeniden sosyalizmin kurucu aygıtı haline getirecekti. Hem kitleler sosyalizm yolunda seferber edilecek, hem de kendi “doğru çizgi”sinde yenilenmiş ve yozlaşmaktan kurtulmuş parti bu “doğru çizgi”yi izleyecekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir anlamda, Stalin’in izlediği yukardancı çizginin tam tersi gibi görünen aşağıdancı bir çizgiydi bu. Stalin’in giyotini tek yönlü işliyordu. Sadece yukardan aşağıya. Yukardan aşağıya inerken, Stalin’in hemen altındaki yöneticileri de biçiyor, partiyi de biçiyor ve kitlelerin biçilmesine kadar aşağıya inmeye devam ediyordu. Ama bu giyotin hiçbir zaman aşağıdan yukarıya doğru işlemiyordu. Yani Stalin, bıçağı hiçbir zaman aşağıdaki kitlelerin eline vermiyordu. Bıçak, GPU ve NKVD’ydi ve sadece Stalin’in şahsi emirleriyle yukardan aşağıya doğru inerdi. Mao’nun giyotini ise iki bıçaklıydı. Yukardaki bıçak, parti, polis ve orduydu. Aşağıdaki bıçak ise, Mao tapıncıyla gözü dönmüş kitleler. Yukardaki bıçak kitleleri kesip biçerken (ve fazla kestiği için körelirken), aşağıdaki bıçak da Kültür devriminde, HKO’nu değil ama partiyi ve devlet görevlilerini kesip biçti. En sonunda Mao, aşağıdaki bıçağı durdurmak için, yukardaki bıçağın geriye kalmış tek sağlam mekanizması olan HKO’sunu harekete geçirdi. Kültür Devrimi, aşağıdan başladı ve yine bizzat Mao’nun emriyle, yukarıdan HKO tarafından bastırıldı. Burada, Philip Short’un kitabından, aşağıdaki bıçağın, bir yandan sıradan halkı, bir yandan da partiyi ve yöneticileri nasıl biçtiğine ilişkin birkaç örnek vereceğim sadece.</p>
<p style="text-align: justify;">“Pekin üniversitesi’ndeki radikaller, bir mücadele toplantısı düzenleyerek Lu Ping ve altmış ‘kara çete unsuru’na mankafa külahı giydirdiler ve diz çökmeye zorladılar, yüzlerine kara leke sürdüler, elbiselerini yırttılar, duvar afişlerini vücutlarına yapıştırdılar, ardından onları tekmeleyip yumruklayarak, saçlarını çekerek ve halatlarla döverek sokaklarda dolaştırdılar.” (s.484)</p>
<p style="text-align: justify;">“Pekin’de Kızıl Muhafızlar’ın en az bir kişiyi döverek öldürmediği pek az ev vardı. Ağustos ayının sonunda, dört gün içinde sadece küçük bir semtte, aralarında altı haftalık bir bebekten (‘gerici bir aile’nin çocuğuydu) seksenlerinde yaşlı bir adama kadar çeşiti yaşlardan insanların yer aldığı 325 kişi öldürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">“Barışçı, idealist genç öğrenciler kendilerinden daha yaşlı kişilere intikam duygularıyla saldıran çılgınlara dönüşmüşlerdi.” (s.489)</p>
<p style="text-align: justify;">“Kızıl muhafızlar kurbanlarına, bağışlanmak için Mao’ya dua etmelerini söylüyorlardı. Kent tren istasyonlarında yolcular trene binmeden önce ‘sadakat dansı’ yapmak zorundaydılar” (s.494)</p>
<p style="text-align: justify;">“Öldürme olayları kısa süre içinde, polisin ve askeriye içindeki sempatizanların desteği sayesinde sistematik bir hal aldı.” (s.490)</p>
<p style="text-align: justify;">“Doğu Hebey’de 84.000 kişi tutuklandı; bunların 2.955’i idam edildi, işkencede öldü ya da intihar etti. Guangdong’da 7.200 kişi sorguya çekildi ve aralarında eyalet vali yardımcısının da bulunduğu 85 kişi öldüresiye dövüldü. Şanghay’da 6.000 kişi gözetim altına alındı. Çoğu milliyetçiler hesabına çalışmakla (ÇKP ile Guomindang’ın birleşik cephe kurdukları bir dönem için kolay bir suçlama) ve yaklaşık yarısı ihanetle suçlandı.” (s.512)</p>
<p style="text-align: justify;">“Birkaç günde bir bazı öğretmenler herkesin gözü önünde spor sahasına götürülüp kurşuna diziliyorlardı… Bazı öğretmenler henüz ölmeden gömüldüler. Dört öğretmene oradaki binanın damına çıkarak bir patlayıcı paketinin üzerine oturmaları ve paketi ateşlemeleri emredildi. Müthiş bir ses duyuldu. Göz gözü görmüyordu. Neden sonra ağaçların dallarına takılmış ve dama saçılmış kollar ve bacaklar fark edildi. [Toplam] yüz kadar [okul görevlisi] öldürüldü.” (s.491)</p>
<p style="text-align: justify;">“Liu [Şaoçi] ve karısı iki saat boyunca öne eğilmiş vaziyette sessizce ayakta durarak, kendilerini suçlayanların uzun ve tumturaklı konuşmalarını dinlemek zorunda kaldılar. Mao’nun doktoru onların dövüldüklerini, tekmelendiklerini, Merkez Muhafiz Birliği askerlerinin öylece durup seyrettiklerini gördü. Liu’nun gömleği yırtılarak açılmıştı, insanlar onu saçlarından tutup savuruyorlardı. Bu işlem iki buçuk hafta sonra tekrarlandı. Bu kez çift, Kızıl Muhafızlar’ın arasında ‘jet uçağı’ biçiminde durmak zorunda bırakıldılar… Liu, bu vaziyette, sözde ‘ulusal ihanetler’i hakkında sorguya çekildi… Liu o sırada yetmiş yaşındaydı… daha sonra kurbağa yürüyüşüyle konutuna dönerken, yüzünün şiştiği, mavimsi, soluk bir renk aldığı görüldü.” (s.511)</p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda Mao, hareketin partiyi toptan yıkmaya yöneldiğini görünce, rotayı değiştirdi ve Kültür Devrimi’nin belki de tek sahici ayaklanmacı unsurlarının HKO tarafından bastırılmasını emretti. Parti kurtulmuş, Kültür Devrimi bitmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonraki yıllarda Mao’nun Macar Devrimi korkusu gerçek olmadı. Kitleler, rejimin ve Parti’nin bürokratik baskılarına karşı herhangi bir şiddetli ayaklanmaya girişmediler. 1989 yılında demokrasi isteyen öğrencilerin kitlesel hareketi, Kültür Devrimi sırasında Liu Şaoçi gibi suçlanmış, “kapitalist yolcu” Deng Siao-ping’in emriyle bastırıldı. Bundan sonra da bir daha kitlesel bir direniş görülmedi. Bunda, rejimin, Mao’nun ölümünden sonra görece daha az baskıcı bir hale gelmesinin de rolü olmuş olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mao’nun, Partinin yozlaşacağı ve kapitalizme yöneleceği korkusu ise gerçek oldu. Çin bu gün ÇKP’nin tek parti diktatörlüğü altında kapitalist bir ülkedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarih bin kere yazılır ama sadece bir kere yaşanır.</p>
<p style="text-align: justify;">19 Temmuz 2010</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/images/banners/logoozgur.png" alt="" width="640" height="84" /></p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/Mao%20zedong-1.rtf#_ftnref1">[1]</a> “O sıralarda Stalin, kulaklara karşı kampanya başlattı. Bu hareket 12 milyon Rus ‘zengin köylü’sünün fiziksel olarak yok edilmesine yol açacaktı. Dolayısıyla Geri Dönen Öğrenciler, zengin köylülere ait toprakların ve mülklerin (sadece fazlaların değil) müsadere edilmesine karar verdiler. Toprak dağıtımı gerçekleştiğinde toprak ağası ailelere hiçbir şey verilmeyecekti. Bunun anlamı, bu ailelerin açlığa mahkûm edilmesiydi” (s.287)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/cand-huner/asagidan-calisan-giyotin-gun-zileli/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bibona wergirtina Prof. Î.Beşikçî Xelata Osman Sebrî Hevpeyivîna kovara Pirsê bi Dilawerê Zengî re</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 08:41:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>
		<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1587</guid>
		<description><![CDATA[Di sala 1939an de, li bajarokê Îsklîpê (Tirkiyê) ji dayikê bûye. Xwendina xwe, ya seretayî û navîn li wir kuta kiriye. Piştre ew di sala 1962an de fakulta zanistiyên ramyarî li Erzeromê diqedîne]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><a rel="attachment wp-att-1588" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re/attachment/dilawer-u-besikci-u-xelat"><img class="alignleft size-medium wp-image-1588" title="Dilawer û Beşikçî û xelat" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Dilawer-û-Beşikçî-û-xelat-170x250.jpg" alt="" width="170" height="250" /></a>Prof. Îsmaîl Beşikçî:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1939an de, li bajarokê Îsklîpê (Tirkiyê) ji dayikê bûye. Xwendina xwe, ya seretayî û navîn li wir kuta kiriye. Piştre ew di sala 1962an de fakulta zanistiyên ramyarî li Erzeromê diqedîne.</p>
