<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; İsmail Beşikçi</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/author/ibesikci/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 23:46:30 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>“Türkiye Bizim Dostumuzdur”</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9cturkiye-bizim-dostumuzdur%e2%80%9d</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9cturkiye-bizim-dostumuzdur%e2%80%9d#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 23:46:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2300</guid>
		<description><![CDATA[ABD Kongresi’ne Ermeni soykırımı ile ilgili bir tasarı sunulduğunda ve tasarı kamuoyunda, basında tartışılmaya başlandığında, ABD hükümeti, “biz hükümet olarak bu tasarıya karşıyız. Türkiye bizim dostumuzdur” diyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">ABD Kongresi’ne Ermeni soykırımı ile ilgili bir tasarı sunulduğunda ve tasarı kamuoyunda, basında tartışılmaya başlandığında, ABD hükümeti, “biz hükümet olarak bu tasarıya karşıyız. Türkiye bizim dostumuzdur” diyor.  ABD’de, Başkan, Dışişleri Bakanı, Genelkurmay yetkilileri, iş adamları, bu yönde açıklamalar yapıyor.”Tarihçi” denen bazı kişiler,  bazı üniversite profesörleri, basın mensupları,  “Türkiye’de, ABD’ye dost bir hükümet vardır, Türkiye’yi rahatsız edecek girişimlerden kaçınmalıyız. Ermen sorunu tarihçiler tarafından araştırılması gereken bir sorundur, siyasetçiler, hükümetler tarafından, değil” şeklinde konuşmalar yapıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2301" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9cturkiye-bizim-dostumuzdur%e2%80%9d/attachment/toplu-mezarlar"><img class="alignright size-medium wp-image-2301" title="Toplu-Mezarlar" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2012/02/Toplu-Mezarlar-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de… parlamentolara, Ermeni soykırımıyla, Kürd/Kürdistan sorunuyla ilgili bir yasa teklifi verildiği zaman veya böyle bir girişim gündeme geldiği zaman ve bu girişimler oralarda ve Türkiye’de, tartışılmaya başlandığı zaman,  hükümetler,  “Türkiye bizim dostumuzdur,  hükümetimiz bu tür yasalara ve yasa girişimlerine karşıdır…” açıklaması yapıyor. Ekonomik çıkarlar,  Kürtlerin, öbür ezilenlerin çığlıklarının duyulmasına engel olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki, bu devletlerin, ezilen halklara karşı bir sorumlulukları yok mudur? Benzer bu tür açıklamalar, böyle bir sorumluluk üstlenilmediğini gösteriyor. Bu da uluslar arası siyaseti, hala, kak, hukuk, özgürlük, eşitlik gibi değerlerin değil, baskının, zorun, kaba gücün yönlendirdiğini gösteriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin, son aylarda, Ocak 2012 de,  Türkiye’de, Kürd bölgelerinde neler yaşanıyor? Diyarbakır’da,  iç kalede, JİTEM Karargâhı olarak kullanılan bir binanın bahçesinde kazılar yapılıyor. Kemikler, kafatasları çıkıyor. Bugüne kadar  (31 Ocak 2012) 26 kafatasının çıktığı belirtiliyor. Jitem Karargahı’nın bulunduğu yer,  eski cezaevinin, adliyenin, Jandarma Alay Komutanlığı’nın bulunduğu bir alan. Saraykapı…</p>
<p style="text-align: justify;">1990’larda, Jitem tarafından,  illegal bir şekilde tutuklanan Kürdler buralara götürülmüş.  İşkenceli sorgular sonucunda öldürülmüş. Cesetleri de bu bahçede açılan çukurlara atılmış Zaten Jitem hakkında halkta oluşan kanaat şudur. “Buraya girenler, buraya götürülenler bir daha sağ çıkamaz.”  Tansu Çiller’in Başbakan, Süleyman Demirel’in Cumhurbaşkanı,  Doğan Güreş’in Genelkurmay Başkanı olduğu bir dönem… Bu kazılar başladıktan sonra, aileler, o günlerde evlerinden alınıp bir daha geri dönmeyen yakınlarının, hiç olmazsa, kemiklerine kavuşabilmek için DNA larını veriyorlar. Pek çok aile umutlarla kazı çevresinde bekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Gençleri, aile reislerini, amcaları, ağabeyleri vs. illegal bir şekilde evlerinden alıp  işkenceli sorgulardan geçirmek, cesetleri de bahçede açılan çukurlara atmak, gömmek… Bu vahşet nasıl gerçekleşiyor. Bunu yapanlar, bu tür operasyonlar gerçekleştirenler nasıl bir ruhsal ve düşünsel yapıya sahipler… Şurası çok açık. Böyle bir vahşeti gerçekleştirenler,  “kimse bizden hesap soramaz” “Hiç kimse bizden hesap soracak cesarete sahip değildir.” anlayışına sahipler. Devlet gücü bu yönde kullanılıyor.  Devlet gücünü bu yönde kullanıldığı besbellidir. Bu kişilerde bu Jitem görevlilerinde böyle bir anlayış nasıl gelişebilmiştir? Bu görevlilerin de bağlı oldukları üst makamlardan bu şekilde emirler, direktifler aldıkları bir hiyerarşi içinde bu hizmetleri yaptıkları açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İnsan Hakları Derneği’nin, Türkiye genelinde çıkardığı toplu mezar haritası bu bakımdan dikkate değer bir tablo ortaya koymaktadır. Şimdiye kadar kazılarda 12 toplu mezardan 162  insan cesedi çıkarılmıştır. Kazılmayı bekleyen 255 toplu mezarda 3274 kişinin cesedinin bulunduğu belirtilmektedir. Toplu mezarlar, Diyarbakır, Şırnak, Bitlis, Batman Siirt, Van, Mardin, Bingöl, Dersim,  Ağrı, Hakkari, Elazığ, Kars gibi yörelerdedir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Böyle bir vahşet 1990’larda nasıl yaşanabilmiştir? Böyle bir vahşet 1990’larda nasıl kurumlaşabilmiştir? Demokrasi olduğu söylemen bir devlette, Avrupa Konseyi üyesi bir devlette, Avrupa Birliği’ne aday bir devlette, böyle bir vahşet, katliam nasıl yaşanabilmiştir?</p>
<p style="text-align: justify;">İşte burada, “Türkiye bizim dostumuzdur” anlayışının çok büyük rolü vardır. “Dost devletler”in, Kürd/Kürdistan karşıtı politikaları Türkiye’ye çok büyük bir güç ve cesaret vermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplu mezarlara biraz daha yakından baktığımız zaman şunu görüyoruz.</p>
<table style="text-align: justify;" border="1" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td width="155" valign="top">İl</td>
<td width="155" valign="top">Toplu Mezar Sayısı</td>
<td width="189" valign="top">Çıkarılan Ceset Sayısı</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Siirt</td>
<td width="155" valign="top">36</td>
<td width="189" valign="top">376</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Bitlis</td>
<td width="155" valign="top">35</td>
<td width="189" valign="top">485</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Hakkari</td>
<td width="155" valign="top">33</td>
<td width="189" valign="top">347</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Bingöl</td>
<td width="155" valign="top">33</td>
<td width="189" valign="top">468</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Diyarbakır</td>
<td width="155" valign="top">31</td>
<td width="189" valign="top">321</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Van</td>
<td width="155" valign="top">18</td>
<td width="189" valign="top">257</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Mardin</td>
<td width="155" valign="top">14</td>
<td width="189" valign="top">259</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Şırnak</td>
<td width="155" valign="top">11</td>
<td width="189" valign="top">207</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Batman</td>
<td width="155" valign="top">11</td>
<td width="189" valign="top">198</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Dersim</td>
<td width="155" valign="top">5</td>
<td width="189" valign="top">259</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Elazığ</td>
<td width="155" valign="top">3</td>
<td width="189" valign="top">55</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Ağrı</td>
<td width="155" valign="top">2</td>
<td width="189" valign="top">53</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Urfa</td>
<td width="155" valign="top">2</td>
<td width="189" valign="top">16</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Ardahan</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">19</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Adıyaman</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">17</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Antep</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">16</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Iğdır</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">14</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Kars</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">7</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Malatya</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">5</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Hatay</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">8</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Cizre</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">2</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">İstanbul</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">19</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Ankara</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">3</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top">Konya</td>
<td width="155" valign="top">1</td>
<td width="189" valign="top">3</td>
</tr>
<tr>
<td width="155" valign="top"></td>
<td width="155" valign="top"><strong>Toplam : 245</strong></td>
<td width="189" valign="top"><strong>Toplam: 3414</strong></td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Günümüze kadar Diyarbakır”da  bir toplu mezar açılmış 76 kişinin cesedi çıkarılmış. Dersim”de bir toplu mezar açılmış 7 ceset çıkarılmış. Batman”da bir toplu mezar açılmış 13 ceset çıkarılmış. Mardin”de bir toplu mezar açılmış 7 ceset çıkarılmış. (Taraf, 27 Ocak 2012)</p>
<p style="text-align: justify;">Cengiz Aktar, 1 Şubat 2012 tarihli Taraf Gazetesi’nde,  “Diyarbakır 1915: Kötülüğün Arkeolojisi” başlıklı bir yazı yayımladı.  Bu yazıda, Saraykapı’da, Jitem karargahı’nın bahçesinde çıkan kemiklerin, 1915 Ermeni soykırımıyla ilgili olabileceğini yazıyor. Bu olasılık şunu gösteriyor. 1915 de Ermenilere karşı gerçekleştirilen soykırım,  günümüzde Kürdlere karşı zamana ve mekâna yayılmış bir şekilde gerçekleştiriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Aralık 2011 sonlarında,  Türk savaş uçakları, Qılaban’da, Roboske’de, “kaçağa gidip gelen”</p>
<p style="text-align: justify;">Kürd köylülerini bombaladı.  34 kişi bu bombardımanda katledilmiş, onlarca Kürd yaralanmıştır. Katledilenlerin 19 u çocuktur. Bunlar ilköğretimde, lise öğretiminde olan çocuklardır. Üniversitede öğrenci olanlar da vardır. Aile ekonomisine yardım için, harçlık elde etmek için bu işi yapmaktadırlar. Bu bombardımanın bilinçli bir bombardıman olduğu,</p>
<p style="text-align: justify;">yani bombalananların köylü olduğu, gerilla olmadığı biline biline yapılmış bir bombardıman olduğu açıktır. PKK komutanı Bahoz Erdal’ın ve yazar Ali Fikri Işık’ın yazıları bu bombardımanın bilinçli bir şekilde yapıldığını göstermektedir. (bk, Bahoz  Erdal, 4 Ocak 2012  <a href="http://www.gelawej.net/">www.gelawej.net</a> ,  Ali Fikri Işık,  Robeske, 26.1.2012  <a href="http://www.kurdinfo.com/">www.kurdinfo.com</a> )</p>
<p style="text-align: justify;">Qılaban’da, bombardımanlarla öldürülenler, “kaçakçılık” yapanlar, aynı zamanda koruculuk yapmaktadır. Korucu oldukları için, devlet, onların “kaçakçılık”  yapmalarına göz yummaktadır. Bu katliamda açıkça görüldüğü gibi, koruculuk yapmak Kürdlükten kopmak anlamına gelmiyor. Hâlbuki devlet, korucu olanların, Kürdlükten tamamen kopmalarını da istiyor. Kürdlükten kopmadıkları için bu katliama maruz kalıyorlar. Bunun bilinçli, planlı bir şekilde yapılan bir katliam olduğu besbellidir.” Türkleşmeyenlerin, Kürdlükte ısrar edenlerin akıbeti budur” denmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu olayın basına yansıtılmaması için yoğun önlemler alındığı da görülmüştür. Hükümet, bombardımandan, ancak, 12-13 saat sonra açıklama yapabilmiştir. Bu da, “olayı araştırıyoruz, eğer hata varsa…” şeklinde bir açıklamadır. Türk basını ancak, bu hükümet açıklamasından sonra ve bu açıklamaya meşruluk ve haklılık veren haberler yapabilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı zere kadar insani özü bulunmayan bir açıklama yapmıştır.  Bu operasyonlarından dolayı, Başbakan askerleri övmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin Kürdlere fütursuz davrandığı çok açıktır. Kürdler önemsenmemektedir, umursanmamaktadır. Batılı devletlerden de bu konuda, herhangi bir soru ile karşılaşılmayacağı hesaplanmıştır. “Türkiye bizim dostumuzdur” diyenlerin, bugüne kadar, Türkiye’yi rahatsız edecek bir soruları olmamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bu noktada, şöyle bir değerlendirme yapmak gerekli olmaktadır. Kürdler ve Kürdistan,  1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde,  bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Bu süreçte, başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere Avrupa’nın çok büyük bir rolü vardır. Büyük Britanya ve Fransa Kürdler ve Kürdistan üzerindeki bu operasyonlarını Ortadoğu’daki, Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği yaparak gerçekleştirmişlerdir. Bu anti-Kürd tavırda,  Sovyetler Birliği’nin politikaları da emperyal Büyük Britanya ve Fransa politikalarından farklı değildir. Sovyetler Birliği yöneticileri de, ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkını en çok konuşanlardan olmasına rağmen,  Kürdler ve Kürdistan konusunda mazlumlardan yana değil, emperyal devletlerden yana bir tutum ortaya koymuştur. Sovyetler Birliği yöneticileri, Kürdlerin, Ortadoğu’da bir statü sahibi olmalarına her zaman karşı olmuştur. Bunu önlemek için, Ortadoğu’da,  Arap, Türk ve Fars yönetimleriyle her zaman işbirliği yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa anti-Kürd tavrını bugün de sürdürmektedir. Ortadoğu’nun ortasında, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış olan Kürdlerin ve Kürdistan’ın mücadelesi, Türkiye, İran ve Suriye tarafından,  hala,  güvenlik anlayışı çerçevesinde, “terör”  kavramı çerçevesinde algılanıyor.  Batı devletleri, Avrupa devletleri de “terör”ü Türkiye’nin anladığı şekilde anlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyondan fazla nüfus,  bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış 40 milyondan fazla Kürdler’in ve Kürdistan’ın özgürlük mücadelesi,  hala, “terör”  kavramı çerçevesinde ele alınmaktadır. Kürdleri ve Kürdistan’ı denetleyenler, Kürdlerin özgürlük mücadelesine yoğun bir şekilde karşı çıkmaktadırlar. “Türkiye bizim dostumuzdur” diyen Avrupalılar da, yoğun bir Kürd karşıtlığı içindedirler. Bu tutum, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya gibi devletleri derin bir çelişki içinde bırakmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa’da, bugün, nüfusu 30 bin-40 bin civarına olan devletler var.  Bunlar Avrupa Konseyi’nin ve Birleşmiş Milletler’in de üyesidir. Andorra, San Marino, Monaco, Liechtenstein böyle devletlerdir.  Vatikan nüfusu bin civarında olan bir devlettir. Uluslar arası camiada bunlar devlet olarak yer alırken, 40 milyonu aşkın nüfuslu Kürdler’in bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmış bir şekilde tutulmaya çalışılması elbette, üzerinde durulması gereken bir durumdur. Avrupa Birliği’nde, sadece beş devletin, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya ve İspanya’nın nüfusu, Kürdlerin Ortadaoğu’daki toplam nüfusundan fazladır. Belki Polonya’nın, Kürdlerin Ortadoğu’daki toplam nüfusu kadar bir nüfusu vardır. Geriye kalan 21 Avrupa Birliği üyesinin nüfusu, Kürdlerin nüfusundan azdır. Lüxemburg, Kıbrıs, Malta, yarım milyon civarında nüfüsa sahiptir. Kıbrıs’ta, Rumlar artı Türkler bir milyon etmemektedir. Slovenya, Slovakya, Letonya, Litvanya, Estonya gibi devletlrin nüfusu, 2-3 milyon civarındadır. 27 üyeli Avrupa Birliği’nde, geriye kalan, 13 devlet,  Belçika, İrlanda, Yunanistan, Portekiz, Hollanda, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti,  Avusturya, Bulgaristan,  Romanya 7- 15 milyon civarında nüfusu vardır.  40 milyonu Aşkın Kürdlerin küçücük bir siyasal statüye sahip olmamaları,  uluslar arası camianın neden anti-Kürd bir tutum içinde olduğu, elbette, irdelenmesi gereken bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyada nüfusu onbin civarında olan birçok devlet vardır.  Ve bu devletlerin çoğunun topraklarının genişliği, Kürdistan’ın bir beldesi kadar bile değildir. Uluslar arası camiada bu anti-Kürd tutumun nasıl oluştuğu ayrıntılarıyla incelenmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletler Hukuku diye bir alan var. Gerek Milletler Cemiyeti döneminde, gerek Birleşmiş Milletle döneminde,  bu alana ilişki pozitif hukuk oluştu. Cemiyet-i Akvam’dan (Milletler Cemiyeti) bu tarafa, Kürdler gözetilerek dile getirilmiş olumlu bir devletler hukuku kaidesi yoktur. Ama, Kürdleri baskılamak, engellemek için, Kürd adı anılmadan dile getirilen pek çok kaide vardır. Kürdlerin özgürlük mücadelesi gündeme geldiği zaman, bu kaideler konuşturulmakta,  Kürdler bu yolla engellenmektedir.  Veya genel bir hüküm konulduğunda,  bu hükmün yorumlanması  Kürdler içinde olumlu bir yön ifade ediyorsa,  bu da, fiili olarak engellenmiştir. Devletler Hukukunun Kürdler için, olumlu bir şey söylemediği, söylememek için yoğun bir çaba içinde bulunduğu açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Uluslar arası ilişkiler de önemli bir alandır. Ama bu alanda da Kürdler için olumlu bir söz, olumlu bir yorum bulunmamaktadır. “Cemiyet-i akvam” (Milletler Cemiyet) deniyor. “Birleşmiş Milletler” deniyor. Bu isimlerden milletlerin değil, devletlerin haklarının gözetildiği gibi bir anlam çıkıyor. Uluslar arası İlişkiler de Kürdler söz konusu olduğu zaman, hep, devletlerin, Kürdleri ve Kürdistan’ı baskı altında tutan, bunu müşterek bir şekilde yapan devletlerin haklarını ve çıkarlarını gözetmiştir. Kürdistan, devletlerarası bir sömürgedir. İlgili devletlerin ortak sömürgesidir. Büyük Britanya’nın (daha sonra Irak), Fransa’nın (daha sonra Suriye), Türkiye ve İran’ın ortak sömürgesi.. Aslında Kürdistan sömürge bile değildir. Buradaki “bile” edatının iyi analiz edilmesi gerekir. Kafkasya’daki Kürdistan’ı, örneğin Kızıl Kürdistan’ı da unutmamak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürd sorunu, Kürdistan sorunu denildiğinde akla gelen temel soru budur. Nüfusu bu kadar büyük bir halk neden küçücük bir siyasal statüye sahip olamamıştır? Uluslar arası camia, nüfusları çok küçük olan halkları devlet olarak kabul ederken,  40 milyondan fazla nüfusuyla Kürdlere neden “terör” kavramı, güvenlik kavramı çerçevesinde yaklaşmaktadır? Kürdleri böylesine baskılayan uluslar arası camiada siyasal ahlak var mıdır? Bu küçük devletler, Kürdlerin geleceğini belirleme hakkını nereden bulmuşlardır?</p>
<p style="text-align: justify;">İnternette bir haber yorum görmüştüm. Birleşmiş Milletler’e üye on devletin nüfusunu altalta koymuş. Yekunu yine de bir Diyarbakır etmiyordu. Bu küçük devletlerin, Kürdlerin ve Kürdistan’ın geleceğinin belirlenmesinde oy sahibi olmasında, bunu her zaman Kürdlerin aleyhinde kullanmasında siyasal ahlak var mıdır? Devletler Hukukunu, uluslar arası ilişkileri her zaman kaba güç, ekonomik çıkar mı belirlemelidir, burada etik bir değer  hiç olmamalı mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Temel sorun budur. Bu, bilimin, siyasetin, diplomasinin kavramlarıyla incelenmesi gereken bir sorundur. Bu temel sorunu dikkatlerden uzak tutmamaya çalışmak da önemli olmalıdır. Sorunu gizleyen, öteleyen girişimlerden de uzak durmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kürdlerde tartışma kültürü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Temel sorun budur. Fakat son aylarda, Kürdler arasında gelişen tartışmalar, tehditler Kürdleri temel sorundan uzaklaştırmaktadır. Kişilerin grupların birbirleriyle kavgaya, didişmeye başlamaları temel sorunu öteleştirir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir defa şu saptamayı yapmakta yarar var.  Günümüzde, Kürd, Kürdistan, Kürdçe konusunda epeyce konuşmalar, yazılar oluyor. Kürd basını şekillenmeye başladı, ilerledi. Gerek Kürd basınında, gerek Türk basınında, her gün,  Kürd, Kürdçe, Kürdistan konularında haberler, yorumlar yayımlanıyor. Gerek Kürdlerin, gerek Türklerin yayımladığı dergilerde,  dergilere incelemeler yayımlanıyor. Radyolarda, gazetelerde, bu konularla ilgili programlar, açık oturumlar yayımlanıyor. Sivil toplum örgütleri, sempozyumlar, konferanslar düzenliyor. Geçmişe ilişkin olarak en önemli değişiklik kanımca budur. Örneğin,  30-40 yıl öncesine ilişkin en önemli değişiklik budur. Bu, Kürdlerin kendi mücadeleleriyle yarattıkları bir durumdur. Fiili bir durumdur. Kalıcı olacağı ise açıktır. Bu fiili durum karşısında, devlet de, TRT-6 gibi, bazı üniversitelerde Kürdçe bölümler gibi,  Tutukevlerinde ve cezaevlerinde, aile ziyaretlerinde Kürdçe konuşulmasının serbest bırakılması gibi bazı adımlar atmak durumunda kalmıştır. Bu sürecin yaratılmasında gerilla mücadelesinin çok büyük rolü vardır. Eğer bugün bu konularda rahatça konuşuluyorsa, mücadelenin bu şüreçdeki rolü dikkatlerden uzak tutulamaz. Bir defa bu durumun saptanması gerekir. Bu, kanımca kitlelerle de mal olmuş bir görüştür. Böyle bir mücadele yaşanmamış olsaydı, Kürd toplumunu, Kürd incelemeleri bu aşamaya gelemezdi.</p>
<p style="text-align: justify;">1978-1979 yıllarına dikkat çekilerek, Diyarbakır’da Mehdi Zana’ın, Ağrı’da, Urfan Alpaslan’ın bağımsız belediye başkanı seçildiği söyleniyor. Bu durumun güçlenerek devam edeceği de vurgulanıyor. PKK’nin bu süreci durdurduğu,  maddi ve manevi yıkımlara neden olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Bu değerlendirme kanımca doğru değildir. 1978-1979 dikkate alındığında, o koşullarda, Mehdi Zana’nın Diyarbakır’da, Urfan Alpaslan’ın Ağrı’da bağımsız belediye başkanı seçilmesi şüphesiz önemlidir. Ama bunun, toplumu değiştirecek önemli bir dinamik olduğu söylenemez. Çünkü hiçbir efendi, kölelerine, köle muamelesi yaptıklarına haklarını vermez. O hakları mücadele ile almak gerekir. Bundan daha önemli olan,  köle muamelesi görenlerin bu durumu iyice içselleştirmiş olmalarıdır. Böyle muamele görmelerinin doğal bir durum olduğunu sanmalarıdır. İlk kurşun bu bakımdan önemlidir. Düşmana vurulan darbe yanında köle kişiliğinde öldürülmüş olması önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin ve Kürdistan’ın toplumsal ve siyasal hayatında, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde, 12 Mart Rejimi sırasında yapılan savunmalar,  İddianameye Cevap metinleri de ilk kurşun olarak değerlendirilebilir. Fakat bunlardan hiçbiri 1984 de, 15 Ağustos atılımın yarattığı süreci yaratamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">“Kemal Burkay’ın dönüşü bir AKP projesidir”,  “PKK bir devlet projesidir” gibi değerlendirmeler yanlıştır. Kürd aydınlarına, Kürd sanatçılarına yapılan tehditler yanlıştır.  Hiçbir toplum aydınsız yapamaz. Kürd sanatçılar Kürd toplumunun çok önemli unsurlarıdır. Bu çerçevede yapılan tartışmalar Kürdleri temel sorundan uzaklaştırır, toplumsal gücü farklı alanlarda eritir.  Hiçbir projenin niyet edenin istediği gibi, yaşama geçmediği,  hedeflenen durumu yaratmadığı besbellidir. “Yüzleşme ve Hakikat Komisyonu’nu en önce, PKK kendi içinde kurmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kemal Burkay Türkiye’ye döndüğünde, ROJ TV ekranları Kemal Burkay’a da açılabilmeliydi. Kemal Burkay’ın benzer arkadaşların ülkeye dönüş yapmaları çok doğaldır. Öbür arkadaşların dönebilmeleri için de elverişli bir ortam hazırlanmalıdır. ROJ TV ekranları,  İbrahim Güçlü, Muhsin Kızılkaya, Ümit Fırat, Orhan Miroğlu,  Şıvan, Nizamettin Arıç gibi yazarlara ve sanatçılara da açılabilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdler her halükarda eleştirici olmalıdır. Batı, uluslar arası camia eleştirilebilmelidir. Sadece devletler değil, basın, üniversite, yargı kurumları da eleştirilebilmelidir. Sivil toplum kurumları, yazarlar da eleştirilebilmelidir. Batılı devletler, başta Büyük Britanya ve Fransa, Kürdlerin başına büyük belalar sarmışlardır. Bu çerçevede kendi devletini, Batı’nın bu Kürd aleyhtarı tutumunu eleştirmeyen yazarlar da eleştirilmelidir. Kürdistan’da, geçmişin bilincine varmadan geleceği kurmak olası değildir. Geçmişi yok sayarak Kürdlerin özgürlük mücadelesini 1984 den itibaren başlatan PKK’nin de eleştirilmesi gerekir. Temel sorunun bilincine varmadığı için, devletleşmeye karşı durduğu için PKK yine eleştirilmelidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9cturkiye-bizim-dostumuzdur%e2%80%9d/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Üniversitesi Üzerine Gözlemler</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-universitesi-uzerine-gozlemler</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-universitesi-uzerine-gozlemler#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 13 Oct 2011 22:34:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2192</guid>
