<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Metin Esen</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/author/mesen/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 23:46:30 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kan Deryasi</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Jan 2012 22:16:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2271</guid>
		<description><![CDATA[Ağır, sancılı bir yılı geride bıraktık! Bir yıl daha yaşlandık, bir yıl daha yapamadıklarımızın ağır ezikliği altında yalpaladık. Bir yıl daha söz verdik yapamadık. Depremlerin yarattığı yıkıntılarıyla, sömürge namlularıyla kurşunlanmış genç ölülerimizle, siyasette ki boz bulanık içi boş kavramlarla, yaşlandıkça kendi kıyılarımıza deniz suları gibi çekilerek, metropollerde köşe dönmecilik oyunlarıyla, devletlerin karanlık servislerinde sürdürülen gizli ilişkiler ağı içinde Kürt halkı adına siyaset yapılarak bir yılı geride bıraktık.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;">“<strong><em>O zamanlar kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em>baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç </em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> içinde bir şeylerin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> orada. Güzel bir düştü evet…  sonra bir ulusun umudu</em></strong></p>
<p style="text-align: right;"><strong><em> kırılıp paramparça oldu.” (*)</em></strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ağır, sancılı bir yılı geride bıraktık! Bir yıl daha yaşlandık, bir yıl daha yapamadıklarımızın ağır ezikliği altında yalpaladık. Bir yıl daha söz verdik yapamadık. Depremlerin yarattığı yıkıntılarıyla, sömürge namlularıyla kurşunlanmış genç ölülerimizle, siyasette ki boz bulanık içi boş kavramlarla, yaşlandıkça kendi kıyılarımıza deniz suları gibi çekilerek, metropollerde köşe dönmecilik oyunlarıyla, devletlerin karanlık servislerinde sürdürülen gizli ilişkiler ağı içinde Kürt halkı adına siyaset yapılarak bir yılı geride bıraktık.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2272" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi/attachment/mesen2012"><img class="alignright size-medium wp-image-2272" title="MEsen2012" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/01/MEsen2012-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Sömürgeci kültür ile yoğrulmuş siyasi Kürt kadrolarının nasıl çarpıklaştığını, sol görünüp sağa savrulduğunu, mazlum bir ulusun o ağır kuşatmasına sırt dönerek kendi bireysel çıkarı için nasıl çırpındığını gördük! Kürt aydınları kendi yakın tarihini bile sömürgeci devletlerin sunduğu argümanlarıyla yazmaya çalıştı.. Tarihin karartılmasında Türk sol aydınlarıyla adeta yarış içinde bir yılı nefes nefese tükettiler. Kürdistan’ı değerleri savunan arkadaşlarımıza sömürgeci Türk devletinden daha fazla kaygı duyarak kiralık kalemleriyle saldırdılar. TC devletinin bekasını Türklerden çok bu cenah savundu. Milli misak-i sınırların parçalanmasından en çok bunlar rahatsız oldular.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokratik Kürt Hareketinin gelişmesine sömürgeci Türk devletinden çok bunlar rahatsız oldular ve Demokratik Kürt Hareketinin gelişmesinin önünü tıkamak için ellerinden gelen her şeyi ama her şeyi yapmaya çalıştılar. Kendi başlarına yapamadıkları yerde devletin desteğine sığındılar. Sömürgeci Türk devletinin işlediği karanlık cinayetlerini bile bunlar üstlendiler. Devlete karşı değil seçimlerle gelmiş bir partiyi savaşın hedefi haline getirdiler ve yer yer devletle sorunlarının olmadığını, sorunlarının var olan hükümetle olduğunu açıklamaya çalışarak Kürt halkının bilincini sulandırmaya çalıştılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürgeci Türk devleti bu gidişattan gayet memnun olarak PKK bahanesiyle Kürdistan da kanlı eylemlerini her geçen gün biraz daha ağırlaştırarak askeri işgaline meşruluk kazandırarak ve Güney Kürdistan bölgesinin gelişmesinin önünü tıkamak için zemini hazırlıyor. Tüm bu olanlar karşısında sivil siyaset Ankara’nın politik batakhanelerinin içki sofralarında kafa çekerek bir halkın kaderi belirlenmeye çalışılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Utanılası bir durum!</p>
<p style="text-align: justify;">Yüz yıla yakındır Kürdistan’a kan taşınıyor. Kürdistan’ın her karış toprağı mezara dönüştürülerek kardeşlik çağrısı yapılıyor. Basiretsiz “Kürt politikacıları” bu kan deryası içinde çırpınan Kürt halkının kaderini getirip götürüp Ankara’daki siyaset borsasında belirliyor.  Sömürgeci Türk devletinin Kürdistan’daki askeri işgal yapısını aklamak için işi getirip götürüp iki tane politik bakanın sorumluluğu olarak lanse edip Kürt halkının bilincini bulandırıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Qılaban´da katledilen 35 sivil´in cenazesinde konuşan Selahattin Demirtaş, &#8220;Bugün ülke bölünmüştür. Artik emin oldum&#8221; </strong>diyor(!) Hiç uzağa gitmeden Kürdistan’ın şu yakın tarihinde yaşanan 1925 Kürt Ulusal Hareketi (Azadi) Koçgiri, Ağrı direnişi, 1938 Dersim’de yaşananlarla “Ülke” dediği yer bölünmemişimiydi? Bu yakın tarihimizdeki başkaldırılar kanla bastırılırken birlik ve beraberlik içinde mi yaşanıyordu? Bu kadar çapsız ve bu kadar basiretsiz bir mantığa sahip olan bir “Kürt politikacısının” Kürt ve Kürdistan sorununa yaklaşımı nasıl olur? Ülke dediği yer neresi, Türkiye mi, Kürdistan mı?  Adı konmamış bir “ülke”den bahsediliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Otuz yıldır süren kirli savaş içinde Kürt halkının bağımsızlığı, özgürlüğü yerine Türk devletinin milli misak-i sınırların korunması için TC devletinin askeri işgalinin derinleştirilmesine omuz verildi. Türk bayrağıyla, sınırlarıyla hiçbir sorunlarının olmadığını günde beş vakit namaz kılar gibi bağırıp durdular. O da yetmedi: <strong>“eğer biz olmasaydık burada Türk bayrağının yerine başka bayrak dalgalanacaktı”</strong> denildi. Daha neler denmedi ki?</p>
<p style="text-align: justify;">Qılaban da katledilen 35 sivilin Kürt olmaktan başka suçu olmayan silahsız savunmasız insanlardı. Dünyanın gözlerinin içine baka baka terör örgüt üyesi adı altında savaş uçaklarıyla bombalanarak katledildi bu insanlar. Orada binyıldır var olma mücadelesi veren bir halkın trajik tarihi ve kanla barutla boğulduğuna tanık oluyoruz.  Mazlum bir halk çağdaş dünyanın gözü önünde bombalarla imha ediliyor. Uluslar arası antlaşmalar gereği sivil halk her ne pahasına olursa olsun savaşın hedefi olamaz, fakat bu antlaşmalar Orta-Doğu da politik denge hesapları ve çıkar çatışmaları içinde Kürdistan da geçerli olmadığını bir kere daha gördük.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dört-beş parçaya bölünmüş Kürdistan’ın somut gerçeği. Sömürgeciler arası savaşta bile Kürtler hedefte.. Ermenistan Azerbaycan arasında ki savaşta da gördük bunu, binlerce Kürt Mirov dağında  donarak öldü.. köyler Amerika dan gelen gönüllü Ermeni milislerince imha edildi. İran Irak savaşında da görüldü, Saddam İran’a karşı değil Kürtlere karşı imha eylemini sürdürdü, en bariz örneği Halepçe de yaşandı. Türk devleti yüz yıla yakındır başta basın olmak üzere Kemalist solun da gönüllü desteğini alarak Kürdistan da imha eylemini sürdürüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Turk Devleti demokratik açılım adı altında sürdürdüğü demokrasi manipülasyonuna “evet ama yetmez” diyen Kürt aydın ve siyasi kadrolarına Qılaban da sivil halka yağdırılan bombaların barutuyla “yemez ama evet”i ısıra ısıra yedirdi.  Çünkü hayat maddidir ve maddi hayat ise gerçektir. Kürdistan gerçekliği karşısında gerçekçi olunmadığı sürece daha çok Qılabanlar yaşayacağız. Bu kaçınılmaz!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kadar acımasız ve merhametsiz bir ortamda, mazlum bir ulus kan deryası içinde yaşama savaşı verirken yeni yılınızı nasıl kutlayayım?</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">01.01. 012 Paris</p>
<p style="text-align: justify;">(*)<strong><em>Kara Geyik. Kalbimi Vatanıma Gömün kitabının arka kapağı </em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kan-deryasi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Kitap: 1925 Hareketi ve Azadî Örgütü</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bir-kitap-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bir-kitap-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 28 Jul 2011 14:31:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2141</guid>
		<description><![CDATA[Yukarıda adından bahsettiğim kitap Tahsin SEVER’in araştırma ve inceleme sonucunda ortaya çıkan bir kitap. “Kürtlerin statüsüz bırakıldıkları döneme ilişkin, kimi Kürt çevrelerinin de iştirak ettiği değerlendirmelerin yüzeyselliği ve sığlığıdır. Kürt siyasal hareketlerinin akademik-bilimsel metot içersinde analiz gerçekleştirmediği gibi, Kürt tarihinin maniple edilmesi karşısında ciddi bir duruş sergilenmemiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yukarıda adından bahsettiğim kitap Tahsin SEVER’in araştırma ve inceleme sonucunda ortaya çıkan bir kitap. “<strong>Kürtlerin statüsüz bırakıldıkları döneme ilişkin, kimi Kürt çevrelerinin de iştirak ettiği değerlendirmelerin yüzeyselliği ve sığlığıdır. Kürt siyasal hareketlerinin akademik-bilimsel metot içersinde analiz gerçekleştirmediği gibi, Kürt tarihinin maniple edilmesi karşısında ciddi bir duruş sergilenmemiştir.(1) </strong>Derken haklı bir eleştiri getirilmektedir. Yapılan bu çalışma önemli olgular tartışmakta ve tartışmaya açmaktadır. N e yazık ki bu kitap hakkında bu güne kadar her hangi bir eleştiri bağlamında bir yazı, bir tartışma yaşanmadı!  Geçmişte olduğu gibi bugünde Kürt siyasi kadrolarında, Kürt aydınlarında bilinçli bir suskunluk mevcuttur. Bu suskunluk sıradan bir suskunluk değil bilinçli bir suskunluktur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong></strong><a rel="attachment wp-att-2142" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bir-kitap-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu/attachment/sever-2"><img class="alignright size-medium wp-image-2142" title="sever" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/07/sever-166x250.png" alt="" width="166" height="250" /></a>Kendimizle yüzleşme, yakın geçmiş tarihimizle yüzleşme cesaretini gösteremediğimiz için bugün yaşanan kaos ortamını aşma, bilgi kirliliğini kırma bilincine de sahip olamıyoruz; olamadığımız için Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin temel hedefleri tahrip olmuştur. Adına yola çıktığımız mücadelenin araçları sakat olduğu kadar, tarihi bilincinde bir o kadar kötürümdür. Hiç kuşkusuz bunun sayısız nedenleri vardır. Bu nedenlerin araştırılıp tartışılması zor bir mücadeleyi, fedakârlığı,  ödenmesi gereken ağır bedelleri gerektirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“ Ulusalcı siyasal tezlerin haraç mezat piyasada satılığa çıkarıldığı, bir yandan Kemalist demokratik cumhuriyet ile maniple edildiği diğer yandan ise ulusal değer adına tabuların yaratıldığı ve putların oluşturulduğu bu hassas süreçte anlatılan kapsam son derece önemlidir. Ağrı, Dersim, 1925 ve Koçgiri gibi hareketlerin ulusal direnmeler olduğunu kabul edene kadar Kürt hareketi gerek Türk soluna ve Türk Devletine gerekse de bunların Kürdistan’daki versiyonlarına karşı çok bedel ödedi. Şimdi gelinen yerde bu perspektifi kıskançlıkla korumak hayati bir öneme sahiptir.” (2)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1980 sonrası Kürt siyasi kadrolarının, yetişen aydınların sağlıklı bir donanımdan yoksun olduğu, tarih bilincinin ve üyesi olduğu Kürt ulusunun ulus olmasından doğan haklarını savunma bilincinin yeterli olmadığı gün geçtikçe açığa çıkmaktadır. Soğuk savaş dönemine ait örgütlenme ideolojileriyle taşıdığımız kamburdan henüz tam anlamıyla kurtulmuş değiliz. Özellikle 1990’da Berlin duvarlarının üstümüze yıkılmasında dolayı tüm ideolojik değerlerimiz paramparça olduğu gibi liberalizmin dişleri arasında bireysel kaygıları taşımanın cenderesine sıkıştık ve Mam Celal’ın dediği gibi: Kürdistan bağımsızlığı bir hayal ve şiirlerde kalan bir nostaljiye dönüştü!</p>
<p style="text-align: justify;">12 Eylül 1980 sonrası tartışmalar sonucu oluşturulan programlar, kurulan cepheler, örgütler arası oluşan işbirlikleri vs. baktığımızda hiç birinin hedefinde Kürdistan bağımsızlığı olmadığı gibi, tüm güç ve enerji fütursuzca harcanarak işi getirip götürüp ceza evlerinde yaşanan baskılar ve militarist rejime karşı Türkiye de burjuva demokrasisini savunma hedefine kilitlendi! 12 Eylül 1980 Askeri darbesinin neden niçin yapıldığı, hedefinin ne olduğu tartışılmadı ve sömürgeci Türk devleti de bu amacın tartışılmasına müsaade etmediği gibi önünü de kilitledi. Ardından Avrupa’ya çıkan Kürt siyasi kadrolarının olası Kürt sorununu Avrupa’nın demokratik kamuoyuna taşımasının önüne geçmek içinde PKK hareketini devreye sokarak Kürtleri terörizmle özleştirilmesi sağlandı ve böylece gerek ülkede gerekse yurt dışında kolumuz kanadımız kırık yürümeye çalıştık.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni yetme aydınlar türemeye başladı bu süreçte! TC. Devletinin bilinçli olarak piyasaya sürdüğü yanlış bilgiler üzerinden hareketle araştırma yapan bu aydınlar geçmiş yakın tarihimizi TC. Devletinin sunduğu argümanlar aracılığıyla Kürt tarihini yazmaya başladılar. Yazılan Kürt tarihi neresinden bakarsak bakalım TC. Devletinin yaygınlaştırdığı, derinleştirdiği devletin resmi ideolojik yapısını doğrular biçimde olduğu gibi ona da hizmet biçimde yaygınlaştırıldı. Bilinen bir örnek Metin Aktaş’ın NİŞANCI romanıdır. Bu roman eleştirisi tarafımızdan yeterince yapıldı, yeniden onu tartışmamız gerekmiyor; isteyen <a href="http://www.peyamaazadi.com/">www.Peyamaazadi.com</a> arşivine bakabilir. Geçmiş yakın tarihimizde derin bir iz bırakan 1925 hareketinin ve AZADİ ÖRGÜTÜ’NÜN lideri olan Cibranlı Miralay Halit Bey’in niteliğini çarpıtan yanlış bilgi akışını sağlayan Mehmet Şerif Fırat yalnız değildir. Bunu takıp eden başka ‘Kürt’ ‘aydınları’ da ortaya çıktı<strong>.</strong> Bunları tek tek ele alıp eleştirme olanağımız yok, fakat zaman zaman müdahale ediliyor; bu müdahale de bile<strong> </strong>tek başımıza kalıyoruz. Yanlışlara karşı çıkmak sadece bize özgü bir durum değildir, hayır! Bir bütün olarak Kürtlerin sorunudur. Kürtler bunu bilince çıkarmak zorunda! Cibranli Miralay Halit Bey birilerinin dedesi, babası, dayısı, amcası, yeğeni olduğu için savunulmuyor. Cibranli Miralay Halit Bey KÜRT İSTİKLAL KOMİTESİ(AZADİ) NİN LİDERİDİR. 