<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Fikret Başkaya</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/author/fbaskaya/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Thu, 02 Sep 2010 22:15:20 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Demokrasiyi Nasıl Bilirsiniz?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 17 Aug 2010 18:33:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1626</guid>
		<description><![CDATA[Eğer Batı siyasi düşüncesi diyebir şey varsa, bunun  köklü bir anti-demokratizmle mâlül olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.
J.S. Mc Celland
Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><em>Eğer Batı siyasi düşüncesi diyebir şey varsa, bunun  köklü bir anti-demokratizmle mâlül olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">J.S. Mc Celland</p>
<p style="text-align: justify;">Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, vb. gibi kavramlar çok kullanılıyor. Geçerli süreçler ve eğilimler, gerçekten demokratikleşmenin, insan haklarının, özgürlüklerin gerçekleşmesi istikâmetinde mi yol alıyor, yoksa her zaman olduğu gibi bu tür kavramlar ve söylemler, insanların bilincini manipüle etmenin, ideolojik bulanıklık yaratmanın, velhasıl seyirciyi oyalamanın araçları mıdır? Demokrasiden ve demokratikleşmeden herkes aynı şeyi mi anlıyor? Son dönemde demokrasi kavramını dillerinden düşürmeyenler, daha önce de aynı dili mi konuşuyorlardı? Ne oldu da demokrasi son dönemin vazgeçilmez kavramı durumuna geldi? Herkesin yönü Batı’ya dönük ve herkes Batı demokrasisinden söz ediyor. Gerçekten Batı demokrasisi diye bir şey var mı? Bir rejimin adını demokrasi koymak onun demokratik sayılması için  yeterli midir?  Demokrasi kavramı çok kullanıyor ama ekseri yanına bir de piyasa ekonomisi sözcükleri ekleniyor ve Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi  deniyor. Birincisi, liberal demokrasi diye bir şey  mümkün müdür; ikincisi, bu iki kavramın yan yana gelmesi uygun mudur? Sermayenin önünün açılması, demokrasinin de derinleşmesi, gerçekleşmesi  anlamına gelir mi? Ekonomik liberalizmle (siyasî) demokrasi arasında bir tamamlayıcılık ilişkisi var mıdır? Küreselleşme denilen süreç, demokrasi ve insan haklarının gerçekleşmesinin koşullarını mı yaratıyor, yoksa her türlü demokrasinin ve insan haklarının temelini   aşındırıyor mu? Demokrasi ve demokratikleşme kavramlarından hangisini kullanmak daha uygundur? Zira, demokrasi dendiğinde, olmuş-bitmiş, tamamlanmış bir şey anlaşılır, oysa demokrasinin sürekli yenilenen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olması gerekir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1628" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/attachment/d-mokrat-ya-grekan-2"><img class="alignright size-medium wp-image-1628" title="d-mokrat-ya-grekan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/08/d-mokrat-ya-grekan1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Elbette bir yerde bir kavramın çok kullanılması, orada söz konusu kavrama uygun bir gerçekliğin varolduğu anlamına gelmiyor. Söylenenle yapılan, retorikle realite arasında ekseri bir uyumsuzluk söz konusu oluyor. Bu bakımdan, olup-bitenleri anlamının, bilince çıkarmanın koşulu, söylenene değil, yapılana bakmaktan geçer. Egemenliği sürdürmenin koşulu, gerçek dünya’da olup-bitenlere dair bir yanlış bilinç oluşturup-sürdürmeye bağlıdır. Zira, görüntü gerçeği temsil etmez. Bu yüzden adına bilim denilen bir şeye ihtiyaç duyulmuştur. Fakat, şimdilerde bizzat bilimsel faaliyetin kendisi de tehdit altındadır. Yazık