		<description><![CDATA[27 Mayıs 1960 günü Türkiye’de askeri darbe oldu. Ordu yönetime el koydu. Meşru hükümeti devirdi,  parlamentoyu dağıttı. Kapattı. Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı, Başbakan’ı, bakanları, milletvekillerini, üst düzey bürokratları…  Marmara Denizi’nde Yassıada denen adada,  özel bir tutukevine kapattı. Demokrat Parti iktidarını yargılamak için  Yüksek Adalet Divanı adı altında özel bir mahkeme kurdu. Bu özel mahkemenin başkanlığına, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol  (1905-1990) getirildi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bu yazıda, 1960’lardan bu yana üniversiteyle ilgili bazı düşüncelerimi dile getirmeye  çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. 27 Mayıs 1960 Dönemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">27 Mayıs 1960 günü Türkiye’de askeri darbe oldu. Ordu yönetime el koydu. Meşru hükümeti devirdi,  parlamentoyu dağıttı. Kapattı. Cumhurbaşkanı’nı, Meclis Başkanı’nı, Başbakan’ı, bakanları, milletvekillerini, üst düzey bürokratları…  Marmara Denizi’nde Yassıada denen adada,  özel bir tutukevine kapattı. Demokrat Parti iktidarını yargılamak için  Yüksek Adalet Divanı adı altında özel bir mahkeme kurdu. Bu özel mahkemenin başkanlığına, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı Salim Başol  (1905-1990) getirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">37 generalden ve subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi, darbe sabahı, İstanbul Üniversitesi  Hukuk Fakültesi’nden  bazı öğretim üyelerini Ankara’ya çağırdı. Onlardan yeni bir anayasa yapmalarını istedi. Nasıl bir anayasa istediklerini Cunta Lideri, Milli Birlik Komitesi Başkanı ve Devlet Başkanı Org. Cemal Gürsel açıkladı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2193" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-universitesi-uzerine-gozlemler/attachment/evren-dogramaci"><img class="alignright size-medium wp-image-2193" title="evren-dogramaci" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/10/evren-dogramaci-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar  Başkanlığında  Anayasa Komisyonu oluşturuldu. Sıddık Sami Onar (1898-1972) İdare Hukuku profesörüydü. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Rektörü’ydü. Anayasa Komisyonu’na seçilen diğer profesörler şunlardı.  Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu (1904-1992)  (Medeni Hukuk), Prof. Dr. Hüseyin Nail Kubalı (1903-1981), (Anayasa Hukuku), Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya (1916-1991) (Anayasa Hukuku),   Prof. Dr. Ragıp Sarıca  (İdare Hukuku), Prof. Dr. Naci Şensoy  (Ceza Hukuku), Doç. Dr. İsmet Giritli (1924-2007) (İdare Hukuku)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu Anayasa Komisyonu’na, daha sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Prof. Bahri Savcı (1914-1998) (Anayasa Hukuku), Doç. Dr. Muammer Aksoy (1917-1990), (Anayasa Hukuku), Hukuk Fakültesi’nden Prof. Dr. İlhan Arsel (1921-1910) Anayasa Hukuku) da katıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Komisyonu’na, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, İdari Bilimler Enstitüsü’nde, Prof. Dr. Tahsin Bekir Balta  (1902-1970) başkanlığında hazırlanan Anayasa Ön Tasarısı da verildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Cunta, devirdiği Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı idamla yargılamak istemektedir. Bunun için 65 sınırını ortadan kaldıran, geriye dönük bir kanun yapılması gerekmektedir. Bunun için de, profesörlerden, askeri hakimlerden, Yargıtay Birinci Ceza Dairesi Başkanı’ndan oluşan  8 kişilik bir komisyon kurulur. Bu komisyonun 4 üyesi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin Ceza Hukuku profesörleridir. Prof . Dr. Tahir Taner (Başkan),  Prof. Dr. Naci Şensoy, Prof. Dr. Nurullah Kunter,  Prof. Dr. Sahir Erman.  Prof. Naci Şensoy o dönemde, Hukuk Fakültesi Dekanıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu komisyon 65 yaşını geçkin olanların da idamla yargılanabileceği ve idam edilebileceği yolunda görüş bildirdi. Bu, yasayı geriye dönük olarak işleten bir görüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa İhlali Davası’nda davalıların gösterdiği tanık olarak dinlenen Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil  (1893-1967) “Tahkikat Encümeni” kurulmasının anayasa ihlali olmadığını anlatıyordu. Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol ‘siz  bilirkişi değilsiniz” diyerek O’nun sözünü kesti.  Prof. Bahri Savcı’nın ve Prof Hüseyin Nail Kubalı’nın,  “anayasa ihlali vardır” şeklindeki  mütalaalarını saatlerce dinledi. Hâlbuki Ali Fuat Başgil de Anayasa Hukuku profesörüydü.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Başbakan, Bakanlar, milletvekilleri vs. sık sık haklarının kısıtlandığını, bunun anayasaya, yasalara aykırı olduğunu belirtiyorlardı. Mahkeme Başkanı Salim Başol,  bu istekleri, “sizi buraya tıkan yüksek irade böyle istiyor” diyerek reddediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu olayları nasıl değerlendirmek gerekir?  Askerler, bir darbeyle meşru hükümeti deviriyor.  Profesörleri Ankara’ya çağırarak onlardan yeni bir anayasa yapmalarını istiyor. Nasıl bir anayasa istediklerini bildiriyor. Bir kere profesörler, yeni  iktidardan, cuntadan direktif almaktan hiç rahatsız olmuyorlar. Bu tutumun, bilimsel düşünceye, bilim anlayışına,  bilim yöntemine aykırı  bir tutum olduğu çok açıktır.  Çünkü bilim ancak bilim ortamında üretilir. Bilim ortamıysa, özgür eleştirinin, düşün özgürlüğünün kurumlaşmasıyla oluşur. Düşün özgürlüğü ve özgür eleştiri kurumlaşmadan bilim ortamı oluşamaz. Egemen iktidarın direktifleriyle karşılaştığınız ve  bu direktiflere göre hareket ettiğiniz zaman zaten kendinizi  sınırlandırıyorsunuz, egemen iktidarın direktiflerin gerçekleştirmek için çaba sarfediyorsunuz demektir. Buysa bilimsel bir çaba değildir, memurluktur. İktidara hizmettir. Profesörlerin buradaki konumlarıyla, tapu dairesindeki veya nüfus müdürlüğündeki memurların konumları arasında ciddi bir fark yoktur. Herhangi bir konuda bilgi yüküne sahip olmakla, bilgi dağarcığının geniş olmasıyle, bilim yöntemine göre tutum sergilemek, düşünmek aynı şeyler değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek Adalet Divanı Başkanı Salim Başol’un ‘Sizi buraya tıkan yüksek irade böyle istiyor” demesi üzerinde de durmak gerekir. Bu, darbenin hukuku katlettiğini,  darbenin iadesini dikkate alan yeni bir hukuk yaratılmaya çalışıldığını gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cunta, askeri bir darbeyle devirdiği Cumhurbaşkanı’nı, TBMM Başkanı’nı,  Başbakan’ı, Bakanlar Kurulu üyelerini, milletvekillerini, üst düzey bürokratları yargılamak için Yüksek Adalet Divanı adı altında özel bir mahkeme kurmuştur. “Yüksek irade”, Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın,  Bakanlar Kurulu üyelerinin idam istemiyle yagılanmasını istemektedir. O zamanki ceza yasasına göre, Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın  yaşı 65’i geçtiği için,  idam istemiyle yargılanamamaktdır. İşte cunta bu konuda,  İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Ceza Hukuku profesörlerinin de  içinde bulunduğu bir “bilirkişi heyeti”nin bilimsel bir rapor hazırlamasını, yaş sınırını ortadan kaldırmasını  istemektedir. “Bilirkişi heyeti” bu isteğe uygun bir rapor hazırlamış, yaş sınırını ortadan kaldırmıştır. Bu, tam anlamıyle bir  memurluktur. Bilimle bunun hiçbir ilişkisi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">1925 Kürd direnişinden sonra,  Başbakan İsmet İnönü,  Diyarbakır ve çevresini dolaşıyor. Başbakan, komutanlarla sohbet ediyor. Onlara, neler yaptıklarını  soruyor.  Komutanlar, idamlardan söz ediyorlar. “Türkçe bile bilmeyen bu kara cahillerden Türk milletine, Türk vatanına, Türk devletine bir yarar gelmez diyorlar. Kuşku duyduklarının, ele geçirdiklerinin bir kısmını kurşuna dizdiklerini anlatıyorlar. Başbakan,  onlara, “bütün bu işleri bir mahkeme kurarak yapsanız daha iyi olur” diyor. Yapılanlar için yasal bir zemin oluşturmaya gayret ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">27 Mayıs döneminde,  Doğu’da şeyhlik ağalık, 55 Ağalar, Kürdlerin Türklüğü gibi konular çok konuşulan konulardı. Bakanlar Kurulu’nda, zaman zaman, yapılan tartışmalarda, bakanlar, Kürdlerin aslının Türk olduğunu, ‘Kürdçe denen dil’in eski bir Türk dili olduğunu iddia ediyorlardı. Cunta lideri,  Milli Birlik Komitesi Başkanı ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in düşüncesi buydu. Bakanlar Kurulu toplantılarında, bakanlar, bu düşünceyi doğrulamak için birbirleriyle yarışıyorlardı. Bakanlar Kurulu’nda profesörler de vardı. Mehmet Şerif Fırat’ın <em>Doğu İlleri ve Varto Tarihi</em> kitabı, üniversitelerde, profesörlerin masası üzerindeydi. Bu kitapta, Kürdlerin aslının Türk olduğu, Kürdçe diye bir dil olmadığı anlatılıyordu, savunuluyordu. Bu kitap, darbeden hemen sonra, Cemal Gürsel’in önsözüyle  Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yeniden yayımlanmış, öğretmenlere, öğrencilere,  üniversite mensuplarına ücretsiz olarak dağıtılmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin, öbür etnik grupların varlığı  inkar edildiğine,  herkes Türk sayıldığına göre, anayasa, Türkler için, yani etnik bakımdan Türk olanlar için yapılıyordu. Türk milliyetçiliği, Atatürk milliyetçiliği ile ilgili maddeler anayasaya ruhunu veren maddelerdi. Kürdlerin aslının Türk, Kürdçe’nin Türkçe olduğu iddia ediliyordu.  Bu konularla ilgili yazılar konuşmalar, konferanslar, paneller  vardı.  55 ağalar, ağaların sürgünü konuşulan bir konuydu.  Gazetelerde, Kürdlerin, kolayca ve hızlı bir şekilde asimile edilmeleri için önlemler alınmasına gerektiğine dair yazılar yayımlanıyor, öneriler sıralanıyordu. Tatvan, Hizan,  Mutki, Ahlat, Erciş, Silvan, Hazro, Sason gibi  Kürd  şehirlerinde Bölge Yatılı İlkokulları’nın temelleri atılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte burada da bilimsel düşünce yöntemini ilgilendiren çok önemli bir yön var. Egemen iktidarın tepesinde olan kişi  Milli Birlik Komitesi Başkanı ve Devlet Başkanı Org. Cemal Ğürsel, Kürdlerin Türk olduğunu, bu konuları çok iyi bildiğini ifade ediyor.  Böyle bir ortamda, profesörler, otorite tarafından dile getirilen önerilerden, neden kuşku duymuyorlar acaba?  Profesörler, bu düşüncelerin doğru olup olmadığından kuşku duymak bir tarafa,  bu görüşlerin yaşama geçmesi için,  Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu için yoğun bir çaba sarfediyorlar.  Halbuki, otoriteler tarafından dile getirilen düşüncelerin doğru olup olmadığı konusunda kuşkuya kapılmak,  bilim yönteminin önemli bir boyutudur.  Bu konuda incelemeler yapmak, bu düşüncelerin doğru olmadığı anlaşıldığı zaman, bunu kamuoyuna duyurmak, yine, bilimsel düşünüşün, bilim yönteminin önemli bir boyutu olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilim gözlemsel olgularla ilgili betimlemeler ve açıklamalar yapar. Gözlemsel olgularla ilgili betimlemeler ve açıklamalar yolunda, genellemelere ulaşmaya çalışır.  Daha sonra olgulara dönerek,  bu genellemeleri doğrulamaya, yanlışlamaya gayret eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğu’da şeyhlik –ağalıkla,   55 Ağalarla,  ağaların sürgünüyle,  Milli Birlik Komitesi Başkanı tarafından ısrarla savunulan “Kürdlerin aslı Türktür” görüşüyle… Kürd olgusu açık bir şekilde ortadayken, profesörler neden bilimsel düşünemiyor, devlet başkanının görüşlerine itibar ediyor acaba?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu profesörler bilim deyince ne anlıyorlar acaba? “Üniversite hakikatleri araştırır, üniversite hakikatlerin araştırıldığı bir kurumdur” gibi sözlerden ne anlıyorlar acaba? İfade özgürlüğü, özgür eleştiri, resmi ideoloji gibi kavramlar bu profesörler için ne ifade ediyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Profesörlerin yaptığı hakikatleri araştırmak mıdır yoksa, hakikatleri karartmak, saptırmak, çarpıtmak mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa Komisyonu’nda, özellikle Türk milliyetçiliği, Atatürk milliyetçiliği  konuşulurken, önemli konuşmalar, tartışmalar oluyor. Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğunu  isbat edebilmek için, profesörler, generaller birbirleriyle yarışa giriyor. İşte bu tartışmalar, konuşmalar sırasında Milli birlik Komitesi, Prof. Dr. Tarık Zafer Tunaya’nın ve Doç. Dr. İsmet Giritli’nin, Anayasa Komisyonu’ndaki görevlerine son verilmesini, komisyondan uzaklaştırılmalarını istiyor. Anayasa Komisyonu Başkanı,  Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’la anlaşmazlıklarından dolayı bu iki üyenin komisyondaki görevine son veriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">2. <strong>12 Mart Rejimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">12 Mart rejiminde,  Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mümtaz Soysal Anayasa’ya Giriş  ( SBF Yayını, Ankara 1970 ) kitabından yargılandı. Haziran 1971 de tutuklanan Prof. Soysal, bu dava sürecinde birkaç defa cezaevinde tutuldu.  Prof. Soysal tutuklu olarak yargılandı. Yargılama, Ankara Sıkıyönetim komutanlığı Askeri Mahkemesi’nde yapıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yargılama sırasında, mahkeme heyeti  beş profesörden oluşan bir ‘bilirkişi heyeti’ belirledi. Bu profesörlerden kitap hakkında  bir rapor istedi. Bunlar İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi ve İktisat Fakültesi öğretim üyeleriydi. Prof. Dr Selçuk Özçelik ( Anayasa Hukuku), Prof. Dr. Önder Ayhan, (Ceza Hukuku),  Prof. Dr. Amiran Kurtkan  (1926-2005, Sosyoloji),  Prof. Dr. Sabahattin Zaim  (1926-2007,  Sosyal Politika ) Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş  (İktisat)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu profesörler, Anayasaya Giriş kitabını içinde suç var mı, yok mu diye okudular. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’ne, kitapta suç unsurlarının bulunduğunu vurgulayan bir rapor sundular.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bilirkişi heyeti”ni, bu heyeti oluşturan profesörlerin tutumlarını nasıl değerlendirmek gerekir? Kanımca  bu süreçte küçücük bir bilim nosyonu yoktur. Bu profesörler arasında, belki, “Sosyal Bilimlerde Araştırma Metotları”, gibi dersler okutan,  olgu nedir, bilim nedir bilim felsefesi gibi konularda ders verenler de olmuştur.  Belki aydınlanmadan söz edenler de olmuştur. Ama şu tutumda bilim anlayışının zerresi yoktur.  Profesörler, herhangi bir kitabı,   yazıyı istedikleri gibi eleştirebilirler. Kendi doğru bildiklerini dile getirebilirler. Ama, bir profesörün, herhangi bir kitabı, yazıyı,  içinde suç var mı yok mu diye okuması,  bu saikle okuması, bilim yöntemi anlayışına kökten zıt bir tutumdur. Düşüncede suç aramak, bilim yöntemine çok zıt bir  tutumdur. “Kitapta suç unsurlarına rastlanmamıştır” şeklinde bir rapor düzenlemek de profesörleri sorumluluktan kurtarmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">“Düşün suçları”na, bu tür rapor istemlerine kökten karşı durmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada şu da önemlidir. “Bu profesörler sağcıdır, tarafsız değildir. Tarafsız profesörlerden oluşun  yeni bir “bilirkişi heyeti istiyorum” demek de yanlıştır.  Düşün özgürlüğünü, özgür eleştiriyi, savunmak,  düşüncede suç arayan girişimlere kökten karşı çıkmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Akademik özgürlüğü savunmak,  ifade özgürlüğünü, bilim özgürlüğünü savunmak değildir. İfade özgürlüğü yoksa akademik özgürlük olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">3. <strong>12 Eylül Rejimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1960’lardan, 1970’lerden geçerek YÖK’ün nasıl oluştuğu, kurumlaştığı belli oluyor. YÖK nasıl oluştu? Gerçek bir üniversite olsaydı YÖK olur muydu? Düşün özgürlüğünü savunan, özgür eleştiriyi savunan, bu değerler için mücadele eden bir üniversite olsaydı, profesörler bu değerleri savunsaydı, YÖK olur muydu?</p>
<p style="text-align: justify;">Yüksek Öğretim Kanunu’nun 6 Kasım 1981 tarihli olduğunu biliyoruz. Bu dönemi anlatan, genel olarak Türk üniversitesini  anlatan, çok önemli bir olay var. Kısaca bunu belirtmekte yarar var.</p>
<p style="text-align: justify;">a)      2 Aralık 1982 günü, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kurulu, Cunta Lideri Orgeneral Kenan Evren’e, Fahri Hukuk Doktorası payesi verir.</p>
<p style="text-align: justify;">b)      İstanbul Üniversitesi Senatosu, Hukuk Fakültesi’nden gelen bu öneriyi onaylarken, Hukuk Doktorası unvanına, Üniversite Profesörlüğü unvanını da ekler.</p>
<p style="text-align: justify;">c)      Üniversiteler arası Kurul ise,  bu payelerin, tüm üniversiteler ve Gülhane Askeri Tıp Akademisi adına verildiğine dair bir karar alır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı ve İstanbul Üniversitesi Rektörü, Prof. Dr. Cemi Demiroğlu, İstanbul Üniversitesi Senatosu’nun bir toplantısında Cunta lideri Orgeneral Kenan Evren’e Üniversite Profesörlüğü Cüppesini giydirir.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bütün bunları nasıl değerlendirmek gerekir?</p>
<p style="text-align: justify;">12 Eylül 1980 de askeri darbe yapılmış. Parlamento dağıtılmış, kapatılmış. Siyasal partiler kapatılmış. Başbakan, siyasal partilerin liderleri gözetim altında tutuluyor. Onbinlerce kişi cezaevlerinde. Yüzbinlerce kişi hakkında soruşturmalar var. İdamlar var.  Düşün özgürlüğünü, basın özgürlüğünü kısıtlayan yasalar var.  Bu yasalara yenileri ekleniyor. Yenilerini eklemek için yoğun bir çaba var. Bunlar kararlı ve etkili bir şekilde uygulanıyor. İşte böyle bir ortamda,  İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Kurulu, Cunta Lideri Orgeneral Kenan Evren’e, Hukuk Doktorası payesi veriyor. İstanbul Üniversitesi Senatosu bu unvana “üniversite profesörlüğü” payesini de ekliyor. Üniversitelerarası Kurul da,  bu payenin bütün üniversiteler adına verildiğine dair bir karar alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bu süreçte, bilimsel düşünceye dönük, bilimsel duruşa dönük küçük bir kırıntının bile bulunmadığı çok açıktır.  Profesörlerin, yöneticilerin bilim yönteminden haberleri yok. Düşün özgürlüğünden, özgür eleştiri kurumundan haberleri yok.  Hukukun temel evrensel ilkelerinden haberleri yok…</p>
<p style="text-align: justify;">4. Ekim 2011</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">6 Ekim 2011 tarihli Radikal Gazetesi’nde, Serkan Ocak’ın, “O cüppeyi geri alın” başlıklı bir haberi yayımlandı. Haber manşetten verildi.</p>
<p style="text-align: justify;">İzmir Barosu’ndan üç avukat, İstanbul Üniversitesi Senatosu’na başvurarak Cunta Lideri Kenan Evren’e Fahri Hukuk Doktorası ve Üniversite Profesörlüğü  unvanlarının geri alınması için başvuruyorlar. İstanbul Üniversitesi Senatosu bu başvuruya 60 gün içinde cevap vermiyor.  Bunun üzerine üç avukat İstanbul İdare Mahkemesi’nde dava açıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">7 Ekim 2011 tarihli Radikal Gazetesi’nde de Abdullah Kılıç’ın bir analizi yayımlandı.  Bu analizde Kenan Evren’in unvan almak için, YÖK Başkanı İhsan Doğramacı’ya emir verdiği  dile getiriliyordu. Hukuk Fakültesi’nin Kenan Evren’e Fahri Hukuk doktorası verirken, “.. haiz olduğu  ahlaki faziletler ve meziyetler yanında, vatana hizmet ve yurtta ilmin yayılmasında büyük hizmetler ifasıyla temayüz etmiş bir Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren’e… denildiği de belirtiliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kenan Evren’in, YÖK Başkanı  Prof.Dr. İhsan Doğramacı’ya  direktif verirken, “… Ama sakın bu teklif benden geldi gibi olmasın. Sizin İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin girişimi olsun…” demeyi ihmal etmediği de  vurgulanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kanımca İzmir Barosu’ndan üç avukatın  başvurusu anlamlı değildir.  Böyle bir önerinin olumlu sonuçlanması, Kenan Evren’den bu tür unvanların alınması, Türk Üniversitesini içinde bulunduğu bataktan kurtaramaz. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenen Evren ve arkadaşları, silahlarına ve rütbelerine güvenerek darbe yapıyorlar. Cunta Lideri Kenan Evren’in bir de Fahri Hukuk Doktorası gibi, Üniversite Profesörlüğü gibi  unvanlarla donanmak istemesi, buna gereksinim duyması ayıptır. Bu, kendine, yaptıklarına güvenmemeyle ilgili bir sorundur. Ama üniversitenin bu direktife tepki göstermeyip  bu isteği yenire getirmesi bağışlanamaz. Bu unvanların geri alınması üniversiteyi üniversite yapmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Üniversite ifade özgürlüğü savunularak savunulur. Akademik özgürlük değil, ifade özgürlüğü savunulmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk üniversitesinin neden bilim yönteminden koptuğu, iktidara hizmet eder bir kurum haline geldiği,  profesörlerin neden bilim adamı gibi değil,  memur gibi  davrandığı elbette önemli bir sorudur. Bu soruya da bundan sonraki yazıda cevap aramaya çalışacağız.</p>
<p style="text-align: justify;">14 Ekim 2011 Cuma</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-universitesi-uzerine-gozlemler/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İfade Özgürlüğü, Sansür- Otosansür</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ifade-ozgurlugu-sansur-otosansur</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ifade-ozgurlugu-sansur-otosansur#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 22 Sep 2011 23:07:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2185</guid>
		<description><![CDATA[“İsmail Beşikçi ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü Sempozyumu”nu düzenleyen AKADER’i,  katılımcı arkadaşları, yurt dışından gelen ve  konuşmacı olarak  bu sempozyuma destek veren araştırmacıları ve kurum yöneticilerini sevgiyle selamlıyorum.