1925 Hareketinin tartışmasız önderidir. Olaya olgulara böyle bakmak gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Yaşanan tarih ile tarihin bilince çıkarılması farklı kavramlardır. Kürtlerde eksik olan, yaşanan tarihin bilince çıkarılmamış olmasıdır. Geçmişte yaşananların ulusun hedefleri çerçevesinde millileştirilmediği, sistematik bir imha programının bir parçası gibi görülmediği, kimin zaman mezhepsel bir kanala, kimi zaman da ideolojik biçimlenmeye göre yorumlandığı açıktır.” (3)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tahsin Sever’in Unutturulmaya Çalışılan Bir Örgüt ve Çarptırılan Bir Tarih 1925 HARAKETİ AZADİ ÖRGÜTÜ çalışması incelendiği zaman 24 Temmuz 1923 yapılan Lozan antlaşmasıyla Uluslar arası güçlerin derin desteği sonucu Kürdistan’ın bölünüp parçalanması, paylaşılması ile işler bitmiyor. Bu bölünüp parçalanmanın, paylaşılmanın derinleşmesinin asıl bir diğer yanı Kürdistan’ın bölünüp parçalanmasına, paylaşılmasına karşı çıkan, Kürdistan’ın bağımsızlığını savunan siyasi güçlerin, önder kadroların, ulusun ileri gelenleri imha edilmeden Kürdistan’ın bölünüp parçalanması, paylaşılmasının hiçte kolay olmayacağını Kuzeyde Cibranlı Miralay Halit Bey’in Güneyde Mahmut Berzenci’nin, Doğu da Simko’nun önderlik ettikleri bağımsızlık hareketleri göstermiştir!  Bu hareketlerin yenilgisi ile birlikte Kürdistan’ın bölünüp parçalanması, paylaşılması derinleştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yanda Sovyetlerin tavrı, Bolşeviklerin durumu, Türkiye de Türkiye Komünist Partisi’nin konumu yeni yeni tartışılmaya açılıyor, fakat yeterli değil; yeterli olmamasının nedeni soğuk savaş döneminin sol ideolojik biçimlenmenin getirdiği tahribattır. Halen, kendilerine “Kürdüm!” “Fakat sosyalistim!” diyenlerin Sovyetlerin Kürdistan politikasının yanlışlığı ve Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinde açtığı yara derin tahribatına ilişkin yapılan eleştirileri halen içlerine sindirmediği gibi, Sovyetlerin Orta-Doğuda kendi devlet çıkarını Ulusal Kurtuluş mücadelelerinin çok üstünde gördüğünü de kabul edemiyorlar. Bunun en açık örneği <strong>Newroz.com da Aso Zagrosi’nin “Sovyetlerin Kürt Politikası ve Bazı Eleştirilerin Düşündürdükleri”</strong> adlı makalesinde bu duruma açıklık getirmesi. <strong>“Bu arkadaşların eleştirileri biri de yaptıklarımızla <em>“anti komunist ve anti sosyalist” </em>çevrelere malzeme sunduğumuz gerekçesine dayanıyor. (…)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> (…)Kendisine Kürd sosyalistiyim diyen biri sosyalizmi savunma adı altında Sovyetler Birliğinin Kürdlere karşı işlediği suçları gizleyemez ve bu suçları görmezlikten gelemez. Lenin’in başında olduğu Sovyetler Birliği, Kuzey, Doğu ve Güney Kürdleriyle çok geniş bir ilişki ağı içindeydi. Kürdistan’ın farklı şehirlerindeki Sovyet Konsolosları ve istihbarat ajanları Sovyetler Birliği yönetimine yıllar boyunca bazen günlük ve bazende haftalık raporlar veriyorlardı. Verilen raporlarda binlerce Kürd ileri gelenleriyle yapılan ikili görüşmeleri veriyorlar. Azadi’nin Başkanı Cibranli Xalid Bey ile yıllarca ilişki halindeler. Azadi’nin Kürdistan çapında sahip olduğu örgütlülüğü çok yakından biliyorlar. Doğu Kürdistan’ın bir dizi ileri gelenleriyle ilişki içindeler. Güney Kürdistan’da Şeyh Mahmud’un temsilcileriyle ilişki içindeler.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sovyetler Birliği’nin Kürdlere ilişkin tek bir politikası var. Kürdlerle İngiltere’nin ilişkilerini bozmak ve Kürdleri İngiltere’den uzaklaştırmaktı. Buna karşılık Kürdlere ne öneriyordu? Hiç bir şey.. Sovyetler Birliği için bağımsız, federal ve hatta otonom Kürdistan kimin denetiminde olursa olsun Sovyetler Birliği’nin devlet güvenliğine karşı tehdit oluşturur, temeline dayanıyordu.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Sovyetler Birliği bir yandan Kemalislere ve İran rejimine her türlü desteği sunarken, diğer yandan Kürdleri oyalamaya ve İngiltere’den uzaklaştırmaya çalışıyordu. Cibranli Xalid Sovyetlerin bu politikasını gördüğünden dolayı, Sovyetlerin diğer parçalardaki Kürdleri İngiltere’den uzaklaştırma istemlerine soğuk bakıyordu. Lozan’da Kemalistlere danışmanlık yapan Sovyetler Birliğinin Kürdistan’daki konsoloslukları ve ajanları Azadi örgütünün ulusal istemler doğrultusunda Kürdlerin ezici çoğunluğunu örgütlediğini ve <em>“ulusal bir hareket”</em> olduğunu rapor etmelerine rağmen, hareket başladığı zaman Sovyet basını Kemalistlerle aynı dili kullanarak harekete saldırdı. Bu konuda yüzlerce rapor var. Fakat, onlar Kemalistler gibi “Gericiler”, “dinciler”, “İngiliz yanlıları”, “emperyalistlerin uşakları” “hilafet ve saltanatı geri getirmek isteyen yobazlar” diye harekete saldırdılar..” (4)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Tabi böylesi durumlar devlet çıkarları açısından gayet doğaldır ve anlaşılır bir durumdur bu, fakat Kürt siyasi kadrolarının tavrı, Kürt aydınlarının tutumu hiçte doğal değil; olmadığı gibi anlaşılır bir durumda değildir. Kuzey Kürdistan da 1975 sonrası oluşan siyasi örgütlenmelerin büyük bir çoğunluğu kendi aralarından çok Türk solu ile birlikte çalışma içinde büyüyüp Kürtçü oldular(!) Bu ortak çalışma içinde Türk solunun “her türlü milliyetçiliğe hayır!” sloganı etrafında enternasyonalist dayanışma içinde Güney Kürdistan da dişe diş yürütülen mücadele, gelişen Demokratik Kürt hareketini gericilikle, emperyalizmin işbirlikçisi olmakla suçladılar. Kemalist sol ile aynı bulvarda Kürdistan ulusal Kurtuluş Mücadelesinin temel değerlerini dinamitlediler.. Bunlar unutulmuş değildir. Yapılanlar tarihi notlar olarak arşivlerimizde birikiyor zamanı geldiğinde asıl tarihin bilincinde olan namuslu insanlarımız vasıtasıyla yarın çocuklarımıza anlatılacaktır, bu kaçınılmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">24 Temmuz 1923 Lozan antlaşmasının yıl dönümü nedeniyle bazı Kürt İnternet sitelerinde Lozan’a hayır çağrılar yapıldı. Bu tür çağrılar iyidir. Kürtlerin tarih bilincine çarpması açısından önemlidir. Fakat Lozan antlaşmasıyla Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması paylaşılması ile yetinilmemiştir. Bu anlaşma aynı zamanda 1925 Hareketi AZADÎ örgütünü kuşatma antlaşmasıdır. Bunu göz ardı ettiğimiz an yapılan çağılar eksiktir. <strong>“Kemalistler Lozan’a gidilen bir süreçte konumlarını güçlendirmek, TBMM’nin Kürtleri de temsil ettiği tezlerine dayanak aramaktadırlar. Lozan’da Kürtlerin devre dışı bırakılması için Kemalistlerin elinde Özerklik yasası gibi bir silaha da ihtiyaç vardır. TBMM’nin Kürtleri temsil ettiği savı, azınlık bile olsa Lozan’da Kürtlere bir statü verilmesini engeller. (…)  24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan Anlaşması imzalanır. Anlaşma, İngilizlerin Ankara Hükümeti’yle paslaşmasının ürünüdür. Lozan Anlaşması’nın imzalanmasıyla son halka da kopmuştur Azadî’nin, harekete geçmesi için şartlar olgunlaşmaya başlamıştır.”  (5) </strong>Fakat olgunlaşan şartlar belli bir süre sonra başta Sovyetler olmak üzere uluslar arası güçlerin de desteği ile imha edilecektir. Bu süreç çok önemlidir bu durum anlaşılmadan sağlıklı yol almamız mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> “Unutturulmaya Çalışılan Bir Örgüt ve Çarptırılan Bir Tarih 1925 HARAKETİ AZADİ ÖRGÜTÜ” </strong> önemli bir çalışmadır. Çok titiz davranılmış, büyük bir hassasiyet gösterilmiştir. <strong>“İşin en dikkat çekici yanı ise Bitlis Divan-ı Harbi Mahsusun belgeleri, Mahkeme tutanaklarının günümüze kadar açılmamasıdır.” (6) </strong>Buna rağmen Tahsin SEVER çok büyük bir sabırla, titiz bir araştırma ile bu gün yaşanan kaos’un ve bilgi kirliliğinin sürdürüldüğü bir ortamda bilincimize çarpıyor. Bu kitap, 1923 den bu güne kadar Türk Devletinin Kürt ulusunun varlığını yok sayıp inkar etmesine; devletin resmi ideolojisine göre biçimlenmiş aydınların yakın tarihimizi karartılmasına karşı kar altında boy atan  baharı müjdeleyen bir kardelendir!</p>
<p style="text-align: justify;">Tahsin Sever, bu çalışmasında roman dil tekniğini kullanmıştır. Gereksiz abartıya, gereksiz kelime ve sözcük yığınına yer vermemiş, aksine sade ve akıcı bir dil kullanmış. Kendisinin değimiyle: “<strong>Tarih bilinci, bize geçmişin yanlışlarından arınma olanağı verir.” </strong> Kitap bu perspektif temelinde yürütülen bir çalışmanın ürünüdür. Kürt gençliğinin temiz ve sağlıklı bilince ulaşmasında bu kitap önemli bir katkı sunacaktır. Bizim kuşak yaşlandı ve yoruldu. Bizim kuşağın içinde önemli kadrolar çıktı bunu da inkâr edemeyiz ve bu kadrolar Kürdistan bağımsızlığı doğrultusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadılar. Ne yazık ki bu kadrolardan birçoğunun bugün içinde bulundukları durum içler acısıdır. Yalnızlığa itildi, itibarları zedelendi, açlıkla baş başa yaşamak zorunda bırakıldı. <strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tahsin Sever’i bu çalışmasından dolayı kutlarım, önemli bir çalışma!</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">Temmuz 2011</p>
<p style="text-align: justify;">Paris</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> (1)Kitaptan.syf 18</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(2)Tahsin Sever: Tarihi doğru okumak ve 1925 üzerine. <a href="http://www.peyamaazadi.org/">www.peyamaazadi.org</a> Ocak 2006</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(3) Kitaptan.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(4) Aso Zagrosi: Sovyetlerin Kürt Politikası ve Bazı Eleştirilerin Düşündürdükleri” Newroz.com: 04. 07. 2011</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(5)Kitaptan syf. 105- 153</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>(6) Kitaptan syf. 267</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bir-kitap-1925-hareketi-ve-azadi-orgutu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kemalist solcular beyaz “Kürtler”</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalist-solcular-beyaz-%e2%80%9ckurtler%e2%80%9d</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalist-solcular-beyaz-%e2%80%9ckurtler%e2%80%9d#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2011 00:19:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2055</guid>
		<description><![CDATA[Sermayesi kan olmuş entelektüellerin aksesuar akşamlarında yüzünü Ankara’ya çeviren Beyaz ‘Kürtler’ dedelerinin istiklal mahkemeleriyle darağacına gönderildiğini kendi bireysel çıkarları uğruna unuttular.  Kemalist devletin cinayet organlarında görev almak için tüm temel değerleri, inançları terk edip T.C. Devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü sürgün ve katliamlarına bir kez daha yeşil ışık yaktılar. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Eşi benzeri olmayan sayısız olayla örülmüş tarih, </em></strong><strong><em>genellemelere uymaz pek-  Amin Maalouf</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bugün yaşanan süreci genel geçer kavramlarla açıklama şansımızın olmadığı bir gerçek!  Karl Marx 18.yüzyılın sonuna doğru geliştirdiği ve günümüze kadarda ağırlıklı olarak savunulan <strong>“tarih sınıf mücadeleler tarihidir”</strong> tezi artık günümüzde geçerli bir kavram olarak her şeyi açıklamaya yetmiyor. Aynı şekilde <strong>“medeniyetler çatışması”</strong> kavramı da günümüzde gelişen olayların perde arkasını doğal olarak yansıtmıyor bize, bu anlamıyla Kürdistan da sürdürülen askeri işgali kırmanın yolu anti-emperyalizmlerle de açıklanamaz. Bir ulusun ulusal haklarından yoksunluğunun sürdürüldüğü bir yerde demokrasi mücadelesinden de bahsedilemez.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2056" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalist-solcular-beyaz-%e2%80%9ckurtler%e2%80%9d/attachment/tablo_mesen"><img class="alignright size-medium wp-image-2056" title="Tablo_MEsen" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/06/Tablo_MEsen-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>TC gibi kanlı geleneğe sahip bir devletten modernizm çıkması mümkün değildir. Anti- Kürt, anti Komünist olan Kemalizm’i demokratik olarak lanse etmek ve onu yüceltmek beyaz ‘Kürt’lerin yapması gereken bir ödevi olarak Genel Kurmayın Apo vasıtasıyla ‘Kürt’ siyasi kadrolara dayattığı bir program. Kemalizm hiçbir döneminde demokratik bir yapı olmadı aksine Türk devletinin resmi devlet ideolojisi olarak sürdürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu resmi ideolojiyle İtaat-Terakki mirası üzerinden Ermeni soykırımdan geriye kalan etnik azınlıkların yanında Kürt ulusunun varlığını 1924 anayasasıyla birlikte yok sayıp inkâr ederek Türk ulusçuluğunun yaratılması cumhuriyet adı altında sürdürüldü. Bunun yanında Laiklik ve demokratik cumhuriyetçilik adı altında oluşturulan Dinayet bakanlığı ve onun bünyesinde oluşturulan imam hatip okullarında din vasıtasıyla Türklüğün esasları anlatılarak Türk olmayan unsurların asimilasyonuna çalışıldı. Devlet destekli olarak Cumhuriyetin kurulmasından bu yana sürdürülen toplumu bir baştan bir başa Türkleştirmek/İslamlaştırma çalışması yeniymiş gibi sunuluyor ve işi getirip götürüp AKP’ye pazarlıyorlar. Eşeğin olduğu yerde semeri dövme görevini de başta PKK ve şürekâsı olmak üzere Türk solu, Devlet partisi CHP ve askerler üstlenmiş olarak topluma şeriat gelecek korkusunu aşılmaya çalışıyorlar!</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye de süren sınıf mücadelesinde Sol hiçbir zaman gerçek anlamda sol olarak tarih sahnesinde yerini almadı. Soğuk savaş döneminde yaratılan ‘sol’ örgütlenmeleri olarak ortaya çıktı. Lafı yerinde söylersek kompradorluk göreviyle hareket ettiler. Hiçbir zaman Kemalizm’le hesaplaşmadı, aksine anti-emperyalizm teorileriyle ‘bağımsız’ Türkiye’yi savundular ve Kürt ulusunun içinde bulduğu sömürge konumunu devlet argümanlı teorilerle gericiliğe, feodalizme karşı savaş biçiminde algılayarak Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesini solculuk teorileriyle iç içeriğini boşaltarak tahrip etiller.</p>