<p style="text-align: justify;">Leşkeriya xwe di du gundên Kurdistanê -Bedlîs û Hekarê- de dike. Li van herdu bajarên Kurdan, wî demên xwe vala derbaz nekiriye, ewşa gundiyan, çanda Kurdan pir ji PROF. Î.Beşikçî re balkêş û hewaskar bûne. Şûnmayîna hemû aliyên jiyana Kurdan ji nêzîk ve naskiribû û bi êş û derdên Kurdan re dibû hevpar.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1964an de pileya doktoriyê di civatnasiyê de, li ser irtûka xwe (Eşîra Elîkan ya koçer) wergirt.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji ber ku Prof.Î.Beşikçî li ser Kurdan lêkolîna xwe didomand, ew di sala 1969an de, ji zanîngehê tê qewitandin, lê dîsan, ew di sala 1971an de, di fakulta rêzaniyê de, li Enqerê dibe mamoste, lê vê care ji ber xebatên xwe yên zanistî, derbarê gelê Kurd, tê girtin, û 13 salan ceza dixwe, lê li gor biryara bexşandina giştî, ew azad dibe.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1979an de, ji bo berhemin nû li ser Kurdan diweşîne tê girtin, û di 12ê Nîsana 1980î de serbest dibe.</p>
<p style="text-align: justify;">Girtina wî, bandorek mezin li raya giştî kiribû, lewre, rêxistina (Emnestî Internasyonal) yekîtiya nivîskarên Siwêdî, Nerwêcê û Holandayê nikarî bûn bêdeng bimana, û karbidestên tirkiyê pirotêst kirin. Ji ber vê jî, dîsa polîsan ew di 30ê Tîrmeha 1981an de girtin û ew ta sala 1987an, di girtîgehê de dimîne.</p>
<p style="text-align: justify;">Di navbera 1970-1990î de Prof.Î.Beşikçî li derdora (13) salan di zindanan de xew dike, û 27 caran-ji ber Kurdan ve- de’we lê hatine vekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Di 14.08.1980î da, ji zindanê, nameyek dirêj ji UNESCO (Yonêsko) re dişîne, û têde ramanên M.Atatork û destlatên Tirkiyê, yên dijî Kurd û Kurdistanê, gelek bi ferehî û kûr dicersîne, her weha jî têde bervedêreke zanistî û rêzanî ji ber gelê Kurd ve dike.</p>
<p style="text-align: justify;">Di 9ê Şibata 1993an de, dadgeha parastina dewletê li Enqerê, bi sedema (13)e lêkolînên wî li ser Kurdan, bi (26)Milyar Lîre ceza dike.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1993an de, ji bo gotarekê (Jina Kurd û girîla) li dora (12) mehan dikeve zindanê.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji sala 1962-1999an de li dora bîst (20)salî ketiye zindanê.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi bona wergirtina Prof.Î.Beşikçî xelata Osman Sebrî, govara <strong>Pirs</strong>ê ev hevpeyvîn bi <strong>Dilawerê ZENGÎ</strong> re çêkir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1-Birayê Dilawer, em dixwazin tu hinekî ji me re li ser vê xelatê bipeyivî, kengî çêbû, û armanca wê çiye?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Di destpêkê de, ez pir sipasiya we dikim, û hêviya pêşketinê ji karê we re dixwazim. Di 09.01.1998an de, sêmînerek ji aliyê hin wêjevan, rojnamevan, rewşenbîr, nivîskar û hunermendên Kurd ve, li mala nemir Osman Sebrî, li bajarê Şamê pêk hat, daku bûyera buhartina 93ê salan di ser roja bûyînê re, ya helbestvan, wêjevan, zimanzan û xebatkarê Kurd Osman Sebrî careke din were pîrozkirin, û avakirina şêwazekî rûmetiye ji bo kesayetiya Osman Sebrî bête gotûbêjkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Pêşniyaza damezrandina xelatekê bi nave (xelata Osman Sebrî) yê nemir hat kirin. Ev pêşniyaz ji hemû beşdaran û rêvebirên şevînê hate pejirandin û biryar hate girtin, ko komîtek ji heft kesan, bi serokatiya Dr. Cemal Nebez bête avakirin. Dema ko komîtê pêwendî bi Dr. Cemal Nebez re, li Berlînê kir, ewî pêşniyaza me zor sipas kir û amadebûna xwe ji bo vî karê pîroz diyarkir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev xelat dê her sê salan carekê ji bo kesekî ne Kurd we re pêşkêşkirin, yê ko xizmet û xebatên hêja û giring ji bo gelê Kurd, di warê ziman, wêje, dîrok, huner, şaristanî, polîtîk yan mirovatiyê de kirine.</p>
<p style="text-align: justify;">Xelata me perçeyek zêr e, wêneya nemir Osman Sebrî û sîmbolek (<strong>Xelata Osman Sebrî ji bo dostaniya gelan</strong>) li ser e.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2-Çima we Îsmaîl Beşikçî hilbijart weku yekemîn kes vê xelatê wergire?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Piştî şêwir û danûstendineke dûr û dirêj, komîta me, hêja dît, ko bi şanazî xelata xwe ya pêşîn pêşkêşî rewşenbîrê demoqrat û dostê gelê Kurd Prof.Î.Beşikçî bike. Çimkî ji biyaniyan, ew yekemîn mirov e, ko jiyana xwe, ji bo azadiya gelê Kurd û Kurdistanê terxandiye, û ji bo doza me, ya dadmend, gelek sal ji temenê xwe di girtîgehên destlata nijadperest de, bi pêdarî derbas dike. Tucarî Prof.Î.Beşikçî li hember hêrîş û çewtiyên Îdyolociya destlatên Turkiyê bêdeng nemaye, di zindan û dadgehan de, bê dudilî nemaye, û herdem ala peyva rastgo radike. Bi dehê lêkolîn û pertûkên zanistî li ser pirsa Kurd û Kurdistanê nivîsiye û dinivîsîne. Kar û xebata Prof.Î.Beşikçî di ber pirsa Kurd û Kurdistanê de, ne ji bo berjewendiyeke kesayetî an deraviyê ye. Piştgirê doza gelê Kurd, xêrxwazê gelê xwe ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Lewra jî, me hêja dîtiye ko em bi serbilindî xelata xwe ya pêşîn pêşkêşî têkoşerê mirovperwer, yê nasdar, û dostê gelê Kurd Prof. Î.Beşikçî bikin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3-Wek hatiye naskirin, Prof. Î.Beşikçî xelat ji tu kesî wernegirtiye, baş e, çilo ev xelat ji we wergirt?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Wek we got, berî vê xelatê Prof.Î.Beşikçî xelat ji tu kesî wernegirtiye. Ev xelata pêşîn e, ko werdigre.</p>
<p style="text-align: justify;">Berî niha, xelatek ji komîta yekîtiya nivîskarên Emrîkiyan, digel pereyekî pir (şêkekî vekirî) diyarî wî hat kirin. Lê berêz Prof. Î.Beşikçî ev xelat nepejirand. Bersiva wî ev bû<em>:(Hûn piştgiriya gelê Kurd nakin, û dewleta we dostaniya rijîmên zorkar dike, ew diyariya we ji pereyê vê dewletê ye).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Xelateke dî ji hêla rewşenbîr û nivîskarên Elmanan pêşkêşî wî bû. Lê ew jî ji ber rewşa me Kurdan nepejirand û got: <em>(Ez xelata we wernagirim, ji ber, hûn alîkariya rijîma Turkiyê bi çekan dikin. Rijîma Turkiyê jî bi wan çekan li Kurdan dixin).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Xelateke din ji hêla serokê komîta (Weqfa bêjeya serbest) ‘Fund for free expression’ Gara Lara Marîş, di sala 1991ê de, pêşkêşî wî hate kirin. Lê bervedêrê mafê gelê Kurd, Prof. Î.Beşikçî ew jî ji ber zordariya, ko li gelê Kurd dibe nepejirand.</p>
<p style="text-align: justify;">Xelata me, xelata pêşîn e, ko Prof. Î.Beşikçî werdigre û dipejirîne. Ev jî ji bo me û ji bo doza gelê me serketineke pir pîroz û mezin e.</p>
<p style="text-align: justify;">Birastî, dema me xelata xwe pêşkêşî wî kir, bersiva wî ya pêşîn ev bû: <em>(Min biryar daye, ko tu xelatan wernegirim, ez pir hirmeta xebata mamoste Osman Sebrî digrim û vê gava we pîroz dikim. Lê tu diyariyan wernagirim)</em>.Min lê vegerand: <em>(Ez benî! Ya me xelat e, ne diyarî ye. Ev cara pêşiye, ko bi navê xebatkarekî nivîskarekî Kurdan xelatek weha çê dibe, û tu yekemîn mirovê biyanî ye, ko di ber pirsa gelê Kurd û Kurdistanê de êşiya ye, û pir cefakêşî, dijwarî û zor dîtî ye. Em pir hirmeta vê xebata te digrin, û di riya vê xelatê re, em dixwazin vê rêzgirtin û heskirina xwe ji te re diyar bikin, û tu kesî pêvî te hêjayî vê xelata xwe yî pêşîn nabînin. Tu di dilê gelê Kurd deye. Heger tu naxwazî xelata me wergirî, tê dilê gelê Kurd bihêlî, heger ev yekan lit e hêsan be, xelata me wernegre).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Birastî, piştî min gotina xwe birî, bi riwekî geş û dilekî şa bersiva min da û got: <em>(Ez xelata we werdigirim, û bi dilekî şa dipejirînim. Ez her serkeftin û pêşveçûnê ji we re dixwazim. Karê we, karekî pîroz e. spas ji we re, û silavên min bigehîne hevalên xwe).</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4-Kak Dilawer, cara yekemîne tu bi Prof. Î.Beşikçî re rûdinê, tu çi dikarî ji me re li ser kesayetiya wî bipeyivî?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Dema komîtê ez dame pêş, û ji min xwestin ko xelatê bigînim destê Prof.Î.Beşikçî, birastî ez pir şabûm û min xwe bextewar dît. Lê ya hîn bi min xweştir, dema xelat ji destê min wergirt. Ew roj, ji bo min, rojeke dîrokî bû. Ji ber wê dîtinê serbilind im.</p>
<p style="text-align: justify;">Prof.Î.Beşikçî lêkolînvan, nivîskar, peya û zanayekî zanistî ye. Yekemîn mirovê biyanî ye, ko jiyana xwe ji bo doza Kurd û Kurdistanê terxandiye. Ji sala 1962an ta bi sala 1999an de, li dora bîst salan di girtîgehên destlatên Turkiyê de girtî maye. Bi bîstên pertûkên zanistî û gotarên hêja li ser pirsa gelê Kurd û welatê wan Kurdistanê nivîsiye.</p>