İfade özgürlüğü sansür ve otosansür kurumlarıyla yakından ilişkilidir. Türkiye’de sansür ve otosansür, daha çok Kürd sorunu nedeniyle gündeme gelmektedir. Bu çerçevede iki kavram üzerinde durma gereği  hissediyorum. “Ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı”, “Ulusların kaderlerini tayin hakkı”  Bu iki kavram aynı  şey değildir.
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">“İsmail Beşikçi ve Türkiye’de İfade Özgürlüğü Sempozyumu”nu düzenleyen AKADER’i,  katılımcı arkadaşları, yurt dışından gelen ve  konuşmacı olarak  bu sempozyuma destek veren araştırmacıları ve kurum yöneticilerini sevgiyle selamlıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">İfade özgürlüğü sansür ve otosansür kurumlarıyla yakından ilişkilidir. Türkiye’de sansür ve otosansür, daha çok Kürd sorunu nedeniyle gündeme gelmektedir. Bu çerçevede iki kavram üzerinde durma gereği  hissediyorum. “Ulusların kendi geleceklerini belirleme hakkı”, “Ulusların kaderlerini tayin hakkı”  Bu iki kavram aynı  şey değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2186" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ifade-ozgurlugu-sansur-otosansur/attachment/3rengekurdan"><img class="alignright size-medium wp-image-2186" title="3rengekurdan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/09/3rengekurdan-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İnsanlar, uluslar kendi geleceklerini kendileri kurarlar.  Kendi gelecekleriyle ilgili planlar, projeler  yaparlar,  onları  kendi düşünceleri ve eylemleriyle yaşama geçirmeye çalışırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kader ise tanrılar tarafından çizilir. 1920 lere bakalım. Kişilerin ve ulusların kaderini çizen tanrılar kimlerdir?  Bu tanrılar, dönemin iki önemli, önde gelen emperyal devleti ve Ortadoğu’nu iki köklü devletidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dönemin iki empeyal devleti  Büyük Britanya ve Fransa’dır. Ortadoğu’nun iki köklü devleti ise, Osmanlı İmparatorluğu ve İmparatorluğun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti ile,  İran İmparatorluğu ve İmparatorluğu’nun devamı olan yen İran Şahlığı’dır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dönemde, Kürdler’in ve Kürdistan’ın kaderi bu dört güç tarafından çizilmiştir. Bu dört güç  işbirliği içinde,  Kürdleri ve  Kürdistan’ı yeryüzünden ve tarihlerden silmek için  yoğun bir işbirliği içinde olmuşlardır. Bu dört güç işbirliği içinde Kürdlerin ve Kürdistan’ın üzerine çullanmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Biz kaderimize razıyız”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması bu dönemde gerçekleşti. Bu üçüncü bölünme ve paylaşılma oluyor.  Birincisi, 16. yüzyılın ilk yarısında , Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu arasında gerçekleşmiş, 17. yüzyılın ilk yarısında 1639 da resmileşmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci bölünme, İran kesimindeki Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesidir. 1812-1813, 1826-1828  Rus-İran savaşları sonunda,  İran kesimindeki Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi ve paylaşılması gerçekleşmiştir. Bölgenin kuzey kesimleri Rus İmparatorluğu’nun sınırları içine alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konular gündeme geldiği zaman, Kürdler, “biz bağımsızlık istemiyoruz, bağımsızlık Kürdler için iyi değildir…” gibi laflar ediyorlar. Bunu sadece PKK söylemiyor. Öbür Kürdler, de, öbür Kürd siyasetleri de, daha doğrusu Kürdlerin önemli bir kısmı  benzer şeyler söylüyorlar.  Buysa, “biz kaderimize razıyız” demektir. Sınır düşünmüyoruz, bayrak istemiyoruz… demenin bundan başka bir anlamı yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Halbuki 1920’lerde, Milletler Cemiyeti döneminde yaşama geçirilen bu politika Ortadoğu’daki en kapsamlı, en kalıcı, en derin emperyalist bir politikadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin ve Kürdistan’ın 1920’lerde, üçüncü defa bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması bize şunu gösteriyor. Bir ulus tarihin belirli bir döneminde,  bölünmeye, parçalanmaya, paylaşılmaya uğradığı zaman, bu artık kendini üreten, çoğaltan bir  süreç yaratmaktadır.  Giderek aşiretler, aileler, bölünmekte, hatta aynı aile içinde kardeşler, birbirlerine  hasım güçler haline gelmektedir. Böylece bölünme, parçalanma ve paylaşılma hem yaygınlaşmakta</p>
<p style="text-align: justify;">hem de derinleşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Uluslararası Düzen ve Kürdler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bugün dünyada 207 devlet var.  Güney Sudanla birlikte 208 olacak. Bu devletlerden 193 ü Birleşmiş Milletler’e üye. Bu devletlerden çok büyük bir kısmının nüfusu bir milyonun altındadır.  Nüfusu bir milyonun altında olan devlet sayısı kanımca 40’dan fazladır.  27 üyeli Avrupa Birliği’nde, Luxemburg, Kıbrıs, Malta  devletlerinin nüfusu bir milyonun altındadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Örneğin Kıbrıs’ta Rumlar’ın Türklerle toplamı bir milyonu bulmaktadır. Lüxemburg’un ve Malta’nın nüfusları yarım milyon civarındadır. Estonya, Letonya, Litvanya, Slovenya  gibi devletlerin nüfusları ise,  2-3 milyon arasında değişmektedir. Avrupa Birliği’nde, sadece, Almanya, İtalya, Fransa, İngiltere, İspanya’nın nüfusu,  Kürdlerin Ortadoğu’daki toplam nüfusundan fazladır.  Belki Polonya, Kürdlerin nüfusu kadar bir nüfusa sahiptir.</p>
<p style="text-align: justify;">47 üyeli Avrupa Konseyi’nde, Andora, San Marino, Monaco, Liechtenstein gibi devletlerin nüfusları  30-40 bin civarındadır. Bu devletler Birleşmiş Milletler’in de üyesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Arap Birliği’ne ve İslam Konferansı’na üye olan  Bahreyn, Katar, Cibuti gibi devletlerin nüfusları bir milyonun altındadır.  Dünyada nüfusları on bin, 15 bin civarında olan devletler bile vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunlara rağmen, Kürdlerin  Ortadoğu’nun ortasında, 40 milyonu aşkın nüfuslarıyla, uluslar arası camiada herhangi bir statüye sahip olmamaları dikkate değer bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortadoğu’nun ortasında, Kürdlere ve Kürdistan’a bu statüsüzlüğü dayatmalarında dolayı,  başta Büyük Britanya ve Fransa olmak üzere, Avrupa yoğun bir şekilde eleştirilmelidir. Bu iki emperyal devletde, iktidarda kim olursa olsun, ister muhafazakarlar, ister solcular, ister liberaller olsun, her zaman Kürd karşıtı olmuşlardır. Her zaman Kürdleri ezen devletlere güç vermişler, onlarla işbirliği yapmışlardır. Sovyetler Birliği’nin de  anti –Kürd  bir tavır sergilediğini  vurgulamak gerekir. Bu dönemde, Paris’in  ve Londra’nın, anti-Kürd tavrıyla Moskova’nın anti-Kürd tavrı arasında ciddi bir fark yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Devlet Terörüne Destek</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bugün Avrupa, hala Kürd sorununu  hak, hukuk özgürlük açısından değil, “terör” kavramı çerçevesinde değerlendirmektedir. Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumlar  Kürd sorununu, Kürdistan sorununu  hala, “terör” kavramı çerçevesinde değerlendirmektedir. “Terör ezilecektir”, “Terörün kökü kazınacaktır”  vs. 1920’lerde kurulan Kürd karşıtı statükoyu,  yani Kürdleri, Kürdistan’ı statüsüz bırakan statükoyu savunmaktadır.  Bu bakımdan, Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi gibi kurumaların yoğun bir şekilde eleştirilmesi gerekir. Avrupa Birliği’nde, Avrupa Konseyi’nde, nüfusları yarım milyonu bulmayan devletler varken,  30-40 bin civarında nüfusu olan devletler varken 40 milyonu aşkın nüfusa sahip Kürdlerin mücadelesinin “terör” kavramı çerçevesinde değerlendirilmesi ciddi bir eleştiri konusu olmalıdır. Batı Akademisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de dahil  Batı yargı kurumları,  Batı basını,  Uluslar arası Af Örgütü de dahil sivil toplum kurumları  eleştirilmelidir. Bu kurumlar, “teröre karşıyız” diyerek devlet terörüne sınırsız destek veriyorlar. “Teröre karşıyız” diyenlerin, devlet terörü konusunu  özenli bir şekilde görmezlikten geldikleri ise dikkate değer bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaldı ki Kürdler, örneğin 200 yıldır özgürlük mücadelesi veriyorlar. Bu dönemde, nüfus olarak kayıplarını  milyon rakamlarıyla ifade etmek gerekir.  Çok ağır bedellere rağmen olumlu bir sonuca varılmaması,  uluslar arası camianın anti-Kürd tavrından, devlet terörüne destek olan tavrından ileri gelmektedir. Halbuki yukarıda adı geçen devletler, hiçbir bedel ödemeden  böyle bir statüye kavuşmuşlardır. Örneğin, Kürdler sadece 1988 yılında, Enfal sırasında 200 bine yakın kayıp vermiştir.  Örneğin, 1937-1938 de Dersim’de Kürderin kaybı,  50 binden fazladır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, PKK’nin üslendiği Qandil, bir gün Türk savaş  uçakları tarafından  ikinci gün İran savaş uçakları tarafından bombalanmaktadır. Üçüncü gün Qandil’i her iki devlet birden bombalamaktadır. Köyler yakılıp yıkılmakta, insanlar ölmekte, sürüler telef olmaktadır.  Kürdistan doğası tahrip edilmektedir .Irak merkezi hükümeti bu duruma sessiz kalmakta, Suriye bu tutumu desteklemektedir. ABD; AB, Rusya Federasyonu, Kürdlerin çığlıklarını  duymamaktadır.  Böylesi anti-Kürd bir  statükonun nasıl kurulduğu, nasıl bugüne kadar korunarak kollanarak geldiği, elbette çok ciddi bir incelemenin  konusu olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarımda bazı zararlılar vardır. Süne zararlısı, kımıl zararlısı, çekirge zararlısı, tarlaların, farelerin baskınına uğraması, kuraklık… Bunlar mevsimlik zararlılardır. Ve bazı yıllarda görülürler. Görüldüğü yıllarda Kürdler için bir felaket yaratırlar. Ama, Kürdler, çok daha ağır felaketler de yaşamaktadırlar, Bunlar yapısaldır. Süreklidir. Kürdlerin üzerindeki Türk, Arap ve Fars felaketi  budur. Bunun birinci derecede sorumluları ise, 1920, dönemin iki emperyal devleti Büyük Britanya ve Fransa’dır.  Giderek Avrupa’dır, Batı dünyasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda adı geçen bu devletlerin devlet olma haklarına elbette karşı durulmuyor, sadece, Kürdlere, Kürdistan’a kaşı geliştirilen anti-Kürd tavır, devlet terörüne destek veren tavır irdelenmeye çalışılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün Batı kurumları, Avrupa, ABD, AB  vs.  devlet terörüne sınırsız bir destek vermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">9 Kasım 2005’i hatırlayalım. Ogün, JİTEM unsurları, Şemdinli’de, Seferi Yılmaz’a ait Umut Kitabevi’ne  bomba attı. Halk bomba atanları yakaladı. O günkü Kara Kuvvetleri Komutanı, Umut Kitabevi’ne bomba atanları, “iyi çocuklar” diye tarif etmişti. Bu olayda, devlet suçüstü yakalanmıştı. Ama, ne AB, ne de Avrupa Konseyi bu olayı değerlendirmedi. Devlet teröründen dolayı Türkiye’yi protesto etmedi. Bu olayı görmezlikten geldi. Halbuki gerillaların güvenlik güçleriyle mücadelesinde  aynı kurumlar, bu kurumların üyesi devletler, gerillayı suçlamak için birbirleriyle yarışa giriyorlardı. İşte bütün bunlar, devlet terörüne verilen bir destektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu olayda, hukukun nasıl katledildiği de ayrı bir konudur.  Bu, ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur.</p>
<p style="text-align: justify;">“Düşün suçu” davalarından dolayı,  Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde mahkum oluyordu. Mahkumiyetler gittikçe artıyordu. Bu mahkumiyetlerden dolayı, tazminat ödemesi gerekiyordu.  Bu konuda, 1995 yılında, dönemin başbakanı Tansu Çiller şöyle söylemişti: “Bu tazminatları öderiz, yapacağımızı da yaparız…”.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kafa tutmak anlamına geliyordu. Ama, AHİM’in  bu konuda, Türkiye’ye karşı hiçbir yaptırımı olmamıştır. Yazı, kitap, düşün açıklamaları Türkiye’de her zaman  suç olarak değerlendirilmiştir. Özellikle Kürdlerle ilgili düşün açıklamaları her zaman suç olarak değerlendirilmiştir. 1990’ların ortalarından beri, bu konularda bazı yasal ve anayasal değişiklikler yapılmıştır. Ama her defasında, düşünce, ifade suç olarak korunmuştur.  Bu tutumlar da devlet terörüne destek vermekten başka bir şey değildir.  Anayasa’nın 90. Maddesinin 5. Fıkrası da, örneğin, genel olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları lehinde değerlendirilmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün Avrupa, Kürd kimliğini tanımamaktadır.  Bugün Almanya’da bir milyonun üzerinde Kürd yaşamaktadır. Fakat bunlar Türk olarak kabul edilmektedir. Kürdler örneğin Fransa’ya, İngiltere’ye,  Türkiye’den gitmişlerse Türk, Irak’tan gitmişlerse, Arap, İran’dan gitmişlerse Fars kabul edilmektedirler.  Kürd kimliğini tanımamak, Devlet terörüne destek olmanın bir  boyutu da budur. Bu Kürdlerin sürgünlük yaşayan Kürdler olduğunu da hatırlatmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Bölücülüğe, ayrılıkçılığa karşıyız</strong>”</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin önemli bir kısmı, “biz bölücülüğe, ayrılıkçılığa karşıyız, biz devrimciyiz, enternasyonalistiz…”  diyorlar. Benzer bir ifadeyi, biz ümmetçiyiz” diyerek İslamcılar da kullanıyor.  Bu sözde, tarih bilinci yoktur, toplum bilinci yoktur. Çünkü</p>
<p style="text-align: justify;">bölünen, parçalanan, paylaşılan sensin. “Biz bölücülüğe karşıyız” demek, 1920’lerde, Kürdlerin başına geçirilen bu lanetli çorabın, bilincine varmamak demektir. Halbuki, Kürdlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması, Kürdlerde, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağılması gibi bir etki yaratmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bazı Kürd araştırmacılar da, Kürdistan ve Kürdler, İran, Irak, Suriye, Türkiye arasında paylaşılmıştır” gibi şeyler söylüyorlar.  Bu söylemde de gelişmiş bir tarih bilinci ve toplum bilinci yoktur. Çünkü bu söylem emperyal güçlerin Kürdler ve Kürdistan hakkındaki projelerini, düşüncelerini gizlemektedir. Öte yandan 1920’lerde Irak, Suriye var mıydı?  Irak, Büyük Britanya’nın, Suriye Fransa’nın  mandası (sömürgesi) ydi. Kürdler ve Kürdistan hakkında karar alanların emperyal  devletler olduğu  besbellidir. Büyük Britanya, Irak’a 1930’ların başlarında bağımsızlık verdi. Fransa ise Suriye’ye İkinci dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık verdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Tarih bilincinden, toplam bilincinden yoksun olanlar ise, , “Kürdler, Irak’ta, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de dağınık bir şekilde yaşamaktadırlar…” şeklinde bir ifade kullanıyorlar. Sanki Kürdler M.Ö. 2000 yıllarından bari böyle yaşıyorlar şeklinde bir izlenim yaratmaya çalışıyorlar. Kürdllerin ve Kürdistan’nın neden ve nasıl bölündüğü konularına  hiç değinmiyorlar…</p>
<p style="text-align: justify;">1919-1920’leri yaşayan Yahya Kemal Beyatlı bir yazısında, bölünmenin, parçalanmanın ne kadar ağır durumlar yarattığını anlatıyordu.  “Şunun bunun mandası olmak önemli değildir, yeter ki bölünmeden kalalım, bir bütün olarak kalalım…” diyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Toplum Bilinci, Tarih bilinci</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1962-1963 yıllarında Bitlis’de askerlik yaptım.  1993 yazında, Van, Başkale, Yüksekova, Şemdinli, alanlarında bulundum. Buralarda, gerek şehirlerde gerek kırsal alanlarda pek çok kilise kalıntı gördüm. Bu kiliselerin çevresinde, bazı harabe haline gelmiş binalarda define arandığını gördüm…</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kiliselerin cemaatı nerededir, demek, buralarda neden define aranıyor diye sormak,  toplum bilinciyle, tarih bilinciyle ilgili bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama, 1962-1963… ben böyle bir bilince sahip değildim.  “Bu kiliselerin cemaatı nerededir” diye sormak, “neden buralarda define aranıyor, kim paralarını, mücevherlerini saklamış… diye sormak  bilincine sahip değildim. Bitlis’de, Mutki’de, Hizan’da, Tatvan çevresinde vs. define arayan pek çok insanla karşılaşmıştım.</p>
<p style="text-align: justify;">1962-/1963 Siyasal Bilgiler okumuşum.  Siyasal Tarih, Anayasa Hukuku, Devletler Hukuku, Mukayeseli Devlet İdaresi, Ceza Hukuku, Siyasal Düşünceler Tarihi, İktisadi Düşünceler Tarihi, Siyasal Patiler, Kamuoyu,  İnsan Hakları ve Hürriyetleri, Sosyoloji, İktisat, Maliye…vs. her bir ders okumuşum.  Ama yukarıda belirtilen sorunun bilincine sahip değilim.</p>
<p style="text-align: justify;">Ermeni-Asuri-Süryani  soykırımı konusunu bilincine, Ermeni, Asuri-Süryani malları, Rum malları konusunun bilincine  1970’lerde, 1980-1990 larda varmaya başladım.</p>
<p style="text-align: justify;">Özerk Kürdistan gündeme gelsin gelmesin,  bu düşünce yaşama geçsin-geçmesin Kürdistan’ın ve Kürdlerin bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ciddi bir inceleme konusu olmalıdır. Bu konu bilimin, siyasetin, diplomasinin kavramlarıyla incelenmelidir. Bu konularda, yoğun bir bilinç gelişmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Temel konu şudur: Bugün Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan,  Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için, Filistinliler için ne istiyor?  Kürdler için neden bunları istemiyor, Kürdlerin özgürlük ve eşitlik taleplerine neden  karşı çıkıyor?.. Bu konuların da  ciddi bir şekilde incelenmesi, irdelenmesi  gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İfade Özgürlüğü, Sansür, Otosansür  II</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teşekkür Yücel hoca…</p>
<p style="text-align: justify;">İfade özgürlüğü, sansür ve otosansür kurumlarıyla yakından ilişkilidir. Bunlar birbirlerini etkilerler. İfade özgürlüğünün kısıtlanması, sansürün, otosansürün .kurumlaşması  Kürd sorunuyla yakından ilişkilidir. Bunları belirtmeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Sansür, yazının, haberin, kitabın, karikatürün vs. önceden denetimi demektir. İlgili makam, yazıda, kitapta, karikatürde, haberde bir sakınca  görürse bunların yayımlanmasına izin vermez.</p>