ki, bilimsel faaliyet de, estetik faaliyet de genel metalaşma, paralılaşma, soysuzlaşma girdabına sokulmuş durumdadır. Giderek bilimsel denilen faaliyet, bilimin inkârına dönüşüyor, estetik faaliyet de kendi bulunması gereken zeminin karşıtı bir zemine savruluyor&#8230; Bu durumun işimizi zorlaştırdığını söyle-meye bile gerek yoktur&#8230; İnsanlığın ezici çoğunluğunun yaşadığı gerçek, ‘dünyanın yeni efendilerinin’, şürekâsının, akıl hocalarının ve sözcülerinin resmettiğinden çok farklı. Sömürünün derinleştiği, insan onurunun her geçen gün daha çok ayaklar altına alındığı, insanı aşağılayan, etik kaygılara kayıtsız bir kör gidiş hızla yol alıyor ve bu netâmeli süreç bir de insanlığın nihai kurtuluşu olarak sunuluyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasiden halkın kendi kendini yönettiği, kendi kaderinin kendi elinde olduğu, hiçbir dış iradenin söz konusu olmadığı, insanların özgür iradeleriyle yaşamlarını düzenlediği, insan onurunu yaralayan, insan özgürlüğünün gerçekleşmesini engelleyen, sömürü, bağımlılık, hâkimiyet, ilişkisinin söz konusu olmadığı, velhasıl insanın insana kulluğunun sona erdiği bir insan ve dünya toplumu anlaşılmalıdır. Bu yüzden demokrasi kavramı, evrenselliği içeren bir kavramdır ve ancak tüm insanlığı kavrayıp, kucakladığında bütünüyle gerçekleşebilir. Bu güne kadar, siyaset felsefecileri, filozoflar, sosyologlar, iktisatçılar, edebiyatçılar, siyaset adamları, vb.  kendilerince bir demokrasi tanımı yapmışlardır, demokrasinin ne olması gerektiği konusunda kafa yormuşlardır. Fakat, bunların ezici çoğunluğunun, soruna demokrasinin gerçekleşmesinden zarar görecek olan egemen sınıflar tarafından baktıklarını söylemek abartma sayılmaz. Ekseri, demokrasi kavramının bizzat kendisi demokrasinin engellenmesi için bir ideolojik manipülasyon aracı olarak kullanıla gelmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Zira, demokrasi sorunu son tahlilde sınıf mücadelesinden bağımsız değildir, tam tersine sınıf mücadelesinin en başat bileşenidir. Elbette yukarıda da söylediğimiz gibi, söz konusu olan önü açık bir süreçtir ve demokrasi, eşitlik, özgürlük ve sosyalizm kavramları özdeş kavramlar olmasalar da birbirini tamamlayan kavramlardır. Toplumsal eşitlikten, özgürlükten söz etmeyen ve bunların anlam ve önemine gönderme yapmayan birinin, demokrasi şampiyonluğu yapması bir safsatadır. Demokrasi ve sosyalizm kavramları arasındaki ilişki ve tamamlayıcılık  da büyük öneme sahiptir. Sosyalizasyon yokluğunda demokrasi içi boş bir kavram olmaktan kurtulamaz. Aynı şekilde, demokrasi yokluğunda da sosyalizm beyhûdedir&#8230; Bu önemli sorun üzerinde ileriki sayfalarda duracağız. Belki de bu güne kadar hiç  bir tanım, demokrasinin ne olması gerektiğini, Nazım Hikmet’in şu ünlü dizeleri kadar yalın ve güzel anlatamamıştır:</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">“Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür</p>
<p style="text-align: justify;">ve bir orman gibi kardeşçesine.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu davet bizim”.1</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir şiir dehâsı olan Nazım Hikmet, özgür bireyin özgürlüğünün gerçekleşmesinin koşulunu ve bireyle toplum uyumunun nasıl olması gerektiğini, birkaç sözcükle çarpıcı bir şekilde resmedebiliyor&#8230; Ancak özgür bireylerin özgür bir toplum yaratabileceğini, toplumsal uyumun bireysel özgürlükten geçtiğini, kardeşçe ilişkiler ortamında bireyin serpilip gelişebileceğini, insan onurunun gerçekleşeceğini, özgür bireyle demokratik toplum ilişkisi arasındaki