<p style="text-align: justify;">Mirovekî pir xwedî bawer û rastgo ye. Rûgeş, zimanxweş, kêmpeyv, dilovan, nerm û pir zelal e. tiştê di dilan de, di çavan de diyar in.Ew çavên zer, mizgîniya pêşerojê tê de dibînim. Rûken û şabûna zarokên sade, perîşan û xizan tê de diyar in. kovan û derdên gelê Kurd di keser û peyva wî re agadar dibim. Mirovekî demoqrat û aştîxwaz e. Bi hizr û hişê xwe, can û dilê xwe, bervedêrê pirsa gelê Kurd û Kurdistanê ye. Mirovekî pir mêrxas û dilsoz e. Em gelê Kurd, deyndarê vî lehengî ne. Bila diya wî ya Turk serbilind be, ko mirovekî mina wî aniye.</p>
<p style="text-align: justify;">5-Di danûstendina te bi Prof.Î.Beşikçî re nerîna wî li ser Kurd ên Sûriyê çi bû?</p>
<p style="text-align: justify;">-Ez bawer im mirovekî mina Prof.Î.Beşikçî ne dûrî rewşa gelê Kurd û Kurdistanê ye. Lê tiştê balkêş, pireya Kurdên bakur, wêneyeke şaş û nerast li ser rewşa Kurdên me wergirtine; ko em li welatê xwe azad û serbest dijîn. Tu êş û derdên me tune ne. Rijîm ji me re baş e. daxwaz, xwestek û mafên me parastî ne. Birastî, ev nerîna şaş ne ji ber xwe ve hatiye, û ne jî dijminê gelê Kurd belav kiriye. Mexabin ew partiyên ko têkilî û girêdanên wan bi rijîma Sûriyê re hene, heta ji wan hatiye, ew bêbextî û nîfaq kirine, û di nav Kurdên bakur de belavkirine. Ev jî tiştekî pir xerab e. Prof.Î.Beşikçî hayê wî ji rewşa me hebû, lê gelek tişt jê ne zelal bûn. Gelek tiştên şaş jî jeer hatibûn gotin. Lê ez bawer im hayê wî ji wan munafiqan hebû.</p>
<p style="text-align: justify;">Di dawiya danûstendina me de, min jêre got: <em>(Berî demekê, pertûka te (Kurdistan mêtingeheke navnetewîye) bi zimanê Erebî linik me(Sûriyê) belav bû. Cihê şanaziyê bû. Lê gazinek me heye, tu di pertûka xwe de, li ser rewşa me bi firehî nepeyivî ye. Pir bi kutî di ser pirsa me re derbas bûyî)</em>. Bi riwekî xweş girnijî û got: <em>(Dema min ew pertûk nivîsî, ewha min dizanî bû. Lê ez sozê didim, di rojên bên de, bi rengekî fireh, ezê li ser rewşa we binivîsînim)</em>.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6-Pêwendiyên Prof.Î.Beşikçî bi nivîskarên Kurd û Turk re çewa ye?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Ez bawer im, wê pêwendiyên Prof.Î.Beşikçî bi hemû nivîskarên Kurdan re xweş bin. Beşikçî cihê rêzgirtina her kesî ye. Lê pêwendiyên wî û hin nivîskarên Turkan wê ne cihê xweşiyê bin. Ji ber ko nivîskarên mina Prof.Î.Beşikçî azad û serbest pir di nav Turkan de kêm in, heger em nebêjin tune ne. Li gorî baweriya min, her kesê dostê gelê Kurd be, demoqrat û aştîxwaz be, wê hevalbendê wî be. Li vir ez dixwazim bûyerek di navbera wî û çîroknivîs Ezîz Nisîn de çêbibû bibêjim: (Di kongirekî ji kongirê nivîskarên Turkan de, Prof.Î.Beşikçî gotinekê li wir dixwîne, û di wê gotinê de, pirsa gelê Kurd dide pêş. Çîroknivîs Ezîz Nisîn li hember radibe û jeer dibêje: <em>(Beşikçî çima tu her carê pirsa Kurdan tînî zimên, diyare tu nokerê Ingilîza ye!!).</em> Prof.Î.Beşikçî lê vegerand û got: <em>(li hemberî rijîma zorker, ez bervedêrê gelê bindestim, lê tu li hember gelê Kurdê bindest, bervedêrê rijîma zorkarî. Vêca tu nokerî yan ez).</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>7-Dema ku te xelat pêşkêşî Prof.Î.Beşikçî kir, tu çawa dikarî, ji me re, li ser rojname û kovaran bi peyivî, yên ko beşdarbûn ji bo belavkirina vê bûyerê?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Wek hûn dizanin, Prof.Î.Beşikçî, ji demek ne dûr, ji zindanê derketiye. Lê ew bixwe, ji girtiya ye. Dibin çavê polîs de ye. Jiyana wî ne serbest û azad e. Ji hêlekê din, ew dused sal ceza li ser heye. Vêca, dema min xelat li bajarê Enqerê pêşkêşî wî kir, me nikarîbû xwediyê kovar û rojnameyan başdarî wî cihî bikra. Di rewşeke awarte de dijiya.</p>
<p style="text-align: justify;">Li bajarê Istenbolê rûniştineke rageyandî hate girêdan, gelek kovar û rojname, nivîskar û rewşenbîr beşdar bûn, û hevpeyvîn û dîtin li ser xelatê bi min re çêkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Birastî, hemû kovar û rojnameyan guhdaneke pir mezin dane vî karê me, û pireya nivîskar, rewşenbîr û siyasetvanên Kurdan rêzgirtina xwe ji karê me re diyar kirin. Bi navê xwediyê kovar û rojnameyan, rewşenbîr û siyasetvanan gelek birûskên pîroz-nameyê ji Prof.Î.Beşikçî re rêkirin.Ji wan kovar û rojnameyan ko hevpeyvîn bi min re çê kirin û beşdar bûn:</p>
<p style="text-align: justify;">-Rojnameya 2000yenî gundem. Rojnameya Roja Teze. Rojnameya Azadiya welat. Kovara Jiyana Rewşen. Kovara Zend. Kovara Nûbuhar. Rojnameya Pîne….hwd.</p>
<p style="text-align: justify;">Min gelek dîtin û rûniştin bi xwediyên dezgehên Kurdî re çêkirin, ji wan:</p>
<p style="text-align: justify;">Serokê Ensîtûta Kurdî li Istenbolê. Cîgirê serokê HDPê. Seroka Navenda Çanda Kurdî li Istenbolê. Nûnerê Weqfa Kurdî….hwd. Digel dîtina çend nivîskar û rewşenbîrên Kurd, ji wan: Mele Ebdulla Varlî, Feqe Husên, Mele Îsmet, Mele Reşîd, Mele Ebdirehman, Mele Silêman, Mele Ehmed, Hesen Kaya, Salihê Kevirbirî, mamoste Selah, nivîskar Mihemed, nivîskar Yaqûb karademîr, mamoste Xenî bavê Şoreş, mamoste û lêkolîner Malmîsanij û Gulbuhar Bedirxan…hwd.</p>
<p style="text-align: justify;">Di riya kovara we re, hêjaye, ko ez spasiya van biraderan tevan bikim û bi taybetî Mele Îsmet, ji ber ew pir bi min re westiya û ji bo min pir zor û dijwarî dît. Li hêlekê din, ew karê wergêriyê di navbera min û Prof.Î.Beşikçî de, xweş dikir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>8-Baş e, kak Dilawer, di serdana te de li Kurdistana bakur, em dixwazin tu hinekî li ser tevgera rewşenbîrî ya Kurdan bipeyivî?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">-Wek hûn dizanin, ta bi vê rojê, rijîma destlatên Turkiyê li sere xwe siwar e, û bi hebûna Kurdan û Kurdistanê rûneniştine. Rewşa gelê Kurd bi şêweyekî awarte derbas dibe. Her tiştê bi nave Kurdan qedexe ye. Rewşa tevgera rewşenbîriya Kurdan jî bi rewşa tevgera ramyariyê ve girêdayî ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Di roja îro de, û ji bo derbasbûna dewleta Turkiyê di bazaar Ewropiyan de, jê tê xwestin hin guhertinan di rêdan û qanûnên dewleta xwe de bikin, û gava ber bi demoqrasî û aştiyê de bavêjin. Lê, ta bi vê rojê tu gav nehatine avêtin. Tenê çavên xwe ji weşandina hin kovar û rojnameyan, pertûk û nivîsan digrin, lê bi awayekî serbest û azad tu tişt dernakevin. Zimanê Kurdî qedexe ye. Tevaya Kurdên me bi zimanê Turkî di mal û li serserê karê xwe de dipeyivin. Tiştê pir xerab xwendevanên zimanê kurdî tune ne. Kurd jî guh nadin zimanê xwe. Rojnameya (2000 yenî gundem) bi zimanê Turkî li dora- 15000-hejmar tê çapkirin. Lê rojnameya (Azadiya welat) an (Roja Teze) yên ko bi zimanê Kurdî derdikevin, ne pirtirî-2000-hejmar tên çapkirin. Ew jî bi tevayî nayên firotin. Ev tiştekî pir xerab e. Ji hemû nivîskar û rewşenbîran, partî û rêxistinan tê xwestin ko li ser vê rewşa ne durist bisekirin, û destên xwe li ser birînan deynin, û derman bikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev rewşa ne durist pir girêkên ne saxiyê di laşê tevgera rewşenbîriya Kurdî de çêdikin. Yek ji van girêkan, rewşa abûriyê. Çaxê pertûk, kovar û rojname têne çapkirin, xerciyek pir mezin li wan dibe. Heger ew weşan xerciya xwe dernexe, piştî çend hejmaran, ez bawer im, wê bisekine. Herweha rewşa tevgera rewşenbîriyê jî qels dibe. Ango têkiliya di navbera xwendevan û berhem de namîne. Ango rola rexnegîr namîne. Wê gavê awayê nivîsandinê, celebên nivîskariyê, naveroka berheman û asoyê rewşenbîriyê diçilmise, pûç û bê ber dibe.</p>
<p style="text-align: justify;">Li bajarê Istenbolê, tevgerek nûzayî dest pê bûye. Li dora neh-deh kovar û rojname tên weşandin. Pênc çapxaneyên Kurdî hene. Du-sê dezgehên Kurdî, ji bo rageyandin û weşanên Kurdî hene. Lê mexabin, herêmên Kurdistanê ji van tevgeran tevan bêpar in. li van weşanan qedexeye derbasî Kurdistanê bibin. Heger derbas dibin jî bi awayekî pir kêm û ne penî ye.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p style="text-align: justify;">*Kovara <strong>Pirs</strong>-hejmar:20,sal:7,zivistan 2000.Li binxetê tê weşandin.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="dilawerzengi@nefel.com">dilawerzengi@nefel.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/bibona-wergirtina-prof-i-besikci-xelata-osman-sebri-hevpeyivina-kovara-pirse-bi-dilawere-zengi-re/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Namûsa Zanyariyê ne bi tena serê xwe ye!</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/namusa-zanyariye-ne-bi-tena-sere-xwe-ye</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/namusa-zanyariye-ne-bi-tena-sere-xwe-ye#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 08:35:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1580</guid>