<p style="text-align: justify;">Ankara’nın göbeğinde sürdürülen sivil siyasetin, sivil itaatsızlığın dün olduğu gibi bugün de vardığı yer; hiç bir hak ve hukuk tanımayan TC Devletinin belirlediği sınırlar içinde suratlarında patlayan tokatların şiddetiyle alçıya düşmüş burun kemiklerinin sızıntısıyla salya sümük temel değerlerini inkâr ederek politika yapmaktır. Yılların eskitmediği evde kalmış Kemalist solcuları ‘kardeşlik’ ‘beraberlik’ ‘bu güzel vatanı bölen namussuzlardır’ ‘barış’ ‘demokrasi’ sloganları altında Kürt ulusunun kanını pazarlayarak TC meclisine taşıdılar. Kürtlerin kanı üzerinden Meclise taşınan bu evde kalmış solcu mebuslar Kemalist değerlerin gönüllü koruyucuları olarak ‘vatanın bütünlüğü, milletin bölünmezliği’ ruhuyla çıkan yasaların altına imza atacaklar.. geçmişte oldu bu günde olacak.. bu şaşmaz bir kuraldır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesinin son otuz yıllık sürecinde ayak bağı olanlar, bugün ayak bağından öte kangren haline geldi ve biz bu kangren yanımızın kesilip atılması için bireysel eleştirilerden, ulu orta yakınmalardan, geçmiş anıların nostaljisiyle kendimizi avutmaktan kurtaramadığımız için bugün gelişen ve değişen süreci belirleme özelliğinden yoksun olarak alternatif de oluşturamıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Alternatif oluşturmak fedakârlık gerektiren, bedel isteyen bir şeydir. Hele Avrupa’ların göbeğinde bireysel rahatlığın verdiği <em>entelektüelliğin o dayanılmaz havası içinde başka bir macerada yoldaşlarının kanı üzerinde tarih yazanlar. Kürdistan’ın herhangi bir şehrinde değil Ege deniz’in kara dalgalarının sesini dinlemek için kıyı şeritlerinde yazlık tatillerin, Elazığ da değil İstanbul da Paris café hayalleri içinde olan Kürt ‘siyasi’ kadrolarıyla nasıl alternatif oluşturulacak, var mı böyle bir imkân? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Sermayesi kan olmuş entelektüellerin aksesuar akşamlarında</em><em> </em>yüzünü Ankara’ya çeviren Beyaz ‘Kürtler’ dedelerinin istiklal mahkemeleriyle darağacına gönderildiğini kendi bireysel çıkarları uğruna unuttular.  Kemalist devletin cinayet organlarında görev almak için tüm temel değerleri, inançları terk edip T.C. Devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü sürgün ve katliamlarına bir kez daha yeşil ışık yaktılar. ‘Kardeşliğin, beraberliğin’ sürdürülmesinde ne kadar demokrat olduklarını anlatmak için çıkardıkları canhıraş sesleri militarizmin kanlı postalları altında cızırtılı bir hale dönüştüğünü hiç görmediler, ya da gördüler de;  yüz yıla yakın zamandır kafalarını kaldırma cesaretine sahip olmama geleneğini sürdürmeyi yeğlediler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, barış ve kardeşlik tantanası ile Kemalist solcularla birlik oluşturan PKK ve şürekâsıyla birlikte yürüyen yedek takım partileri, seçkin bireyleri politik inceliklerini bir kenara bırakarak Anakara’nın politika batakhanelerinde Kürt ulusunun ulus olmasından doğan haklarını bir çırpıda tahrip ederek işi  <strong>“Bize verilen destek Öcalan’a verilmiş destektir” </strong>düzeyine düşürdü.  “<strong>Kürt ulusal hareketi” </strong>denen şey aslında Kemalist solcularla beyaz’ Kürtlerin’ bir araya geldiği seçim bloğundan başka bir şey değil. Ve bu “K.Ulusal hareketi”  kapasitesi düşük bir iki tane ‘Kürt’ mebusunu TC meclisine göndermekle  <strong>“Kürt ulusal hareketi yalnız kendisinin değil Türkiye&#8217;nin de demokrasi ve özgürlük yolunu açan dinamiklere sahip olduğunu…” </strong>(*)kanıtlamış oldu(!)</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda da dediğim gibi Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesinin son otuz yıllık sürecinde ayak bağı olanlar, bugün ayak bağından öte kangren haline geldi. Ayak bağını kangrene dönüştüren Kürt ‘aydınları’ şimdi geleceğimizin öngörülerine sahip koca teorisyenlerimiz olmaya hazırlanıyorlar! Vebalı öyle görenlerin boynuna! Bir dönemin hainleri, işbirlikçileri şimdi kahraman olarak meydanlarda gezdiriliyor. Teoride kusur olmaz, lakin politikada geçmişte yanlışlar hep olmuştur(!) Çükü bağlarımız çok iyiyiydi… amma dolu vurdu hesabıyla teori üretilmez politika da yapılmaz.. bunun adına kasaba tüccarlığı denir ve bu tüccarlar iki kere ikinin dört ettiğini düşünmezler, aksine iki kere ikinin alırken ne kadar yaptığını, satarken kaç yaptığın düşünürler.<strong> “Kürt ulusal hareketi” </strong>denen bloğun TC meclisine gönderdikleri mebusların yaşam ve düşünüş tarzları bu kasaba tüccarlarının yaşam tarzına benziyor. Yoksa mazlum bir ulusun kaderini çok düşündüklerini sanmıyorum!</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">25.06. 2011</p>
<p style="text-align: justify;">(*) Gelawej: editörden.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kemalist-solcular-beyaz-%e2%80%9ckurtler%e2%80%9d/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kral öldü, yaşasın Kral</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kral-oldu-yasasin-kral</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kral-oldu-yasasin-kral#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 23:32:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1863</guid>
		<description><![CDATA[Orta- Doğu’nun ve Afrika’nın yeniden düzenlenmesi gerekiyor emperyal devletlerince, çünkü eski statükonun yeni araçlarla sürdürülmesi için başka politikaların devreye sokulması artık kaçınılmaz bir durum haline gelmiştir. Yeni savaş biçimleri askeri işgallerle sürdürülmesi çok ağır ve pahalıya mal olmaktadır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>İnsan yaşamıyla, toplum hayatıyla, su arkıyla kendi </em></strong><strong><em>macerasını yaşar!</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Orta- Doğu’nun ve Afrika’nın yeniden düzenlenmesi gerekiyor emperyal devletlerince, çünkü eski statükonun yeni araçlarla sürdürülmesi için başka politikaların devreye sokulması artık kaçınılmaz bir durum haline gelmiştir. Yeni savaş biçimleri askeri işgallerle sürdürülmesi çok ağır ve pahalıya mal olmaktadır. Afganistan’da, Irak’ta ve 1990’ların başında Balkanlarda sürdürülen askeri işgal ve savaş harcamaları gerek ulusal gerekse uluslar arası üretimin paylaşılması ve tüketilmesinde ekonomik krizlere yol açtı. Ekonomik krizin yol açtığı bunalım başta ABD olmak üzere AB ülkelerinde toplumsal huzursuzluğu hat safhaya çıkardı. Bu ülkelerde başta işçiler olmak üzere çeşitli kademeden yoksul kesim askeri harcamalardan dolayı kendi refah düzeyleri düşmesi sonucu başlayan huzursuzluğu devletlerinin yeni bir askeri harcama gerektiren savaş bütçesini bir başka bahara ertelemek zorunda bıraktı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1864" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kral-oldu-yasasin-kral/attachment/reuters"><img class="alignright size-medium wp-image-1864" title="reuters" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/02/reuters-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>O zaman yapılması gereken şey üretimin ve tüketim paylaşılmasında yeni pazarların oluşmasının önündeki engelleri ortadan kaldırmak için dışarıdan “demokrasi” ihracı gerektiren bir politikanın devreye sokulması gerekiyor, bunun içinde bu yeni politikanın hayata geçmesinde ayak bağı olan engellerin kaldırılması için o engelleri içten parçalanması kaçınılmaz …</p>
<p style="text-align: justify;">Yenidünya düzenine uyum sağlanması gerekiyor!</p>
<p style="text-align: justify;">Başta Çin olmak üzere Hindistan ve İsrail’in Afrika da özellikle inşaat ve tekstil sanayi bunun yanında ise sarı elmas ve altın ticaretinin bu üç ülkenin denetimine girmesi Avrupa’nın özellikle Fransa’nın burada Pazar kayıbına yol açtı. Özellikle Çin’in kuzey Afrika da inşaat sektörünü ele geçirmesi Fransa’nın bu alanda gerilemesine neden oldu. İsrail ise Kenya üzerinden Afrika da çıkarılan sarı elmas ve altın pazarını elinde tutmasının yanında Hindistan’ın tekstil sanayisinin bu alanda yer edinmesi ise işin bir başka boyutunu göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya pazarının yeniden üretimi ve paylaşım savaşı ADB, AB, Rusya ve ÇİN ile birlikte Hindistan arasında Orta- Doğu ve Afrika üzerinde sürdürülmektedir. Bu süren savaşın temelinde yatan politika yenidünya düzenine entegre edilmesi savaşıdır. Bu entegrenin nasıl gerçekleşeceği üzerinde durulmaktadır bu gün. Orta-Doğu ve Afrika da var olan devlet yapıları en genel anlamıyla diktatörlüktür bu diktatörlüklerin yenidünya düzenine entegre olması kolay olmadığı için oluşturulan statüko değişmeden Orta-Doğu  ve Afrika ülkelerinin devlet yapısını ‘sivilleştirilmesi’ gerekiyor bunun da yolu bu ülke toplumlarının zayıf yanı olan yoksulluğu ile birlikte baskı ve şiddet altında olmaları emperyal devletler açısında kullanılması açısından çok büyük avantajlar sağlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bunun yanında son on yılda Fransa tekstil sanayisi Tunus’a kaydı ve bunun yanında irili ufaklı bir yığın şirket de Tunus’a yerleşmek için Fransa’yı terk etti. Oradaki üretim Afrika pazarına akınca işin rengi değişti ve Afrika artık Fransa’nın Tur Eiffel’li resimleri yerine Afrika’nın rengini biçimini oluşturan motifler Afrika’nın köle ruhunu parçaladı. Fakat bu yapılan aşırı üretim oradaki diktatörlerin Avrupa karşısında şımarık çocuk haline getirmesi bardağı taşıran son damla oldu ve bu diktatörleri kendi halkı vasıtasıyla yerinden edilmesi için harekete geçildi. Sénégal, Kongo, Cote d’Ivoire, Somalie ve başka Afrika ülkelerinde seçimler vasıtasıyla politik krizlere sokuldu ardından Tunus da halk sokaklara taşırılarak Zeynelabidin Bin Ali’nin iktidardan uzaklaştırılması sağlandı ve Fransa AB ülkelerini arkasına alarak bu ülkelerde yaşanan krizin çözülmesi için devreye girdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Mısır Orta-Doğu’nun en zayıf halkası olduğu kadar aynı zamanda Arap dünyasının da güçlü bir merkezidir. ABD’nin büyük Orta- Doğu projesinin uygulanmasında engel bir konumda olması ve yer yer ABD karşıtı politika geliştiren H. Mübarek’in kızağa çekilmesi gerekiyordu ve aynı zaman da Arap dünyasıyla ABD’nin uyumlu politika geliştirilmesinde aykırı bir konuma sahipti. Orta- Doğu da ‘barışın’ sağlanması gerekiyorsa onu da ABD ‘sağlar’! Son otuz yıldır Mısırı demir yumrukla yöneten H. Mübarek ülke ekonomisinin nerdeyse yüzde altmışına sahip ve dünya zenginleri arasında kırk beş milyar dolarlık servetiyle birinci sırada&#8230; O bir tarafta ise mısır halkı açlık yoksulluk ve sefalet içinde baskı ve şiddetin altında yaşamaya çalışıyor ve bir işçinin günlük kazancı ise iki buçuk dolar civarın da olduğu söyleniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk ve baskı altında yaşayan toplumlarda şiddet kitlelerin ruhunda yarattığı parçalanma sonuçta dönüp karşıtına yöneldiği anda üzerindeki baskı mekanizmasını parçalar. Baskı mekanizmasının parçalanması karşısında şaşkına dönen egemenler o anda bir takım haklar vermenin gerektiğini düşünürler, fakat bu istek bile gönüllü bir istek değil, sadece mırıldanma düzeyindedir, dolaysıyla yürüttüğü baskı, uyguladığı şiddetin sonucunda sersemleşmiş halk yığınlarının ilintileri içinde kayıp olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk kitlesinin açlık ve yoksulluk karşısında yaşamadan ölmenin kendilerinden geriye kalanlar için bıraktıkları mirasın sefalet olduğunun bilincine vardıklarında yerine getirmeleri gereken bir görevlerinin olduğunu, bunun içinde ne olursa olsun içinde bulundukları bu acımasız ortamdan kurtulmak için sokaklara döşenmiş taşların birer silah olduğunu düşünür. Bu silahı avuçladığı an kendisinin bir insan olduğu gerçeğini kavrar. Kendilerine uygulanan baskı ve şiddete karşı kendi şiddetiyle onu yenebileceğinin bilincine varır.</p>
<p style="text-align: justify;">Avuçladığı silah olan sokak taşlarını egemenliğin çeklik zırhını parçalamak için fırlattığı anda kendi korkusunu yenerek zafere ulaştığını görür. Artık onun arkasına dönüp bakacağı zamanı kalmamıştır, kan revan içinde eti kemiği namlu ve dipçiklerle parçalanmasına karşın korkusunu yenmiştir ve kendi insanlığının zaferi bu kan ve şiddetten doğduğunu görür. Sıradan dediğimiz halk yığınları ellerine aldıkları silahların sayesinde yavaş yavaş etrafındaki baskı ve şiddetin sonucu olan yasakların kendiliğinden ortadan kalktığını ve gerçek özgürlüğün bu anda başladığına tanık olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Orta-Doğu ve Afrika’da yaşanan halk hareketlerinin ‘kendiliğinden’ gelişmesi sonucu tutuşturduğu kıvılcımın temelinde yatan şey bu gerçektir. Kendinin koruyucusu olarak bildiği-bellediği devletin ordusuyla, polisiyle kendisine saldırdığında içgüdüsel olarak yığınsal birlikteliğini geliştirerek ona karşı durarak savunma ve saldırıya geçer. Bu anda artık yalnız olduğunu kendisiyle devletinin arasında efendi köle ilişkisinden öte bir şeyin olmadığını görünce ona karşı hem savunma hem de savunma içinde saldırıyı geliştirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat ortada başka bir gerçeğin olduğunun farkında da değiller! Orta-Doğu ve Afrika da oluşturulmuş bir statükonun olduğu ve bu statükonun değişmesinden yana olmayan dış kuşatmanın var olduğu.  Orta- Doğu ve Afrika da var olan devletlerin Avrupa devletlerinin yapısından çok uzak ve farklı olduğudur. Avrupa devletlerinde yürütme ve yasama organları tek bir kişinin ve tek bir partinin eliyle yürütülmediğidir. Avrupa da devletten pay alan herkes o devletin sahibidir. Orta-Doğu ve Afrika da ise bunun tam tersidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tunus’ta başlayan kitle ayaklanması Mısır’a sıçradı! Bu halk ayaklanmaları, soğuk savaş dönemine ait yönetim biçimi olan tek şef, tek partili diktatörlüklerinin artık bundan sonra yaşanmayacağını, fakat aynı zamanda bu halk ayaklanmalarının kendi içinde derin bir açmazın olduğunu da gösterdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk ayaklanmaları genellikle kesin bir modellik teşkil etmez, fakat toplumsal değişimin hızlanmasında önemli bir işleve sahip olduğu da bir gerçek. Bireylerin günlük yaşamında önemli bir değişim yaratır. Olay ve olgulara eski alışkanlıklarının dışında bir gözle bakar ve kendini burada sorgulamaya başlar. Aydınların davranışında, düşüncesinde önemli bir sıçrama yapar ve bilincin farklı bir biçimde kendini yeniden var edebilmek için kırılmasını yaratır.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan ruhunda yeniden kendinin insan olduğu bilincine ulaşır. Toplumsal kargaşanın yarattığı en önemli şey insanın insan olarak var olmasının bilincini yeniden yaratmasına yol açmasıdır. İnsanların arasındaki bağ ideolojilerden veya aynı mezhepten dolayı oluşmadığını aksine toplumsal sorunlarından dolayı ortak hareket etme bilincinden dolayı olduğunu gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumun dokusunu tahrip eden ideolojik yapıları meydana getiren politik örgütlenmelerin Mısır da yaşanan halk ayaklanmasında hiçbir önemi olmadığını ve sıradan halkın yürüttüğü savaş bu yapıların çok çok ilerisinde bir yerde olduğunu gösterdi. Asıl savaş sıradan halkın yürüttüğü o muazzam savaşı içerden emperyal devletlerin istediği ve biçimlendirdiği şekliyle onların politikasına uygun ideolojik ve mezhepler biçiminde yürütülen politik savaşlarla parçalanması savaşıdır; dolaysıyla diktatörlüğe karşı yürütülen savaş yeni bir diktatörlüğün yaratılmasına yol açar. O yüzdende gerek Tunus’ta gerekse Mısır da ki halk ayaklanmalarında yaşanan derin açmazın bir yanı da burada yatmaktadır!</p>
<p style="text-align: justify;">Diktatörlüğe karşı gelişen ayaklanma yoksul halkın içinde bulunduğu çekilmez hayat olan açlık- yoksulluk ve baskıdan dolayı olmuştur. O kadar!  Halk yenidünyanın nimetlerinden yararlanmak istemektedir, bunu da görmek lazım. Kendi içinde örgütlenmiş halk komiteleri yok, sistemi değiştirecek ve gerçek halk iktidarını oluşturacak  Sovyetleri yok. Peki, bu halk ayaklanmaları nasıl bir devrim yarattı bu ülkelerde?  Mübarek’in gitmesi, Ben Ali’nin gitmesi sistemin değişmesinde çok önemli bir gedik açmayacaktır, sadece kitlelerin üzerindeki baskı mekanizmasında birazcık bir gevşeme yaratacaktır. Kitlelerin üzerinde yaratılan bu biraz gevşemenin adı demokrasi olarak halka yutturulmaya çalışılıyor, oysa bunun adı: ÖLDÜ KIRAL YAŞASIN KIRALDIR!</p>