diyalektik ilişkiye gönderme yapıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi sorunu ve insanlık durumu başlığını taşıyan bu bölümde, demokrasi kavramına açıklık getirmeyi deneyeceğiz. Birinci alt-bölümde, kavramın ilk defa nerede ve nasıl ortaya çıktığı, nasıl bir uygulama alanı bulduğu, daha sonra kavramın içeriğinin ne tür değişikliklere uğradığı üzerinde duracağız. İkinci alt-bölüm, küreselleşme denilenin demokrasinin maddi temellerini nasıl aşındırdığıyla ilgilidir. Nihayet, üçüncü alt-bölümde gerçek bir demokrasinin ne olması gerektiği konusunda kısa bir açılım ve refleksiyon denemesi yapılacak.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1. Agora Demokrasisinden ‘Temsîlî Demokrasiye’ Bir Kavramın Serüveni </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi kavramı, ilk defa Antik Yunan’da ortaya çıktı ve Yunan Site- devletlerindeki rejimi tanımlamak üzere kullanıldı. Atina demokrasisi  olarak bilinen bu yönetim tarzı, ilke düzeyinde önemli açılımlar getirmişti. Yurttaşlar Agora denilen, sitenin en büyük meydanında toplanırlar, kamusal sorunları tartışırlar, yasa teklifleri yaparlar, yasalar kabul ederler, uzmanlık isteyen işler için seçim yaparlar, herşeyi tam bir açıklıkla tartışırlar, kararlar alırlar, velhasıl siteyi doğrudan demokrasi esaslarına göre yönetirlerdi. Halk egemenliği doğrudan gerçekleşir, aracıların dolayımı söz konusu olmazdı. Kavramın gerçek anlamına uygun bir işleyiş oluşturmuşlardı. Bilindiği gibi demokrasi, etimolojik köken olarak, Eski Grekçe  dêmos (halk) ve kratos (egemenlik, yönetim) sözcüklerinden oluşuyor ve halkın hükümeti veya halkın kendi kendini yönettiği rejim anlamına geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Atina demokrasinin temel ilkesi, her yurttaşın yönetilme ve yönetme yeteneğine sahip olduğuydu ve bu, bir biçim sorunu olarak, sadece ilke düzeyinde kalmıyordu. Her yurttaş rotasyon esasına göre kamusal sorumluluklara getiriliyordu. Bu uygulama, kurra usulüyle yapılıyor, zaten sınırlı olan kamusal görevlere getirilecekler kurra çekimi yoluyla saptanıyordu. Bu temel ilke yöneten-yönetilen ayrımını ortadan kaldırıyordu. Dönemin Yunan düşüncesi, seçim esasını muteber saymıyordu ve  bunu da haklı bir gerekçeye dayanıyordu. Bu anlayışa göre, seçim sistemiyle yöneticilerin seçilmesi bir oligarşinin ortaya çıkmasına neden olurdu. Öyleyse bir oligarşinin ortaya çıkmasını önlemenin yolu, seçimlere bir yönetim aracı olarak itibar edilmemesinden geçerdi. Seçimlere sadece sınırlı bir şekilde başvuruluyor ve teknik beceri veya uzmanlık gerektiren az sayıdaki işler için seçim yapılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Sitenin yönetiminde yurttaşların kamusal sorumluluklara eşit koşullarda katılmaları, eşitlik ilkesine verilen önemin bir göstergesiydi. Rotasyon ve kurra esasına göre herkesin kamusal sorumluluk alması, oligarşik bir yapı ve işleyişin ortaya çıkmasına karşı bir güvence olarak görüldüğü gibi -ki, bu, Atinalıların politikadan ne anladıklarının da bir göstergesidir.- Siyaset de  bir uzmanlık alanı ve bilim konusu olmaktan çıkarılmıştı&#8230; Antik Yunan dünya görüşünde, siyasetin bir uzmanlık konusu yapılması ve kamusal yönetimin bir elit tarafından yürütülmesi, kabul edilebilir değildi. (Zaten, gerçek anlamda özgürlüğün ve toplumsal eşitliğin gerçekleştiği bir toplumda uzmanlık diye bir şeye de gerek kalmazdı). Eğer Antik çağın Atinalıları bugünkü siyasi yapıyı ve işleyişi görselerdi her halde çok şaşırırlardı&#8230; Gerçek demokrasinin geçerli olduğu bir sosyal formasyonda siyaset bilimi diye bir şey sadece