<p style="text-align: justify;">Sansür uygulamasından dolayı halkın kaybı çok büyüktür. Çünkü, kendi ülkesinde veya dünyanın herhangi bir yerinde cereyan eden olaylar hakkında bilgi sahibi olamaz.  Ama esas kayıp, habere, yazıya veya kitaba konu olanlar içindir. Çünkü, bir hükümet, eğer herhangi bir alanda operasyon yapıyorsa, köyler yakılıyor,  insanlar kaçırılıyorsa, sansürdern dolayı ülkenin geri kalan insanları bu olaylar hakkında bilgi sahibi olmadığından bu olaylara ilişkin demokratik tepkisini gösteremez. Böylece operasyona uğrayan halk yalnız kalır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sansürün kaldırılmasıyla, haber, kitap, yazı veya karikatür yayımlanır.  Bu sefer sakıncalı bulunan bu yayınlar hakkında toplatma kararları verilebilir. Soruşturmalar, davalar açılabilir. Toplatma karaları da bir çeşit sansürdür. Toplatma karaları sonucunda  kamuoyu, o kitaba, yazıya vs. ulaşamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokratik olmayan devletler, sansürü kaldırıyorlar ama,  düşünce açıklamalarına karşı çok yoğun idari ve cezai yaptırımlar getiriyorlar. Yazarlar, araştırmacılar, gazeteciler bu idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmamak için bazı gerçeklikleri görmezlikten geliyorlar, onlara hiç dokunmuyorlar veya, olayları çarpıtıyorlar, olayların özünü boşaltıyorlar veya olayları saptırıyorlar. Devletin yaptığı kısıtlamaları kendi kendilerine yapıyorlar. Kendi beyinlerine kendileri karakol kuruyorlar. Örneğin, devlet terörüne ilişkin haberleri, yazıları vs. okuyuculara iletmiyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Otosansür de halk için bir kayıptır.   Ama esas kaybı otosansürü yapan araştırmacı, yazar veya gazeteci yaşamaktadır. Çünkü, bunlar, çift kişilikli, çifte standartlı insanlar haline   gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sansürün veya otosansürün başta Kürd sorunundan dolayı getirildiği bilinmektedir. Ve ifade özgürlüğüyle yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Sansüre, otosansüre karşı mücadele geliştikçe  ifade özgürlüğü gelişmektedir. İfade özgürlüğü geliştikçe,  sansür ve otosansür de  azalmaktadır. Kürd sorununa karşı ilginin çoğalması, eleştirile düşüncenin gelişmesi,  sansürü, otosansürü azalttığı gibi ifade özgürlüğünü de geliştirmektedir.  Kürd sorununa karşı ilgi ise, bazı durumlarda risk almayı gerektirebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Batı Akademisi ve Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi, Rusya Bilimler Akademisi,  Kürd-Kürdistan Sorununa  Nasıl Yaklaşıyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Batılı akademisyenlerin  Kürd sorunu, Kürdistan sorunu ele alış biçimleri var.  Örneğin, “İran Kürdistan’ı “ diye başlıyorlar. Orada olup bitenleri anlatıyorlar.  Ondan sonra “Irak Kürdistan’ı “ diye başlıyorlar. Tekrar başa dönerek, orada olup bitenleri anlatıyorlar. Ondan sonra, “Türkiye Kürdistan’ı” diyerek tekrar başa dönüp, burada olup bitenleri anlatıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra da “Suriye Kürdistan’ı” denerek  Suriye’de olup bitenler anlatılıyor.  Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi de aşağı-yukarı böyle bir yöntem izliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İran Kürdistan’ı, Irak Kürdistan’ı, Türkiye Kürdistan’ı, Suriye Kürdistan’ı diyen akademisyenlerin, herkesin bir Kürdistan’ı olduğunu, ama Kürdlerin bir Kürdistan’ı olmadığını  sorgulamamaları dikkate değer bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, Kürdler ve Kürdistan konusuna sağlıklı bir yaklaşım değildir.  Temel soru, Kürdlerin ve Kürdüstan’ın neden bölündüğü, parçalandığı ve paylaşıldığıdır. Kürdler ve Kürdistan hakkındaki bilgilerimiz zenginleştirecek olan bu  tutumdur. Bu, Kürdlerin zaaflarını da ortaya koyacak olan bir sorudur. Zira, bölünme, parçalanma, paylaşılma gibi operasyonlara  muhatap olmuş bir ulus, zaaflar yaşayan bir ulustur. Hasım güçler, bu ulusun zaaflarından yararlanarak ona böyle bir politika uygulamaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Akademik Özgürlük, İfade Özgürlüğü</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu sempozyumda, ifade özgürlüğü, akademik özgürlük çok konuşulan kavramlar oldular. Bu kavramlara  da açıklık getirmek gerekir. İfade özgürlüğü yoksa akademik özgürlük yoktur. Herhangi bir devletin siyasal sisteminde, resmi ideoloji kurumu varsa, düşün kısıtlamaları varsa, bu, basında, üniversitede, yargıda, her yerde etkili bir kurumdur. Üniversitede etkili olmaması için bir neden yoktur. Demokratik olmayan devletlerde, resmi ideoloji, siyasal sistemin, siyasal rejimin en önemli kurumudur. Ama bu her zaman varlığı görmezlikten gelinen bir kurumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">1971 de, 12 Mart rejiminde,  Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı, Prof. Dr. Mümtaz Soysal, Anayasaya Giriş isimli kitabından dolayı yargılanıyordu. Yargılama, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi tarafından yapılıyordu. Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi, İstanbul Üniversitesi profesörleri arasından  beş bilirkişi seçmişti. Bilirkişiler, Prof. Dr. Selçuk Özçelik (Anayasa Hukuku), Prof. Dr. Önder Ayhan,  (Ceza Hukuku),  Prof. Dr. Amiran Kurtkan,  (Sosyoloji)  Prof.. Dr. Sabahattin  Zaim (Sosyal Politika),  Prof. Dr.  Nevzat Yalçıntaş  (İktisat) idi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilirkişiler, “kitapta suç unsurları var” şeklinde rapor verdiler.  Bu, Türkiye’de bilim olmadığının, bilimsel düşünce olmadığının, bilim ahlakı hiç olmadığının  göstergesidir.  Beş profesör,  başka bir profesörün kitabını içinde suç var mı yok mu diye okuyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Profesörler, herhangi bir kitabı istedikleri gibi eleştirebilirler. Kendi doğrularını dile getirebilirler. Ama bir kitabın içinde suç var mı, yok mu diye okunması, düşüncede suç aranması,  bilim yöntemine aykırı bir durumdur. Zira bilim sınırsız bir düşün özgürlüğü ortamında  üretilir. Bilim, bilim ortamında üretilir. Bilim ortamı, özgür eleştiri ortamı,  ancak, sınırsız bir düşün özgürlüğüyle oluşur.</p>
<p style="text-align: justify;">“Ben solcu bir kişiyim. Bu profesörler ise sağcıdır, tarafsız değildir. Tarafsız bilirkişiler istiyorum” şeklindeki bir itiraz veya savunma da  bilim yöntemine aykırıdır. Bilim anlayışına uygun savunma veya itiraz şöyle olabilir: Profesörlerin, düşüncede suç aramaları, kitabı, içinde suç var mı yok mu diye okumaları, bilim yöntemine aykırıdır.  Bilim, bilim ortamında, özgür eleştiri ortamında üretilir. Bilim ortamı özgür eleştiri ortamı sınırsız düşün özgürlüğünde oluşur. Bu bakımdan bilirkişilere de bilirkişilik kurumana da karşıyım, “Bu kitapta suç unsurlarına rastlanmamıştır…” diye  rapor verilmesi de anlamlı değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mümtaz Soysal yargılanması 1970’lerde kaldı, diye tepki gösterilmesi de yanlıştır. Bu durum günümüzde, belki daha ağır bir şekilde devam etmektedir. Profesör olmak, akademik özgürlük,  akademisyenleri resmi ideolojinin yaptırımlarına  karşı korumamaktadır. Önemli ve gerekli olan ifade özgürlüğünün savunulmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">17 Eylül 2011</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ifade-ozgurlugu-sansur-otosansur/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>“Karayılan Yakalandı” Haberinin Anlattığı…</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9ckarayilan-yakalandi%e2%80%9d-haberinin-anlattigi%e2%80%a6</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9ckarayilan-yakalandi%e2%80%9d-haberinin-anlattigi%e2%80%a6#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2011 23:10:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2161</guid>
		<description><![CDATA[13 Ağustos 2011 günü,   öğle vakti, TRT de  ve bazı internet sitelerinde   “Karayılan yakalandı”  şeklinde bir haber verildi.  Haber, “Flaş… Flaş… Flaş… Karayılan yakalandı” şeklinde veriliyordu.  Haber, bir saat  kadar, bazı internet sitelerinde  bu  şekilde yer aldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">13 Ağustos 2011 günü,   öğle vakti, TRT de  ve bazı internet sitelerinde   “Karayılan yakalandı”  şeklinde bir haber verildi.  Haber, “Flaş… Flaş… Flaş… Karayılan yakalandı” şeklinde veriliyordu.  Haber, bir saat  kadar, bazı internet sitelerinde  bu  şekilde yer aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra haber,  “Flaş… Flaş… Flaş…” denildikten sonra,  “TRT’nin iddiası, Karayılan Yakalandı” ifadeleriyle verilmeye başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Murat Karayılan’ın İran ordusu tarafından yakalandığı, İran ordusunun elinde olduğu vurgulanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısa bir süre  sonra PKK’nin açıklaması geldi. Açıklama bu haberi yalanlıyordu. Bu yalanlamaya rağmen, internet sitelerine “Karayılan yakalandı” haberi günboyu sürdü. İlk gün,  Türk basını, yalanlama açıklamasına yer vermeden, “Karayılan yakalandı” haberini aynen sürdürdü.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2162" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9ckarayilan-yakalandi%e2%80%9d-haberinin-anlattigi%e2%80%a6/attachment/besikci-3"><img class="alignright size-medium wp-image-2162" title="Besikci" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/08/Besikci-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>İkinci gün, İranlı kaynaklara da atıf yapılarak,  haberin yalan olduğu açık bir şekilde ortaya çıktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazıda, bu haber üzerine, bazı gözlemlerimi, izlenimlerimi dile getirmeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu haber, Türk basınında, giderek Türklerde büyük bir sevinç yarattı, coşku yarattı.  Bu haber Türklerin büyük bir bölümünü sevindirdi. Türk basını, ekranda, İran askerleri arasında, kelepçelenmiş bir Karayılan görmek için sabırsızlanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">İnternet sitelerinde, uzmanlar, haberin doğruluğunu kabul ederek, hemen yorumlara başlamışlardı.  Bir kısmı, “bu işi bizim ordu yapmalıydı, İran’a bırakmamalıydı” diye, devlete,  hükümete sitem ediyordu. Bir kısmı, Suriye-İran ilişkilerini analiz ederek,  Türkiye’ye yol gösteriyordu.  Bir kısmı PKK içindeki şahin kanattan, bu kanadın İran istihbaratıyla ilişkilerinden söz ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Şöyle düşünelim. PKK haberi kısa zamanda yalanlamasaydı, Murat Karayılan ortada görünmeseydi,  örneğin, bir hafta kadar sonra, ROJTV de görünseydi, Olay üzerine, Türk basınında,  ne gibi yorumlar gelişirdi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu haber üzerine, Kürdlerde ise, genel olarak, bir acı, üzüntü, hüzün gözlendi. Murat Karayşılan’ı sevsin veya sevmesin, PKK li olsun veya olmasın, Kürdlerde  böyle bir acı, hüzün gözlendi.  Kürdler haberin yalan olması için dua ediyorlardı. Birbirlerini arayarak son durumu soruyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Haberin yalan çıkması üzerine,  insanların psişik yapılarında hemen değişme oldu. Türk basını, Türklerin önemli bir kısmı üzüldüler.  Kürdlerdeyse sessiz bir sevinç yaşandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu haber, bu olgusal ilişkiler, Türkiye’de, sevinçleri, kıvançları, kederleri acıları çok çok farklı olan, birbirlerine zıt olan iki ulus yaşadığını açıkça ortaya koydu. Herhangi bir olay, gruplarda, farklı duyguların oluşmasına neden oluyorsa, bir taraf  üzülürken öbür taraf seviniyorsa, bu grupların özlem ve beklentilerin anlamak elbette önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Her gün bu durumu, bu ilişkileri ortaya koyan, onlarca olay yaşanıyor.  Onlarca olay bu ilişkileri doğruluyor.  Ama, burada, aynı gün,  bir tarafın sevinirken, öbür tarafın acı duyması, kıza zaman içinde bunun  ters-yüz edilerek yaşanması dikkate değer bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk basını, Türkler, Somali’ye, Filistin’e, Bosna’ya, dünyada, Müslümanların yaşadığı herhangi bir yöreye, halka, insani duygular geliştirebilir. Bu halkların acılarını maddi ve manevi olarak paylaşabilirler. Ama bu Kürdler için söz konusu olmaz.  Bu konuda Türk halkının duygularını, düşüncelerini belirleyen devletin tutumudur. 30 yılı aşkın bir zamandır, devletin, hükümetin, Kürdler için tek olumlu, içten bir sözü, bir ifadesi olmuş mudur?  30 yıla yakın bir zamandır, Türk halkı,  “ezeceğiz, yok gedeceğiz,  burunlarından getireceğiz, pişman edeceğiz…”  dışında bir söz duymuş mudur?</p>
<p style="text-align: justify;">Resmi ideolojinin, “kederde, tasada, sevinçte, kıvançta biriz, ortağız, bin yıldır bir arada, eşitlik içinde, kardeşçe  yaşıyoruz, Müslümanız, din kardeşiyiz..” şeklinde bir anlayışı var. Kürd sorunu gündeme geldiği zaman,  devlet ve hükümet yöneticileri hep böyle konuşmalar yaparlar. Bu, devletin, resmi ideoljinin sık sık dile getirdiği bir söylemdir. Bunun, fiili durumu gizleyen, çarpıtan bir yönü olduğu açıktır.  Kürdlerin aklını çelmek, resmi ideoloji karşıtı duyguların  keskinleşmesini önlemek gibi  bir hedefi de vardır. Ama bazen da, “Karayılan yakalandı” gibi haberler gündeme gelir,  bu haber karşısında,  Kürd ve Türk tarafları farklı davranışlar, farklı ruhsal durumlar sergilerler, böylece bu anlayış da çürür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İfade Özgürlüğü, Sansür-Otosansür</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sansürün, otosansürün ifade özgürlüğüyle çok yakın ilişkisi vardır.  Sansür, herhangi bir kitabın, yazının veya haberin, karikatürün, yayından önce denetimi anlamına gelmektedir. İlgili resmi kurum, kitapta, yazıda, haberde veya karikatürde vs. sakınca görürse, yayımlanmasına izin vermez, Yasak koyar.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tutum okuyucuya şüphesiz çok kaybettirir.  Okuyucu,  ülkede veya dünyanın herhangi bir yerinde cereyan eden olay hakkında bilgi sahibi olamaz. Kitap veya yazı hakkında bilgi sahibi olamaz.  Sansür şüphesiz, yazara, yayıncıya, gazeteciye de kaybettir. Yazar veya gazeteci,  kitap, yazı, haber hakkında okuyucunun nasıl bir tepki verdiğini, vereceğini öğrenemez.  Habere konu olanların kayıpları ise, çok daha fazladır. Örneğin devletin baskıcı operasyonları karşısında kalan halk,  kamuoyunun ilgisini sağlayamaz. Bu da baskının sürüp gitmesini sağlar…</p>
<p style="text-align: justify;">Otosansür farklı bir kurumdur. Devlet, ceza yasalarıyla, bazı konuların, görüşlerin açıklanmasına yasak getirir.  Bu yasakları ihlal edenlere, idari ve cezai yaptırımlar uygular.</p>
<p style="text-align: justify;">Önceden denetim yoktur.  Kitap, yazı, haber, karikatür vs. yayımlanır ama, bu yayından sonra,  sözü edilen idari ve cezai yaptırımlar gündeme gelir.  İşte, yazarlar, yayıncılar,  gazeteciler, devletin  idari ve cezai yaptırımlarıyla karşılaşmamak için, ilgili konuya veya görüşe dokunmazlar, bunları gündeme getirmezler. Devletin yaptığı sansürü kendi kendilerine yaparlar. Veya, resmi ideolojiyi iyice içselleştirmişlerdir,  devletin istemediği konulara değinmezler. Değinmek durumunda kaldıkları zaman ise,  devletin kavramlarıyla, devletin istediği biçimde  değinirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tutumdan okuyucu elbette kaybeder. Ama, esas kaybı yazar, yayıncı, gazeteci yaşar. Yazar, gazeteci, çift kişilikli bir kişi haline gelmeye başlar. Olayları sağlıklı bir şekilde kavrayamaz, analiz edemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk siyasal hayatında, Türk basınında, sansür, otosansür gibi kurumlar en çok Kürd sorunu nedeniyle gündeme gelir, yaşanır. “Kederde, tasada, kıvançta, sevinçte biriz. Bin yıldır, kardeşçe, eşitlik içinde yaşıyoruz, Müslümanız, et-tırnak gibiyiz…” anlayışı, ancak,  sansürle, otsansürle elde edilen bir bilgidir. Somut olayların, fiili olarak yaşanan durumların analiziyle elde edilen bir bilgi değildir. Ama, sık sık yaşanan, “Karayılan yakalandı” gibi haberler, bu haberler üzerine oluşun farklı duygular, düşünceler, bu anlayışı çürütür, hükümsüz bırakır.</p>
<p style="text-align: justify;">17 Ağustos 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/%e2%80%9ckarayilan-yakalandi%e2%80%9d-haberinin-anlattigi%e2%80%a6/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk-İslam Sentezi ve Kürd Sorunu</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-islam-sentezi-ve-kurd-sorunu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-islam-sentezi-ve-kurd-sorunu#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jul 2011 21:31:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2133</guid>
		<description><![CDATA[Araplar, Türkler ve Farslar İslamı her zaman,  kendi milli çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. İslamın korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması değil,  kendi milli çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi, İslamın bu çerçevede kullanılması birinci planda tutulmuştur. İslamı koruyan ve geliştiren,  kendi milli çıkarlarına araç etmeyen tek halk, tek millet kanımca Kürdlerdir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Araplar, Türkler ve Farslar İslamı her zaman,  kendi milli çıkarları doğrultusunda kullanmışlardır. İslamın korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması değil,  kendi milli çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi, İslamın bu çerçevede kullanılması birinci planda tutulmuştur. İslamı koruyan ve geliştiren,  kendi milli çıkarlarına araç etmeyen tek halk, tek millet kanımca Kürdlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Fethullah Gülen hareketi dinsel görünümlü bir Türk milliyetçiliği hareketidir. Fethullahçılığın temel amacı Türk milliyetçiliğini korumak, geliştirmek, yükseltmektir. İslamı korumak ve geliştirmek daha sonra gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2134" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-islam-sentezi-ve-kurd-sorunu/attachment/saidi-nursi"><img class="alignright size-medium wp-image-2134" title="saidi-Nursi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/07/saidi-Nursi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Bir Türk’ün Türk milliyetçisi olması, Türk dilini, Türk yurdunu sevmesi, dünyada Türklüğü koruma ve geliştirme duyguları ve düşünceleri içinde olması doğal bir durumdur. Ama, Türk milliyetçiliğinin, başka halkların milli haklarının  kulanılmasını engelleme doğrultusunda kullanılması sorun yaratan bir durum ortaya koymaktadır. Bu yazıda bu durum irdelenmeye çalışılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, Türkiye’nin en önemli sorunu Kürd sorunudur.  İç politikayı da dış politikayı da belirleyen sorun Kürd sorunudur. Kürd sorunu geçmişte de belirleyici bir sorundu. Fakat o zamanlar bu durum ifade edilmiyordu. Günümüzde artık, devlet ve hükümet yetkilileri de bu durumu açıkça ifade ediyor. Kürdlerde milli hareketin artık önlenemez, durdurulamaz bir aşamaya gelmiş olmasından dolayı, devlet ve hükümet de böyle bir söylem geliştirme gereğini duymaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Devletin ve hükümetin Kürd sorunu bağlamında  en önemli politikası asimilasyondur. İttihat ve Terakki’den beri en önemli politika asimilasyondur. Kürdleri Türklüğe asimile etmek,  Türk Devleti’nin, Türkiye Cumhuriyeti’nin genlerine işleyen bir politikadır. Bu, İttihat ve Terakki’den beri tasarlanan, uygulanan bir politikadır. Cumhuriyet’den beri bu politika daha kararlı ve sistematik bir şekilde uygulanmaktadır. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu,  Türk milliyetçiliğinin  vazgeçilmez bir amacı olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Son bir- iki yıldır, Gülen Hareketi’nin de  belirli bir Kürd açılımı yaşadığı gözlenmektedir. Artık, Kürd halkı ve Kürd dili inkar edilmemektedir .Ama,  bireysel hakların dışında kolektif haklar da  tanınmamaktadır. Kürdlerin asimilasyonu sürecinde devlet ve hükümet politikaları yönünde yer alması, Gülen Hareketi’ni belirleyen önemli bir boyuttur. Belirli bir açılım vardır ama bu temel boyut değişmemektedir. Asimilasyonu devam ettiren, ilerleten,  Kürdçe eğitimin, Kürdçe mecburi eğitimin olmamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Resmi ideoloji başta Türk milliyetçiliğini korumayı, geliştirmeyi amaçlamaktadır.  Din, İslam, bu anlayışı güçlendiren, en  temel ayak olarak değerlendirilmektedir. Türk-İslam Sentezi bu anlayış çerçevesinde oluşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu konusunda, devletin yanında yer alan, devlet politikalarını destekleyen, teşvik eden, Türk milliyetçiliği yanında yer alan grupların başında, Fethullahçı hareket yer almaktadır. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu konusunda, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ile, Atatürkçü Düşünce Derneği ile Fethullah Gülen hareketi arasında  hiçbir fark yoktur. Bütün bu gruplar Türk milliyetçiliği anlayışı doğrultusunda hareket etmektedirler. Bunun, Kürdlerin milli haklarının yaşama geçmesini engelleme, asimilasyonu sürdürme gibi bir anlamı da vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dinsel duyguları, dinsel kurumları geliştirerek Kürdleri oyalama, asimilasyonu bu yolla gerçekleştirme,  devletin önemli bir politikasıdır.  Kürd bölgelerinde, Kur’an kurslarının, İmam-Hatip Okulları’nın, medrese benzeri kurumların yaygınlaştırılması bu anlayışın bir gereği olarak yaşam bulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bediüzzaman Said-i Kürdi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Gülen Hareketi’nin, Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin,  eserlerine, düşüncesine, yaklaşım tarzının  incelenmesi ufuk açıcı olacaktır. Türkiye’de Nurculuk akımı,  Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin düşüncelerine, Risale-i Nur kitaplarına göre oluşmaktadır. Ama Türk Nurcular Said-i Kürdi’nin düşüncelerini tahrif etmekten çekinmemektedir. Türk Nurcular, Said-i Kürdi’nin özellikle Kürd toplumuna ilişkin düşüncelerini ya sansür etmekte veya tahrif etmektedirler. Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin kitapları yayımlanırken, Kürdlere ilişkin yazılar, yazılardaki bölümler ya sansür edilmekte veya tahrif edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tutum üzerine, Kürd Nurcular, Said-i Kürdi’nin yazılarını kitaplarını olduğu gibi basma gereğini duymuşlardır. 1990 da Tenvir Neiriyat, Med-Zehra Yayıncılık’ da,  <strong>İçtimai Reçeteler</strong> adı altında iki ciltlik bir kitap yayımlamıştır. Aynı kitap, 2004 yılında, biraz daha genişletilerek, Zehra Yayıncılık tarafından, tek cilt olarak İçtimai<strong> Dersler</strong> adı arlında yeniden yayımlanmıştır. Bu kitaplarda, Said-i Kürdi’nin, 1908, 1909, 1910 yıllarında kaleme aldığı, Kürdlere, Kürd toplumuna  ilişkin düşünceleri, duyguları yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman Said-i Kürdi, 1907 yılında,  Sultan Abdülhamid’e,  Medresetü’z Zehra isimli  bir eğitim projesi sunmak için İstanbul’a gidiyor.  Said-i Kürdi bu okulun dili için,  “Arabi vacib, Kürdi caiz, Türki lazım kılmak gerekir” diyor.  (<strong>Münazarat,  İçtimai Reçeteler II, s. 80,  İçtimai Dersler</strong> s. 141)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“ Arabi vacib”, “Kürdi Caiz”, “ Türki lazım kılmak” nasıl</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“Arabi farz” “Türki vacib, “Kürdi caiz” e dönüştürüldü</strong>?</p>
<p style="text-align: justify;">“Fethullah Gülen Perspektifinden,  Bediüzzaman Said-Nursi ve  Risale-i Nur” çevresi ise,  “Güneydoğu Problemleri ve Bediüzzaman’ın Medsetetü’z Zehra Projesi” nde,  “Arapça farz, Türkçe vacib, Kürtçe caizdir” deniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Fethullah Gülen ve çevresi, Bediüzzaman Said-i Kürdi’nin düşüncelerini,  Eserlerini, sansür eden, tahrif eden  bir gruptur.  Bu tutuma ilişkin olarak yukarıdaki olguyu irdelemeye çalışacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Farz İslamda yapılması zorunlu olan anlamındadır. Vacib de zorunluluk ifade etmektedir. Ama bu zorunluluğun farz da olduğu gibi güçlü bir anlamı yoktur.  İkinci derecede bir zorunluluk.</p>
<p style="text-align: justify;">Said-i Kürdi Medresetü’z Zehra’da, “Kürdçe caizdir” diyerek bu okulda geçerli dili, eğitim dilinin  Kürdçe olduğunu vurgulamaktadır. Arapça elbette öğrenilmelidir, Tükrçe de devletin  resmi dili olduğu için öğrenilmesi lazımdır.” diyor. Zaten Kürd Medreselerinde de eğitim fiili olarak böyle yapılmıyor mu? Zaten Said_i Kürdi 1908 lerdeki çeşitli yazılarında bu durumu açıkça ifade etmektedir</p>
<p style="text-align: justify;">Fethullah Gülen ve çevresi ise, caiz kelimesine, “Kürdçe olsa da olur, olmasa da olur, isteyen evinde konuşsun…” şeklinde bir anlam yüklemektedir. Dikkat edilirse, “Fethullah Gülen Perspektifinden Bediüzzaman  Said-i Narsi ve Risale-i Nur” çevresi bu sıralamayı ters yüz etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman Said-i Kürdi,  “Arapça vacib, Kürdçe caiz, Türkçe lazımdır” derken,  Gülen cemaatı bunu,  “Arapça farz, Türkçe vacib, Kürdçe caiz” dir şeklinde tahrif etmektedir. Said Kürdi, “Türkçe lazımdır” derken,  buna, “Türkçe devletin resmi dilidir. Öğrenilmesi lazımdır” şeklinde bir anlam  yüklemektedir.  Gülen cemaati ise, hem sıralamayı değiştirmekte  hem de Türkçe’yi zorunluluk belirten vacib kelimesi ile anlatmaktadır.  Caiz sözcüğünü ise,  olsa da olur, isteyenler evlerinde konuşşunlar…” biçiminde  dile getirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.fethullahgulen.info/moduller/index.php?tid=11&amp;bolum=bediuzzaman">http://www.fethullahgulen.info/moduller/index.php?tid=11&amp;bolum=bediuzzaman</a></p>
<p style="text-align: justify;">Türk din adamlarının, bu arada Gülen Cemaatı’nın da Türk milliyetçisi olması doğaldır.  Ama Türk milliyetçisi tutumlarının Kürdlerin aleyhine kullanılması, bunun için de Said-Kürdi’nin eserlerinin, düşüncelerinin  sansür edilmesi, tahrif edilmesi sağlıklı bir tutum değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Selami Can, Fetullahçıların bu tutumunu eleştirmektedir.  “Vacib dille Olimpiyad, Farz dille Kürd’e Kıyak, Caiz Dille Lak lak” yazısında,  bu sansürcü, tahrifçi tutumu ayrıntılı bir şekilde eleştirmektedir.  (www. nasname.com  23 Haziran 2011)</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazı üzerine sitede pek çok yorum geliştirilmiştir. Ali isimli izleyici, Fethullah Gülen’i,  “Farz dili neden kendi okullarında uygulamıyorsun?” diye eleştirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kürd sorunu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Diyanet İşleri Başkanlığı’nın da böyle bir tutumu vardır.  Örneğin, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayımlanan İslam Ansiklopedisi’nde,  Kürdler maddesi yer almamaktadır. Ansiklopedinin şimdiye kadar (Temmuz 2011) 39 cildi yayımlanmıştır.  Kürdler maddesi 27. cilde yer alması gerekiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu tutum, resmi ideolojinin inkarcı tutumunun aynen benimsendiği anlamına gelmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı Kürd bölgelerine irşad heyetleri göndererek sahte “kardeşlikler” ileri sürerek Kürdlere, milli haklarını unutmalarını, Türkleşmelerini salık vermektedir. Kürd bölgelerine gönderilen imamlarda da bu nitelikler aranmaktadır. Bütün bunlardan dolayı, Barış ve Demokrasi Partisi’nin, devletin imamlarının değil, kendi imamlarımızın arkasında namaza duralım, çağrısı yerindedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sızıntı Dergisi’nde  Bediüzzaman</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada,  Haziran 2011 tarihli ve  389 sayılı Sızıntı Dergisi’nin kapağı üzerinde de durmak gerekir. Dergi, kapakta Said-i Kürdi’ bir resmini kullanıyor. Said-i Kürdi elinde Türk bayrağı sefere çıkıyor. Bu da tahrifatın sürdürüldüğü anlamına geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Said-i Kürdi’nin, 1908, 1909, 1910… yıllarında, Said-i Kürdi imzasıyla yayımladığı yazılar,  Türk Nurcuların sitelerinde yer almamaktadır.  Risale-i Nur’ları yayımlayan Türk Nurcular yayınlarında bu yazıları sansür etmektedir. Bu yazıların bazılarını şu şekilde belirtmek mümkündür.</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Hamidiye Alaylarına Dair Beyan-ı Hakikat,  Şura-yı Ümmet, 19 Kasım 1908, İçtimai Dersler,      s. 505-506</li>
<li>Kürdler  Yine Muhtaçtır,      Şark ve Kürdistan, Sayı ,  2 Aralık      1908 İçtimai Dersler,  s. 507-508</li>
<li>Ey Kürd Topluluğu,  Kürd      Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı 2,       12 Aralık 1908, İçtimai Dersler, s. 509-510</li>
<li>Kürdler Neye Muhtaç?,  Kürd      Teavün ve Terakki Gazetesi,  Sayı      2,  12 Aralık 1908, İçtimai Dersler,      s. 511-512</li>
<li>Bediüzzaman Said-i Mebusan’a Hitabı,  Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı 3,      19 Aralık 1908,  İçtimai Dersler, s.      513- 517</li>
<li>Bediüzzaman Molla Said-Kürdi’nin, Mebusan’a Hitabı,  Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı 4,      26 Aralık 1908, İçtimai Dersler,       518-523</li>
<li>Nutk-u Sabıkın Neticesi,       Kürd teavün ve Terakki Gazetesi,       9 Ocak 1909, İçtimai Dersler, s. 524-527</li>
<li>İfade-i Meram, Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi, Sayı 6, 9 Ocak      1909,  İçtimai Dersler,  s.528-5</li>
<li>Hakikat, Volkan Gazetesi,       10 Mart 1909,  İçtimai      Dersler, s. 531-532</li>
<li>Bediüzzaman Kürdi’nin, Fihriste-i Makasıdı ve Efkarının      Programıdır, Volkan Gazetesi, Sayı 83-84, 24 Mart 1909, ;İçtimai Dersler,      s. 537-544, İçtimai Reçeteler  II,      269-276</li>
<li>Reddü’l Evham, Volkan Gazetesi,       Sayı 90-91, 31 Mart 1909, İçtimai Dersler, s. 547-553</li>
<li>Ziya-yı Hakikat,  Volkan      Gazetesi, Sayıı 97, 7 Nisan 1909, İçtimai Dersler, s. 554-559  İçtimai Reçeteler II,  276-281</li>
<li>Leman-ı Hakikat ve İzale-i Şübehat, Volkan Gazetesi, 29 Mart 1909,      İçtimai Dersler, s. 560-570, İçtimai Reçeteler,  II, s. 281-290</li>
<li>Asker Kardeşlerime,       Serbesti Gazetesi, 18 Nisan 1909, İçtimai Dersler,  s. 572,       İçtimai Reçeteler, s. 292</li>
<li>Kürdler ve Osmanlılık,       İkdam Gazetesi,  Sayı 8273 7      Mart 1920,  İçtimai Dersler, s. 577      İçtimai Reçeteler  II,  s. 301-302</li>
<li>Kürdler ve İslamiyet, Sebilürreşad Dergisi,  17 Mart 1920,  İçtimai Dersler, s. 578-580, İçtimai      Reçeteler II  s.303-305</li>
<li>Kürdler ve Osmanlıık ve Kürdler ve İslamiyet yazıları 1920 de      yazılmış yazılardır. Bu yılda da       Said-i Kürdi imzasının kullanılması dikkate değer.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>Zehra Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Zehra Vakfı, Bediüzzaaman Said_i Kürdi’yi, eserlerini, düşüncelerini, olduğu gibi, yani sansürden arındırarak, kamuoyuna, bu arada Kürd kamuoyuna ulaştırmaya çalışmaktadır.  Zehra Vakfı’nın ve vakıf başkanı İzzettin Yıldırım’ın bu girişimleri, Kürd karşıtı çevreleri rahatsız etmiştir. Zehra Vakfı’na Vakıf Başkanı İzzettin Yıldırım’a karşı tasarlanan operasyonlar bu ortamda yaşam bulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Zehra Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım,  29 Kasım 1999 da, Hizbullahçılar tarafından,  İstanbul’da, Fatih’deki bürosundan alınarak kaçırıldı. 17 Ocak 2000 de,  Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu,  Hizbullah’a karşı yürütülen operasyon sırasında, Beykoz’da, emniyet birimleri tarafından öldürüldü. Bu olaydan iki gün sonra,  İzzettin Yıldırım’ın domuz bağıyla öldürülmüş bedeni, sorguya ilişkin görüntüleri içeren kaset, Elazığ’da bir hücre evinde bulundu.</p>
<p style="text-align: justify;">Hizbullah’ın, PKK’nin Kürd toplumundaki etkinliğini kırmak için, devlet tarafından kurulup eğitildiği biliniyor. Hizbullah’ın dağdaki PKK’ye karşı değil, şehirlerdeki Kürd <strong> </strong>yurtseverlerine karşı mücadele ettiği,  Kürd yurtseverlerini, gündüz vakti, enselerinden tek kurşunla  katlettiği de  biliniyor. Zehra Vakfı Başkanı İzzettin Yıldırım’ın, kaçırılmasını, sorgulanmasını, katledilmesini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu olayın Gülen Cemaatı tarafından nasıl değerlendirildiğini irdelemek ufuk açıcı olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bediüzzaman’a Eleştiri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bediüzzaman’ın özgürlükçü bir kişi olduğu, temel niteliğinin bu olduğu vurgulanmaktadır. “Hür Adam” isimli bir filmi de yapılmıştır. Bu anlayışa iki temel eleştiri getirmek mümkündür. 1915 Ermeni soykırımına karşı Said-i Kürdi’nin küçücük bir tepkisi olmamıştır. Halbuki soykırımın, tehcirin en hararetli günlerinde, Said-i Kürdi, Erzurum, Pasinler Cephesi’nde, tabur imamıdır. O yıllarda alay müftülüğü, tabur imamlığı resmi kurumlardır. Alay müftülüğünün binbaşılık, tabur imamlığının yüzbaşılık gibi bir karşılığı da vardı. Said-i Kürdi, 19 Şubat 1916 da Ruslara esir düşmüş, Sibirya’da bir esir kampına konulmuştur. 1917 de Bolşevik devrimi sırasında meydana gelen karmaşadan yararlanarak esir kampından kaçıp esaretten kurtulmuştur. Ermeni soykırımına karşı hiçbir tepki göstermemesi onun, özgürlükçü tutumuyla, “hür adam” niteliğiyle bağdaşmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ubeydullah Nehri, 1880’lerde, Osmanlı’ya ve İran’a karşı, ayaklanma tasarlarken,  Hakkâri çevresindeki Hristiyanlarla Ermenilerle ve Nasturilerle-Süryanilerle, iyi ilişkiler geliştirmeye çalışmıştı. Bedirhan Bey’in, 1843 ve 1846 da, Nasturileri ezme politikası yanında, Ubeydullah Nehri’nin dikkate değer bir tutum içinde olduğu gözlenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">1915 de Ermenilere ve Süryanilere soykırımın yoğun bir şekilde devam ettiği günlerde, Mardin’de, Fethullah isimli bir din adamı,  çevresindeki Kürdlere, Hristiyanlara, Ermenilere ve Asuri-Süryanilere dokunmamalarını, İttihatçı direktiflere uymamalarını ısrarla salık vermiştir. Ubeydullah Nehri’nin ve din adamı Fettullah’ın bu tutumları karşısında, Bediüzzaman’ın tutumunun sorgulanması gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci eleştiri, Cumhuriyet’le birlikte başlayan Kürd direnişlerine karşı Said-i Kürdi’nin bir tepki vermemesidir.  Kürdler bu kadar eza-cefa içindeyken, buna bir tepki verilmemesi “hür adam” niteliğiyle çelişmektedir.  Bu, artık, Said-i Kürdi’nin,  Said- Nursi olmaya başladığı dönemdir. Bu, ayrı bir konudur.  Bu yazıda ele alınacak bir konu değildir. Bu yazıda, Said-i Kürdi’nin, 1908, 1910’larda, Kürdlere ilişkin yazılarının, Türk Nurcular tarafından nasıl sansür ve tahrif edildiği  konusu irdelenmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/turk-islam-sentezi-ve-kurd-sorunu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Akademik Özgürlük, İfade Özgürlüğü</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/akademik-ozgurluk-ifade-ozgurlugu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/akademik-ozgurluk-ifade-ozgurlugu#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Jun 2011 23:39:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2030</guid>
		<description><![CDATA[Dürüstlük, cesur olmak, bilimin kavramları değildir. Ahlakın kavramlarıdır. Ama,  demokratik  olmayan toplumlarda,  bilim insanlarının, aydınların, sanatçıların vs. temel özelliği bu olmalıdır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sabancı Üniversitesi,  İstanbul’da,  Hrant Dink Vakfı ve Anadolu Kültür işbirliği ile, 26-28 Mayıs 2011  tarihleri  arasında, İfade Özgürlüğü konulu bir sempozyum düzenledi. Bu, uluslar arası  bir toplantıydı.  Bu sempozyumda,  ifade özgürlüğü, akademik özgürlük, basın özgürlüğü gibi konular konuşuldu, tartışıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">İfade özgürlüğü ile, akademik özgürlük aynı şey değildir.  İfade özgürlüğünün kısıtlandığı bir siyasal sistemde  akademik özgürlüğün tam olarak işlemesi, yaşama geçmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2031" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/akademik-ozgurluk-ifade-ozgurlugu/attachment/dusun-ozgurlugu-2"><img class="alignright size-medium wp-image-2031" title="dusun-ozgurlugu" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/06/dusun-ozgurlugu-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Akademik özgürlük, üniversite öğretim üyelerinin, öğretim elemanlarının, araştırmalarını özgürce yapmaları, yayımlamaları anlamına gelmektedir.  Bu konuda,  bölüm başkanlığı, dekanlık veya rektörlük katında,  bilim kurullarının, idari kurulların araştırma-inceleme sürecine müdahale etmemeleri, edememeleri esastır.  Araştırma-inceleme söz konusu olduğu zaman,  konu seçme,  o çerçevede araştırma yapma, derse girme,  derslerde şunu veya bunu anlatma sürecinde,  idari soruşturmalarla, idari yaptırımlarla karşılaşmamaları akademik özgürlüğün bir  gereğidir.  Akademik özgürlük üniversitenin iç  işleyişiyle  ilgili bir kavramdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üniversite özerkliği, üniversitenin, kendi  işini kendi yapması, kendi kendisini yönetmesi, bu konuda erk sahibi olması, siyasal iktidarın müdahaleleriyle karşılaşmamasıdır. İdari özerkliği, mali özerkliği bu çerçevede değerlendirmek gerekir.  Burada temel soru şu olmalıdır. Bilim özgürlüğü, akademik özgürlük, basın özgürlüğü  gibi  kurumlar düşüncenin özgürce gelişmesini sağlar mı? Bu kurumlar, düşüncenin özgürce gelişmesi için  yeterli  midir? Bu temel  konuda her şeyden önce, Türk siyasal sisteminin, Türk siyasal rejiminin incelenmesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın 25. Maddesi, “Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir” demektedir.  26. Madde ise, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile ilgilidir.  26. Maddede,  “Herkes düşünce ve kanatlarını  söz, yazı, resim ve başka yollarla yayla hakkına sahiptir. Bu hürriyet,  resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak,  ya da vermek  serbestlğini de kapsar.”  dedikten sonra,  bu konuda getirilen sınırlamaları da vurgulamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bu hürriyetin kullanılması,  milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyet’in temel ilkeleri, ve devletin  ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün korunması,  suçların önlenmesi,suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması,  başkalarının şöhret ve haklarının  özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü, meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak  yerine getirilmesi amacıyla  sınırlanabilir.”</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasanın 27. maddesi, “Bilim ve sanat hürriyeti” 28. madde, basın hürriyeti ile ilgilidir.  maddelerde, ilk cümlelerde  özgürlükler dile getirilmektedir.  Arkasından da,  “ama” denerek sınırlamalar sayılmaktadır. “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”,  “milli güvenlik”, “kamu düzeninin korunması”, “Cumhuryet’in temel ilkeleri”,  gibi kriterler, örneğin, basın  hürriyeti ile ilgili 28. maddede üç ayrı yerde vurgulanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın 130. maddesi üniversiteler ile ilgilidir. “Üniversiteler ile, öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe, her türlü bilimsel araştırma ve  yayımda bulunabilirler” denildikten sonra,  “Ancak bu yetki, devletin varlığı ve  bağımsızlığı  ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhine faaliyette bulunma  serbestliği vermez” denilmektedir. Böylece aynı madde içinde,  “ama”, “yalnız”, “ancak”, “fakat”… ile başlayan cümlelerle verilen özgürlükler çiğnenmekte, yok edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Anayasa’nın yukarıda  belirtilen  maddeleri de göstermektedir ki,  bu koşullarda, bilim özgülüğünün, akademik özgürlüğün de  sağlıklı bir şekilde yaşama geçmesi mümkün değildir. Bilim özgürlüğünün, akademik özgürlüğün, basın özgürlüğünün  yaşama geçmesinin temel koşulu ifade özgürlüğünün kurumlaşmasıdır. Bu bakımdan,  ifade özgürlüğü birinci planda savunulması gereken bir düşün  kavramıdır.  Eğer siyasal sistemde ifade özgürlüğü, özgür eleştiri kurumlaşmışsa, akademik özgürlük, basın özgürlüğü gibi kategoriler de doğal olarak yaşama geçer.</p>