<p style="text-align: justify;">Mısırda yaşanan 17- 18 günlük halk ayaklanması her hangi bir programın veya belirlenmiş bir siyasi iktidar biçimine göre olmamıştır. Yukarıda da belirttiğim gibi açlık, yoksulluk ve baskıdan dolayı gelişen bir ayaklanmadır. Sonuç itibari ile ordu yönetime el koydu ve yönetime el koyan askeri konsey emperyal devletlere şu mesajı vererek kendine meşru bir zemin yarattı: ‘satüko değişmeyecek, yenidünyaya uyumlu hareket edilecek(!)’ Şimdi askerin gölgesinde demokrasicilik oyunu başladı! İlginç olan şey görünmeyen askeri yönetim sivil elbisenin içinden çıkıp normal askeri elbisesiyle eski sürdürdüğü gizli iktidarını şimdi açıktan fakat demokrasi oyunuyla yeniden sürdürmesidir. Orta-Doğu ve Afrika’ya özgü bir durumdur bu ve hiçbir zaman sivil iktidarların normal koşullarda geliştiği olmamıştır, sürekli olarak devlet sivil elbiseli askerlerin demir yumruğu altında yönetimini sürdürmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek Tunus’ta gerekse Mısır’da gelişen halk hareketi uluslar arası kuşatma ile sistemin kökten değişimi engellendi. Var olan statükonun biçimde değişimi ile yeniden sürdürülmesi için devlet başkanlarına baskı yapıldı. Halk da bu isteği derinleştirerek devlet başkanlarının gitmesini sağladı, fakat sistemin özünde herhangi bir değişim olmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu durumu sağlıklı olarak sorgulayamaz durumda olan Türk solu ve Kürt aydınlarının birçoğu Mısır’da ve Tunus’ta kendiliğinden gelişen halk hareketlerinin bir devrim yaptığı ve yapıyor olgusuyla hareketle tozu dumana katarak yere göye sığdıramadılar. Ki bu durumları yeni bir şey değildir, eski soğuk savaş dönemine ait ideolojik mantıklarıyla olay ve olgulara yaklaştıkları için yanlış yapıyorlar. Bu yanlışlarını geçmişte de yaptılar. Her halk ayaklanmasını ilerci, devrimci ve ya gerici görme sakatlığından bir türlü kendilerini kurtaramadılar. Örneğin: Türk devletinin biçimlendiği dönemin başlangıcında Komünist parti önderlerini katleden, Kürdistan’ı kan deryasına çeviren Kemalist kadro hareketi ilerci ve devrimci olarak görülmüş, alkışlanmış, desteklenmiştir. O bir taraftan antiemperyalist ve anti sömürgeci olan ve ulusal bağımsızlığı hedefleyen gerçek halk hareketi olan Kürt başkaldırıları ise gerici ve emperyalizmin işbirlikçisi olarak adlandırılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek Tunus’ta gerekse Mısır da yaşanan durum şunu göstermiştir, kim ne derse desin artık dünya eski dünya değil ve bundan sonra da eskiye öykünmek yerine geleceğe açık başka bir dünyanın yaşanacağı kaçınılmazdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;">19 Şubat 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kral-oldu-yasasin-kral/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Orası bir sömürge değil !”</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9corasi-bir-somurge-degil-%e2%80%9d</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9corasi-bir-somurge-degil-%e2%80%9d#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Nov 2010 00:45:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1729</guid>
		<description><![CDATA[Kürdistan da ki gelişmeler Ankara havasına göre biçimlendiği için her şey toz duman içinde tam tekmil yürüyor. Kavramlar birbirine karıştığı gibi; hedef şaşırtmada bir o kadar kolay olmaktadır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kürdistan da ki gelişmeler Ankara havasına göre biçimlendiği için her şey toz duman içinde tam tekmil yürüyor. Kavramlar birbirine karıştığı gibi; hedef şaşırtmada bir o kadar kolay olmaktadır. Günümüzde gelişen politikanın yönü Türk devleti tarafından belirlendiği için neyin nasıl olması ve nasıl yürütülmesi gerektiğini de gene Türk devleti belirlemektedir. “Kürt” sorununda sivil siyasetin herhangi bir karar verme gücü yok; dolayısıyla politik olarak çözüm üretmesinin de şansı yoktur. Kürt sorununa bakışta esas belirleyici olan Türk ordusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk devletince sivil siyasetin kulağına üfürülen demokrasi rüzgârı ortalığı kasıp kavurunca Kürt siyasi kadrolarının, aydınlarının iliklerine kadar eridiğini görüyoruz. Bir taraftan Türk demokratları, liberalleri demokrasi havarisi kesilerek Kürt siyasi kadrolarının beynini tarumar ederken, öte yandan Türk devleti Osmanlı geleneği olarak sürdürdüğü havuç-sopa siyaseti ile Kürt halkının imanını gevretmektedir. Bir taraftan PKK ve şürekâsı tarafından baskıya maruz kalan diğer taraftan Türk devleti tarafından yoksulluğa itilerek göçe zorlanan halk batı bölgesine yığılmak zorunda kaldıkça daha fazla asimilasyona tabi kılınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1732" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9corasi-bir-somurge-degil-%e2%80%9d/attachment/14-3"><img class="alignright size-medium wp-image-1732" title="14" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/11/14-250x177.jpg" alt="" width="250" height="177" /></a>12 Eylülde yapılan referandumda AKP hükümeti % 58 lik evet oyu ile referandum selamete çıktı ve Kürtler de evet dedi “yeni” yapılacak anayasanın önünün açılması için.  Yeni yapılacak anayasaya ilişkin herhangi bir iz olmadığı gibi yapılacak yeni anayasa da Kürtlere nasıl yer verilecek? Günümüzde sürdürülen devlet politikasına baktığımızda sopadan başka bir şeyin verilmeyeceği çok açık! Bırakın Kürtlerin ulus olmaktan doğan hakların verilmesi, Kürtlerin oylarıyla seçilmiş siyasilerin terör örgütü ayağına tutuklandığı gibi savunmalarını Kürtçe yapmasına bile tahammül etmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerin ulus olmaktan doğan haklarına ilişkin en ufak bir gelişme karşısında Türk devleti, ordusuyla, siyasi partileriyle, üniversiteleriyle bütünlük içinde hareket etmektedir. Son otuz yıllık savaşın getirdiği felaket Türk toplumunu başından tırnağına kadar milliyetçi heyazanlara boğdu. “Sol”u bile hem Atatürkçü, hem Müslüman hem de Türk yaptı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun için<em> </em><em>baltayı vuracaksak dallarına değil köküne vurmalıyız. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><em> Türk solu, Türk demokratları Türk liberalleri devletin bekası için Kürtleri manipüle ediyorlar. Kürt sorununu toprak ve ülke sorunu olmaktan çıkarıp Türkiye’nin birliği ve berberliği için demokratik bir takım hakların verilmesi düzeyine indirgiyorlar. Hal böyle olunca işin rengi değişiyor.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Sonra bir bakıyoruz ki kıyıda köşede büyütülmüş onlarca ‘Kürt Aydını’ yavaş yavaş pazara sürülmeye başlıyor. Bu pazara sürülen ‘Kürt aydın’ları ne hikmetse Türkçeden başka hiçbir dilin resmi dil olmasını istemiyorlar. Ve kendilerinin birer Kürt olarak ne kadar Türk ve Türkiye hayranı olduklarını ballandıra ballandıra anlatıyorlar. Kürtlerin kalkıp yeni bir devlet kurması gerekmez, çünkü: <strong>“(…) rasyonel bir talep değildir bu.” </strong>diyor Muhsin Kızılkaya<strong> “Çünkü çevremizdeki devletleri görüyoruz. Bu kurulan devletler o halklara nasıl bir mutluluk getirdi ki Kürtlerin kuracağı devlet Kürtlere mutluluk getirsin?”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ORASI%20B%C4%B0R%20S%C3%96M%C3%9CRGE%20DE%C4%9E%C4%B0L!.doc#_edn1"><strong>[i]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">İki Elham bir kulfullah!</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün dünya uluslarına, halklarına reva görülen birer devlete sahip olmaları, nedense Kürtlere reva değildir(!) Akıl tutulması işte buna derler. Türk devleti hayranlığından Kürtlerin bir devlet kurmasına sıra gelmiyor ve neden Kürtlere devlet gerekmez gerçeksini de bu zat şöyle açıklıyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Çünkü biz Türkiye Cumhuriyetini Kürtlerle Türkler yetmiş senedir bu kadar demokratikleştirmişiz. Kürtlerin kuracağı bir devleti yeniden demokratikleştirmek için Kürtlere bir iki yüz sene lazım”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ORASI%20B%C4%B0R%20S%C3%96M%C3%9CRGE%20DE%C4%9E%C4%B0L!.doc#_edn2"><strong>[ii]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Kör gözüne parmağım” bu tip “Kürt” aydınları için söylenir sanırım. Bir kere Güney Kürdistan federal bölgesinin yirmi yılda gerçekleştirdiği demokratikleşme süreci TC Devletinin seksen yılda yapamadığı demokratikleşmenin üç katıdır. Bunu görmüyor. Türk liberalleri kadar bile aklı başında düşünemiyor ki Türk liberal aydınları bile Kürdistan devleti kurulursa demokratikleşemez demiyor, diyemiyor. Bırak ona da Kürtler karar versin devletlerinin demokratikleşip demokratikleşmeyeceğine. Bir Kürt “aydını” olarak Kürtlerin devlet kurma isteğine nasıl ket vuruyorsunuz, size bu hakkı kim verdi?</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürgeci eğitim sistemiyle yetişen sömürge aydını içsel olarak kendi ulusuna yabancı olarak hareket eder ve kendini sömürgeci aydın mantığıyla yetiştirdiği için ulusal sorunun çözümüne de sömürgeci aydın mantığıyla yaklaşır. Bu tavrıyla sömürgenin dilini konuşsa bile onu rahatsız eder, çünkü sömürgeci eğitimin diliyle aydınlığa, refaha ulaştığını görür. <strong>Nuriye</strong><strong> Akmanın </strong>Muhsin Kızılkaya ile yaptığı röportaj da onu nasıl yönlendirdiğini ve nasıl iyi bir yazar olduğunu Türkçeyi ne güzel konuştuğunu ve nasıl roman yazması gerektiğini önerirken Muhsin Kızılkaya korkunç mest oluyordu. Sömürgeci aydının sömürge aydına sunduğu övgü onu kendine yabancılaştırmadır. O bunun farkında değildir. Zaten sömürgeci devlet aydınının görevi sömürge aydınının zaaflarını kullanmasıyla onu kendi benliğine yabancılaştırır. Sömürgeci devlet bunun farkındadır, o yüzdende bu tip aydınları dolaylı olarak kendi aydınları vasıtasıyla besler. Mümkün mertebe ulus bilinciyle hareket eden aydınlardan uzak durmaya ve onların önünü kesmeye çalışır. Ulus bilinciyle hareket aydın sömürgeci için tehlikeli aydındır, dolaysıyla sömürgede sürdürmeye çalıştığı asimilasyonun önünde bu aydınların engel olduğunu görür.</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürgeci şunu çok iyi biliyor ki, sömürge bir ulusu tanklarla, toplarla, tel örgülerle, mayınlı tarlalarla, hapishanelerle; kısacası zulümle ıslah etmek oldukça zordur. Hiçbir sömürgeci güç sömürgesini kendi istediği biçimde biçimlendirememiştir. Sömürgeci devletler kendilerine göre biçimlendirmeye çalıştığı sömürgenin çok az bir kısmını ‘asimile’ edebilmiştir ama tümünü asla. Sömürge toplumun tümünü asimile edemediği için sürekli bir savaş hali içindedir. Çünkü sömürgeci güç sömürgede her zaman yabancı bir güç olarak vardır. Sömürgeci devletin sömürgede yabancı bir güç olduğunu bilen ulus bilincine sahip aydınlar bu yabancı güce karşı halkı ayaklandırmaya çalıştığı için tehlikelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürgeci Türk devleti İttihat ve Terakki’den bu yana Kürt ulusuna karşı sürdürdüğü inkâr ve yok etme politikasını askeri işgalin yanında eğitim-öğretim yoluyla bu güne getirdi. Fakat Kürt ulusu çektiği bin bir acıya rağmen boyun eğmedi. Her koşulda şu veya bu biçimde direndi. Sömürgeci Türk devletinin Kürt ulusuna yönelik inkâr ve yok etme siyasetinde hiç bir zaman yalnız kalmadı. Başta Türk solu olmak üzere ‘Türkleşmiş Kürtler’ de sömürgeci Türk devletinin sürdürdüğü inkâr ve yok etme siyasetine ortak oldu. Kürt aydınlarının, Kürt siyasi kadrolarının büyük bir çoğunluğu ulus ve ülke bilincine yabancılaşmış olarak ‘Kürtçülük’ yapmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Onlara göre modern yaşamak, demokrat geçinmek, aydın olmak Türk aydınlarının, Türk demokratlarının, Türk modernliğinin bir biçimi ve benzeri olmaktan geçiyor. Yapılan kötülükleri anlatırlarken kendi ülkesine kendi ulusuna, kendi halkına yapılan bir kötülük olarak algılamıyor başka bir ülke, başka bir ulus, başka bir halka yapılan kötülük gibi görüyor. Kendisini kendi ulusunun bir üyesi, kendi ülkesinin bir ferdi, kendi halkının bir evladı olarak yapılan kötülükleri ruhunda hissetmiyor; aksine kendine,  kendi halkına, kendi ülkesine yabancılaşmış olarak bakıyor çekilen acılara, yapılan kötülüklere, onun için Kürdistan’ı sömürge olarak görmüyor, sömürgeci Türk devletinin bir parçası olarak algılıyor.  <strong>“(…)orası bir sömürge değil, Hıristiyan misyonerlerin gittiği Uzakdoğu yahut Afrika kabilelerinden oluşan bir bölge değil. Türkiye&#8217;nin bir parçası.”<a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ORASI%20B%C4%B0R%20S%C3%96M%C3%9CRGE%20DE%C4%9E%C4%B0L!.doc#_edn3"><strong>[iii]</strong></a></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu duruma neresinden bakarsak bakalım durum trajiktir. Kürdistan’da sürdürülen savaş planı çok çeşitli biçimlerde yürütülmektedir. Bir taraftan PKK’nin akıl almaz sorumsuzca sürdürdüğü “amaçsız” savaşın hedefi Türk devletinin Kürtleri eritme politikasıyla paralel işlerken, aynı biçimde Kürt aydınlarının, Kürt siyasi kadrolarının Türkiyelilik sevdası da bir o kadar mazlum Kürt ulusunun kaderini yazboz tahtasına çevirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.peyamaazadi.org/gallery-kurdistan/galleries/Hunermenden_Me/Metin_Esen/14.jpg">Tablo: Metin Esen </a></p>
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ORASI%20B%C4%B0R%20S%C3%96M%C3%9CRGE%20DE%C4%9E%C4%B0L!.doc#_ednref1">[i]</a> Muhsin Kızılkaya (25.07.2010 tarihinde Nuriye Akmanın Muhsin Kızılkaya ile yaptığı röportaj</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ORASI%20B%C4%B0R%20S%C3%96M%C3%9CRGE%20DE%C4%9E%C4%B0L!.doc#_ednref2">[ii]</a> Muhsin Kızılkaya (25.07.2010 tarihinde Nuriye Akmanın Muhsin Kızılkaya ile yaptığı röportaj</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/Downloads/ORASI%20B%C4%B0R%20S%C3%96M%C3%9CRGE%20DE%C4%9E%C4%B0L!.doc#_ednref3">[iii]</a> İrfan AKTAN, Express Dergisi muhabiri</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9corasi-bir-somurge-degil-%e2%80%9d/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ah ! benim şair yüreğim, sende mi vurulacaksın ?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ah-benim-sair-yuregim-sende-mi-vurulacaksin</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ah-benim-sair-yuregim-sende-mi-vurulacaksin#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Sep 2010 23:53:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1676</guid>
		<description><![CDATA[Ben şiirler okudum, şiirler yazdım, fakat şair olamadım! Benden önce gidenlerden mısralar aldım yüreğimi ısıtmak için, benden sonra gelenlere sözcükler bırakıyorum yazılması için. Sözcükler yazılmayınca hiçbir ağırlığı yoktur; sözcükler yazıldığı zaman bir hayatı taşıdığı için ağırlaşır. Şairler bu ağırlığı taşıyarak kendilerini var eder. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Ben şiirler okudum, şiirler yazdım, fakat şair olamadım! Benden önce gidenlerden mısralar aldım yüreğimi ısıtmak için, benden sonra gelenlere sözcükler bırakıyorum yazılması için. Sözcükler yazılmayınca hiçbir ağırlığı yoktur; sözcükler yazıldığı zaman bir hayatı taşıdığı için ağırlaşır. Şairler bu ağırlığı taşıyarak kendilerini var eder. Aydınlarda öyledir. Onun için her sabah uyandığımda korkuyla haberlere bakıyorum, akşam yatarken ürpertiyle yorganıma sarılıyorum, hangi şair vurulacak bu gece veya tutuklanacak.. hangi aydını alıp götürecekler gene o çocuk uykusunda ve kaç genç ölüsü taşınacak omuzlarda?</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.yilmazodabasi.com.tr"><img class="aligncenter size-full wp-image-1677" title="234570-1234" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/09/234570-1234.jpg" alt="" width="638" height="314" /></a>Genç Kürt çocuklarının kına renginde barutu ısırdığı kanlı topraklardan çok uzak yaşıyorum, fakat kendimi hiç o topraklardan koparamadım. Köküne kibrit suyu çakıldığı, sularına zehir katıldığı, dağ taş top ateşleriyle kavrulduğu, ormanların yakıldığı, köylerin virane edildiği, sokaklarında ölüm taburlarının kol gezdiği o topraklardan uzak ömür tükettiğim sürgün şehirlerinde sevgililerimle perdesiz pencerelerin altına çırılçıplak seviştiğim gecelerin hüznüyle kendimin değil Yılmaz Odabaşı’nın Ahmet Arif’in, Orhan Kotan’ın, vb. şiirlerini okudum.</p>