lüzumsuz değil, üstelik son derecede abestir. Şimdilerde durum çok farklı. Siyaset bir uzmanlık alanı, siyasi bir elit yönetiyor ve üniversitelerde siyaset bilimi bölümleri var ve siyaset bilimi adı altında bir dizi ders okutuluyor. Anlı-şanlı profesörler, ne menem bir şeyse, siyaset biliminin timsâli olduklarını sanıyorlar, burunlarından kıl aldırmıyorlar&#8230; Oysa, ikiyüzlülüğü sevmeyen biri siyaset bilimi diye bir şeyin saçmalığını, siyaset bilimi diye okutulan safsataların demokrasinin önünü kesmeye, halk egemenliğini önlemeye yönelik safsatalar yığını olduğunu söylemekten çekinmezdi&#8230; Bu durum  bir şeyi daha gösteriyor: Sorunlara nereden bakıldığına göre herşey baştan aşağı değişebiliyor. Şimdilerde ortalama insan bir “siyasetçi sınıfının” olmadığı, siyasetin bir bilim konusu olmadığı bir toplumsal yapıyı hayâl bile edecek durumda değil&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat, Antik Yunan’da kamu görevlerine getirilenler görev süresinde de yurttaşlara hesap vermek zorundaydılar. Böyle bir şey, yurttaşlık bilincinin olgunlaştığı koşullarda mümkündür. Her yurttaşın yurttaş bilinciyle hareket ettiği koşullarda, yöneten-yönetilen ayrışması ve bir siyasi elitin veya oligarşinin ortaya çıkması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Atina demokrasisinin yukarıda sözünü ettiğimiz ilkeler ve işleyiş mekanizmaları, elbette büyük öneme ve değere sahiptir. Şüphesiz bu ilkeler bugün de önemlidir. En azından demokrasinin ne olması ya da ne olmaması tartışmasında hâlâ ufuk açıcı öğeler, unsurlar barındırdığı kesindir.  Fakat, ilke düzeyinde tutarlılık bir vakıa olmakla birlikte, Atina demokrasisi kapsayıcı değildi. Sadece yurttaş sayılanlar içindi ve yurttaş sayılmayan geniş bir kitle vardı. Bir kere kadınlar agoranın dışındaydı, aynı şekilde köleler ve yabancılar Agora demokrasisinin dışındaydı. Gerçi Atina demokrasisi oligarşik bir elit yaratmama ilkesi üzerine oturuyordu ama, kadınların, kölelerin ve metek denilen sınırlı sayıdaki yabancı dışında kalan bir yurttaşlar elitinin demokrasisiydi. Yurttaşlık için ehil sayılmayanlar Agoranın dışına atılmıştı. Oysa,  emekçi çoğunluğu dışlayan bir demokrasi mümkün değildir. Zira, asıl demokrasiye ihtiyacı olanlar onlardır. Toplumu oluşturan tüm bireylerin özgürlüğü ve özerkliği eksiksiz gerçekleşmiyorsa, halk, kendi kendini yönetemiyorsa, kendi kaderini belirleyemiyorsa, velhasıl bireysel ve kollektif self-determinasyon gerçekleşmiyorsa, orada demokrasinin varlığından söz etmek mümkün değildir. Küçük bir mülk sahibi sınıfın, bir ayrıcalıklılar elitinin çıkarlarını gerçekleştirmek üzere oluşturulmuş siyasî rejimlerin demokrasiyle ilişkilendirilmeleri saçmadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi kavramı, kapitalizmin bir üretim tarzı olarak tarih sahnesine çıktığı dönemde yeniden gündeme geldi. Bu aşamadan sonra demokrasi kavramı, palazlanan ve aracın direksiyonuna geçmek isteyen burjuva sınıfının elinde ideolojik bir manipülasyon aracı olacaktı. Burjuva sınıfının, (dar anlamda kapitalist sınıfın) iktidarı ele geçirip yeni egemen sınıf olarak kendini dayatması, iki aşamadan geçerek gerçekleşti: Birinci aşamada burjuvazi, soylular sınıfına (toprak aristokrasisi densin) ve Kilise hiyerarşisine karşı prensle (Hükümdarla) ittifak kurarak, bu iki kesimin etkinliğini kırdı. Bu, mutlak monarşiler dönemidir. Ikinci aşamadaysa, işçi sınıfının ve köylülüğün desteğiyle prensin (Hükümdarın) yetkilerini de sınırlayarak veya toptan tasfiye ederek, egemen sınıf konumuna terfi etti ve kendi dar çıkarlarını gerçekleştirecek düzeni