<p style="text-align: justify;">Akademik özgürlük, öğretim üyelerini, öğretim elemanlarını, idari kurulların, bilim kurullarının, bölüm başkanlıklarının, dekanlıkların ve rektörün idari işlemleri karşısında koruyucu bir kalkan olarak değerlendirilebilir. Ama bu özgürlük Cumhuriyet Savcılıklarının soruşturmaları karşısında  koruyucu bir işleve sahip değildir. Prof. Dr. Atila Yayla’nın,  2006 yılı sonlarında, İzmir’de,  bir panelde yaptığı konuşmada, “bu adam”/”aynı adam”  sözlerinden dolayı,  nasıl, idari ve cezai yaptırımlarla  karşı karşıya bırakıldığını hatırlamak gerekir. “Atila Yayla gibi onlarca profesör var…” diyemiyoruz.  Çünkü otosansür çalışmaktadır. Çünkü yazarlar, basın mensupları, profesörler, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmamak için otosansür  yapmakta, kendi kendilerine sansür uygulamaktadırlar. Sansürden dolayı,  gerçekleşmiş herhangi bir olay veya yazı hakkında bilgi sahibi olamazsınız.  Bu şüphesiz bir kayıptır. Otosansür  yaparak ise,  çift kişilikli bir insan haline gelirsiniz.  Sözünüz fiiliniz birbirine uymaz. Düşün hayatını çölleştiren, beyinleri kötürümleştiren budur. Bütün bunlar sosyal bilimlerde, beşeri bilimlerde, hukukta sık yaşanan bir süreçtir. Bunların temel nedeni ise  ifade özgürlüğünün sınırlandırılmış olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Temel Sorun</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilimde yanlış, hatta, saçma şeyler söylemek sakıncalı değildir. Siyasal sistemde,  düşün özgürlüğü, özgür eleştiri  kurumlaşmışsa,  o yanlışı, saçmaları , eleştirecek,  düzeltecek olanlar şüphesiz olacaktır.  Şunu söylemek daha doğru olur.  Düşün özgürlüğünün, özgür eleştirini kurumlaştığı bir yerde,  bilerek yanlış şeyler söylemek, saçma şeyler söylemek kolay olmayacaktır. İlgili kişiler, yazarlar vs. kamuoyunun yoğun bir denetimi altında olduklarını her zaman hatırlayacaklardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ama, resmi ideolojinin egemen olduğu,  düşün hayatını, bilimi, sanatı,  resmi ideolojinin yönlendirdiği bir yende, yanlışlar, saçmalar her zaman yanlış olarak, saçma olarak kalacaklardır. Bunlara ancak, risk alarak eleştirmek mümkün  olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradaki  temel sorun şudur:  resmi görüşün düşün hayatını, bilimi, sanatı yönlendirdiği bir toplumda,  düşünürler, yazarlar,  sanatçılar, bilim insanları nasıl bir tutum sergileyeceklerdir, nasıl bir tutum sergilemeleri gerekir?</p>
<p style="text-align: justify;">Eleştirilerin, kitapların, yazıların ağır idari ve cezai yaptırımlarla karşılaştığı bir yerde,, yazarların, bilim insanlarının, aydınların, sanatçıların tutumu  ne olmalıdır? Bu konuda fazla alternatif de söz konusu değildir.  Ya resmi görüşü, direktifleri benimseyip o konulara hiç dokunmayacaksınız,  onları  bilmezlikten, görmezlikten geleceksiniz,  ya resmi ideolojinin o konulardaki görüşlerini aynen tekrarlayacaksınız veya resmi ideolojiyi bilimin kavramlarıyla eleştireceksiniz. Bu üçüncü şık söz konusu olduğunda ise,  birtakım idari ve cezai yaptırımların gündeme gelmesi  olasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Temel sorun bu konuda nasıl bir tutum sergileneceğidir.  Düşün özgürlüğünün kısıtlandığı,  resmi ideolojinin düşün hayatına egemen kılındığı demokratik olmayan toplumlarda,  aydınların, yazarların, bilim insanlarının sanatçıların, karşı karşıya kaldıkları temel sorun budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu, başta bilim ahlakıyla ilgili bir konudur.  Kaynağını siyasal ve toplumsal otoritelerden alan bazı düşüncelerin ve inançların yanlış olabileceğini saptamak ve bunları gün ışığına çıkaracak kadar dürüst ve cesur olmak,  bilim yönteminin çok önemli bir özelliğidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dürüstlük, cesur olmak, bilimin kavramları değildir. Ahlakın kavramlarıdır. Ama,  demokratik  olmayan toplumlarda,  bilim insanlarının, aydınların, sanatçıların vs. temel özelliği bu olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">4 Haziran 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/akademik-ozgurluk-ifade-ozgurlugu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa’da Kürd Karşıtlığı Nasıl Gelişti?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/avrupa%e2%80%99da-kurd-karsitligi-nasil-gelisti</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/avrupa%e2%80%99da-kurd-karsitligi-nasil-gelisti#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 May 2011 19:25:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=2010</guid>
		<description><![CDATA[Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra,  Milletler Cemiyeti döneminde Ortadoğu’nun nasıl düzenlendiği önemli bir konudur. 1920’lerde başlayan bu dönemin başta gelen konularından biri Kürdlerin ve Kürdistan coğrafyasının  bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıdır. Bu dönemde,  Güney Kürdistan’da Kürdler, bağımsız Kürdistan için mücadele ediyorlardı.  Örneğin, Şeyh Mahmut Berzenci  “Ben Kürdistan kralıyım” diyor, Büyük Britanya’dan kendisini Kürdistan Kralı  olarak tanımasını istiyordu. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra,  Milletler Cemiyeti döneminde Ortadoğu’nun nasıl düzenlendiği önemli bir konudur. 1920’lerde başlayan bu dönemin başta gelen konularından biri Kürdlerin ve Kürdistan coğrafyasının  bölünmesi, parçalanması ve paylaşılmasıdır. Bu dönemde,  Güney Kürdistan’da Kürdler, bağımsız Kürdistan için mücadele ediyorlardı.  Örneğin, Şeyh Mahmut Berzenci  “Ben Kürdistan kralıyım” diyor, Büyük Britanya’dan kendisini Kürdistan Kralı  olarak tanımasını istiyordu. Bu yıllarda dünyaya nizam veren emperyal devletler, Büyük Britanya ve Fransa ise, değil bağımsız bir Kürdistan’ı sömürge bir Kürdistan’ı bile düşünmediler.  Örneğin, Büyük Britanya’ya bağlı Irak, Ürdün, Filistin, Fransa’ya bağlı Suriye, Lübnan mandaları (sömürgeleri) kurulurken,  bir Kürdistan mandası (sömürgesi) kurulmadı. Kürdler ve Kürdistan, bölündü, parçalandı ve paylaşıldı. Kürdler hiçbir siyasal statünün sahibi olmadı.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-2009" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/avrupa%e2%80%99da-kurd-karsitligi-nasil-gelisti/attachment/bedirxani"><img class="alignright size-medium wp-image-2009" title="bedirxani" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/05/bedirxani-250x185.jpg" alt="" width="250" height="185" /></a>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra,  Ortadoğu ve Kuzey Afrika düzenlenirken Arap  coğrafyası ve Araplar da bölündü. Ama, Araplar, ayrı ayrı mandalar, krallıklar, prenslikler olarak bölündüler.  Bu kavramların hepsi de  bir siyasal statüyü gösteriyordu.  Kürdlerse, şunca büyük nüfusuna rağmen,  şunca büyük bir ülkeye, coğrafyaya rağmen  hiçbir siyasal statüye sahip değildir. Statüko Kürdler için böyle kurulmuştur. Kürdler,  uluslarası planda tanınan bir statüye sahip değildir. Bugün Basra Körfezi’nden Atlas Okyanusu’na kadar, 22 Arap devleti var. Filistin Arap Devleti ile bu sayı 23 olacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, uluslar arası politikada Kürdlerin adı, sadece “terör” konuşulurken geçiyor. Hak, hukuk, özgürlük denildiği zaman Kürdlerin adı geçmiyor. Birleşmiş Milletler’de, Avrupa Konseyi’nde, Avrupa Birliği’nde,  İslam Konferansı’nda,  İslam Kalkınma Örgütü’nde, Avrupa Güvenlik Ve İşbirliği Teşkilatı’nda,  Kürdler, “terör” kavramlarıyla anılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“Terörist” kavramı, kanımca sadece Kürdler için kullanılıyor. El Kaide, Taliban, Hizbullah, Hamas gibi örgütler, “direnişçi” kavramıyla anılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdlere karşı geliştirilen böl-yönet-yoket politikasının düşünülmesinde, tasarlanmasında ve</p>
<p style="text-align: justify;">yaşama geçirilmesinde İngiltere ve Fransa gibi döneme damgasını vuran iki büyük emperyal devletin  büyük rolü vardır. Bu iki emperyal devlet, Ortadoğu’daki, Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği yaparak Kürdlere karşı böyle bir süreci  gerçekleştirmişlerdir. Bu Kürdlerde, bir insanın iskeletinin parçalanması gibi, beyninin dağılması gibi bir etki yaratmıştır. Birinci Dünya Savaşı sonlarında, Kürdlerin, dünyanın iki güçlü emperyal devleti ve Ortadoğu’nun iki güçlü, köklü devleti, Osmanlığı İmparatorluğu’nun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti ve İran İmparatorluğu’nun devamı olan Yeni İran Şahlığı ile karşı karşıya olduğu çok açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">İngiltere ve Fransa, 1920’lerde, Kürdlere karşı neden bu kadar acımasız olabilmiştir?   11-12 Mart 2006 günlerine, İstanbul’da, Bilgi Üniversitesi’nde, Türkiye’nin Kürd Meselesi konulu bir sempozyum düzenlenmişti. Bu sempozyumda, ben de “Ana Sorun Nedir? başlığı altında  bir tebliğ sunmuş  yukarıda anlatmaya çalıştığım konuları konuşmuştum. Bu konuşmadan sonra  gazeteci yazar Ali Bayramoğlu, bana bir soru sormuştu. Bu, “Avrupa, Avrupa’nın, dünyanın büyük devletleri neden, Kürdlere karşı böyle bir politika izlemişler…?” şeklinde bir soruydu. Bu soruya, 12-13.yüzyıla, haçlı Seferleri’ne,  giderek, Selahattin Eyyubi’den söz ederek cevap vermeye çalıştım. Avrupalılar, Haçlıları durdurmasından dolayı, Selahattin Eyyubi’den, Kürdlerden uzak duruyorlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu şüphesiz tatmin edici bir cevap değildi. Bu konu üzerinde düşünmeye devam eden insanlar, kısa bir zamanda 1915’i, Ermeni soykırımında Kürdlerin tetikçiliğini  anlamaya, kavramaya başlarlar. Soykırımı düşünen planlayan  İttihat ve Terakki’dir. Bu çok açık. Ama, Kürdlerin etkin ve yaygın tetikçiliği de dikkatlerden uzak değildir. Bu uluslar arası kamuoyunu Kürdlerin aleyhine oluşturan bir etki yaratmış olabilir. 1915 dururken, ta Selahattin Eyyubiye gitmek çok yetersiz bir cevaptır.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan </strong></p>
<p style="text-align: justify;">2011 yılı başlarında, içinde,  bu soruya cevap olabilecek olgular ve değerlendirmeler de olan çok önemli bir araştırma yayımlandı.. “<strong>Cizre-Bohtan Beyi Badirhan,  Direniş ve İsyan Yılları” </strong>Ahmet Kardam’ın bu çalışması Dipnot Yayınları tarafından yayımlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Ahmet Kardam, bu kitapta, Mir Bedirhan’ın,  1843 ve 1846 yıllarında iki kere,  Nasturilere, Keldanilere  saldırdığını anlatıyor.  Birinci saldırıda 10 binin üzerinde, , (s. 169-216), ikinci saldırıda  20 binin üzerinde  Nasturi’nin, Keldani’nin katledildiğini belirtiyor. Ahmet Kardam, bu operasyonların “eksiksiz bir soykırım” olduğunu da vurguluyor. (s. 170)</p>
<p style="text-align: justify;">Nasturi, Keldani, Asuri, Süryani, Yakubi gibi sözcüklerin  aynı köke, Asur köküne işaret ettiği biliniyor. Hakkari-Çukurca,  Mardin-Midyat, Musul  yörelerinde, yaşayan  Hristiyan bir toplum. Kiliseleri farklı. Asuri-Süryani Ortodoks Hristiyan toplum. Bu toplumda, 17. yüzyılda Katolik Kilisesini benimseyenler oluyor. Onlar ayrı bir kilise kuruyorlar. Onlara Keldani deniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Mir Bedirhan’ın saldırıları bu Hrıstiyan toplum üzerinde çok ağır etkiler yaratıyor. Çoluk-çocuk , kadın-erkek, yaşlı-genç demeden binlerce Hristiyan kılıçtan geçirilmiştir.  Hristiyanların  evleri,  köyleri yakılıp yıkılmış, mallarına-mülklerine el konulmuş, kadın-erkek, çoluk-çocuk binlerce kişi esir edilmiş, kadınların ırzına geçilmiş, esir edilenler köle pazarlarında satılmış,  Hristiyan topluma çok ağır darbeler vurulmuştur. Bu yıkıcı  sürecin, bölgede, Ortadoğu’da kurumlaşmaya, kökleşmeye çalışan  Büyük Britanya ve Fransa  kamuoyunu etkilememesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">İngilizler daha çok Nasturilerle, Fransızlar ise Keldanilerle ilgileniyor. Hristiyanlara yaptığı baskıların durdurulması için, Osmanlı yönetiminden,  Mir Bedirhan’a baskı yapmasını istiyorlar.  Aslında, Nasturilerden, Keldanilerden,  Osmanlı yönetimi de memnun değil. Osmanlı yönetimi onları, zapturapt altına almakta başarılı değil. Osmanlı yönetimi Kürdlerden, Bedirhan’dan rahatsız olduğu kadar  Hristiyan Nasturilerden, Keldanilerden de rahatsız. Bu .bakımdan Mir Bedirhan’ın bunlara baskı yapmasını görmezlikten geliyor, hatta el altından bu baskıları teşvik ediyor.  Nasturi gailesinin Mir Bedirhhan eliyle çozülmesinden Osmanlı rahatsız değil. Mir Bedirhan  da Nasturilerle, Keldanilerle ciddi bir sorunun olmamasına rağmen, onlara soykırıma varan operasyonlar düzenlemenin  Osmanlı’nın da işine geleceğini, Osmanlı’nın da bundan memnun olacağını düşünüyor. Fakat Büyük Britanya’nın Fransa’nın,  Nasturiler ve Keldaniler konusunda  Osmanlı yönetimine durmadan baskı yapması konusunda, Osmanlı da  Mir Bedirhan’ı da uyarmak zorunda kalıyor.. Bu,  ayrıca,  Osmanlı yönetiminin, Mir Bedirhan’a  baskı yapması, ona karşı soruşturmalar açması   konusunda bir fırsat yaratıyor. Mir Bedirhan’ın, Nasturilere ve Keldaniler soykırıma varan  operasyonlar yapması,  Büyük Britanya ve Fransa yanında, Osmanlı Devleti’ni de  harekete geçiriyor. Bütün bunlar Ahmet Kardam’ın sözü edilen kitabında  etraflı bir şekilde  dile getiriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün bunların Avrupa’da, Kürdler hakkında olumsuz bir kamuoyu oluşturması sürpriz değildir.  1915 Ermeni soykırımı, 1843, 1846 Nasturi, Keldani  katliamlarıyla birlikte ele alındığı zaman,  olay,  biraz daha açıklık kazanıyor.  Kaldı ki arada bir de 1891 Hamidiye Alayları, Hamidiye Alayları’nın  Ermenilere baskısı, 1894 Sason başkaldırısında, Kürdlerin Ermenilere karşı yaptıkları baskılar, 1909’da,  Çukurova’ da meydana gelen olaylarda Ermenilerin soykırııma varan operasyonlarla karşılaşmış olmaları ilişkileri  iyice açıklıyor. Bunlar Kürdler hakkında olumsuz kanatların birikmesi olarak değerlendirilebilir. Bu da Milletler Cemiyeti kararlarını etkilemiş olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mir Bedirhan’ın Nasturilere, Keldanilere soykırama varan operasyonlar geliştirmesi, Bedirhan direnişinin de sonunu getiren olaylardan biri oluyor. Mir Bedirhan, kanımca özerk, bağımsız Kürdistan tasarlayan bir Kürd miridir. Ama bu projesini savaşarak değil, Kürdler arasında ittifaklar oluşturarak, diplomatik yolları geliştirerek, Osmanlı yönetimi ile anlaşarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Nasturilere, Keldanilere yaptığı katliamlar ise, bu anlayışına çok ters olan süreçlerdir.  Mir Bedirhan’ın,  Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın dünyadaki gücünden, Osmanlı yönetimi üzerindeki etkisinden böylesine habersiz olması dikkate değer bir konudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ahmet Kardam ‘ın, <strong>Cizre-Bohtan Beyi Bedirhan, Direniş ve İsyan Yılları, </strong>çalışması, Kürd tarihinin 19. Yüzyıldaki bir döneminin dile getiren çok önemli bir çalışmadır. Bu çalışmada dile getirilen olgulardan, olgusal ilişkilerden yararlanarak, Kürd sorununa bir defa daha bakmak yararlı olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/avrupa%e2%80%99da-kurd-karsitligi-nasil-gelisti/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üniversite ve Bilirkişilik</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/universite-ve-bilirkisilik</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/universite-ve-bilirkisilik#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Apr 2011 23:40:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1995</guid>
		<description><![CDATA[ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Mesut Yeğen,  2006 yılında,  aynı fakültede  “Genel sosyoloji ve Metodoloji” alanında ilan edilen profesörlük kadrosu için başvurdu.  Mesut Hoca’nın bu başvurusu reddedildi.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">ODTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Mesut Yeğen,  2006 yılında,  aynı fakültede  “Genel sosyoloji ve Metodoloji” alanında ilan edilen profesörlük kadrosu için başvurdu.  Mesut Hoca’nın bu başvurusu reddedildi.  Bunun üzerine hoca,  bu ret işleminin iptali için,  idare mahkemesinde dava açtı.  Mahkeme, başka bir üniversiteden üç profesörü bilirkişi heyeti olarak saptadı ve bu heyetten görüş istedi.  Heyetin verdiği bilirkişi raporu üzerine, mahkeme,  Mesut Hoca’nın istemini reddetti.  Üç profesörden oluşan bilirkişi heyeti,  Mesut Yeğen’in çalışmalarının, o kadroya atanmak için yeterli olmadığını belirtiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1996" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/universite-ve-bilirkisilik/attachment/univbilirkisi"><img class="alignright size-medium wp-image-1996" title="Univ&amp;Bilirkisi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/04/UnivBilirkisi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Bu yazının amacı Mesut Yeğen’in başvurusundan sonra, sürecin nasıl geliştiğini incelemek değildir.  Temel amaç bilirkişilik kurumunu irdelemektir.  (x)</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye, demokratik bir ülke değildir.  İki bakımdan demokratik değildir.  İfade özgürlüğüne kısıtlamalar vardır.  Düşün hayatı, bilim ve sanat hayatı resmi ideoloji tarafından kontrol edilmektedir.  Düşün hayatını, bilim ve sanat hayatını resmi ideoloji belirlemekte ve yönlendirmektedir.  Resmi ideolojinin böylesine etkin olduğu bir devletin demokratik olması, demokratik kabul edilmesi mümkün değildir. İkinci olarak Türkiye laik bir ülke değildir.  Laik olmamasından dolayı Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlet değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada şu konunun belirtilmesi de gerekir.  Türkiye, Avrupa’ya göre, örneğin, Avrupa Birliği ülkelerine göre demokratik değildir.  İran,  Irak, Suriye, Mısır, Libya,  Ürdün, Suudi Arabistan gibi Ortadoğu ülkelerine nazaran elbette çok daha demokratiktir.</p>