<p style="text-align: justify;">Okuduğum şiir’lerin her mısrasında kendimi yeniden kavgaya saldım.. yüreğimi fırtınalara boğdum. Aşk sözcüklerini sevgililerime fısıldarken  bana ait olmayan başka şairlerin sözcüklerine sinmiş duygularıyla ifade ettim.. yetimdim onlara sığındım, peki o şiir’lerini okuduğum şairler kime, nereye sığınıyor?</p>
<p style="text-align: justify;">En son dinlediğim Sarı Gelin şarkısında duyduğum hüzünle dağlanırken yüreğim, Yılmaz Odabaşı için yazılan o mesnetsiz yazıyı okudum, yüreğim burkulmadı adeta zehirli bir hançer saplantısında duyulan bir acıya dönüştü sızıntı. Korkunç bir yaraydı bu beni sızlatan. Başımdan tırnağıma kadar acıya kesildim! Tarifi yok, anlatacak söz bulamıyorum. Ape Musa’nın vurulduğunu öğrendiğim anda ki ürpertiyle irkildim. Kendi kendime: Ah! Benim şair yüreğim sende mi vurulacaksın, dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Yılmaz Odabaşı’yla nerdeyse aynı yaştayız, fakat onun şiir’leri karşısında ben hep çocuk kaldım, hiç büyümedim. O ağdalı sözcükler, o sere serpe mısralar, o aşkların arsız sularına akan kelimeler beni nasılda alaboraya dönüştürüyor, anlatamam! Bir türlü büyüyemiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Daha kırlangıçları yalancı bir dünyada yaşıyorum;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>dağları yıkılan, dalları kırılan bir dünyada.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kayıp suretler için fotoğraflara koşuyorum</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>kimse bilmeyebilir&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Günlerin çarmıhında </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Küle savruldum, ayrılıkları saydım,</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>bir hançer sapladım nevrozlu bir sevgiye;</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>kan bile damlamadı, yürüyüp gittim. «          (Y.O)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Diyor şair. Bende gitme diyorum, çok erken. Zaman zozan gibi savrulsa da.. erken ve biz yaşlı ağaçlar altında genç şarkılar söyleyeceğiz daha. Cellâtların çok uzun yaşadığını hiç gördünüz mü? Ama şairlerin hiç ölmediğini ben gördüm.. Paris sokaklarının orospu kokularını ezip geçen <strong>Baudelaire </strong> nasılda yaşıyor bugün.. Notredame kilisesinin karşısındaki köprülerde sevgililer Baudelairece fısıldıyorlar aşk sözcüklerini.. bense Orhan Kotanca kavga sözcüklerini, Yılmaz Odabaşıca hayata tutkun yaşamak gibi rüzgarları saplıyorum bağrıma.. varsın Paris beni kendisine yabancı görsün.</p>
<p style="text-align: justify;">Ben Paris’ten kaçıyor, ona sığınamıyorum, çünkü kendi toprağımı yanımda taşıyorum ben. Paris’e hiç alışamadım, her sokağında Diyarbekir’in, Serhad’ın sokaklarını görmeye çalıştım.. başımda dönen gökyüzü, yüzüme çarpan rüzgar hep hasretini çektiğim şehirlerimin sokaklarından tozlar, tozların kokusunu, genç Kürt gelinlerinin ellerine yakılmış kına kokusunu taşıdı bana Kürt şairlerinin şiirlerinde.. özellikle şafak vakitleri açılan pencerelerden dışarıya  taşan akşamdan kalmış o huzurlu, o doygun sevişmelerin tatlı kokusunda duyduğum tadı Yılmaz Odabaşı’nın aşk şiirleri verdi bana.. nasıl inkar ederim!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ülkede şair olmak kolay da şair ölmek zor! Kürdistan’da şair olmak zor, çünkü şair olarak vurulmuyorlar! Biz hiçbir zaman sevmedik bir başkasının bizden daha iyi düşündüğünü, yazdığını çizdiğini.. hep burun kıvırdık, küçümsedik, inkar ettik, yok saydık.. şairlere, aydınlara, ideolojik kalıplar içinde baktık, şairler, aydınlar ideolojik kalıplara sığmadığı için katline ferman yazıldı. Paris’te on altı yılda yaklaşık yirmi sergi açtım kendi ülke insanımdan bir tanesinin küçük bir desen satın aldığını görmedim, hediye verdim aldılar.. ve işte o zaman benim ne kadar güzel resim yaptığımı öve, öve bitiremediler.. onlar, resimlerimin ne kadar güzel olduğunu  bedava aldıkları bir desen karşılığında yere göye sığdıramadıklarında ben ezildim, utandım ve boğuldum.. işte buydu bizim günahımız. Bizden hep aldılar ama bize vermeye geldiklerinde varlığımıza kastettiler.. iğrendim!</p>
<p style="text-align: justify;">Zibidi ressamlar köşeleri döndüler burada, gördükleri her kurumun adamı oldukları için, solcularla solcu oldular, sağcılarla sağcı oldular.. ben bunu yapamadığım için yalnızlaştım.. sırf ev kiramı verebileyim diye bir çok tablomu yok pahasına sattım.. değerinden çok aşağıda fiyatlarla tablolarımı satarak sergi kirasını karşılamaya çalıştığım anlarım oldu. Kızımın doğum günlerinde küçük bir hediye alamadığım günlerin sancısıyla gerildim bir baba olarak. Yılmaz Odabaşı’nın:<strong> GÜNLÜK Gazetesi´ne Açık Mektup </strong>yazısını okuyunca yüreğim burkuldu. Yılmaz Odabaşı’nı çok iyi anlıyorum, çünkü yazgımız birbirine benziyor, aramızda bir fark var o tehdit ediliyor, ölümle kuşatıyorlar, bense yalnızlıkla kuşatılıyorum. Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi: Şu ellerin taşı bana hiç değmez ille bir dostun gülü yaralar beni!</p>
<p style="text-align: justify;">Otuz yıllık kirli savaş bir ulusun kaderini yazboz tahtasına çevirdi. Yakın tarihimiz karartıldığı gibi bir ulusun ulusal bilinci bulandırıldı. Yüzlerce militan binkevir edildi ve akıbetinden sual olunmadı. Yüzlercesi onulmaz yaralarıyla, acılarıyla yalnızlığa itildi. Bazı zevatlar yazdıkları anılarıyla otuz yıllık Kürt hareketinin militan kadrolarını sömürgeci devletin yapamadığı bir şekilde parçaladı. Yol arkadaşları hakkında ölüm kararları aldılar ve kendi kariyerleri için Kürt hareketinin içten içe parçalayıp bitirdiler. Hakkımızda ölüm fermanları yazanlar, içerde ölümü pahasına direnmiş yoldaşlarının itibarlarını kirlettiler ve zerre kadar ahlaki davranmadılar. İdeolojik kalıplar içinde hayatı bize zehir ettiler. Şimdi Avrupaların çağıl, çağıl lambaları altında bar köşelerinde anılara kadeh kaldırıp yosmaların çıplak memelerinde Kürdistan devrimine veda ettiler. Kendilerinden olmayanları hain, kendileri gibi düşünmeyenleri ajan ilan ettiler. Biz ise çıplak bağrımızda kanayan yaralarımıza tuz basarak kalemimizle yaşamaya çalışıyoruz. El hayat, zaman gerçekten acımasızca bizi parçaladığı bu yerde onların her gün nasıl öldüklerini ibretle izliyoruz şimdi. Ölümleri bile çirkin, o yüzden değerlerimize saldırıyorlar ve bizi de kendilerine benzetmek için olmadık bir inatla direniyorlar, fakat nafile!</p>
<p style="text-align: justify;">Aydınları, sanatçıları kendilerine benzetmeye çalıştılar, benzetemediklerinin kolunu kanadını kırdılar.  Tam da 1984 Romanı’na çevirmeye çalıştılar hayatımızı. Hayatımızın hiçbir önemi yoktu onların gözünde.. onlar için var olan tek şey sığındıkları ideolojik yapılarıydı. Sığındıkları ideolojik yapıları ne yaşama, ne de gelişen ve değişen dünyaya sığmıyordu, sığması mümkün değildi. Penguenlerin sevgilileri için topladıkları çakıl taşları kadar yüreklerinde bir dirhem sevgi sunamadılar dünyaya.</p>
<p style="text-align: justify;">Hayattan ve aşktan öcü gibi korktular. Bir gülün nasıl koktuğunu, bir nergisin şafak vakti nasıl açtığını, bir çocuğun küçük bir şekerle nasıl mutlu olduğunu, bir sevgilinin randevudaki heyecanını, bir babanın hasretini hiç yaşamadılar, fakat yaşadıklarını sandılar. Gerçekten yaşamış olsaydılar insana bu kadar düşman olurlar mıydı?</p>
<p style="text-align: justify;">Mutluluk neye göreydi onlar için?  Her şey ters ve kötüdür onlara göre, çünkü kendi yarattıkları kalıplara göre değildi, olmadığı için kötüydü. Azrail’in elinde ölüm listesine tırpanından damlayan kandan öte bir şey yoktur.. o öldürdükçe mutlu oluyor. Şair ruhuyla, aydın beyniyle yaşadıkça Azrail huzursuz olur. Onun korkusuna sığınmış, korkusunun esiri köleler var oldukça yaşar. Kralın çıplak olduğunu bile bile yalan söyleyenlere karşı küçük bir çocuğun gördüğü gerçek onları dehşete düşürür.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yazımda şöyle diyordum: <strong>sınır boylarını geçtikçe, arkamızda kurşuna dizilmiş bir ulusun nasıl kana boğulduğunu görüyoruz bugün (…) Bilincimizi yaralayan, dilimizi parçalayan, değerlerimizi inkâr eden sadece sömürgeciler midir?</strong> Otuz yıllık kirli savaşın hesabı tutulmadı, aksine faturası aydınlara kesildi! İlginç olan bu! Bu kirli savaş raydan çıkmış trene benziyor, trenin yıkımından, parçalanmasından çok içindeki insanların imha edilmesi söz konusu. Kürt ulusu aynen böyle bir durumdadır..</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Hayatın ağdalı yanıyla yaşıyoruz bugün! Kürt ulusunun çektiği acıları omzunda taşıyan insanların o mütevazı fedakârlığı olmasa nasıl çekilirdi bunca meşaket, bilemiyorum?  Her yanıyla kuşatılmış bir ulusun özgürlüğü için çekilen acılar nedir ki o hain pusuları, o puşt zulaların var olmasının. Demokrasi havarilerinin ne kadar demokrat olduklarını içinde yaşadığımız bu ağdalı hayat bize gösteriyor şimdi. Kürt ulusunun özgürlüğü Kürdistan’ın bağımsızlığı adına yola çıkanların bugün geldikleri yer sömürgeci Türk devletinin Misak-i Milli sınırlarının savunulması düzeyin savrulmaları oldu. Bu öylesine bir savrulma ki içinde ihaneti özgürlük adına büyütmek oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim ne derse desin “<strong>Artık hayatlarımız düşlerinden sökülüp monte ediliyorlar. Üstümüzde ne kuşlar ne dolunay&#8230; Böyle alkole batmış akşamlar, sersem sabahlar; gittikçe tuzak, sevdikçe ihanet, sevdikçe batak! Herkes kavramış da ötekini çaresizliğinden  emeğinin tabutuna zar atıyorlar; sonra alkolün esrik tadından etin vahşi tadına sızıyorlar ve sokak çocukları her gece gökyüzüne eksik yatakların şarkısını söylüyorlar&#8230;” (Yılmaz Odabaşı)</strong><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@mail.com">metinesenazadi@mail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ah-benim-sair-yuregim-sende-mi-vurulacaksin/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk demokratlarının Kürt algısı -2</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-2</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-2#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Sep 2010 23:09:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1661</guid>
		<description><![CDATA[Hayat maddi olgularıyla varlığını sürdürmesindeki inadı karşısında yalpalayan Türk aydınları kadar Kürt siyasi kadroları da yalpalamaktadır. Türkiye’nin bu gün içinde bulunduğu siyasi bunalımının temelinde yatan Kürt sorununa genel anlamıyla söylersek yüzeysel olduğu kadar klasik teoriler çerçevesinde bakılmaktadır, dolaysıyla pusula Ankara olunca kıble de “demokrasi” dansıyla gölge oyunu olmaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Hayat maddi olgularıyla varlığını sürdürmesindeki inadı karşısında yalpalayan Türk aydınları kadar Kürt siyasi kadroları da yalpalamaktadır. Türkiye’nin bu gün içinde bulunduğu siyasi bunalımının temelinde yatan Kürt sorununa genel anlamıyla söylersek yüzeysel olduğu kadar klasik teoriler çerçevesinde bakılmaktadır, dolaysıyla pusula Ankara olunca kıble de “demokrasi” dansıyla gölge oyunu olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün Türkiye’de yaşanan siyasal bunalımın aşılması için hareket eden Türk demokratları aydınlarıyla, soluyla yeni bir manipülasyon siyaseti geliştirmektedirler.  “<strong>Peki, bütün ülkeye, bütün insanlara yarar sağlayacağı bu kadar açık olan barış neden gerçekleşmiyor? Neticede, bugün Kürtlerin sürdürdüğü savaşın nedeni olarak ortada bir toprak talebi bulunmuyor, kültürel haklarını, kimliklerinin tanınmasını, anadilde eğitim yapmanın sağlanmasını istiyorlar. Bu haklara sahip olmalarının Türkiye’ye ne zararı var?” </strong>diyor Ahmet Altan. Olay bu kadar basit değil olmadığı içindir bu kadar acı, bu kadar zulüm yaşanmaktadır. Ahmet Altan ve benzerleri Türkiye de Kürt kimliğinin tanınması ve Kürt sorunun çözümüne demokrasi sorunu olarak bakıyorlar, oysa sorunun özü siyasi olduğu kadar ideolojik bir olgudur. TC. Devletinin üzerinde yükseldiği resmi ideolojisinin temellerinin yıkılmasını tartışmak yerine sadece kültürel bir takım hakların verilmesi çerçevesinde hareket edildiği için soruna “demokrasi” sorunu olarak yaklaşılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1663" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-2/attachment/1284542455"><img class="alignright size-medium wp-image-1663" title="1284542455" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/09/1284542455-250x146.jpg" alt="" width="250" height="146" /></a>Tabi doğal olarak yüz yıllık TC tarihi sürecinde resmi ideolojiyle biçimlenmiş aydınların, demokratların ve en önemlisi sol’un olaylara bakış açısında yaşanan karmaşa ve bulanıklık yer yer net olarak kendini göstermektedir. Köşe yazılarını izlediğimiz demokratlarının da kendi devletleri gibi siyasi bir bunalım yaşadıklarını da görüyoruz. Örneğin Ahmet Altan’ın yazılarını izlediğimizde karşımıza nerede duracağı belli olmayan freni patlamış bir araba gibi durmaktadır. Yalpalıyor, kendini sağa sola vuruyor. Bu gün ak dediğini yarın kara demese de griye çevirebiliyor. Ki Ahmet Altan’ın birikimi entelektüel yapısı çok güçlü olmasına rağmen Kürt sorununa, Özellikle PKK ve A.Öcalan’a yaklaşımında onu zayıf ve persmiş olarak görüyoruz. Tabi bu konuda Ahmet Altan yalnız değildir, onun gibi onlarcası var ve bunun yanında Kürt siyasal kadrolarının zayıflığı ve persmiş hali de eklenince işin rengi daha bir başka oluyor. Onun içindir ki bu son dönem tavırları tam bir trajedidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk aydınlarının, demokratlarının yaşadığı handikap yüzeysel hareket etmelerinden kaynaklanan bir durumdur, o yüzdende Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünde iki şeyin engel olduğunu söylüyorlar; bunlardan biri TSK ve onun denetiminde olan Yargı Kurumu ve medya, diğeri ise PKK ile özdeştirilen Kürt sorunu!  Bu iki sorun çözülmediği sürece TC. Devletinin demokratikleşmesinin mümkün olmayacağını dile getiriyorlar, dolaysıyla bu demokratikleşme mücadelesinde Kürtlerin de yer alması gerektiği noktasında zorlamaktadırlar. Çünkü demokrasi herkes için olacaktır(!)</p>