dayattı. Burjuvazi geleneksel iktidar odaklarını veya aynı anlama gelmek üzere Eski Rejimi (Ancién Régime) tasfiye etti, ama, henüz iktidarı sağlam temeller üzerine oturmuyordu. Burjuvazinin sınıf iktidarını dayatması için üçüncü bir eşiğin daha aşılması gerekiyordu: Bu, kapitalist sınıfın, daha geniş anlamda, burjuva sınıfının, işçi sınıfını tehlikeli bir sınıf olmaktan çıkarma aşamasıdır. Zira, kapitalist sınıfın kendi dar sınıfsal çıkarlarının işçi sınıfına karşı korunması, sınıf egemenliği bakımından önemli bir sorun olarak ortada duruyordu. “Kapitalizmin gerçek yüzüyle ortaya çıktığı dönem işte bu dönemdir. Artık sömürgecilik ve emperyalizm aracılığıyla, Avrupa dışı kültürler yok edilebilir ve burjuva uygarlığının gerçek yüzü ikircikli olmayan bir tarzda arz-ı endam edilirdi. Artık bu aşamadan sonra “burjuva demokrasisi” denilen, işçi sınıfının ve sömürge halklarının her türlü özerklik talebini kanla boğabilirdi. Zira, halkın özerklik ve özgürlük alanının genişlemesi demek olan demokrasi, burjuvazinin korkulu rüyası haline gelmişti. “Burjuva liberalizminin ‘özgürlüğü’ demek, burjuvazinin sınırsız sömürme ve zenginleşme özgürlüğü demekti&#8230;” 2</p>
<p style="text-align: justify;">Marx, ‘Fransa’da İç Savaş’ başlığını taşıyan eserinde bu durumu şöyle özetlemişti: “Burjuva düzeninin uygarlık ve adaleti, bu düzenin köleleri ne zaman efendilerine karşı başkaldırsa, kendi korkunç yüzlerini açıkça gösterirler. O zaman bu uygarlık ve bu adalet, maskesiz yabanıllık ve yasasız öç alma olarak, ereklerini açığı vurur. Sahiplenici ve üretici arasındaki sınıf savaşımındaki her yeni bunalım, bu gerçeği daha açık bir biçimde ortaya çıkarır.”3 Egemen sınıfın ve adamlarının belirli dönemlerde kimi kavramları neden ve nasıl ve ne amaçla kullandıklarını bilmek önemlidir. Burjuvazi Eski Rejimi ve onun bileşenlerini tasfiye etmek için, ezilen-sömürülen  toplum sınıflarının (işçi sınıfı, köylülük ve diğer mütevazı kesimlerin) desteğine ihtiyacı vardı ve bu dönemde özgürlük, eşitlik, demokrasi, vb. gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyordu. Nasıl Soyluluğun ve Kilisenin (Klerje’nin densin) etkinliğini kırmak için Hükümdarla taktik amaçlı bir ittifak gerekiyorduysa, bu sefer de Prense (Hükümdara) karşı emekçi sınıflarla taktik bir ittifak gerekmişti. Herhalde kimse bu durumu, burjuva üniversitelerinin vazgeçilmez ultra-liberal filozofu, İngiliz Herbert Spencer (1820-1903) kadar açık yüreklilikle ifade etmemiştir. Spencer şöyle diyor: “Geçmişte liberalizmin işlevi, kralın iktidarına bir sınır getirmekti. Liberalizmin gelecekteki işlevi de parlamentoların iktidarını sınırlamak olacaktır&#8230;”4 “Ultra-liberal filozofun, parlamentonun iktidarının sınırlandırılmasından, sözde halkın temsil edildiğini sandığı meclisin işlevinin sınırlandırılmasını kastettiğini söylemeye gerek yoktur. Oysa işçiler, burjuva liberalizminin kimin için ne anlama geldiğini, İngiliz Filozof’dan çok önce kavramışlardı ve haklı olarak, daha XVIII’inci yüzyılın sonlarında: Ekonomik liberalizm demokrasinin düşmanıdır sloganını ortaya atmışlardı&#8230; Burjuvazinin hümanist ve evrensel söylemi, bir kere Prensin iktidarını “hizaya getirdikten sonra” artık namlu ‘asıl düşman’ olan proletaryaya çevrilebilirdi&#8230; Artık bu aşamadan sonra uygarlığı (emperyalist kapitalizm olarak okuyunuz) ‘kirli proletaryadan’ ve sömürgelerin ‘aşağı ırklarından’ koruma kaygısı ön plana çıkacaktı.”5</p>