		<description><![CDATA[Ezilenlerin yanında yer alışıyla Morgan'ı, Dünyayı Güneş etrafında döndürmesiyle
Galile'yi, Mahkemelerdeki cesaretiyle Sokrates'i bugğnlere kadar taşıyan Beşikçi bilimin, 
ahlakın, vicdanın, doğrunun simgesi ve taşıyıcısıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div><a rel="attachment wp-att-1581" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/namusa-zanyariye-ne-bi-tena-sere-xwe-ye/attachment/afis_mezin"><img class="aligncenter size-full wp-image-1581" title="afis_mezin" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/afis_mezin.jpg" alt="" width="507" height="709" /></a></div>
<div>
<h3 style="text-align: center;">28 Temmuz Çarşamba saat 09 10 da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesinde</h3>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/namusa-zanyariye-ne-bi-tena-sere-xwe-ye/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hikmet Fidan, katledilişinin 5. yılında mezarı başında anıldı !</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/hikmet-fidan-katledilisinin-5-yilinda-mezari-basinda-anildi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/hikmet-fidan-katledilisinin-5-yilinda-mezari-basinda-anildi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Jul 2010 21:22:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Daxuyanî]]></category>
		<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1577</guid>
		<description><![CDATA[5 yıl önce bugün, Hikmet Fidan'ı, Kürt halkı için önemli bir değeri kaybettik. 5 yıl sonra bugün, hala aynı acı günü yaşıyoruz. Hiç bitmeyecek uzun bir gün.

Hikmet Fidan ! Bizler seni unutmadık.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a rel="attachment wp-att-1576" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/hikmet-fidan-katledilisinin-5-yilinda-mezari-basinda-anildi/attachment/hikmet_fidan"><img class="aligncenter size-full wp-image-1576" title="Hikmet_Fidan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Hikmet_Fidan.jpg" alt="" width="640" height="399" /></a></p>
<table border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="310" valign="top">
<p>6   Temûz 2005. Rojeke ji rêzê. Her roj bi bi bûyerên ku diqewimin watedar dibe.   Her roj bi jan û kederan, bi şîn û şahiyan bandora xwe li ser me dike. 6ê   Temûzê ji bo kurdan rojeke rojeke bi kul û keder e, jixwe divê wisa be. Pênc   salan beriya niha, wekî îro, me Hîkmet Fîdanê ku bo kurdan kesatiyeke girîng   bû winda kir. Piştî pênc salan, ango îro em dîsa heman janê jidil dikşînin.   Çi rojeke dirêj û bi keder e!</p>
<p>Hîkmet   Fîdan em te jibîr nakin!</p>
<p>Tu bi   tiştekî herî biçûk jî bextiyar dibûyî, ken li ser rûyê te kêm nedibû, te   bandor li ser herkesî dikir, germahî û mirovperweriya te, xweşbîniya te û   nefsnizmiya te wisa dikir ku herkes rûmetê ji te re bigre.</p>
<p>Tu   kesekî lêkolîner, pirsker, welatparêz, demoqrat û gelparêz bûyî.</p>
<p>Te   her dem bo azadiya gelê xwe kar dikir, baweriya te bi xebata sivîl û zanistî   dihat.</p>
<p>Da ku   zerara te negihîje gelê te, te her dem xwe dûrî malê dinyayê dikir!</p>
<p>Tu li   hemberî xebata dîktatoryal û şîdetparêziyê bûyî, te dizanibû ku siyaseteke   wisa ewê zerarê bide kurdan. Lewre tu rexneker bûyî. Rexneya te bû seedemê   înfaza te. Em te jibîr nakin!</p>
<p>Hatime   kuştin</p>
<p>Xeyala   min ji reşiyê reştir</p>
<p>Kes   tune ku xêrê bo min bixwaze</p>
<p>Bêyî   ku ecelê min be, ruhê min distînin</p>
<p>Tu   kitêb vêya qebûl nakin</p>
<p>Lê çi   bikim fermana “Paşayekî” ye</p>
<p>Hatime   kuştin bê lêpirsîn û mahkeme</p>
<p>(Ahmed   Arîf- 33 Gule)</p>
<p>Em li   hemberî bîranîna wî rêza xwe nîşan didin</td>
<td width="310" valign="top">
<p>6   Temmuz 2005. Günlerden bir gün. Her gün, içinde barındırdığı olaylarla anlam   kazanır. Hergün, bizlerde acısı ve sevinciyle bir karşılık bulur. 6 Temmuz   2005, Kürtler için fazlasıyla acı bir gündür,    öyle olmalıdır. 5 yıl önce bugün, Hikmet Fidan&#8217;ı, Kürt halkı için   önemli bir değeri kaybettik. 5 yıl sonra bugün, hala aynı acı günü yaşıyoruz.   Hiç bitmeyecek uzun bir gün.</p>
<p>Hikmet   Fidan ! Bizler seni unutmadık.</p>
<p>Küçük   şeylerle mutlu olabilmeni, eksilmeyen neşeni, herkesi, her görüşten insanı   etkileyen insancıllığını ve sıcaklığını, eleştiriye açıklığını, saygı   uyandıran tevazunu,</p>
<p>Soran,   sorgulayan, yurtsever, demokrat ve halkçı kişiliğini,</p>
<p>Halkının   özgürlüğü için ortaya koyduğun bilinçli, sivil ve doğrudan halka yaslanan   mücadele pratiğini,</p>
<p>Her   koşulda halkının özgürlük mücadelesine zarar vereceği kaygısıyla, mülksüzlüğü   bilinçli tercih edişini,</p>
<p>Emir   komuta zinciri ile yürüyen tekelci ve şiddet yörüngesindeki siyaset tarzının   Kürtlerin özgürleşmesine artık engel oluşturduğu eleştirilerini ve bu nedenle   infaz edilişini unutmayacağız.</p>
<p>“Vurulmuşum</p>
<p>Düşüm, gecelerden kara</p>
<p>Bir hayra yoranım çıkmaz</p>
<p>Canım alırlar ecelsiz</p>
<p>Sığdıramam kitaplara</p>
<p>Şifre buyurmuş bir paşa</p>
<p>Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız”</p>
<p>(Ahmet   Arif-33 Kurşun Şiirinden)</p>
<p>Hatırası   önünde saygıyla eğiliyoruz.</td>
</tr>
<tr>
<td width="310" valign="top"><strong>MALBATA WÎ; DOST Û DILDARÊN   WÎ</strong></td>
<td width="310" valign="top"><strong>AİLESİ, YAKINLARI VE   DOSTLARI</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/hikmet-fidan-katledilisinin-5-yilinda-mezari-basinda-anildi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1925 Şehitlerini Anma Etkinliklerinden Notlar</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Jul 2010 20:57:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tahsin Sever</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1573</guid>
		<description><![CDATA[     Bu yıl, Diyarbakır’da 1925 şehitlerini anma amacıyla üç ayrı etkinlik düzenlendi. İki tanesi bizlerinde katkılarıyla Dicle-Fırat Diyalog Grubu tarafından organize edildi. Bir başka etkinlikte 29.06.2010 tarihinde BDP ve DTK  tarafından düzenlendi. Geçmiş yılların aksine Türk medyasının ilgisi çok fazlaydı. İlginin nedeni 20.Yüzyılın başlarında meydana gelen tarihsel olaylarla yüzleşme veya en azından söz konusu tarihsel olayları tartışabilme cesaretini göstermekten kaynaklanmıyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bu yıl, Diyarbakır’da 1925 şehitlerini anma amacıyla üç ayrı etkinlik düzenlendi. İki tanesi bizlerinde katkılarıyla Dicle-Fırat Diyalog Grubu tarafından organize edildi. Bir başka etkinlikte 29.06.2010 tarihinde BDP ve DTK  tarafından düzenlendi. Geçmiş yılların aksine Türk medyasının ilgisi çok fazlaydı. İlginin nedeni 20.Yüzyılın başlarında meydana gelen tarihsel olaylarla yüzleşme veya en azından söz konusu tarihsel olayları tartışabilme cesaretini göstermekten kaynaklanmıyordu. Türkiye’nin hızla demokratikleştiği ve bütün sorunları tartışabilme zeminini yaratığı söylenemezdi. Aksine devletin içindeki iktidar mücadelesi derinleşiyor, devletin tüm kurumlarında göğüs göğüse çatışma devam ediyordu. Yüksek yargı bu çatışmanın açık bir tarafı olarak siyasal mücadeledeki yerini alıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1572" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar/attachment/amed_2010_sehidenkurdistane"><img class="alignright size-medium wp-image-1572" title="Amed_2010_SehidenKurdistane" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Amed_2010_SehidenKurdistane-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İlginin nedeni belirttiğimiz hususlar olmadığına göre, geride tek bir ihtimal kalıyor. Etkinliklerin Şeyh Said’ın adında somutlaşması ve söz konusu etkinliklerde yapılan kimi konuşmaların ve görüntülerin Kemalistlerin öne sürdükleri tezleri destekler mahiyette olmasıdır. Türk basını, etkinlikleri “İlk defa Diyarbakır’da <strong>Cumhuriyet rejimine</strong> karşı ayaklanan Şeyh Sait anılıyor” şeklinde lanse etti. Başta CNN ve NTV olmak üzere birçok kanalda ard arda programlar yapılmaya başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">1925 şehitlerinin ilk kez anıldığı doğru değildi. 2005‘ten itibaren düzenli olmasa da anmalar yapıldı. İlk kez 3 Temmuz 2005 tarihinde Kürd-Der tarafından düzenlenen bir panel ile anıldılar. Panele Dr. Mehmet Emin Sever, Şeyh Kasım Fırat, Şerefhan Cıziri katıldı ve İbrahim Güçlü tarafından yönetildi.</p>