<p style="text-align: justify;">Anlaşılmayan asıl nokta şurasıdır: Kürtlerin bir ulus, Kürdistan’ın bir ülke gerçeği. Türk demokrasisinin gelişmesi veya gelişmemesinin Kürt ulusu ve Kürdistan’la ne ilişkisi vardır? TC. Devleti sömürgeci bir devlet Kuzey Kürdistan bölgesi ise sömürge; Türk devleti tarafında askeri işgal altındadır. Sömürge ve sömürgeci arasındaki sorun demokrasi sorunuyla nasıl çözülecektir? Elbette bunun bir çözümü var! Çözüm TC. Devleti askeri işgalinden vazgeçerek, resmi devlet ideolojisini yıkarak Türklerle Kürtlerin siyasi olarak eşit hak temelinde yaşayabileceği bir anayasanın oluşturulmasıyla mümkündür.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer bir nokta ise Kürtlerin tavrı gerek referandum öncesi ve sürecinde izledikleri politik kargaşa içinde Türk aydınlarının, demokrat ve liberallerinin kopyası olmaktan öte hiçbir şeylerinin olmadığı açığa çıktı. Bu arada Militan Marksist Kürt solunun kendilerine yabancılaşmış bir halde olaylara ve olgulara klasik solculuk mantığıyla yaklaşmaları ise evlere şenlik!</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de yaşanan iç çatışma ve bu çatışmadan doğan bir bloklaşma vardır. Uzun yıllardır TSK ve YK ile sivil bürokrasi arasında bir çatışma yaşanıyor, dolaysıyla bugünün olayı değil; anlaşılmayan bu durumdur.  Kürtler manipüle edildiği gibi, T.C devleti Kürt sorunundan dolayı yaşanan iç bunalımını aşmak için Kürtleri kendi iç sorunları içinde boğmaya çalışması demokratik açılım adı altında sürdürülüyor. Gelinen bugünkü koşullarda ise Kürt sorununu koşullara uygun olarak yeniden dizayn edilmesi noktasında zorlanmaktadır. Gerek uluslar arası konjonktür, gerekse Kürtlerin bu günkü konumu artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını gösterdiği için Türk devleti tıkanmış durumdadır. Türk devleti zorluğunu gene Kürtlere dayanarak aşmaya çalışıyor; bunu yaparken de Kürtleri ve Kürt hareketini belli bir çerçevenin içine oturtturarak yeniden ehlileştirmek istiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Olaya bu çerçevede baktığımız zaman sorun ne peki ve biz ne yapmalıyız? Türkiye’nin iç çatışmasında biz Kürtlerin evet veya hayır tavrı olamaz, aksine Kürtlerin ulusal haklarından doğan kendi kaderini kendisinin tayin etme noktasından hareket etmek sorunu vardır. Doğal olarak Türkiye de “demokrasi” “savaşı” Kürtleri yeniden kendi elleriyle cendereye sokmaktan başka hiçbir anlama gelmez. Böylesi bir durum 1923 Lozan döneminde yaşandı ve o dönemde M. Kemal Atatürk’ün o ünlü İzmit konuşmasında Kürtlere ilişkin söylenenler bir yıl sonra yürürlüğe giren 1924 anayasasıyla unutuldu. 1923 de Kürtlere bir takım vaatlerle anayasal haklardan, özerk yönetimlerden bahsedilerek Kürtlerin desteğiyle Lozan krizi aşıldı ve ardından uluslara arası meşruiyetini de güvenceye alan Kemalist Devlet 1924 anayasasıyla birlikte Kürtlerin varlığını yok saydı, inkâr etti.</p>
<p style="text-align: justify;">1946 sonrası çok partili döneme geçildiği süreçte ise Kürtler Türkiye de demokrasi olabileceği ve kendilerinin de bir takım demokratik haklara kavuşacağı umuduyla Demokrat Parti’nin yanında ve içinde yer aldı ve sonrasında yaşanan olaylar gösterdik ki bu tür politikalarla Kürtlerin yeniden asimilasyonunu geliştirmekten başka bir şeyin olmadığıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt siyasi kadrolarının, aydınlarının birçoğu Türk solu ile aynılaşmış ve toplumsal sorunlar karşısında özdeş durumdadırlar. Türk solu toplumsal gelişmeden uzak olduğu kadar ona yabancıdır. Değişime ayak uyduramıyor. Belli ideolojik kalıplar içinde sıkışıp kalmıştır. Dolaysıyla bu yanıyla gericileşmektedir. Örneğin 12 Eylül 2010 da TC. Anayasasında bir takım maddelerin değişimine ilişkin yapılan referandumda MHP ve CHP ile aynı cephede yer almış, Kenan Evren’le birlikte hayır oyu kullanmıştır. Bu durum karşısında şaşkınlığa uğrayan Derya Sazak reform sonuçları üzerine yapılan (Kanal 24’de) bir tartışmada şöyle diyordu: <strong>Kenan Evren’in hayır oyu verdiği reforma sol da hayır dedi ben utandım, ayıp çok ayıp!”</strong>Türk toplumunun zaptu-rapla yönetilemeyeceği, artık çağın normlarına uygun olarak yaşamak istediği ortaya çıkmıştır. Türk toplumu kendi iç dinamikleriyle gelişerek dünyaya açılırken, Türk solu gelişen bu dinamikleri anlamaktan uzak biçimler üzerinden hareketle karşıtıyla aynı cephede yer almıştır ve böylece, her zaman olduğu gibi kendisine kurşun sıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt siyasi kadrolarının birçoğu 12 Eylül 2010 da Türkiye de yapılan referandumda TC. Anayasasında bir takım maddelerin değişimi ile Kürt sorununun çözümünün yolu açılacağı hayali içinde hareket ettiler, bağımsız davranma yetisinden uzak kaldılar. Doğal olarak güçlü bir muhalefet olma şanslarını küçük hesaplar içinde, gurup çıkarlarını esas alma anlayışı içinde bitirdiler.  Uzun yıllardır Kürt hareketini belli bir çerçeve içine oturtturmak isteyen TC. Devletinin bu planını anlamayan Kürt siyasi kadroları ve aydınlarının bilinci bir kere daha kasaturalanmıştır. Kürt hareketinin tüm değerlerinin parçalandığı, mevzilerinin delik deşik bir hale getirildiği bir ortamda Türkiye demokrasisine böylesine âşık olan sömürge bir ulusun aydınlarının, siyasi kadrolarının bir benzeri dünyada eşi benzeri yok. Kendi ulusal kurtuluşunu, ülke bağımsızlığını savunması ve bu değerler üzerinde hareket etmesi, siyaset yürütmesi gerekirken aksine bu alanları tahrip etmektedir ve böylece Kürt hareketinin üzerinde yükseldiği değerler içeriğinden boşaltılarak rasyonelleştirme görevini Türk demokrasisi adına üstlenmiş durumdalar.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne adına?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kepazeliklerine birde haklı gerekçe arıyorlar.. “en azından Kürt sorunun çözümüne doğru atılacak adımın önü açılacaktır!”  Nasıl bir adım atılacak? TC. Anayasasının giriş bölümleri olduğu gibi kalıyor ve birkaç tane maddenin kısmi değişimiyle TC. Anayasasının tümünü yeniden Kürtlere onaylatılarak TC. Devletini yeniden Kürtler eliyle dizayn edilmesiyle mi, nasıl? Neresinden bakarsak bakalım trajik bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere, Kürt siyasal kadroları ve aydınları kendi güçlerini ulusal siyaset üzerinde yürütülecek bir programı hayata geçirselerdi işte asıl o zaman bir güç olarak gündemin kaderini değiştirebileceklerdi; ne yazık ki kendi güçlerine güvenmedikleri içindir ki dağınık oldukları gibi, parça pörçük bir zeminde varılacak yerin ancak ve ancak burası olduğu içindir ki Türk metropollerine yığılmış veya itilmiş Kürtlerin sorunuyla Kürdistan sorunu bir birine karıştırıldı.  Asıl anlaşılmayan yan burasıdır, onun içindir ki Türk metropollerine yığılmış Kürtlerin sosyal ve siyasal sorunlarının çözümü için zorunlu olarak Türk devletinin zorlanması lazım, fakat bu sorunla Kürdistan sorunu bir ve aynı sorun içermemektedir. Türk metropollerinde legal siyaset yapmaya çalışan kadroların konumu farklı bir durum arz etmektedir, dolaysıyla Sömürgeci devlet yasalarıyla hareket eden bir konumda oldukları için Türk devletinin iç çatışmalarında sivil blokla birlikte kendi varlığının meşruiyetini sağlayacak anayasal zeminin oluşması noktasında ayrı bir ulusun üyeleri olduklarını akıldan çıkarmamaları söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">23-Eyl-10</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-2/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk demokratlarının Kürt algısı -I</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2010 11:09:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1516</guid>
		<description><![CDATA[Olay ve olguları tarihsel kökünden ve onun gelişim seyrinden kopardığımız an bizi yanlış algılamalara götürür, dolaysıyla sorunun çözümünde asıl gerçek yerine bize dışarıdan sunulan “doğrular” üzerinde hareket etmemiz sağlanır. Türkiye’de yaşanan TSK ve onun denetiminde olan yargı kurumu ile sivil bürokrasi arasındaki çatışma bugünün olayı değildir, tam aksine 1946’dan sonra “çok” partili sisteme geçişle birlikte gelen  yarım yüz yıllık bir olaydır. Bu çatışmanın temelinde Mustafa Kemal’in bakış açısı olan iki temel olgu vardır; biri devlet diğeri ülke! ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Osmanlı” öldürür ama suçlu daima Kürttür. Osmanlı baskı yapar, kabahatli olan yine Kürttür”   <strong>Şeyh Sıddık</strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Olay ve olguları tarihsel kökünden ve onun gelişim seyrinden kopardığımız an bizi yanlış algılamalara götürür, dolaysıyla sorunun çözümünde asıl gerçek yerine bize dışarıdan sunulan “doğrular” üzerinde hareket etmemiz sağlanır. Türkiye’de yaşanan TSK ve onun denetiminde olan yargı kurumu ile sivil bürokrasi arasındaki çatışma bugünün olayı değildir, tam aksine 1946’dan sonra “çok” partili sisteme geçişle birlikte gelen  yarım yüz yıllık bir olaydır. Bu çatışmanın temelinde Mustafa Kemal’in bakış açısı olan iki temel olgu vardır; biri devlet diğeri ülke!</p>
<p style="text-align: justify;">Bu devlet ve ülke temelinde sürdürülen çatışmanın özünde Kürt sorunu vardır ve bu sorundan doğan çatışmada Türk aydınlarının taraf olması kuşkusuz kaçınılmazdır. Dolaysıyla Kürt sorununda biri Kemalizm’in Devlet çıkarı politikasını savunuyor, diğeri Kemalizm’in ülke çıkarı politikasını sürdürüyor.  Ahmet Altan Kemalizm’in devlet politikasını savunan çevre ile bir taraftır. Devlet çıkarı söz konusu olduğunda Kürtler hatırlanır(!) Kürtlere bir takım ‘demokratik’ hakların verilmesi savunulur, fakat Kürtlerin bir ulus olmasından doğan ulusal haklarından bahsedilmez, Kürtlerin ulus olmasından doğan ulusal hakları görmemezlikten gelinmesi noktasında Ülke çıkarlarını savunan kesimle ortak noktaya sahiptirler.  Ülke çıkarı söz konusu olduğunda Kürtler yok sayılır, inkâr edilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1517" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i/attachment/turk_demokratlari"><img class="alignright size-medium wp-image-1517" title="Turk_Demokratlari" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/Turk_Demokratlari-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Her iki noktada da Kürtler hedeftir. Devletin demokratikleşmesine Kürtler yeterli destek vermediği için suçludur. Kürtler Kürt oldukları için farklı davranması, farklı hareket etmesi, kimliğini öne çıkarması “ülkenin birlik ve bütünlüğü” açısından total suçludur, dolaysıyla katli vaciptir ve on iki yaşında bir çocuğun bedeninde on yedi mermi çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet ve ülke çıkar politikalarının günümüz açısından değil geçmiş tarihi süreci ile ele aldığımızda devlet ve ülke birbirinden ayrıymış gibi görünür, fakat özünde Türk devletinin resmi ideolojisinin sürdürülmesinin iç ve dış siyasetinde temel dayanağının bu biçimde yürütüldüğünü görürüz. Dışa karşı devletin “demokratik” parlamenter bir sisteme sahip olduğu, anayasası cumhuriyet ilkeleriyle oluşturulduğu, tüm yurttaşların “eşit” haklara sahip olduğu söylenir ve bu konuda da siyasi partilerle, yargı organlarıyla, basın yayın ve üniversiteleriyle bu doğrultuda büyük bir çaba içindedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">İç siyasette ise olay çok başka bir biçimde yürütülür. Burada “Türk devleti milletiyle bölünmez bir bütünü” oluşturur ve bu bütünü ‘Milli Şef’ İsmet İnönü 27 Ocak 1925’te Türk Ocakları merkezinde yaptığı konuşmada şöyle açıklar: “…  Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edecek anasırı kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız evsaf her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.” (1)  Türk devleti bu bakış açısını 90 yıla yakındır sürdürüyor ve bundan bir milim ödün vermemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk devletinin resmi ideolojisinin temel dayanaklarını oluşturan bu iki tip politikasının arsında hiçbir zaman bir fark konmamıştır. Örneğin, devlet çıkarı temelinde yürütülen politikada Kürtler için yasal zeminde hiçbir işlem yapılmaması esastır. Ülke çıkarı ise bunun tersi temelinde bir işlev görmektedir; ülkenin parçalanma korkusu içinde sürekli Kürtlerin – Türklerin birliği savunulur ve Kürtlerin haklarından bahsedilir, uluslar arası ilişkilerde bu durum çok açık bir biçimde sürdürülür. Bu konuda Özal döneminde Türk devletinin yürüttüğü dış politikası çok açıktır ve 1990 başlarında Erdal İnönü’nün ABD dönüşü partisine hazırlattığı Kürt raporu vardır. (ve bu rapor devletin gizli arşivlerine kaldırılırken) Kamuoyunun o ‘tantanalı’ dönemini geçiştirmek için Özal:<strong>“ herkes ana dilini kullanmalıdır, ana dil üzerindeki yasaklar kalkmalıdır.”</strong> diyerek fısıltı basınıyla tartışmaya açıyordu, fakat ömrü vefa etmedi. Burada <strong> “ana dil üzerindeki yasaklar kalkmalıdır.” </strong>derken<strong> </strong>Kürtlerden başkasını kast emiyordu! Özal’ın başkanlığı döneminde yürütülen “Kürt” politikası karşısında <strong>“Türkiye demokratikleşiyor ve Kürtler kendi demokratik haklarına kavuşacaktır” </strong>umuduyla ağızları sulanan Kürt liberalleri göbek atıyordu! Ve tabi, Erdal İnönü’nün başkanlık yaptığı Sosyal Demokrat partisinin “Kürt” vekillerinin Paris Kürt konferansı sonrası yaşadıkları o hazin son akıllara durgunluk verecek bir manzaraydı, evet çok ilginç bir manzaraydı(!)</p>
<p style="text-align: justify;">A.Öcalan’ın bahsettiği Mustafa Kemal’in ruhunu oluşturan 1921 anayasasının demokratik olduğu ve ikinci cumhuriyet olarak sahiplenilmesi gerektiğini söyler. Bu bakış açısını Uğur Mumcu da savunmaktaydı. Hatta Uğur Mumcu işi daha ileri götürerek 1921 anayasasında Kürtler için ön görülen demokratik haklar 1924 anayasasından çıkarılmasının nedeni ‘Kürt isyanları yüzünden olmuştur,’ der.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir defa 1921 Anayasası oluşturulurken Kürtlerin ‘hakları’ gözetilerek değil, aksine o dönemin ağır sürecinin aşılmasının yanında esas olarak Türk ulusçuluğunun yaratılması için bir zemin hazırlama amaçlıydı. Kürt sorununun uluslar arası alandan Türk devleti lehine politik olarak çözümüne kadar Mustafa Kemal Osmanlıcıdır. Burada tek bir amacı vardır dağılan Osmanlı imparatorluğunun merkezi halini toparlayarak yeni bir devlet oluşturma çabası içindedir. Bu çabasını Osmanlı’nın azınlıklar politikasını sürdürmede kendini açığa vurmaktadır. 1924’e kadar Osmanlıcıdır 1924’den sonradır ki asıl kimliği olan Türkçülüğü açığa çıkar.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin; <strong>“Ocak 1923&#8230; Mustafa Kemal Lozan da sıkışan İsmet Paşa’nın durumunu, hem yurt içindeki, eleştirilere karşı, hem de barış masasındaki zorluklara karşı destek olması amacıyla 16–17 Ocak 1923 tarihli ünlü İzmit konuşmasını yapmıştır.”</strong>(2)</p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal’in o ünlü İzmit konuşması şöyledir:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Kürt sorunu, bizim, yani Türklerin çıkarları için kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bizim ulusal sınırlarımız içinde Kürt öğeleri öylesine yerleşmişlerdir ki, pek sınırlı yerlerde yoğun olarak yaşarlar. Bu yoğunluklarını kaybede ede ve Türklerin içine gire, gire öyle bir sınır oluşmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istesek Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Örneğin Erzurum’a giden, Erzincan’a, Sivas’a giden, Harput’a kadar giden bir sınır çizmek gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürtleri de göz önünde tutmak gerekir. Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmekten çok Anayasamız gereğince zaten bir çeşit özerklik oluşacaktır. O halde hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendileri için sorun çıkarırlar. Şimdi TBMM hem Türklerin hem Kürtlerin yetkili temsilcilerinden oluşmuştur. Ve bu iki öğe, bütün çıkarını ve bütün yazgılarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı sınır çizmek doğru olmaz.” (3)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Burada şunu görüyoruz ki Türk devletinin çıkarları için Mustafa Kemal o günün koşullarında <strong>“hangi bölgenin halkı Kürt ise onlar kendi kendilerini özerk olarak yöneteceklerdir.”</strong> Derken çok “radikal” bir çıkış yapmaktadır. Amaç, Türkiye’nin bölünmemesidir, onun içinde Türkün Kürdün birlikteliği esastır söylemini geliştirerek uzun vadede Türk ulusçuluğunu yaratmak için bu tür keskin çıkışlardan kaçınmamıştır. Zaten 1924 gelindiğinde artık Türkün Kürdün birlikteliği veya Kürtlerin kendi kendilerini özerk olarak yönetmeleri vs. söz konusu olmadığı gibi Kürtlerin varlığı inkâr edildi ve Kürt kelimesinin söylenmesi bile yasaklandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk aydınları, 1921 TC anayasasında ve Mustafa Kemal’in İzmit konuşması çerçevesinde ele alınan Kürt sorununa ilişkin çözümlere hiçbir zaman hukuki açılım yapılmadığı gibi Kürtlere yasal hiçbir hak verilmemesinin nedenini getirip götürüp işi Kürt isyanlarına bağlamaktadır. Bu düşünce sistematik olarak 1920 den bu tarafa günümüze kadar sürdürüldü. Bu günde Ahmet Altan ve benzerleri de bu sürdürülen düşüncenin takipçileri olarak hareket etmektedirler. Ahmet Altan’a göre Türk – Kürt çatışmasının nedeni demokrasi sorunundan kaynaklanmaktadır, dolaysıyla Türk – Kürt çatışmasının barış içinde demokrasiyle çözüleceğini söyler. 11. 26 2009 tarihli köşe yazısında: <strong>“… bu ülkenin barışa ihtiyacı var. Türklerin de var, Kürtlerin de var. Çocuklar ölüp duruyor. Hiçbir neden bulamasanız bile çocukların hayatını kurtarmak için barış gerekir. Üstelik barışla birlikte bu ülkeye zenginlik ve mutluluk da gelecek.” </strong>diyen Sayın Altan,<strong> </strong>Türk – Kürt çatışmasının siyasi ve ideolojik bir sorun olduğunu tartışmak yerine arabesk takılıyor ve duygu sömürüsü yapıyor. Kürt sorunun siyasi bir sorun olduğu dolaysıyla bir barış sorunu olmadığını bilmemesine imkân yoktur<strong>. </strong>Elbette ki barış gereklidir, fakat barışın siyasal bir yönü ve temeli olduğunu göz ardı edemeyiz. Önce Kürdistan adından bahsetmeniz gerekiyor, Kürtlerin yaşadığı yer Türkiye değil Kürdistan’dır dolaysıyla Kürt ulusundan bahsetmeniz gerekiyor. İşe bu noktadan başladığımız an Türk – Kürt karşıtlığının ne olduğunu görürüz ve barışın nasıl ve hangi çerçevede gerekli olduğunu o zaman tartışabiliriz. Önceden çocuğun cinsiyetini belirlemeden isim koyamayacağımız gibi. “.<strong>bu ülkenin barışa ihtiyacı var.”</strong>derken<strong> </strong>Türkiye’den, dolaysıyla Milli misak-i’yle hareket edilmektedir. Peki, Kürdistan Türkiye’midir? Kürtlerin buradaki statüsü nedir, azınlık mı, ulus mu, bir gurup mu, yoksa göçer bir topluluk mu, nedir? Kürtler derken neyi kastediyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Türk – Kürt çatışması, sömürge ile sömürgeci arasındaki bir çatışmadır, dolaysıyla bu çatışma her hangi bir demokrasi sorunu değildir. Ortada bir işgal ve işgalci olayı vardır. Türk devletinin Kürdistan’da ki varlığı askeri işgale dayanmaktadır. Burada bir barış olacaksa önce Türk devletinin Kürdistan’da sürdürdüğü askeri işgalinden vazgeçmesi gerekiyor, ancak o zaman iki halk, iki ulus olarak gerçek anlamda bir barış sağlanması için siyasal bir zeminde eşit koşullarda buluşabilecektir; aksi takdirde barış istemi iyi niyetten öteye gitmez.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın A. Altan bir sonraki köşe yazısı olan “APO VE MANDELA” da : <strong>“Savaşı Apo başlattı. Bugün barışı başlatacak güce de sahip. Apo’suz ve PKK’sız bir barış mümkün değil.”</strong> Demektedir. Bir kere, PKK TC. devletinin Kürtlerin başına bela ettiği bir örgüttür. Dikkat edin Ergenekon davasının Kürt ayağı yoktur, niye yoktur? Ne zaman Ergenekon davasının Kürt ayağından bahsedilmek istense hemen ortalık Abdullah Öcalan vasıtasıyla karıştırılıyor. Türk basını, Türk Medyası özellikle bunu derinleştiriyor.  PKK&#8217;yi gündemde tutmak ve A.Öcalan&#8217;ı daha fazla sunmak için Devletin bizatihi kendisi bu işi örgütlüyor. Bakın kozmik oda sürecinde yaşanan olaya devlet süreci kilitlemek için Reşadiye de sekiz askerini öldürüyor ardından A. Öcalan devreye sokularak üç gün sonra PKK’ye üstlendiriyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">27 Mayıs 1960 askeri darbesi.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Mart 1971 askeri darbesi.</p>
<p style="text-align: justify;">12 Eylül 1980 askeri darbesi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu darbeler niçin yapıldı ve kime karşı yapıldı? Önce bu soruları tartışmamız lazım.</p>
<p style="text-align: justify;">1984 de PKK nasıl oldu da birden bire Erruh Şemindli baskınıyla ortaya çıktı ve derinleşti? Ki, Erruh Şemindli KDP&#8217;nin örgütlendiği alanlardı ve nefes borusuydu TC. Devleti PKK eliyle bu alanı parçaladı ve KDP&#8217;nin Kuzey Kürdistan alanındaki örgütlenmesinin önünü kesti ve böylece Kuzey Kürtleri KDP&#8217;nin etki alanının dışına çıkarıldı</p>
<p style="text-align: justify;">Ve tabi tüm bu gerçekler silah seslerinin arasında boğuntuya getirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha geçende ismini hatırlayamadığım bir Albay TV de yapılan bir açık tartışma programında şu gerçeği dile getiriyordu: <strong>Apo kim PKK kim, bunlarla asla Türkiye bölünmez, asıl tehlike gerçek Kürt milliyetçiliği yapan örgütler şahıslar var!&#8221; </strong>diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette bir öncesi var: Kuzey Kürdistan da 1960 sonrasında yürütülen demokratik mücadele sürecinde 1980 12 Eylüle kadar sömürgeci partilerin örgütlendiği ve yeterli oy aldığını göremezsiniz, Hatta A.Türkeş Kürdistan bölgesine girememiştir. Yürütülen demokratik mücadele sonucu Mehdi Zana Belediye başkanı seçilmişti Diyarbekir’de ama PKK ‘yoktu’ o zaman sadece bir gurup Apocu olarak serseri mayın gibi ortalıkta dolaştırılıyordu. Bakın bakalım, bu gün Diyarbekir’de MHP tabelası bile var bu kimin sayesinde oldu? TC. Devleti askeri işgali ile Kürtleri en fazla Takriri- sükun’a tabi kılabiliyordu ama İçerden feet edemiyordu, bunu PKK eliyle yirmi beş yıllık savaş süreciyle başardı.. 4000 Köy haritadan silindi, 7 milyon iç göç, 4 milyon dış göç yaşandı bunun yanında ( Abdullah Öcalan’ın kendi ifadesiyle) 17 bin PKK’nin iç infazıyla öldürülen Siyasi Kürt var, kırk bin Devlet PKK işbirliği sonucu insan öldürüldü. <strong>“Savaşı Apo başlattı” </strong>demeniz gerçekleri ters yüz etmektir. Yüz yıldır Kürdistan’da kanlı bir savaş sürdürülmektedir. Bu anlamıyla barış olacaksa Kürt ulusunun gerçek temsilcileriyle olacaktır PKK ile değil ve sizde APO ve PKK’yi Kürtler adına sunmanız TC. Devletinin Kürt karşıtlığı politikasının bir parçasıdır, bu anlamıyla bu vebalın altından kalkamazsınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Apo ve Mandela karşılaştırılması bile başlı başına etik bir olay değildir! Her şeyden önce Mandela kendini Güney Afrikalı olarak görmüştür bu yanıyla beyaz azınlığın siyahlar üzerindeki tahakkümüne karşı çıkmıştır. Hiçbir koşulda beyazların <strong>“hizmetindeyim ne görev verilirse yapmaya hazırım”</strong> dememiştir; aksine beyazların kendilerine gördüğü hakkı Siyahlara da verilmesi ve eşit haklar temelinde bir arada yaşamayı savunmuştur. Apo kendini hiçbir zaman Kürt görmediği gibi Kürtlerin Türklerle eşit olarak aynı haklara sahip olması gerektiği konusunda da mücadele de yürütmüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">(1)Serbesti, sayı:15 syf 12</p>
<p style="text-align: justify;">(2) 20. Hasan Yıldız. Yüzyılın Başlarında Kürt Siyasası ve Modernizm. Syf. 209</p>
<p style="text-align: justify;">(3) Uğur Mumcu. Kürt İslam ayaklanması. S.48. Aktaran Hasan Yıldız age syf 210</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-demokratlarinin-kurt-algisi-i/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilincin sıradanlığı, hayatın gerçekliği!</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bilincin-siradanligi-hayatin-gercekligi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bilincin-siradanligi-hayatin-gercekligi#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Apr 2010 10:02:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1330</guid>
		<description><![CDATA[Osmanlıdan günümüze kadar süren devlet politikası olan böl-yönet olgusu Osmanlıdan günümüz TC. Devletinin Kürdistan da sürdüğü askeri işgalin siyasi perspektifi temelinde sürdürülen programıdır. Bu program çerçevesinde Kürt toplumunun iç dinamiklerini parçalayarak askeri işgal ayağını güçlendirmiştir. Bunu yaparken oradaki siyasal güçleri kendi etrafında örgütleyerek başarmıştır. Bu anlamıyla baktığımızda Kürdistan’da kendi iç dinamiği ile gelişen bağımsız bir muhalefet yok. Görünümde olan muhalefet ise Ankara’dan bağımsız hareket edemediği içindir ki toplumsal misyonunu yerine getiremiyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">“<em>Kürt toplumu (…)”aydınlama” hareketinden mahrum kalmıştır. Çünkü kendi aydınlarından hem düşüncede hem günlük yaşamda oldukça uzaktır.” </em>Hasan Yıldız</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlıdan günümüze kadar süren devlet politikası olan böl-yönet olgusu Osmanlıdan günümüz TC. Devletinin Kürdistan da sürdüğü askeri işgalin siyasi perspektifi temelinde sürdürülen programıdır. Bu program çerçevesinde Kürt toplumunun iç dinamiklerini parçalayarak askeri işgal ayağını güçlendirmiştir. Bunu yaparken oradaki siyasal güçleri kendi etrafında örgütleyerek başarmıştır. Bu anlamıyla baktığımızda Kürdistan’da kendi iç dinamiği ile gelişen bağımsız bir muhalefet yok. Görünümde olan muhalefet ise Ankara’dan bağımsız hareket edemediği içindir ki toplumsal misyonunu yerine getiremiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1331" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bilincin-siradanligi-hayatin-gercekligi/attachment/turk-erdogan"><img class="alignright size-medium wp-image-1331" title="Turk-Erdogan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/Turk-Erdogan-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Gerek Türk “sol” muhalefeti gerekse Kürt siyasi örgütlenmeleri TC. Devletinin resmi ideolojisi olan politik argümanlarıyla hareket ettikleri için kullandıkları kavramları sorumsuzca içeriğinden boşaltmış ve özüne yabancılaştırmıştır. Oysa toplumsal kavramların niteliği, içinde yaşadığımız tarihi süreci belirler. Her olgunun tarihsel gelişimi kendi maddi koşullarıyla açıklanır ve bu koşulların keskin gerçekliği hakkındaki bilgimiz ne kadar doğru olursa yürütmeye çalıştığımız mücadelenin hedeflerine varmamız da bir o kadar kolay olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk toplumu ve Kürt toplumu başlı başına iki ayrı fenomendir. Bu olguların birlikteliği iki şeyle mümkün olabilir; eşit haklar temelinde oluşan resmi bir yasayla, ya da sömürgeci devletin şiddet yoluyla bir arada tutma gayretiyle olur. Şiddetle bir arada tutma gayreti ise birlikte tutmaya çalıştığı toplumun varlığını inkâr ederek yok sayarak yapmaktır. Varlığı yok sayılan, inkâr edilen toplum ise bu şiddete karşı çıkar. Bu şiddete karşı çıkan toplumun önünün kesilmesinde sömürgeci devlet o toplum adına mücadele eden konumunda olan siyasi yapılarıyla müdahale eder. Buna bir örnek vermem gerekiyor: Sırrı Sakık DTP den milletvekili olarak Türk meclisine seçilmiştir. Onu seçen Kürtlerdir. Kürtler adına mücadele ettiğini söyleyen DTP’nin bakış açısını şöyle ifade etmektedir: <em>“Sürekli bu halka zulüm etmek isteyen siyasetçiler, şiddet ve kandan beslenen siyasi partiler, ne söylerler; Kürtler bölücüdürler. Tam tersine biz bütünleştiriciyiz. Biz Çorlu ile Diyarbakır&#8217;ı buluşturmaya yemin ettik. Demokrasiyi ve hukuku onun için istiyoruz. Gittiğim her yerde söylüyorum, bizim bildiğimiz tek şey, Allah tektir. Gerisi insanların kurduğu bir düzendir. Ama biz Başbakan&#8217;ın <strong>o tekli politikalarına karşıyız</strong>. Ama biz Kürtler iki ayrı devlet istemiyoruz. İki ayrı bayrak istemiyoruz. Bu coğrafyada Edirne&#8217;den Şırnak&#8217;a kadar özgür bir Türkiye istiyoruz.”</em><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Burada bir şeyi gözden kaçırmamak lazım, Sırrı Sakık Türk başbakan’ın “tek dil, tek bayrak, tek millet” siyasetine karşı olduğun söylüyor ve hemen akabinde ise: <em> </em><em>Ama biz Kürtler iki ayrı devlet istemiyoruz. İki ayrı bayrak istemiyoruz. Bu coğrafyada Edirne&#8217;den Şırnak&#8217;a kadar özgür bir Türkiye istiyoruz.”</em><strong> </strong>diyor!  Peki, bu söylediğinin Türk başbakan’ının söylediğinden ne farkı var? Açıkça demagoji yapıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürge ve sömürgeci ilişkisini sorgularken; sömürgecinin sömürgede geliştirdiği politikasını nasıl işlediği ve sömürge toplumu nasıl içten içe parçaladığını kavramak zorundayız. Bu durum tek başına askeri işgalin niteliğiyle açıklanamaz, asıl işgalin sömürge toplumun beyninde nasıl yer ettiğini sorgulamak zorundayız.</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürgeci sömürgeyi Askeri işgal yoluyla elinde tutmaya çalışır fakat onu tümüyle istila edemez; etmesi için şiddetin yanında sömürge toplumun geleneğini yok etme, dilini yasaklama, kültürünü ve tarihini yozlaştırma işine el atar. Sömürge toplumu köleleştirmeyi hedefler, bunu yaparken sömürge toplumun ileri gelenlerini, aydınlarını, ulusal partilerini yanına çekerek onların eliyle kendi dilini, kültürünü, tarihini vermeye çalışır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öbür yanda sömürge toplumunu korkunun cenderesine sıkıştırır ve ruhunu cehennem korkularıyla kırbaçlar. Okuyan gençlerin ağzını kendi yarattığı gerçek olmayan bir tarih yığınıyla dağlar. Toplum bir başından bir başına açlığın, yoksulluğun zulmü altında takadan düşürerek helak eder. Takadan düşen, helak olan toplum kendi korkusuna sığınarak yaşamayı içselleşir. Ona umuttan söz edilmez, daima umutsuzluk, kadercilik aşılanır. Burada bilinç kırılması başlar. Kendini bu ezadan kurtarmanın yolu sömürgecinin ona verdiğini kabul etmekten geçer.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey Kürdistan’da yaşanan bilinç kırılması son otuz yılda çok daha ağır oldu. Gelişen kitle hareketlerini şu veya bu biçimde başka yöne kanalize eden ve yapılan eylemlerin içeriğini başka kavramlarla boşaltan, yanlış sloganlarla hedef şaşırtan bir kontra hareketi söz konusudur. Bu kontra hareketi salt bir başına silahlı kargaşayla bu işi yürütmüyor, birde bunu legal örgütleriyle yürüttüğü siyasi mücadelesi söz konusudur. Bu legal örgütlerin sömürgeci devletle olan “flört” ilişkisi çıkar temeline dayalı olduğu için kitle hareketlerinin kendilerinden bağımsız gelişmesi onları rahatsız eder. Onun içinde bu kitle hareketlerine canhıraş bir biçimde saldırır ve onu kendi istediği biçimde değil sömürgecinin kendisinden istediği bir biçimde ona yön vermeye çalışır. Bunu yaparken de şöyle bir gerekçe öne sürerler: <em>&#8220;Geçmişte etnisiteyi çok öne çıkaran bir mantığa sahiptim. Ama bugün etnisite üzerinde siyasetin büyük tehlike ve tuzaklarla dolu olduğunu görmeye başladım. Eskiden &#8216;herkesin devleti varken Kürtlerin niye olmasın&#8217; diyorduk. Şimdi bunun kolay olmadığını ve böyle bir durumun birlikte dostça yaşayan iki halk arasında büyük düşmanlıklar yaratacağını ve bu halkların geleceğini karartacak bir noktaya götüreceğini düşünüyorum. Etrafımız tuzaklarla dolu. Çek ve Slovaklar gibi değiliz ki. Bence birlikte yaşamanın müthiş yararları var. Kaldı ki dünya küçülürken bu durumun tersini savunmanın yararı yok.