<p style="text-align: justify;">İfade özgürlüğünün kısıtlandığı ülkelerde, “müesses nizam”ı savunmak önemli bir konudur.  İfade özgürlüğünü kısıtlamak bunun için önemlidir.  “Meesses nizam”ın eleştirilmesi idari ve ve cezai yaptırımlara bağlanmıştır.  “Müsesses nizam” ı savunmak, üniversite için de, yargı ve yüksek yargı için de çok önemli bir konudur. Üniversitelerde çeşitli nedenlere kurulan bilirkişilerin, bilirkişi heyetlerinin temel görevi de, birinci planda “müesses nizam”ı gözetmektir.  Bilirkişiler veya bilirkişi heyetleri,  ilgili akademisyenin çalışmalarını bilimsel kriterler gereğince değerlendirmekten çok,  akademisyenin resmi ideolojiye ne kadar bağlı, sadık olduğunu ölçerler.  İfade özgürlüğünün kısıtlandığı ülkelerde bu kaçınılmaz olarak böyledir.   Üniversitelerde, akademik yükseltmelerde dikkat edilen temel ilişki budur.  Eğer, akademisyen,  “müeesses nizam”a bağlıysa, sadıksa,  onun yükseltilmesi çok kolaydır. Onun kitaplar yazması, incelemeler hazırlaması bile gerekli değildir.  Onun için bütün koşullar kolay bir şekilde yerine getirilmiş sayılır.  Eğer “müesses nizam”a, resmi ideolojiye eleştirel bakıyorsa,  onun işi çok zordur, onun için sorunlar başlayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha 5-6 yıl öncesine kadar üniversite kurum olarak Kürtlerin ve Kürtçenin varlığını  inkar ediyordu. Bugünkü durum mücadelenin getirdiği fiili bir kazanımdır. Fiili durum bu aşamaya gelince, üniversite de bazı küçük adımlar atma gereğini duymuştur.  Bu mücadeleye rağmen daha fazlasının olmaması mücadelenin eksikliğinden veya yanlışlığından değil,  devletin katı tutumundandır, devletin ırkçı ve ayrımcı tutumundandır.  Hızla değişen bir toplum, hiç değişmeyen bir resmi ideoloji ile yönetilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Henüz, 5-6 yıl öncesine kadar, Kürtlerden ve Kürtçe’den söz eden  kitaplar, yazılar  hakkında dava görülürken, üniversite öğretim üyelerinden  “bilirkişi raporu” istenirdi. Üniversitelerin, Sosyoloji, Tarih,  Antropoloji,  Ekonomi,  Siyaset bilimleri, Ceza Hukuku, Anayasa Hukuku, Felsefe, Türkoloji… bölümlerinde görevli bir profesörden veya, birkaç profesörden oluşan bir heyetten rapor istenirdi. Onlar da bu yazıları veya kitapları içinde suç var mı, yok mu diye okurlar,  sonunda da “bu yazıda/kitapta suç unsurlarına rastlanmamıştır/rastlanmıştır” diye rapor verirlerdi. Mahkemeler de bu rapor üzerine hükme varırlardı.  Bu raporlarda genel olarak, “ Türkiye’de, Kürtlerin yaşadığı belirtilerek bunların ayrı bir millet teşkil ettikleri belirtiliyor.”        Kürt halkına baskı yapıldığı vurgulanıyor”,  “sanki Türk milletinden ayrı bir Kürt halkının varlığı ifade ediliyor”,  “bunların Türkleştirilemeyeceği söyleniyor.”  “… böylece, Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazası ile kısmen veya tamamen kaldırmayı hedef tutan propaganda yapılarak,  TCK 142/3 maddesi ihlal ediliyor” denirdi.  Benzer raporlar, Terörle mücadele yasasının 8. maddesi veya 7. maddesi için de yazılırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu raporlar da yazının veya kitabın bilimselliğini tartmaktan çok ilgili kişinin yani yazarın resmi ideolojiye bağlı olup olmadığını sadık olup olmadığın ölçerdi. Bu raporların bilimsel bir niteliği elbette yoktur.  Çünkü düşüncede suç aramak, herhangi bir kitabı veya yazıyı, içinde suç var mı yok mu diye okumak bilim yöntemine çok zıt bir davranıştır. Bilim, bilim ortamında üretilir. Bilim ortamı sınırsız bir düşün özgürlüğünü gerekli kılar. Bilim ortamı, sınırsız düşün özgürlüğü sürecinde, özgür eleştirinin dinamik bir şekilde işlediği bir süreçte oluşur. Düşüncede suç aramak resmi ideolojinin gereğidir.  Resmi ideoloji, herhangi bir ideoloji değildir. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir.  “Bilirkişi raporları”nın saptadığı temel olgu da budur.  Yazı veya kitap devletin temel görüşünü ihlal etmiş midir? İfade özgürlüğünün sınırlandığı, özgür eleştirinin engellendiği bir siyasal sistemde,  “bilirkişi raporları” ancak bunları saptayabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sağda olduğu söylenen, solcu olduğu, Marksist olduğu vurgulanan, liberal olduğu dile getirilen pek çok ordinaryüs profesör,  profesör… mahkemeler için bu tür raporlar hazırlamışlardır. Şu anda bile bunlardan en az 40’ını, ordinaryüs profesör … profesör… diyerek alt  alta sayabilirim. Bu, profesörlerin, giderek üniversitenin, bilim kavramını sağlıklı bir şekilde kavramadıkları,  resmi ideolojinin bilgilerinin bilimsel bilgi diye algıladıklarını gösterir.  Üniversitede, bilim yöntemi gereğince düşünen, ifade özgürlüğünü, özgür eleştiriyi temel bir koşul olarak dile getiren hocalar elbette vardır. Ama bunlar bireyseldir, üniversite kurum olarak resmi ideoloji tarafından yönlendirilen bir kurumdur. Tarih, Sosyoloji, Siyaset bilimleri,  Antropoloji,  Ekonomi gibi sosyal bilimlerde, beşeri bilimlerde ve hukuk gibi normatif bilimlerde bu açıkça böyledir.</p>
<p style="text-align: justify;">“Bilirkişi raporu” yazan bu profesörlerin, “ sözü edilen kitapta/yazıda suç unsuruna rastlanmamıştır” diyerek rapor yazmaları da onları kurtarmaz.  Zira düşüncede suç aramak, herhangi bir yazıyı/kitabı içinde su var mı yok mu diye okumak bilim yöntemine çok aykırı olan bir tutumdur.  İlgili yazılar, kitaplar herkes tarafında, bu arada profesörler tarafından da elbette eleştirilebilir.  Ama düşünce de suç aramak bilim anlayışına çok zıt bir davranıştır.  Bilimde, yanlış şeyler söylemenin, hatta saçma şeyler söylemenin sakıncası yoktur.  Eğer ifade özgürlüğü tamsa, özgür eleştiri dinamik bir şekilde işliyorsa,  başka bir araştırmacı o yanlışı, saçma şeyleri muhakkak düzeltir.  Ama resmi ideolojinin direktiflerine göre araştırmalar yapmak çok sakıncalıdır. Çünkü bunları eleştirmek, düzeltmek mümkün değildir.  Bu konularda eleştiriler, ancak risk alarak yapılabilir. Düşün hayatını, bilim ve sanat hayatını çölleştiren, kuraklaştıran, beyinlerin kötürümleştiren süreç budur. Dokunulamaz, eleştirilemez bilgiler, doğruluğundan kuşku duyulamayan bilgiler,  düşün ve bilim hayatında çölleşme ve kuraklık yaratır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün bir coğrafya profesörü, örneğin, dünyanın düz olduğunu, dönmediğini söylese bu profesör herkes tarafından kınanır.  Buradaki düşünce, daha doğrusu, bu profesörü eleştiren düşünce olgulara dayalıdır, bunun için bilimseldir.  Zira bilimde doğruluğun ölçütü olgulardır.  Fakat geçmişte pek çok profesör, ordinaryüs profesör, Kürtlerin Türk olduğunu, Kürtçe diye bir dil olmadığını söylemiştir.  Somut olguları olgusal ilişkileri inkâr ettiği halde bir kınama ile karşılaşmamıştır.  Çünkü bu resmi ideolojinin bir bilgisidir, herkes tarafından içselleştirilmiş bir bilgidir. “Bilirkişi raporları” denilen raporlar da eser veya yazı sahibinin devletin bu temel görüşlerine sadık olup olmadığını saptar.</p>
<p style="text-align: justify;">Gezmişte yazı veya eser sahipleri,  “Kürtlerden söz etmiş, Kürtçeden söz etmiş…”  denerek suçlanırdı.  Günümüzde, mücadelenin getirdiği fiili kazanımlardan sonra, bunlar artık söylenemiyor. Bu sefer de, “ Başvuru yapan kişinin bütün çalışmaları Kürtlerle ilgili, hâlbuki çeşitlilik olması gerekir…” gibi bahaneler dile getirilerek engellemeler yapılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, Türkiye’de bütün sorunlar Kürt sorunuyla organik olarak ilgilidir.  İstanbul’daki, Egedeki, Marmara’daki, Akdeniz’deki arsa spekülasyonundan deniz kirliliğine, sağlık sorunundan eğitim sorununa,  şehirleşmeden, mafyaya, suç örgütlerine… kadar pek çok sorun Kürt sorunuyla organik olarak ilgilidir. Çünkü köyler yakılıp yıkılmış,  milyonlarca insan yerini yurdunu terke zorlanmıştır.  Bunların bir kısmı, İstanbul, İzmir,  gibi şehirlere,  Akdeniz ve Ege havalisine göç etmek durumunda kalmıştır.  Bu kesimim buralarda yeni yeni sorunlar oluşturacağı açıktır. Tinerci çocukların, kap-kaççı çocukların, suç örgütleri tarafından kullanılan çocukların bu kesimlerden devşirildiği bilinmektedir. Öte yandan milliyetçi hareketlerin şehirlerde gelişime ve yaygınlaşma olanakları bulduğu da biliniyor. Diyarbakır, Batman, Van, Yüksekova, Kızıltepe, Nusaybin,  Hakkâri, Doğubeyazıt, Malazgirt, Tatvan,  gibi şehirlerin bu yönlerden incelenmesi değerli olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">(x)  Bu konu ile ilgili olan yazılar için bk. Mesut Yeğen,  Nasıl Profesör Olunur?  Radikal İki,  13 Şubat  2011, Feride Acar, Nasıl Profesör Olunmaz, Radikal İki, 20 Şubat 2011,  Mesut Yeğen,  Nasıl Profesör Olunur (2), Taraf, 21 Şubat 2011,  Mesut Yeğen,  Nasıl Profesör Olunur? (3) Taraf 27 Şubat 2011,  Taraf Gazaetesi Yazı İşleri Müdürlüğü’ne, 5 Nisan 2011</p>
<p style="text-align: justify;">
<h2><a href="http://www.peyamaazadi.com/peyam/daxuyani/nasil-profesor-olunur-%E2%80%93-mesut-yegen">Nasıl Profesör Olunur? – Mesut Yeğen</a></h2>
<p>Grafik: Tekin Fırat</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/universite-ve-bilirkisilik/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Din Kardeşliği</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/din-kardesligi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/din-kardesligi#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 02 Apr 2011 11:41:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1946</guid>
		<description><![CDATA[Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Türk aydınları tarafından  bilince çıkarılan bir konu mudur? Bunu, Nur Vergin Hoca’dan önce, şüphesiz Kürtlere sormak gerekir. PKK yöneticilerine, Barış ve Demokrasi Partisi yöneticilerine, Demokratik Toplum Kongresi yöneticilerine, KCK yöneticilerine sormak gerekir. Zira bu kesimler, “biz bölücü değiliz…” deyip duruyorlar. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Neşe Düzel, 28-29  Mart 2011 tarihli Taraf Gazelerinde, Prof. Dr. Nur Vergin’le yaptığı röportajı yayımladı. 28 Mart tarihinde yayımlanan bölüm, “Kürd sorununu din kardeşliği yumuşatacak” başlığıyla verilmişti.  29 Mart tarihinde yayımlanan bölüm ise, “Elit sınıf aşağılık kompleksi içinde başlığıyla verildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazıda Nur Vergin Hoca’nın,  Kürt sorunu bağlamında dile getirdiği görüşlerini değerlendirmek istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de din, tamamen devletin kontrolu altındadır. Din devletin, resmi ideolojinin ihtiyaçlarına göre devlet tarafında yorumlanmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı devletin bir kurumudur. Diyanet İşleri Başkanı devletin bir memurudur. Türkiye laik bir ülke falan değildir. Dinin devlet tarafından bu kadar denetlendiği bir ülkenin laik olması mümkün değildir. Mahkemelerin tarafsız olduğu da devletin bir söylemidir. Bu da generaller tarafından sık dile getirilen bir görüştür. Bu görüşün, somut olgular, olgusal ilişkiler tarafından çürütüldüğü için slogan olmanın ötesinde bir değeri yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1947" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/din-kardesligi/attachment/dinkardesligi"><img class="alignright size-medium wp-image-1947" title="dinkardesligi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/04/dinkardesligi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Araplar, dini, Arap milletinin milli çıkarları için kullandılar. Saddam Hüseyin,  Kürtlere karşı geliştirdiği soykırıma “enfal” dedi. Soykırımı Kur’a dayandırdı.  “Kürtlerin kanı-canı, malı-mülkü, karısı, çocukları Müslüman Araplara helaldir.”  Dünyanı neresinde olursa olsun, ister Filistin’de, İster Pakistan’da, ister Bosna’da, İster Kıbrıs’ta, Batı Trakya’da,  Bulgaristan’da olsun,  Müslümanların burnu kanasa Türkiye’de Müslümanlar tepki gösterir. Sel, deprem, yangın gibi felaketlerde, yardım kampanyaları açar.  Ama Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı tırmandırdığı soykırıma karşı Müslümanların küçücük bir tepkisi olmadı. Türkiye’de, Müslümanlar, Kürtlere karşı geliştirilen bu operasyonları ya alkışlıyor, ya sessiz kalıyor. Çünkü Türkiye’de Müslümanlık devletin Müslümanlığıdır, halkın Müslümanlığı değildir. Devlet ise,  Kürtlerin şu veya bu şekilde  nüfusunun azalmasından, Kürtlerin her zaman huzursuzluk içinde olmasından, moral çöktüntü yaşamasından  memnundur. Bu ilişkilerden bir kardeşlik çıkabilir mi? Kürtlerin Müslüman bile kabul edilmediği bir ortamda din kardeşlği gerçekleşebilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Saddam Hüseyin’in Kürtlere, Halepçe’de soykırım yaptığı 16 Mart 1988 günü, İslam Konferansı Kuveyt’de toplatı halindeydi. 53 İslam ülkesinden hiç birinin soykırım konusunda Saddam Hüseyin rejimine küçük bir eleştiri getirmemesi, soykırımı protesto etmemesi dikkate değer bir konudur. İslam Konferansı toplantısında, Türkiye’yi Cumhurbaşkanı Kenan Evren temsil ediyordu. Toplantı sonrasında yayımlanan ortak bildiride, Bulgaristan’da, Türklerin isimlerini Bulgar isimleriyle değiştirmeye çalıştığı için Bulgaristan eleştiriliyordu. Batı Trakya’da, Türk çocuklarının Türk diliyle eğitiminin engellediğinden dolayı Yunanistan eleştiriliyordu. Ama, böylesine bir soykırımdan dolayı Saddam Hüseyin rejimine hiçbir şey söylenmiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu umursamazlıktan bir kardeşlik doğabilir mi? Bu ilişkilerin neresinde din kardeşliği vardır?</p>
<p style="text-align: justify;">Farslar da dini, hep Fars milletinin milli çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Bugün İran’da her gün yaşları 19-20 yaşlarındaki Kürt gençleri idam edilmektedir. Vinçler sanki Kürt gençlerinin idamı için düşünülmüş idam sehpasıdır. Kürt gençlerinin, her gün,  birer ikişer idam edildiği bir ortamda kardeşlik, din kardeşliği nasıl oluşur?</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de Başbakan, sık sık Tunus, Mısır, Libya liderlerlerine, halkınızı dinleyin, reform yapın diyor.  İran’a, İdamlar konusunda neden birşeyler söyleyemiyor? İran’da her gün yaşanan bu idamlar cinayet değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye de, dini hep Türk milletinin milli çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Devletin Kürtlerle, Kürt sorunuyla ilgili temel polikitası asimilasyondur. Devlet, dini de aisimilasyon politikası doğrultusunda kullanmaktadır. Kürt bölgelerinde Kur’an Kursları’nı, İmam-Hatip Okulları’nı yaygınlaştırmak, devletin temel politikası olmuştur. 1980’lerde,  Kürtlerin yaşadığı her alanda, dinsel akımları, dinsel vakıfları, dinsel yayınları, radyoları, televizyonları geliştirmeyi devlet,  temel bir görev olarak algılamıştır. Dinsel yayınlarla Kürtleri oyalamak Kürtlerle, Kürt sorunuyla mücadelede önemli bir yöntem olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Devlet, daha 1984 de, PKK silahlı mücadelesi başlarken, helikopterlerle, savaş uçaklarıyla, dağlara Kur’an’dan ayetler, hadisler atıyordu.  Bu bildirilerde, Kürtlerin ileri sürdükleri milli taleplerin İslama aykırı olduğu vurgulanıyordu. Devlet, 1984-85 ve daha sonraki yıllarda bu yöntemi çok kullandı. Bu bildirilerde de İslam kardeşliği çok vurgulanıyordu, ama Kürtler de Türk kabul ediliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan bir Ansiklopedi var. İslam Ansiklopedisi.</p>
<p style="text-align: justify;">1990’lardan beri yayımlanıyor. Son olarak 39. cildi yayımlandı. 40 cildi aşacağı anlaşılıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan İslam Ansiklopedisi’nde Kürtler, Kürtçe, Kürdistan gibi maddeler yer almıyor. 26. ciltte bu tür maddeler yer alması gerekiyordu. Ama 26. cildde kürdili hicazkar var, Kürtler…yok. Bu, devletin Kürtleri yok sayıcı tutumuyla, inkar ve imha tutumuyla ilgilidir. 40 cildi aşkın bir ansiklopedi sözkonusu, ama 20 milyonu aşkın Müslüman Kürt’ten küçücük bir bilgi yok.  Böyle inkarcı, yok sayıcı, imhacı bir tutumdan nasıl kardeşlik üretilebilir?.</p>
<p style="text-align: justify;">1940’larda, 1950’lerde Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan İslam Ansiklopedisi’nde Kürtlerle ilgili bir madde vardı. 1950’lerde yayımlanan 6. cilde Viladimir Minorsky’nin, Kürdler başlıklı geniş bir incelemesi yer alıyordu. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan İslam Ansiklopedisi tercümeydi. Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan İslam Ansiklopedisi telif…</p>
<p style="text-align: justify;">Son 30 yıllık mücadele, savaş dönemini hatırlayalım.”Faili meçhul” denen cinayetler işlendi.  Bu cinayetlerin failinin devlet güçleri olduğu artık çok açık bir şekilde biliniyor.  Bu cinayetlerin binlerle ifade edildiği de biliniyor. Köyler yakıldı, yıkıldı. Ormanlar yakıldı, temel geçim kaynakları tahrip edildi.  Tarımsal ürünler hasat yapılmadan tarlalarda yakıldı. Bombardımanlarda sürüler telef edildi. Milyonlalarca insan yerini yurdunu terke zorlandı. Mağdur edildi. Yaz aylarında, Karadeniz’e, Batı bölgelerine, Orta Anadolu’ya gelen mevsimlik Kürt tarım işçilerinin çalıştıkları bölgelerde ne kadar aşağılandıkları yakından biliniyor.  Bütün bu süreçten nasıl din kardeşliği üretilebiliyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Siirt’de, Newala Qesaba’da yüzün üzerinde ceset var, çatışmalarda öldürülen Kürd gençlerinin cesetleri oralara atılmış. Cesetleri kurtlar, köpekler parçalamış. Kürd gençlerini, milli haklar istiyorlar diye öldürüp cesetlerini Kasaplar Deresi’ne atan zihniyet küçücük bir özeleşiri bile yapmıyor. Buradan nasıl bir kardeşlik çıkıyor acaba? Türkler bunu unutmuş olabilirler veya böyle bir konu Türklerin, Türk aydınlarının bilincine çarpmamış olabilir. Fakat  Kürtler  bu zulmü hiçbir zaman unutmamak durumundadır. (Newala Qesaba konusunda ayrıntılı bilgiler için bk. Evin Çiçek, gelawej.net Mart 2011)</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün, Çağdaş Yaşamı Destekeleme Derneği ile Fethullah Gülen’in okulları arasında,  Kürt çocuklarını asimile edilmesi konusunda hiç fark yoktur. Her iki kategori de, Kürtlerin asimilasyonunda çok önemli hizmetlerer yapan sivil toplum kurumlarıdır. 1930’larda, 40’larda, 50’lerde asimilasyonu devlet yapardı. Devlet, okullarda, kışlalarda, basında, Kürdlerin Türklüğe asimilasyonunu gerçekleştirmek için çaba harcardı.  Artık sivil toplum örgütleri de asimilyasyon konusunda yoğun çaba içinde. “Baba Beni Okulu Gönder” “Haydi Kızlar Okula” kampanyaları temel amacı asimilasyondur.</p>