<p style="text-align: justify;">En kapsamlı anma, 2008 tarihinde “Bîranîna Serok û Têkoşerên Kurdîstanê ya 1925-an” adıyla gerçekleştirildi. Anma, TEVKURD- Komeleya Ehmedê Xanî- Demokratên Şoreşger/CIVAN KURD-Weşanen Ray- bağımsız şahsiyetlerden oluşan bir komite tarafından planlandı. Planlamaya göre; 27.06.2008 tarihinde panel, 28.06.2008 tarihinde Ulu Camii önünde anma, 29.06.2008 tarihinde ise mevlit okutulacaktı. Tüm etkinlikler mahkeme kararı ve Diyarbakır Valiliği tarafından yasaklandı. Yasaklamaya rağmen Ulu Camii önündeki anma ve mevit gerçekleştirildi. Hem 2005’teki anma hem de 2008’teki anmalarla ilgi ceza davaları açıldı ve bu davaların bir kısmı devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yılki ilk etkinlik 26 Haziran’da “ Şeyh Said Konferansı- 1925 Özgürlük Şehitlerini Anma” adıyla düzenlendi. Konferansa Mele Süleyman Kurşun, Abdullilah Fırat ve ben konuşmacı olarak katıldık.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Mele Süleyman Kurşun’un konuşmasında; İslami Kürt kesimdeki genel kafa karışıklığının çizgilerini yansıtıyordu. 1925 Hareketinin sahiplenmesinin hangi temelde olduğuna dair net bir fikir edinmek mümkün olmadı. Zaten konuşma esas itibariyle Şeyh Said’in şahsına yönelikti ve Şeyh Said’in 1925 Hareketindeki rolü ile ilgili fazlaca bir şey söylenmedi.</p>
<p style="text-align: justify;">Paneldeki en enteresan konuşma Şeyh Abdullilah Fırat tarafından yapıldı. Konuşmasının tamamını Şeyh Said ailesi ve Şeyh Said’in şahsına ayırdı. 1925 Hareketine değinmemeye özen gösterdi. Özetle; “Şeyh Said ailesinin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in soyundan geldiklerini, Kürt olmadıklarını, Urmiye bölgesinden göç edip buralara geldiklerini, Şeyh Said’in derin bir din alimi olduğunu ve zengin bir kütüphanesinin bulunduğunu, aynı zamanda ticaretle meşgul olduğunu ve bu nedenle çok zengin bir aile olduklarını” uzun uzadıya anlattı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Abdullilah Fırat’ın konuşmasında belgeye dayandırdığı tek somut söylemi; Yunan kuvvetlerinin İzmir’e girmesiyle beraber Hükümette çekilen ve birçok aile ferdi tarafından imzalanan destek telgrafıydı.</p>
<p style="text-align: justify;">Fırat, konuşması arasında yaptığı bir belirleme günün gafı olarak hafızalardaki yerini aldı. Harput’un alınması sırasında yağma ve talan yapanların “Zazaca konuşan Dersimliler olduğunu” söyledi. Akabinde yaptığı bir belirleme var ki çok daha vahimdir. Okuyucuya saygıdan dolayı yaptığı belirlemeyi aktarmayı uygun görmüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu söylemi doğrulayacak hiçbir bilgi ve belge yoktur. <em>1925 Hareketi Azadi Örgütü</em> adlı kitap çalışmamda Harput’taki yağma olayına değinmiştim. Harput’a giren Kürt kuvvetlerinin başında bulunan Şeyh Şerif’in; “<strong>Her kim bu kabil harekâta cüret ederse, idam edileceği</strong>” emrine rağmen olayların gidişatını değiştirmediğini, yağma ve talan olaylarının devlet güçleri tarafından organize edildiğini ve Kürt kuvvetlerinin aleyhine kullanıldığı açıktır. Bu hususa değinenlerden biri de Behçet Cemal’dır. Behçet Cemal, yağma-talan olayını şöyle anlatır:</p>
<p style="text-align: justify;">“Birden her tarafa tahrip ve yağmacılık başlıyor. Sanki sihirli bir kuvvet Elazığlıların, maneviyatlarına varıncaya kadar her şeyini esir etmiş… Subay evlerine de taarruz edilmesi ve neticede yağmacılığın genişlemesi üzerine fedakar beş on Bitlislinin bu soygunculara karşı çektikleri silahların sedası muhit içinde İsrafilin borusu gibi tesir etmiş. Herkes yavaş yavaş uyanmaya ve savrulmağa başlıyor ve ancak o zaman eşkiyanın memleketten koğulmasına imkan elveriyor.”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/2010-1925%20ehitlerini%20anma.doc#_ftn1">[1]</a></p>
<p style="text-align: justify;">Behçet Cemal’in bahis ettiği <strong>“sihirli kuvvet”</strong> aslında devletin kuvvetidir. Devlet, krizi iyi yönetebilmiş ve ortamı kendi lehine çevirmeyi becermiştir. Yağma ve talan olayı bu kadar açıkken, bu olayı başka tarafa çekip; “şunlar yaptı-bunlar yaptı” türünden değerlendirmeler, olayın özünü saptırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Said ailesine mensup Şeyh Diyadin Fırat ise CNN TÜRK’te yayınlanan bir programa katıldı. 28.06.2010 tarihinde CNN TÜRK’te Cüneyt Özdemir’in sorularını yanıtlayan Şeyh Diyadin Fırat’ın açıklamaları da genel çerçeve itibariyle Şeyh Abdullilah Fırat’la aynı paralelde olduğu dikkatlerden kaçmadı. Şeyh Diyadin Fırat, gayet mahcup bir tavırla; “Osmanlıdan Cumhuriyette geçişin bir travma yarattığını, bu travmanın rejim değişikliğinden kaynaklandığını, insanların evlerinin eşyalarını değiştirirken bile bundan çok etkilendiklerini, istenmeden böyle bir hadisenin meydana geldiğini ve 1925’in böyle değerlendirilmesi gerektiğini” söyledi. Şeyh Diyadin Fırat, sorulara verdiği yanıtlarda Kürt kelimesini ağzına almadı ve Cüneyt Özdemir’in Ulu Camii’nin önünde Cibranlı Halit Bey’in son sözlerinin yazılı olduğu bez afişi işaret ederek, bu sözler ne anlama geliyor sorusuna; “<strong>Söz konusu afiş bize ait değildir” </strong>diye yanıtladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Diyadin Fırat’ın neyi sahiplendiği neyi sahiplenmediği kendi problemidir; ancak herkes şunu bilmelidir; Cibranlı Halit Bey’in son sözleri vasiyetidir. <strong>“ Siz bugün beni asıyorsunuz, arkanda milyonlarca Kürt var. Torunlarımız bizlerin intikamını alacaklardır.” </strong>derken, Kürt Halkının  imha ve inkar zihniyetini mutlaka mahkum edeceğini ve kendi ulusal demokratik haklarına sahip çıkacağını; dar ağacına giderken haykırmıştır. İntikamdan kastettiği budur. Tarih kendisini haklı çıkarmıştır. Milyonlarca Kürt 85 yıldır haklı ve meşru ulusal demokratik haklarının mücadelesini vermeye devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yakın Kürt tarihinin her türlü araç-gereç kullanılarak maniple edilmeye çalışıldığı açıktır. Bizler, geçmişte Kürt Halkı için fedakârlık yapmış şahsiyetleri anarken; bir anlamda ortalığa saçılan bilgi kirliliğini aralamaya, bilimsel-akademik metot içerisinde olayları analiz etmeye, Kürt tarihinin maniple edilmesi karşısında ciddi bir duruş sergilememiz gerekmez mi? “1925 Özgürlük Şehitlerini Anma” adıyla bir konferans düzenleyeceksiniz;  konferansta 1925 Hareketini konuşmayacak, tartışmayacak, bu hareketle ilgili ciddi hiçbir analiz yapmayacaksınız. Yapmak isteyenlere de ince taktiklerle engel olmaya çalışacaksınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuşmalar yüzlerce, binlerce ve televizyon haber-programları dikkate alındığında milyonlarca insanların önünde yapıldı. Kürt kamuoyunun tepkisini merak ettim. Yazımı bu nedenle biraz geciktirdim. İki yazı dışında bir değerlendirmeye rastlamadım. Bu yazılardan biri Sayın <a href="http://www.kurdistan-news.net/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=3945:serhildana-ex-seid-yan-tevgera-komiteya-azadiya-kurdistan&amp;catid=42:niviskar&amp;Itemid=56">Zeynel Abidin Han</a>’a gideri ise Sayın <a href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%E2%80%A6">İbrahim Güçlü</a>’ye aittir. Sayın Güçlü’nün yazısı esas itibariyle geçmişte 1925 Hareketinin sahiplenilmesinin kronolojik bir dökümünden ibarettir. Yazılanlar doğrudur; ancak bu yıl yapılan etkinlerin biçimine ve içeriğine hiç değinmemektedir. Bu son derece dikkat çekicidir. Muhalif kişiliği ve eleştirel tutumuyla tanıdığımız Sayın İbrahim Güçlü’nün bunca bilgi kirliliğine, mürit toplantısı seviyesinde konuşmalara, Kemalist tezleri desteklercesine ortaya çıkan görüntülere söyleyecek sözü yok !</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktada söyleyeceğiz şudur; saygıdeğer doktor ağabeyimizin doktorlara atfen söylediği “ Doktor ilk görevi hastaya zarar vermemektir, teşhis ve tedavi sonra gelir.” Son derece yerinde bir belirlemedir. Buradan hareketle Kürt siyasetçileri, aydınları, dindarları, sosyalistleri, muhafazakarları, liberalleri ve demokratları bir bütün olarak yapacağımız ilk şey Kürt Halkının haklı ve meşru mücadelesine zarar vermemektir. Unutmayınız ki sicillerimiz sabıkalarla doludur. Akabinde yapabileceğimiz katkıyı düşünmeliyiz ve üstümüze düşeni yerine getirmeliyiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla.</p>