&#8221; (Ahmet Türk)</em><strong></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu legal örgütlerin sömürgeci devletle girdiği derin ilişkinin açığa çıkmaması için sürekli ulusal motifli sloganların arkasına sığınırlar. Sürekli demagoji yaparlar. Sürdürdükleri yalanlar içinde kendi kariyerlerini korumaya çalışırlar ve en çok bunlar sömürgecinin cesaret edemediği lafları ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">Sürekli barıştan, demokrasiden, özgürlükten söz edilir! Söylenen bu sözlerin, atılan bu sloganların içeriği kitleleri ilgilendirmiyor, kitlelerin kulağına hoş gelen ve onların ezilmiş ruhunu okşayan sözlerdir. Yıllardır acı çeken, hırpalanan, aşağılanan, korkunun cenderesine sıkıştırılmış bir toplum istediği şeylerdir ve bunun bilincinde olan sömürgeci şiddeti süreklileştirir ve kendi yandaşlarını da barış savunucuları olarak halka sunar. Bu noktada ulusal bilincin kırılması derin boyuta taşınır.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Abdullah Öcalan bir avukat görüşmesinde şöyle der: <em>“Misak-i Milli’nin içersinde şu anki bilinen Türkiye sınırları değil, Musul-Kerkük ve Suriye’deki Kürtler de dâhildir. (…) Savaş olursa Kürdistan kopuşa gider. Biz ısrarla barışı savunuyoruz, barışı getirmeyenler sorumlu olur.”</em><em> </em>Sömürgeci Türk devletinin gizli emelleri olmasına rağmen bunu açıktan açığa savunma cesareti göstermiyor bugünün gelişen koşullarında, fakat Abdullah Öcalan Kürtçülük adı altında Kürt halkının haklarının savunucusu rolünde sömürgeci Türk devletinin cesaret edemediği kırmızı çizgileri savunuyor ve bunu da ne olduğu belirsiz bir barış adına yapıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Derin yaralar alan Kürt toplumu, yorgun, bezgin bir hale getirilmiştir. Bu yaralı, bu bezgin toplum ideolojik ve siyasi kavramları sorgulama bilinci olmadığı gibi onu sorgulama gücünden de yoksundur. Tek istediği bir karış huzur! Bu isteğini bilen sömürgeci derhal Kürtçülük yapan “barış” güvercinlerini salar halkın içine ve bu “barış güvercinleri” persmiş kanatlarında barış.. barış diye bağırırlar, halkta bu barışa çok fazla susadığı için var güçleriyle sarılır. EDİ-BESE!</p>
<p style="text-align: justify;">Sömürge ve sömürgeci arasında süren çatışmanın temelinde yatan şey birinin askeri işgali sürdürmesi diğerinin bu işgale karşı çıkması sorunudur, yani sömürge toplumun sömürgeciye karşı tavrı kendisini bağımsız ve özgür olma arzusudur, fakat bu arzu Kürt aydınlarının, siyasi kadrolarının büyük bir çoğunluğu tarafından görmezlikten gelinir ve sömürgeciyi rahatlatacak şeylerden bahsederler. Bu aydınlardan biri de Orhan Miroğludur. <strong>27.05.2009 </strong>Taraf gazetesindeki köşe yazısında <strong> (Bir âkil adam) </strong>şöyle der<strong>: </strong><em>“Âkil adamların dünyanın ihtilaf yaşanan çeşitli bölgelerinde yürüttükleri çalışmalar; ulusal sorunlarda asıl zorluğun devlet olmak isteği ve toprak talebiyle alakalı olduğunu gösteriyor. Mesela Filistin’de, Bask sorununda mesele budur. Oysa Kürt sorunu ne toprak talep etmekle alakalı bir sorundur, ne de devlet talebiyle ilgili bir meseledir.<br />
Kürtler toprak da istemiyor, ayrı bir devlet de.” </em>Yüz yıldır Kürdistan’da sürdürülen ulusal bağımsızlık mücadelelesinin amacını bir kalemde silebiliyor ve bu çatışmanın, bu başkaldırıların, bu kanlı yenilgilerin ne toprak talebi var ne de devlet kurmak gibi bir dertleri(!) Aklı başında vicdan sahibi bir insan birazcık olsun düşünmez mi; Kürtler durup dururken niye bu kadar acı çekiyor, niye bu kadar ağır bedeller ödüyor?     “<strong>Kürtler toprak istemiyor, ayrı devlet de.”</strong> Peki, Kürtler ne istiyor, neden bu kan deryası, bu işgal yaşanıyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazıyı kaleme aldığım sırada Ahmet Türk Samsunda saldırıya uğruyor. Bu saldırıda Ahmet Türk’ün burnu kırılıyor. Akabinde BDP Genel Başkan Yardımcısı Gültan Kışanak; şöyle bir açıklama yapıyor: <em>“Ahmet Türk&#8217;e saldırı, Türkiye’nin onuruna, birlik ve beraberliğine, kardeşliğine yapılmıştır. Tepki göstermek Türkiye’nin görevdir”</em><strong> </strong>diyor<strong>.</strong><strong> </strong>Ahmet Türk bir “Kürt” olduğu için saldırıya uğruyor. Ahmet Türk’e yapılan saldırıyla <em>“</em><em>Türkiye’nin onuruna, birlik ve beraberliğine, kardeşliğine yapılmıştır” </em>demekle ne alakası var? Burada bilinç çarpıtması olduğu gibi bilincin sıradanlığı da mevcuttur. Bu saldırının hedefi Kürtlere yapıldığını saptırmak olduğu gibi sömürgeci devletin amacına hizmettir. Sömürgeci Türk devleti Kürt halkına, Kürt halkının siyasal kadrolarına, aydınlarına yönelik şiddetin temelinde “birlik ve beraberliğe” karşı saldırı olarak kabul ettiği için sürdürmektedir. 1920 den bu yana TC. Devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü şiddet bu slogan temelinde sürüyor. Yapılan başkaldırılar, sürdürülen siyasi mücadele “Türkiye’nin birlik ve bütünlüğüne yönelik”  hareketler olduğu için kanla bastırılıyor, Kürt çocuklarının kolu kanadı kırılıyor, yaşlarından fazla kurşunlar saplanıyor bedenlerine, G3 namlularıyla parçalanıyor kafaları<strong>. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yapılan bu saldırıya karşı gelişecek olan kitlelerin tepkisini gene Ahmet Türk engel oluyor, Kürtlerin sakin olmaları için çağrı yapıyor, bu tavrından dolayı Devletin başbakanından, cumhurbaşkanına kadar olan herkes sağduyulu davrandığı için kendisini kutluyor(!) çok ilginçtir. Burada sömürgeci Türk devletinin asıl amacı Kürtler “adına hareket” eden bu “siyasal kadrolar” vasıtasıyla Kürt toplumunu yeniden nasıl kontrol edebileceklerini görmeye çalışmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk hareketi geliştikçe bu tür yapıları aşacağını ve asıl öncülerini kendi küllerinden yeniden yaratacağı korkusunu hem sömürgeci devlet hem de sömürgeci devletin yanında şu veya bu biçimde yer almış “ulusal” partiler yaşar. Halkın eylemleri geliştikçe kendi “ulusal parti” liderlerinin korkaklığını, kaypaklığını ve ulusa ters politikalar yürüttüğünü sorgulamaya başlar, onların ulusal misyonları olmadığını görür. Sorgulama yapan halkın bu devrimci eylemi sömürgeci devlet kadar bu “ulusal partiler”i rahatsız eder. Çünkü halkın devrimci eylemi kendi gerçeklerini görmesine, kavramasına yol açar. Bu halk eylemlerinin önü kesilmesi için onlara Frantz Fanonun değimiyle: dalgalanan bir bayrak, birkaç reform sunulur.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/bilincin-siradanligi-hayatin-gercekligi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Helepçe !</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/helepce</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/helepce#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Mar 2010 01:00:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Metin Esen</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1208</guid>
		<description><![CDATA[16 Mart 1988’den bu yana 22 yıl geçti ve sokaklarında sere serpe ölülerden geriye ulusların sessizliğinden başka bir şey kalmadı! Yıllarca hedefi, amacı belli olmayan ve haksız bir temelde sürdürülen İran Irak savaşı Orta-Doğu’yu bir ateş çemberine dönüştürebilir ve bu dönüşüm Orta-Doğu’da emperyal devletlerin oluşturdukları statükonun parçalanmasıyla çıkarlarını tehdit eder boyuta sıçrama korkusu içinde İran ateşkese zorlandı. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“İnsanlığın hafızasından Hiroşima’yı silmek mümkün değil! Halepçe’yi de silmek mümkün olmayacak! Orhan Kotan”</em></p>
<p style="text-align: justify;">16 Mart 1988’den bu yana 22 yıl geçti ve sokaklarında sere serpe ölülerden geriye ulusların sessizliğinden başka bir şey kalmadı! Yıllarca hedefi, amacı belli olmayan ve haksız bir temelde sürdürülen İran Irak savaşı Orta-Doğu’yu bir ateş çemberine dönüştürebilir ve bu dönüşüm Orta-Doğu’da emperyal devletlerin oluşturdukları statükonun parçalanmasıyla çıkarlarını tehdit eder boyuta sıçrama korkusu içinde İran ateşkese zorlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu süreçte Güneyli Kürtler Irak’a çok büyük darbeler vurarak önemli mevziler elde ettiler. İran &#8211; Irak arasında imzalanan ateşkes’in Güney Kürt hareketinin lehine olabileceğini gören Saddam Diktatörlüğü İran’a karşı yürüttüğü savaşta Kürtlerin içerde kendisine karşı savaşmasını içine sindiremediği gibi prestijini yeniden oluşturmak için Kürtlere karşı namluları çevirdi ve ardından 16 Mart 1988 sabahı Halepçe’ye saldırdı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1209" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/helepce/attachment/helepce-2"><img class="alignright size-medium wp-image-1209" title="Helepce" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Helepce-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Burada, sadece amaç kendi yenilgisinin intikamını Kürtlerden almak değildi, asıl hedef Kürt halkının ulusal varlığını ortadan kaldırmaktı ve o amaçla Halepçe’ye saldırdı. Halepçe’ye yağdırılan elma kokusunu andıran hardal gazların sonucu beş bin insan iki saat içinde acımasız bir şekilde zehirlenerek öldürüldü. Bu olayı görüntüleyen İngiliz The Times muhabiri Richard Beeston şöyle anlatıyordu gördüklerini <em>“Yerde, katliamın ölçeği netleşti. Aileler toplu halde zehirli kimyasallarla öldürülmüşlerdi. Bazıları, gaza karşı koruma sunmayan, acelece girdikleri sığınaklarda birlikte öldüler. Bir aile kendi bahçesinde evcil hayvanları ile birlikte öldürülmüştü.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Diğerleri arabayla kaçmaya çalışırken can vermişti. Biz, şoför ve içindekilerin öldüğü, anahtarı kontağında olan, duvara çarpmış araç gördük. O günün en dokunaklı belleğe kazılan hatırası, geleneksel Kürt giysileriyle evinin önünde kucağında bebekle ölen bir babaydı.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Kurtulanlar tartışmasız çok kötü durumdaydılar. Yüzlercesi, göz ve akciğerlerini yakan hardal gazına yakalanmış ancak ölmemişlerdi.”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Yaşanan bu facia akıllara durgunluk verecek boyutta sürerken başta “sosyalist” ülkeler olmak üzere Dünya devrimci hareketi de emperyalist devletlerin sessizliğine ortak oldular. Yaşananların Kürt halkının belleğinden silinmesi zordur. Sömürgeci Irak devletinin Kürt halkına karşı merhametsiz uygulamaları, acımasızca sürdürdüğü katliamlar anti-emperyalizm sloganları altında yürütülüyordu. “Anti-emperyalist” olan Saddam diktatörlüğü kimyasal silahlarını emperyalist ülkelerden temin ederek Kürt halkına karşı kullanıyordu. Bu olgu görmezlikten geliniyor, tartışılmıyordu, ilginç olan buydu!</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan ulusal hareketi hem içerden, hem dışarıdan kuşatma altındaydı, Halepçe katliamıyla birlikte ağır yaralar içinde direnmeye çalışıyordu, fakat bu sefer kendi içinde çatışma ve bölünme sürecine girdi. Bu sürecin tartışması aynı zamanda Kürdistan ulusal hareketinin tarihsel sorumluluğunun da tartışılması demektir. Kürt  ulusal hareketi parçalar düzeyinden arınarak ülke bütünlüklü bir örgütlenmeyi; dolaysıyla ulusun tümünü kapsayan ve beş parçayı içine alan bir kongre örgütüne dönüşme amacıyla hareket etmediği için bu tarihi fırsatı kaçırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Halepçe faciası yaşandığı anda Kürdistan’ın beş parçası dâhil yurtdışına göçmüş, sürülmüş, taşınmış tüm Kürtler bütün güçleriyle ayağı kalkmıştı. Parça düzeyi bitmiş, dış güçlerce oluşturulmuş sınırlar ortadan kalkmış bir bütün Kürdistan ayaktaydı. Bu süreç çok önemliydi, farkına varılmadı, daha çok her gurup, her parti, her örgüt kendini kırmızı haç konumuna sokmuş daha fazla Halepçe faciasından arta kalan yaralı, sakat insanlara nasıl yardım ederim garabetine düşmüştü. Asıl tarihsel gerçeği göremiyorlardı. Bu işte en iyi yararlanan Sömürgeci İran gerici rejimi ile militarist Türk devleti oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">Halepçe faciasından dolayı Doğu ve Kuzey Kürdistan bölgesine doğru yığılma başladı. Bu yığılma içler acısı bir durumdaydı. Kürt halkı bir kere daha yalnızlığa mahkûm edilmişti. Ulusların bu yaşanan facia karşısındaki suskunlukları çok daha acıydı. Bir halk Kürt olduğu için katlediliyordu, suçları Kürt olmaktı! Aynı suskunlukları Barzan bölgesinde yaşanan Enfal faciasında da sürdü, 1993 de Kürdistan’a Sor da yaşanan faciada da sürdü. Sadece Enfal faciasında 182 bin kişi ayrı ayrı mıntıkalarda kurşuna dizilmiş buldozerler altında topluca gömülmüştü. Ermenistan’la Azerbaycan arasındaki savaş Kürtlerin yurdu olan Karabağ yüzünden başladı ve bu savaşta Kürtler katledildi. Sömürgeci Türk devleti bu savaşta görünümde Azerbaycan’a destek verdi el altından da Ermenilere yardım etti Kürtlerin varlığını yok etmek için. 1993 son baharına gelindiğinde ise Kürdistan’a Sor yerle bir edilmişti. Kürdistan’a Sor’un en büyük şehirlerinden biri olan Kelbajar Ermenilerin yoğun top saldırıları altında Azerbaycan’dan ve ABD’den gelen Ermeni gönüllülerin desteğiyle kuşatılmıştı,  bu acımasız kuşatmadan ve saldırıdan dolayı Mirov dağına kaçan Kürtlerden on beş bin insan kar altında donarak öldü.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yaşanan facia Halepçe’yle sınırlı kalmadı Güney Kürdistan’dan Kürdistan’a Sor’a yayıldı. Sadece Doğu ve Kuzey bölgesine Halepçe faciasından dolayı sığınanlardan 3 binden fazla çocuk ve yaşlı, sakat insanlar hayatını kayıp etti. Kürdistan’ Sor Faciasında sadece Mirov dağında kar altında donarak ölen insan sayısının on beş bin olduğu Uluslar arası Kızıl Haç raporunca açıklandı, diğer bölgelerde ki katliamlardan henüz kimse bahsetmiyor. Her yıl dönümünde bu faciaları anmakla çok büyük bir “görev” yaptığımızın iç huzuruyla günlük yaşamımıza devam ediyoruz ve onun ötesi yok, çünkü kendi gerçeğimizden çok uzağız.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Ama bir şey çok açık: (…) Bu da dört (beş- bn) parçaya bölünmüş Kürdistan’ın acı ve fakat somut bir gerçeği!</em></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Gerçek karşısında gerçekçi olmak gerekiyor. Kürdistan’ın bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde ham hayallere yer yok! Savaş tüm gerçekliği ile orta yerde duruyor. Kürdistan’ın varlığı, halkının mücadelesi ve düşmanın barbarlığı da ortada!”</em> (Orhan KOTAN)</p>
<p style="text-align: justify;">16 Mart 2010</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:metinesenazadi@gmail.com">metinesenazadi@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/helepce/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