<p style="text-align: justify;">Ortadoğu’da, Araplar, Farslar ve Türkler, dini kendi milli çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar.  Ortadoğu’da, sırf İslamiyeti geliştirmek için çaba gösterenler sadece Kürtlerdir.  Müslümanlığı Ortadoğu’dan Endonezya’ya kadar götüren Kürtlerdir. Kürt Nakşibendî tarikatının bu konulardaki rolü büyüktür. Ama Kürtlerin bu anlayışını, yani İslamiyeti Kürt milli çıkarları doğrultusunda kullanmamalarını her üç millet de istismar etmiş Kürtleri baskı altına alma, kuşatma yolu izlemişlerdir. Kürtlere zulmeden, kendilerini kuşatan Müslüman devletlerdir. Bu zulüm yapısaldır, sistematiktir. Bu yapısal, sistematik zulümden kardeşlik anlayışı nasıl doğabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Nur Vergin Hoca’nın din kardeşliği anlayışının yaşama geçmesinin tek bir koşulu vardır. Eğer din devletin kontrolünden çıkarsa, halk İslami gelişirse, “din kardeşliği” de oluşabilir. Ama kişi olarak bunu olası görmüyorum. Yani devletin dini kontrol etmekten, dini, Türk milliyetçiliğininin amaçları doğrultusunda kullanmaktan vazgeçeceğini düşünemiyorum. Din, Müslümanlık, Türk milliyeçiliğinin çok önemli bir dayanağıdır. Bugün, köylerde, şehirlerde, her yerde camiler yapılıyor. İnşaat halinde olan pek çok cami var. Camiler, Müslümanlığın göstergesi olmaktan ziyade Türklüğün göstergesidir. Camiler birinci planda Türklüğün göstergesidir. Müslümanlığın göstergesi olması ikinci plandadır. Türk olan zaten Müslümandır. Camilerin tepelerine bayrak dikilmesi,  minarelerin mümkün olduğu kadar yükseltilmesi Türklüğün görülür kılınmasıdır. Camiler sadece Kızılbaş (Alevi) köylerinde Müslümanlığın göstergesidir. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonu, Kızılbaşların Müslümanlığa asimilasyonu, İttihat ve Terakki’den beri, Türk Devleti’nin kararlı bir şekilde, sistematik bir şekilde uyguladığı bir politikadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Profesör Nur Vergin’e sorular</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Prof. Vergin, röportajın ikinci bölümünde, Osmanlının Balkanlardan çekilmesinin Türk yönetiminde, Türk halkında yarattığı etkileri anlatmaktadır. Osmanlı Devleti’nin bölünmesinin halkta, askerlerde, aydınlarda yarattığı etkileri, meydana gelen travmaları dile getirmektedir. Bölünmenin, böyle bir politikaya hedef olmanın,  çok kötü bir şey olduğunu anlatmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan hareket ederek, Kürtlerin, Kürdistan’ın başına gelenleri bilince çıkarmak gerekir kanısındayım. 1920’lerde,  Cemiyet-i Akvam-Milletler Cemiyeti döneminde Kürtler ve Kürdistan bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Bu dönemde, dünyanın iki önemli emperyal gücü, Büyük Britanya ve Fransa bu işin başını çekmektedir. Ortadoğu’nun iki önemli gücü, Osmanlı İmparatorluğu’nun devamı olarak Türkiye Cumhuriyeti, İran İmparatorluğu’nun devamı olarak Yeni İran Şahlığı bu süreçte emperyal devletlerle ortaktır. Bu yıllarda, böylece, dünyada ve Ortadoğu’da etkin olan bu dört güç Kürdlerin ve Kürdistan’ın üzerine çullanmış, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesinde, parçalanmasında ve parçalanmasında çıkar ortaklığı yapmışlardır. Bu dönemde, Sovyetler Birliği’nin politikası da anti-Kürt bir politikadır. Moskova’nın politikası, Londra’dan ve Paris’ten farklı bir politika değildir. Bunun Kürtlerdeki etkisi çok ağırdır.  Bu, bir insanını iskeletinin parçalanması, beyninin dağılması gibi bir olaydır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması Türk aydınları tarafından  bilince çıkarılan bir konu mudur? Bunu, Nur Vergin Hoca’dan önce, şüphesiz Kürtlere sormak gerekir. PKK yöneticilerine, Barış ve Demokrasi Partisi yöneticilerine, Demokratik Toplum Kongresi yöneticilerine, KCK yöneticilerine sormak gerekir. Zira bu kesimler, “biz bölücü değiliz…” deyip duruyorlar. “Biz bölücü değiliz, devrimciyiz, enternasyonalistiz…”” demek, 1920’lerde,  Kürtlerin ve Kürdistan’nın başına getirilen bu felaketin, Kürtlerin başına geçirilen bu lanetli çorabın bilincine varmamak demektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı, Balkanları, 14-15 yüzyıllarda fethetti, işgal etti.  19. yüzyıl sonlarında, 20. yüzyıl başlarında geri dönüş var.  Balkan halkları bu yüzyıllarda, milli bilince ulaşmışlar, Osmanlıları kendi topraklarından çıkarıyorlar.”Buralar bizim, buraları artık biz yöneteceğiz.”diyorlar. Kürdler ise bin yıllardır kendi ülkelerinde oturuyorlar. Kürtler kimselerin vatanlarını işgal etmemişler, kimsenin topraklarında işgal seferleri düzenlememiiler. Ama, Osmanlı’nın Anadolu’ya dönüşü travma yaratıyor. Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi,  Kürtlerin kendi coğrafyalarında Kürt toplumu olmaktan doğan haklarının gasbedilmesi, bu doğal durumu yaşayamaz hale gelmeleri, hem dünyanın hem Ortadoğu’nun Kürtlere karşı bir durum geliştirmeleri, Kürtlerde,  nasıl bir etki yaratır? Bu, Türk, Arap, Fars aydınlarından önce Kürtlerin, Kürt aydınlarının bilincine çarpması gereken bir konu olmalıdır.<em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">1 Nisan 2011</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/din-kardesligi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Press</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/press</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/press#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 30 Mar 2011 23:17:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Beşikçi</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Çand & Huner]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1942</guid>
		<description><![CDATA[Kürd toplumunda son 25-30 yılda çok büyük, çok olumlu değişiklikler, büyük kazanımlar oldu.  Bu  toplumsal ve siyasal değişiklikler, kazanımlar  çeşitli yazılarda dile getirilmeye çalışıldı. Nereden Nereye konusu elbette  dikkate değer  bir konudur. Fakat bu yazıda bunlar ele alınmayacak. Bu aşamaya nasıl gelindi sorusu irdelenmeye çalışılacak. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kürd toplumunda son 25-30 yılda çok büyük, çok olumlu değişiklikler, büyük kazanımlar oldu.  Bu  toplumsal ve siyasal değişiklikler, kazanımlar  çeşitli yazılarda dile getirilmeye çalışıldı. Nereden Nereye konusu elbette  dikkate değer  bir konudur. Fakat bu yazıda bunlar ele alınmayacak. Bu aşamaya nasıl gelindi sorusu irdelenmeye çalışılacak.</p>
<p style="text-align: justify;">Press bu günlerde, ( Mart’ın son haftası)Ankara’da gösterimde olan bir film. 1990’ların başında,  Diyarbakır’da,  Özgür Gündem Gazetesi’nin  nasıl hazırlandığı, yayının nasıl sürdürüldüğü anlatılıyor.  Özgür Gündem’in bürosunda  biri kadın 7 kişi çalışıyor. 7 kişinin birbirleriyle, devletle ve halkla ilişkileri ele alınmış.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1943" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/press/attachment/press"><img class="alignright size-medium wp-image-1943" title="press" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2011/03/press-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Press Sedat Yılmaz’ın filmi.</p>
<p style="text-align: justify;">Arka arkaya “faili meçhul” denen cinayetlerin işlendiği bir dönemdi. İnsanların kaçırıldığı, birkaç gün sonra cesetlerinin, yol kenarlarında, köprü altlarında, mağara önlerinde. şurada-burada bulunduğu bir dönemdi. Köylerin yakılıp yıkıldığı,  ormanların yakıldığı, temel geçim kaynaklarının tahrip edildiği,  ürünlerinin hasad  yapılmadan tarlalarda  yakıldığı, yüzbinlerce insanın yerini yurdunu terke zorlandığı bir dönemdi.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar, aileler, büyük bir çaresizlik içinde avukatlara, insan hakları kurumlarına, gazetelere, gazetecilere başvuruyorlardı. Günlük gazetelerin, büyük tirajı olan gazetelerin ilgisizliği  insanları, aileleri daha da çaresiz yapıyordu.  Özgür Gündem böyle  bir ortamda,  30 Mayıs 1992 de yayıma başladı.  Özgür Gündem’den önce, haftalık Yeni Ülke vardı.  Kuşkusuz Yeni Ülke’ye de çok yoğun baskılar söz konusuydu. Ama günlük basına geçmek, Kürdlerin bu işe sarılmakta çok daha ciddi olduklarını gösterdiği için dikkatle izleniyordu. Bu, devlet ideolojisinin, “sedece Türkiye’de değil, dünyanın neresinde bir Kürd kurumlaşması olsun onu da yok ederiz…”  anlayışını  hemen harekete geçirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sayılan nedenlerden dolayı devlet terörünün mağduru olan halkın, Özgür Gündem’le buluşması kolay oldu. Köylerin yakılması-yıkılmasıyla ilgili haberler, “faili meçhul” cinayetlerle ilgili haberler kaçırılan insanlarla ilgili haberler Özgür Gündem’de yer almaya başladı.  Devlet, bu tür haberlerin basında yer almasını hiç istemiyordu. Köylerin PKK tarafından yakılıp yıkıldığını, insanların PKK tarafından kaçırıldığını söylüyordu.  Tirajı büyük olan günlük gazeteler, devletin bu isteğine göre haberler yapıyor, PKK’yi suçluyorlardı. Özgür Gündem ise, fiilien yaşananları heberleştirmeye çalışıyordu.  Devlet güvenlik birimileri bu tür haberlerin gazetede yer almaması için gazete çalışanlarını durmadan tehdit ediyordu. Bir güvenlik görevlisi, gazeteye telefon   açıyor, “falanca haberi koyarsanız, falanca fotoğrafı basarsanız gazeteyi uçururuz,  kendinizi yok bilin…” diyordu.  Özgür Gündem çalışanlarına böyle çok yoğun tehditler yapılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Başka gazetede çalışan bir muhabir, bir gün, Özgür Gündem’e bir fotoğraf getirdi. Bu fotoğrafı kendi gazetesine göndermiş ama gazetesi bu fotoğrafı basmamıştı. Fotoğraf  bir panzer tarafından sürüklenen bir sivilin cesedini gösteriyordu.  O günlerde, Almanya ile Türkiye arasında Türkiye’ye verilen Alman panzerleri konusunda bir gerilim vardı. Kürdler, Almanya’yı eleştiriyorlardı. Almanya’ya, “Köylerimiz Alman panzerleri tarafından yıkılıyor…” suçlaması vardı.  İşte bu ortama, o fotoğraf  Özgür Gündem’e geldi. Fotoğrafın basılmaması için çalışanlar tehdit edildi.  Bu tehdide rağmen o fotoğraf basıldı. Manşette “İnsanlık sürükleniyor” ibaresi vardı. Ertesi gün  gazeteye baskın yapıldı. Gazete tarumar edildi. Araç-gereçlere, dosyalara el kondu.</p>
<p style="text-align: justify;">Gazete çalışanlarından Faysal’a  Orduyla ilişki içinde olan bir çete reisinden haber geldi. Faysal reisin adamları tarafından reisin makamına götürüldü</p>
<p style="text-align: justify;">Çete reisi bazı açıklamalar yaptı. O açıklamalar devletin Kürdler’le, PKK hakkındaki niyetlerini de ortaya  koyuyordu. O akşam gazete yine tehdit edildi. “O haberleri yani reisin açıklamalarını yayımlarsanız sonunuz kötü olur…”  O haberler yayımlandı. Haberin yayımlanmasından sonra hem çete reisi hem de Faysal öldürüldü.  Gazete çalışanlarından Alişan’ın  Faysal’ın cesedinin fotoğrafını çekmesi filmin trajik anlarında biriydi. Alişan’nın çetenin elemanlarından biri tarafından öldürülmesi, yine filmin trajik anlarındandı. Çete elemanı, olup bitenler hakkında Alişan’a bilgi verdikten sonra,  cebinden tabancasını çıkarmış, “ABD kovboyları gibi benim şöyle bir fotoğrafımı çek.” demişti. Tabancasını Alişan’a doğrultmuştu. Alişan’ın cesedinin fotoğrafıni da Fırat çekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Özgür Gündem Diyarbakır bürosunda 7 kişi çalışıyordu. Çalışanlar birer birer öldürülüyordu. İşler 17 yaşında  Fırat’ın üzerine kaldı.  Fırat büyük bir özveriyle, fedakarlıkla işlerin üstesinden gelmeye çalıştı. Daktiloda yazmayı, haber yazmayı öğrendi. Haberleri gazetenin İstanbul’daki merkezine ulaştırmayı öğrendi. Fotoğraf çekmeyi, film yıkamayı, tabetmeyi öğrendi. Olup bitenler hakkında Kürd halkına doğru bilgi vermek, gerçekleri olduğu gibi aksettirmek önemliydi. Mücadele sürüyordu..</p>
<p style="text-align: justify;">17 yaşındaki Fırat’ın, her türlü zorluğun üstesinden gelerek gerçekleri halka ulaştırma  mücadelesini sürdürmesi  Sedat Yılmaz’ın filminin çok olumlu bir mesajıdır. Gelecek aydınlıktır, ışıklıdır. Çünkü mücadele sürmektedir.  Devlet terörünün tırmandırılmasına,</p>
<p style="text-align: justify;">bombalamalara ve öldürmelere rağmen gençler mücadeleye sahip çıkıp işi götürmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bugünlere nasıl gelindi, fiili kazanımlar nasıl oldu konusunun irdelenmesi elbette önemlidir. PRESS bu sürecin, 1990’larda, Diyarbakır’da  nasıl yaşandığına dair  çok sağlıklı  bir anlatım geliştiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yıllarda öldürülen  Kürd gazetecileri anmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Mehmet Sait Erten, Azadi-Deng Dergisi,  Diyarbakır, 3 Kasım 1991</p>
<p style="text-align: justify;">Halit Güngen,  İkibine Doğru Dergisi, Diyarbakır, 18 Şubat 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Cengiz Altun, Yeni Ülke Gazetesi,  Batman, 25 Şubat 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Bülent Ülkü, Körfeze bakış,  Bursa, 31 Mart 1992,</p>
<p style="text-align: justify;">Mecit Akgün,  Yeni Ülke, Nusaybin, 2 Haziran 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Hafız Akdemir, Özgür Gündem,Diyarbakır, 8 haziran 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Çetin Abayay, Özgür Halk Dergisi, Batman 29 Temmuz 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Yahya Orhan, Özgür Gündem, Ceylanpınar, Gercüş, 9 Ağustos 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Hüseyin Deniz, Özgür Gündem, Ceylanpınar, 9 Ağustos 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Musa Anter, Özgür Gündem, Diyarbakır, 20 Eylül 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Hatip Kapçak, Hürriyet , Mazıdağı, 18 Kasım 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Namık Tarancı, gerçek Dergisi, Diyarbakır, 20 Kasım 1992</p>
<p style="text-align: justify;">Orhan Karaağar, Özgür Gündem, Van, 19 Ocak 1993</p>
<p style="text-align: justify;">Kemal Kılıç Yeni Ülke, Şanlıurfa, 18 Şubat 1993</p>
<p style="text-align: justify;">Mehmet İhsan Karakuş, Silvan Gazetesi, 13 Mart 1993</p>
<p style="text-align: justify;">Ferhat Tepe, Özgür Gündem, Bitlis, 28 Temmuz 1993</p>
<p style="text-align: justify;">Nazım Babaoğlu, Gündem, Siverek-Urfa, 12 Mart 1994</p>
<p style="text-align: justify;">İsmail Ağay, Özgür Ülke, Batman,  29 Mayıs 1994</p>
<p style="text-align: justify;">Ersin Yıldız, Özgür Ülke, İstanbul, 3 Aralık 1994,</p>
<p style="text-align: justify;">Seyfettin Tepe, Yeni Politika, Bitlis, 28 Ağustos 1995</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Özgür Gündem Gazetesi muhabiri Burhan Karadeniz, Ağustos 1992 Diyarbakır’da,  gündüz vakti saldırıya uğradı. Sakatlandı, felç oldu. Tekerlekli arabayla yaşıyordu. Saldırıya uğradığında 19 yaşındaydı. 2003 de, Almanya’da yaşamını yitirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ferhat Tepe, Çetin Abayay, Nazım Babaoğlu, Yahya Orhan, Kemal Kılıç… da çok genç çocuklardı.  PRESS’deki Fırat gibi, 17-18 yaşlarında gazeteciliğe başlamışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Film şu sözlerle bitiyordu: ‘’Bunlar gazeteci kılığında militanlar, birbirlerini vuruyorlar. Devlet cinayet işlemez.“ (Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, 1992.) Filmin sonunda şu döküm yapılmıştı:</p>
<p>- Özgür Gündem gazetesi 30 Mayıs 1992’de yayına başladı.<br />
- Yayınlanan 580 sayısının 486’sı hakkında dava açıldı.<br />
- Gazete hakkında 3 kez 30 gün, 15 kez 15 gün, 2 kez 10 gün kapatma kararı verildi.<br />
- 1993 yılından itibaren OHAL bölgesinde satışı yasaklandı.<br />
- 14 Nisan 1994’de mahkeme kararıyla tamamen kapatıldı.<br />
- Sorumlu yazı işleri müdürleri hakkında toplam 147 yıl hapis cezası, 20 milyar 45 milyon lira para cezası verildi.<br />
- 1992 yılında öldürülen gazeteciler sıralamasında Türkiye birinci oldu.<br />
- 1992 yılında 14 gazeteci, 2 gazete dağıtımcısı öldürüldü.<br />
- 1993 yılında 9 gazeteci, 13 gazete dağıtımcısı- bayi öldürüldü.<br />
- 1994 yılında 7 gazeteci, 2 gazete dağıtımcısı öldürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1950 tarihli, İnsan Haklarını ve temel Özgürlüklerini Koruma Sözleşmesi</strong>’nin 14 maddesine göre, temel haklar ve özgürlükler, ırk, cinsiyet, dil, din, gibi kriterlerden dolayı, farklı bir ulusal kökenden olmadan dolayı  sınırlanamaz. Yukarıda isimleri verilen gazeteciler, hep Kürd oldukları için, Kürdler için hak ve özgürlük talebinde bulundukları için öldürülmüşlerdir.  Kürdeler için hak ve özgürlük talebinde bulunmak şüphesiz ifade özgürlüğüdür. Ama, Kürdlerin bu talepleri,  ayrımcı ve ırkçı bir politika ve uygulama ile kullanılamaz bir hale getiriliyor. Bu ölümleri gerçekleştirenlerin devlet güçleri oldukkarı artık açıkça  biliniyor. Bunu sadece, bir zamanlar Ergenekon’da veya, JİTEM’de tetikçilik yapmış Abdülkadiir Aygan veya, Ayhan Çarkın anlatmıyor. Bir zamanlar güvenlik bürokrasisinde önemli görevler olan Em. Korg. Atilla Kıyat gibi  generaller de vurguluyor. Köylerin yakılıp yıkılması, temel geçim kaynaklarının tahribi, ormanların yakılması  hep, Kürdlere uygulanan ayrımcı ve ırkçı bir politikadır. Yukarıda isimleri verilen ve 3-4 yıl içinde üldürülen 20-21 gazetecinin hepsi Kürdür ve Kürdler için haklar ve özgürlükler istedikleri için öldürülmüşlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Hrant Dink de Ermeni olduğu için, Ermenilere haklar ve özgürlükler istediği için, Ermenilerin tarihsel geçmişini soykırım uygulamalarını kurcaladığı için öldürülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk yönetiminin,  “Türk derken, Kürd’ü, Emeni’yi, Arap’ı. Laz’ı, Çerkes’i… herkesi bu kavramın içine alıyoruz” söylemi keyfi bir yorumdur, toplumsal bakımdan hiçbir meşruiyeti yoktur. Toplumsal bakımdan meşru olmayan ilişkilere yasalarla meşruiyet vermek mümkün değildir. Kürd sorunu önce toplumsal ve etnik, sonra siyasal bir sorundur. Ama Kürd sorunu hukuksal bir sorun değildir. Çözümü de mahkemeler devreya sokularak değil, toplusal,etnik, siyasal sorunlar gibi ele alınaraK olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Türkiye’ye karşı 14. maddeyi hiç kullanmaması, Türkiye’ye, devlet terörüne  verilmiş sınırsız bir destektir. Zatan, Avrupa devletlerinin, ABD’nin, AB’nin, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gibi kurumların, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Uluslar arası Af Örgütü’nin desteği olmasa, Türkiye’de, devlet terörü bu kadar tırmandırılamazdı, devlet Kürd Halkına karşı bu kadar “faili meçhul” cinayet gerçekleştiremezdi. Avrupa devletlerinin, ABD’nin, uluslar arası kurumların, “teröre karşıyız, Kürd terörüne, PKK terörüne karşyıız..” diyerek devlet terörüne sınırsız destek vermeleri  olgusal zenginlikle,  olgulara dayanılarak irdelenmesi gereken bir durumdur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/press/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