<p style="text-align: justify;">08.07.2010</p>
<p style="text-align: justify;">Diyarbakır</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/2010-1925%20ehitlerini%20anma.doc#_ftnref1">[1]</a> Şeyh Sait İsyanı, Aktaran Nurer Uğurlu-Kürt Milliyetçiliği, Kürtler ve Şeyh Sait İsyanı, S:322</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/1925-sehitlerini-anma-etkinliklerinden-notlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 23:17:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Werziş & Tenduristî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1568</guid>
		<description><![CDATA[11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera... Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası... Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [Time of Africa] olduğu söyleniyor... ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da <em>‘insanüstülük’</em> izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera&#8230; Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası&#8230; Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [<em>Time of Africa</em>] olduğu söyleniyor&#8230; Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir <em>gerçeklik </em>gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir<em> Afrika zamanımıdır? </em>Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla,  dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1569" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/attachment/fifa-world-cup-2010"><img class="alignright size-medium wp-image-1569" title="fifa-world-cup-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/fifa-world-cup-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer <em>spor etkinliği</em> saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur&#8230; Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor&#8230; Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir&#8230; Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır&#8230; Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir&#8230; Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır&#8230; 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri  ‘kaybetmekle’ meşguldü&#8230; Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi&#8230; Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir <em>Apertheid </em>rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi]  zaferiyle <em>Apretheid</em> son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda <em>Apertheid </em>rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu? Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış&#8230;  1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı&#8230; Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir&#8230; Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır&#8230; Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı&#8230; Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi&#8230; Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor.  Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le  % 50 arasında değişiyor&#8230; Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda&#8230; Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya&#8230; Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun&#8230; Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor&#8230; Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere <em>kara elmaslar </em>deniyor.  Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz&#8230;; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar <em>Banthustan </em>denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve orakiler <em>township </em>denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir&#8230; Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, <em>townshipler</em>&#8230; Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü&#8230; Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18, 1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor&#8230; Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar&#8230; Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kültüralizmle buraya kadar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl <em>sınıfsal mahiyettedir. </em>1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan <em>Beyazlar </em>el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan <em>Siyahlara </em>kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun <em>Beyazlara</em>, %90’ının da <em>Siyahlara </em>ait olmasını&#8230; Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar&#8230; eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? <em>Appertheid </em>sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, <em>ekonomik apartheid </em>da kaçınılmaz olarak derinleşiyor. Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu <em>kültüralizm </em>dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftn1"><sup>1</sup></a> Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir&#8230; Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir&#8230; Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip &#8211; sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi <em>kültüralizm </em>kozunu oynuyor ve oynayabiliyor&#8230; O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor&#8230; Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftnref1"><sup>1</sup></a> Bkz: Sibel Özbudun, <em>Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?</em>, <strong>Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] </strong>15 Haziren 2010.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="640" height="115" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Rojanebûna Serîhildana 1925-an: Bulten û Parêznameya DDKOyê-Rizgarî-KURD/KOM-Gruba Dîyalogê ya Dîcleyê û Firatê…</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Jul 2010 16:18:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1563</guid>
		<description><![CDATA[Cara yekem û vekirî û legal qala serîhildan û berxwedanên Kurdistanê di bulten û programa DDKOyê de (1969), pişt re li Dadgeha Leşkerî ya Diyarbekirê di parêznameyên DDKO-yê de (1972) qal hat kirin. Ji serîhildana 1925-an jî hat qal kirin, meşruiyeta van serîhildanan hat parastin û siyaseta dewletê ya li hemberî van serîhildanan hat şermazar kirin û rexne kirin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em><a rel="attachment wp-att-1564" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6/attachment/ibrahim_guclu3-2"><img class="alignleft size-full wp-image-1564" title="Ibrahim_Guclu3" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Ibrahim_Guclu3.jpg" alt="" width="144" height="164" /></a>Îbrahîm GUÇLU</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Piştî ku M. Kemal û hevalên wî desthilatdarî ji destê malbata Osmaniyan wergirtin, jinûve dewleteke li ser bingeha miletê tirk ava kirin, ew teehûdên di pêvajoya avakirina dewletê û wergirtina desthilatdariya siyasî de bîr kirin: Hebûna miletê kurd înkar kirin. Hemû mafên neteweya kurd xesip kirin. Kurdistan jinûve dagir kirin û kirin kolonî. Statuya Kurdistanê ya di dema Împeratoriya Osmanî de ji holê rakirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Li hemberî vê siyasetê serokên neteweya kurd bê deng neman, neteweya kurd jî rabû ser piya û serîhilda. Serîhildana 1-emîn li Koçgiriyê pêk hat. Serîhildana 2-emîn li Beytûlşebabê pêk hat. Serîhildana mezin ya netweyî jî di sala 1925-an de pêk hat. Serîhildana Agriyê di sala 1932-an pêk hat. Berxwedana dawî ya Kurdistanê jî di sala 1938-an de li Dersîmê hat lidarxistin.</p>
<p style="text-align: justify;">Serîhildana 1925-an di Sibatê de dest pê kir û di demeke kurt de bi zulm û zordariya dewletê hat şikandin. Gelek têkoşerên vê serîhildanê di nav şer de hatin kuştin. Şêx Seîd û gelek hevalên wî jî dîl ketin û di demeke kurt de di dadgeha awarte de di Dadgeha Îstîklalê ya Rojhilatê de bi lezûbez, ji derveyî hiqûqê hatin dadgehkirin, di 28-ê Hezîrana 1925-an de jî Şêx Seîd Efendî û serokên din yên tevgerê hatin darve kirin.  Ji van 47 kes şêx bûn.</p>
<p style="text-align: justify;">Serokê Azadiyê Xalid Begê Cibrî û Yusuf Ziya Begê Bedlisî jî beriya wê hatibûn dadgehkirin, ji derveyî dadgehkirineke hiqûqî hatibûn gulebaran kirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Piştî Berxwedana Dersîmê, li Kurdistanê her hêjayeke kurd qedexe bû û li ser pirsa kurdî qise kirin, ji mafên neteweya kurd, ji dîrok û çanda kurd, ji serîhildan û berxwedanên Kurdistanê qal kirin qedexe bû.</p>
<p style="text-align: justify;">Li Kurdistanê bêdengiyeke kûr û tarî dest pê kir. Her kurdekî di hundirê xwe de, li pişt deriyên qala mafên neteweya kurd û qala serîhildanên Kurdistanê dikir. Ew qisekirina di navbeyna du, an jî sê kesan de didomand û di heman dem de di navbeyna wan kesan de jî diqediya.</p>
<p style="text-align: justify;">Mezinên kurdan dema ku di nav xort û cîwanên kurd de livandinek tespît dikirin, ditirsiyan û hawar dikirin û digotin <strong><em>“ew tirkan bê baf in, bê wîjdan û bê însaf in. Hûn nikarin zora wan bibin. Wan welatê me şevitandin û serokên me daleqandin û bi sedhezaran kurd qetil û sirgun kirin.”</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ev bêdengiya heta sala 1959an ya livandina rewşenbîrên kurd domand. Ev livandina jî, bi êrîşa dewletê hat temirandin û 50 xwendayên kurd hatin hepis kirin û di hepisxaneya leşkerî ya Herbiyê de hatin girtin û hatin dadgeh kirin. Lê wan 50 xwendayên Kurdistanê pêşî li qetlîameke kurd girtin. Lewra dewletê dixwest ku bi hezaran kesan bigrin û gelekên wan jî darve bikin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>******</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her çiqas bi riya îllegal û bi dizî, ji serîhildan û bexwedanên Kurdistanê dihat bahs kirin û heta gelek bi sînorkirî dihat nivîsandin jî,  ji bona ku bi aşkere bên qal kirin  45 sal derbas bûn.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1565" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6/attachment/dar_agaclari_1925"><img class="alignleft size-full wp-image-1565" title="Dar_Agaclari_1925" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/Dar_Agaclari_1925.jpg" alt="" width="397" height="126" /></a>Cara yekem û vekirî û legal qala serîhildan û berxwedanên Kurdistanê di bulten û programa DDKOyê de (1969), pişt re li Dadgeha Leşkerî ya Diyarbekirê di parêznameyên DDKO-yê de (1972) qal hat kirin. Ji serîhildana 1925-an jî hat qal kirin, meşruiyeta van serîhildanan hat parastin û siyaseta dewletê ya li hemberî van serîhildanan hat şermazar kirin û rexne kirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 1975-an de di rewşenbîrî û çapemeniya kurd de qonaxeke nû dest pê kir. Weşanxaneya Komalê di sala 1975-an de ava bû. Kovara Rizgariyê di Newroza 1976an de dest weşanê kir. Komalê, li ser seîhildana Koçgiriyê pirtûkek amade kir û vekirî weşand. Kovara Rizgariyê, cara yekem durûdirêj li ser Serîhildana 1925-an  nivîsar weşand.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev nivîsarên Kovara Rizgarî kollektîf bûn. Kovara Rizgarî, Serîhildana 1925-an wek <strong><em>“Xwepêşandina Bi Çek”</em></strong> bi nav kir. Lewra Serîhildana 1925-an serîhildeneke milîter nebû, serîhildaneke gel û sivîl bû. Ew kesên sivîl, ji bona parastina xwe û ji bona desthilatdariya Kurdistanê bigrin destê xwe çek girtibûn.</p>
<p style="text-align: justify;">Dîsa Kovara Rizgarî, cara yekem siyaset û nerîna dewletê, tezên îdeolojiya fermî teşhîr kir. Diyar kir ku Serîhildana 1925-an serîhildaneke kesekî nîn e, li pişt Serîhildana 1925-an Rêxistina Azadiyê heye.  Serîhildana 1925-an ji bona ku xwediyê serokekî manewî yê oldar bû, tevgereke oldar nebû. Ev tegereke milî û xwediyê programeke serxwebûn û dewletavakirinê bû. Belgeyên hundir yên dewletê jî wusa digot. Lê dewletê ji dinyaya Rojavayê û Ewrupayê re, Serîhildana 1925-an wek serîhildnake şerîatî nîşan dide. Rizgarî manîpulasyona ku Serîhildana 1925-an ji Engîlîstanê alîkarî girtiye jî deşîfre kir. Derxist holê ku M. Kemal û hevalên wî mirovên Îngîlterê ne.</p>
<p style="text-align: justify;">Helbet dema ku Tevgera 1925-an wek tevgereke rizgarîxwaz, ji Îngîltereyê pişgirî jî werbigirta, ev tiştekî gelek rewa bû.</p>
<p style="text-align: justify;">Dîsa dema ku Berpirsiyarê Rizgarî Mehmed Uzun hat dadgeh kirin, wî di parêznameya xwe de hemû serîhildan û berxwedanên li Kurdistanê, bi taybetî jî Serîhildana Kurdistanê ya 1925-an li hemberî dadgehê parast û rewabûna vê tevgerê anî ser zimên.</p>
<p style="text-align: justify;">Pişt re jî, weşan û kovarên li Bakurê Kurdistanê jî, li ser serîhildana 1925-an rawestiyan.</p>
<p style="text-align: justify;">Li Bakurê Kurdistanê, piştî salên 1980-yî tu wext ji bona Serîhildana Kurdistanê ya 1925-an konferans û bîr anîn pêk nehatin. Cara yekem Komeleya Kurd a Diyarbekîrê (KURD-KOMê), di sala 2005-an de, ji bona Tevgera Milî ya 1925-an Konferansek lidarxist.  Dr. Mehmed Emîn Sever, Şêx Kasim Firat, Şerefxan Cizîrî wek axevtevan beşdarî konferansê bûn. Di hemandem de li ber Mizgefta Mezin civîneke kîtlewî û çapemenî li darxist, di vê civînê de serok û têkoşerên Serîhildana 1925-an bîranî û nerewabûna dadgehkirina wan îlan kir.</p>
<p style="text-align: justify;">Pişt re di derbarê wê ev konferans û bîranînê de lêpirsîn çêbûn û doz hatin vekirin. Di wan dozan de Serîhildana 1925-an bi kurdî hat parastin. Hîn ev dozan dom dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Di sala 2008-an de TEVKURDê, Komeleya Ehmedê Xanî, CIWAN KURDê, Weşana Ray û siyasetvanên serbixwe biryar dan ku Serîhildana 1925-an bi panelekê şirove bikin. Serok û têkoşerên Serîhildana 1925-an li ber Mizgefta Mezin bi civîneke çapamenî ya kîtlewî bîr bînin. Ji bona wan mewlûdekê bidin xwendin. Hezar mixabin ev xebata hevbeş, ji aliyê parêzgeh û dadgeha Diyarbekîrê ve hatin qedexe kirin. Lê Komîteya Amadekar ev qedexan guhdar nekir, bi helwesteke bêîtîadkarî xebata xwe meşand.</p>
<p style="text-align: justify;">Di derbarê van xebatan de jî, ji bona min lêpirsîn çêbû, encama lêpirsînê doz vebû. Di vê dozê de jî bi kurdî Serîhildana 1925-an hat parastin û hîn jî ev doza dom dike.</p>
<p style="text-align: justify;">Îsal jî, Gruba Dîyalogê ya Dîcleyê û Firatê, di 26. 06. 2010-an de Konferansa Şêx Seîd pêk anî. Di 28. 06. 2010-an de jî li ber Mizgefta Mezin Serok û Têkoşerên Serîhildana 1925-an civîneke bîranînê lidarxist.</p>
<p style="text-align: justify;">Nevîyên Şêx Seîd Diyadîn Firat, Bedrî Firat, Samed Bîlgîn, Felat, ji bona Serîhildana 1925-an îro (29. 06. 2010) panelekê û mewlûdekê pêk tînin.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi van xebatan Serîhildana 1925-an, serîhildan û berxwedanên li Bakurê Kurdistanê rojane bûn. 80 salî kesî raste rast nedikarî ku li meydanan vekirî û legal ji serok û têkoşerên Serîhildana 1925-an re xwedî derkevin. Ev tirs hat şikandin û ev tarîtî ji holê hat rakirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Pêvajo wusa xuya dike, ku nûha şunda gelê kurd, rewşenbîr, siyasetvan, dezgehên kurd dê ji serok û têkoşerên xwe re xwedî derkevin. Wan li hemberî dewletê jî  biparêzin. Dê rûmet û qiymeta wan derxin pêş reya giştî ya Tirkiyeyê û dinyayê.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ibrahimguclu21gmail.com">ibrahimguclu21gmail.com</a> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Amed, 29. 06. 2010</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/rojanebuna-serihildana-1925-an-bulten-u-pareznameya-ddkoye-rizgari-kurdkom-gruba-diyaloge-ya-dicleye-u-firate%e2%80%a6/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tevgera Şêx Seîd yan Komîteya Azadiya Kurdistan?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 03 Jul 2010 22:48:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>dara</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1557</guid>
		<description><![CDATA[Berî her tiştî divê mirov bi vekirî diyar bike ku agahiyên me yên di vî warî de ji sedî 80 şaş e û li gor manîpîlasyona îdeolojiya fermî ya Tirk, kemalîzmê ye. Sed caran mixabin ev yek rastiyeke wisa ye. Em bi devê xwe propagandaya kemalîzmê dikin.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong>Zeynel Abidîn Han</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1558" href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan/attachment/25hareketinianmagosterisi"><img class="alignleft size-full wp-image-1558" title="25HareketiniAnmaGosterisi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/25HareketiniAnmaGosterisi.jpg" alt="" width="255" height="701" /></a>Serhildana Şêx Seîd yan Tevgera Komîteya Azadiya Kurdistan?</p>
<p style="text-align: justify;">Di hebûn û xwejiyandina dîroka gelan de dîrok cîhekî mezin digre. Bi taybet gelên bindest û dagirkirî di vî warî de gelek mûhtacî rastzanîna dîroka xwe ne. Jiber ku bi serûbinkirina dîroka wan ew dihên dagirkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Lê ev yek jî têrê nake, divê di pêvajoya şiyarbûna miletekî bindest de şêrovekirina dîrokê jî qasî dîrok bi xwe girîng û jiyandar e. Jiber ku di şêrovekirina dîroka gelên bindest de her dem reng û manûpîlasyona îdeolojiya resmî ya dagirkeran bi bandur bûne.</p>
<p style="text-align: justify;">Jibo me jî ev prensîb derbas dibe. Di naskirina dîroka nêzîk ya Kurdistanê û bi taybet şêrovekirina serîhildan yan jî tevgerên netewî yên miletê me yên di dîroka nêzîk de gelek manûpîlasyonên dagirkeran xwe hîna jî di nav siyaset û rewşenbîriya Kurd de qasî ku mirov matmayî bike bi tesîr e.</p>
<p style="text-align: justify;">Demeke berê li Amedê daxûyaniyek hatibû belavkirin û hema hema aksiyonên siyasî yên bakûrî yên hemî jî ev daxûyanî îmze kiribûn. Di daxûyaniyê de dihate xwestin ku qebrên serkirdeyên Kurd yên wek Şêx Seîd, heta Seîdê Nûrsî bihêtin dîtin, cîhekî jibo wan bihête terxankirin û îtîbara wan jî bihête dayîn. Her wisa heta niha jî di hemî panêl, konferans û civînên wisa de û gelek ragîhandinên siyasî û „zanistî&#8221; de gava behsa „Tevgera 1925&#8243; dihête kirin, hemî „entelîjansa&#8221; Kurd bi yek dengî qala Serîhildana Şêx Seîd dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">Berî ku ez vê paradoksa ecêb ya „entelîjansa&#8221; me ya siyasî rexne bikim, dixwezim di derbarê „Tevgera 1925&#8243; û binavkirina wê de çend tişt bêjim.</p>
<p style="text-align: justify;">Berî her tiştî divê mirov bi vekirî diyar bike ku agahiyên me yên di vî warî de ji sedî 80 şaş e û li gor manîpîlasyona îdeolojiya fermî ya Tirk, kemalîzmê ye. Sed caran mixabin ev yek rastiyeke wisa ye. Em bi devê xwe propagandaya kemalîzmê dikin.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tevgera 1925&#8243; berî her tiştî tevgereke siyasî, îdeolojîk û leşkerî ye. Û ev hersê taybetî jî di Şêx Seîd de tunebûn, ne ku em înkara tiştekî dikin, Şêx Seîd bi xwe jî di parastian xwe ya dadgehê de wisa dibêje. &#8220;Ez ne li pêş û ne jî li paş vê tevgerê de me, ez di navendê de me û bûna min ya vê yekê jî mûqaderat e.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Naveroka rêxistinî ya vê tevgerê serxwebûna Kurdistanê ji xwe re kiriye şiyar û navê wê jî Komîteya Azadiya Kurdistan e. Serokê komîteyê Mîralay Xalid Begê Cibrî ye û komîteya serkirde jî ji layê wî û kesayetên siyasî yên wek Yusuf Ziya Beg, Doktor Fuad dihate rêvebirin. Serkirdayetiya stratejîk ev kesayetên siyasî yên Kurdistanê bûn. Şêx Seîd jî piştî gelek demên ji avakirina Komîteya Azadî û bi israra Xalid Beg tevlî vê tevgerê bûye. Dewra wî ya di nav vê tevgera herî berfireh ya netewî ya Kurd de jî wek rêberiyeke gelerî û dînî ye, ne serkirdeyeke siyasî û yan jî leşkerî&#8230;.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi taybet dewleta Tirk û klîga nijatperest ya Mustefa Kemal ketin nav hewildaneke mezin ku naveroka siyasî û netewî ya Komîteya Azadiyê li qada navnetewî wek tevgereke kevneperest û dînî bidin xûyakirin û jibo vê yekê jî diviyabûn ku serkirdeya esil tasfiye bikin û bi dadgehên sexte yên Îstîqlalê ve ev tevger wek tevgera dînî ya Şêx Seîd lanse bikin. Jibo vê yekê jî, bêyî ku bidarizînin û dadgeh bikin, Xalid Begê Cibrî û Yusuf Ziya qetil kirin. Piştre mîzansenên dadgehên Îstîqlalê ket dewrê û ji vê û pêve cîhan, tevgera netewî û siyasî ya Komîteya Azadiya Kurdıstan ku ew xwedî gelek saziyên netewî û bi çil hezar endamên siyasî bûn, wek Serîhildana Şêx Seîd nas kir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev naskirin hîna jî berdewam e û bi rengekî trajîk, ev car jî ev manîpîlasyona ecêb ne bi destê dagirkeran lê bi destê &#8220;entelîjansa&#8221; Kurd dihête berdewamkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Hemin em nirx û dewra Şêx Seîd înkar nakin û ew jibo me her dem wek şehîdekî nemir bimîne. Lê mesele ne ev yek e; mesele ev e: Madem ev tevgera siyasî wek Serîhildana Şêx Seîd dihête binavkirin, dewra Komîetya Azadî çi ye? Serokê vê tevgerê Xalid Begê Cibrî çima dihête jibîrkirin? Gelo ev nebe ku bi destê kemalîstan hatibe mîzansenkirin? Çima çi kesek meraq nake, jiber çi sedemê bû ku Xalid Beg bêyî ku bihête dadgehkirin û bi rengekî kontratiya metodên Mustefa Kemal hat qetilkirin? Çima paşê Şêx Seîd ji wê rojê heta niha  wisa hatiye pêşxistin? Prensîbên Komîteya Azadî û peyvên Şêx Seîd yên di dadgehê de çi qas li hev dihên? Navê rêxistinê Koîmte Azadiya Kurdistan e û prensîba wê ya yekemîn jî pêkanîna mafê çarenûsî ya miletê Kurd e û ev yek jî teqabûla dewleteke serbixwe dike. Gelo bes peyveke Şêx Seîd jî di vî warî de hatiye qeyîdkirin?</p>
<p style="text-align: justify;">Gengeşî wê her bihête berdewamkirin. Jiber ku pirsgirêka me ya yekemîn ev e ku em dikin û nakin nikarin xwedî armanceke dewleteke serbixwe bibin. Jiber ku em dihên manûplekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Îro jî heman kemîn di pêş me de hazir û nazir e. Serokên Kurdan yek bi yek hatin tasfiye kirin. Ji salên 1974 û pêve gava em dîroka xwe binirxînin, em dê vê rastyiê bibînin. Hema bi carekê pirsiyar dikim: Ji wan salan û heta niha çend kesên serkirde yên daxweza serxwebûna Kurdistanê dikin di sehneya siyasetê de man? Ji hemî rêxistinên Kurdistanê, ev kesên hêja yek bi yek hatin tasfiyekirin û tevgera niha bi navên kesên li hember dewleta Tirk tenazûlkirî hatine pêşxistin. Mazlûm Dogan di dadgeha Amedê de wisa dibêje : „Em tevgereke Apocî nîn in. Navê me Partiya Karkerên Kurdistanê ye. Abdullah heval sekreterê partiya me ye. Jiber ku dewleta dagirker dixweze me wek partî û tevgereke siyasî nebîne û wek grûbeke wek eşîretî binirxîne ji me re dibêje &#8220;Apocî&#8221;. Ez vî navî qebûl nakim. PKK partiyeke siyasî, netewî û çînî ya Kurdistanê ye û armanca wê jî avakirina Kurdistaneke yekbûyî, serbixwe û demokratîk e.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Dîsa mirov baş binirxîne, kesayetên siyasî, rewşenbîrên netewî û serkirdeyên wê demê yên wek Doktor Şivan, Mumtaz Kotan, Ehmed Zekî Okcuoglu, Urfan Alpaslan, Zekî Adsiz, Hayrî Durmuş û bi dehan kesayetên wisa ku hemî jiyana xwe jibo yekbûn û serxwebûna Kurdistanê dane, yan bi kuştinên tarî hatine tasfiye kirin yan jî eger îro bijîn jî, yan di koşeyên nexweşxaneyan de yan jî di dîasporayên sar yên Ewropayê de bi tenê sere xwe hatine hîştin. Bi gotineke vekirî hatine îzolekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Çawa ku Komîteya Azadî, Xalid Begê Cibrî, Yusuf Ziya Beg, Doktor Fûad hatin jibîrkirin, bi heman rengî û bi heman rêbazê ve, kesayetên serkirde û rewşenbîrên Kurd yên nexilavîkirî, yanê bi rasyonelên Tirkyetiyê ve nelihevhatî û di doza Kurdistaneke serbixwe de bi israr mayî, yek bi yek hatine îzolekirin, bê tesîrkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ev paradoksa bi xeter wê çawa bihête xiravkirin, çawa em wek milet bi zanîn û şiûreke netewî bi dîroka xwe ve rûberû bibin û ji nûve rûmeta milet û devletbûnê bi dest bixînin? Evna jî pirsiyarên girîng yên vê mijarê ne û divê li ser wê bi kûranî bihête rawestandin, ta ku em ji kemînên dagirkeran xwe û pêşeroja xwe biparêzin. Jibo vê jî, me prensîba giştî ya mirovayetiyê divê; her miletek xwedî rûmeta dewletbûnê ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Jibo vê yekê babateke taybet lazim e ku em li ser rawestin û ev jî mecala nivîseke din dixweze. Lê em di dawiya vê nivîsê de dikarin  bi serrastkirina rimzên dîroka xwe dest pê bikin:</p>
<p style="text-align: justify;">„Tevgera 1925&#8243; ne Serîhildana Şêx Seîd e,</p>
<p style="text-align: justify;">Tevgera Komîteya Azadiya Kurdistanê ye&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><span style="text-decoration: underline;">Jêder</span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://kurdistan-news.net" target="_blank"><img class="aligncenter" src="http://kurdistan-news.net/images/stories/food/logo.png" alt="" width="350" height="100" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/peyam/mijaren-taybeti/tevgera-sex-seid-yan-komiteya-azadiya-kurdistan/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