<p style="text-align: justify;">Geriye olup-bitenleri kabullendirmek kalıyordu ve kabullendirmek için  meşrulaştırmak, meşrulaştırmak için de yanılsama yaratmak gerekirdi&#8230; Eski rejim (Ancién Régime) tasfiye edildiğine göre, yeni rejim nasıl olmalı, nasıl işlemeli, ne tür ideolojik meşrulaştırma araçları ve mekanizmalarına sahip olmalıydı. Başka türlü ifade etmek gerekirse, yeni rejim tehlikeli sınıflardan nasıl korunacaktı, egemenlik nasıl güvence altına alınacaktı? İşte temsili demokrasi bu amaçla peydahlandı ve dayatıldı. Başlangıçta demokrasi kavramı pek kullanılmıyordu, kullanıldığı zaman da pejoratif anlamda, bir kötüleme ve karalama aracı olarak kullanılıyordu. Kurulan yeni rejimlere de cumhuriyet deniyordu. Ekseri sanıldığı gibi, demokrasi ve cumhuriyet kavramları özdeş kavramlar değildir. Kapitalizmin egemen üretim tarzı haline geldiği, Eski Rejimlerin tasfiye edildiği dönemde, demokrasiyle ilgisi olmayan rejimlere cumhuriyet deniyordu. Bunlara demokratik rejimler denmesi için XIX’uncu yüzyılın ilk yarısının aşılması gerekmişti. 1848 devrimlerinden sonra burjuvazi kendi egemenliğini güvenceye almak için kerhen tavizler vermek zorunda kaldı. Fakat, söz konusu tavizlerle sınıf mücadelesinin seyri arasında da ilginç bir ilişki vardı. Nitekim, XIX’uncu yüzyılın ikinci yarısında işçi sınıfı bir dizi kazanımlar elde etti ama bu kazanımlar aynı zamanda onun kayıplarıydı&#8230; Genel bir perspektiften bakıldığında, her kazanım bir kayıptı&#8230; Böylece işçi sınıfı, kapitalist düzeni aşma, ücretli kölelik rejimine son verme perspektifinden uzaklaştı. Giderek ehlileşti düzenin bir parçası, bir bileşeni durumuna geldi. Batı işçi sınıfının nasıl kendi egemen sınıfının safında yer aldığı, 1914-1918 emperyalistler arası savaşta açıkça kanıtlanmıştı. Hiç şüphesiz bu bütünleşmede sömürge ve yarı-sömürgelerden sağlanan aşırı kârların önemli payı vardı. Zaten Batı işçi sınıfı hareketi, sömürge siyaseti konusunda da kendi egemen sınıflarından farklı bir anlayışa, politika ve yaklaşıma sahip değildi. Kendini çoktan uygarlaştırma misyonu söylemine kaptırmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette kurulan ‘yeni rejimin’ ne kadar yeni olduğu, cumhuriyetin ne olmadığı konusunda yanılsama içinde olmayanlar da vardı. Fransız devriminin burjuva egemenliği yaratmakla sınırlı kaldığını, oysa, halkın kendi kaderini tâyin etmesi gerektiğini ileri süren Jakoben Gracchus Babeuf, aslolanın demokrasiyi gerçekleştirmek olduğunu söylüyordu. Le Tribune du peuple de, 29 Kasım 1795 tarihli yazısında  Cumhuriyetçilerin monarşiye karşı ittifak oluşturma teklifini reddederken, kendisini demokrat olarak tanımlıyor ve şöyle di-yordu: “Siz ancak bayağı ve son derece kaypak cumhuriyet kavramı etrafında bir araya gelebilirsiniz, dolayısıyla da “herhangi bir cumhuriyetten yana  olabilirsiniz. Biz ise, anlamlı bir ortak paydası olan tüm demokratları ve halk tabakasını (plébiens) bir araya getiriyoruz. Bizim ilkelerimiz katıksız demokrasi, lekesiz ve katıksız eşitliktir.”5a Babeuf, anti-demokrat unsurların halk düşmanlığından söz ederken yalnız değildi. Sylvain Maréchal da 1794 de şunları yazıyordu: “Burjuvazi asla demokrat değil (&#8230;) şimdi hesabımız burjuvalarladır, bize açıkça savaş açanlar da onlardır (&#8230;) Devrimi halk yaptı ama onu kendi çıkarları için yapmadı; (&#8230;) bugün durumları hemen hemen 14 Temmuz 1789’dakinden farklı değil.”5b</p>
<p style="text-align: justify;">Burjuva devrimleri sonrasında yeni rejimlerin nasıl olması konusunda belirsizlik ve tartışmalar sürüyordu. Kesin olan bir şey varsa, artık, yeni rejim eskiden olduğu gibi, babadan oğula mirasla geçmeyecek ve Tanrısal bir  meşruluk temeline sahip olmayacak, dayanmayacaktı. İşte bu aşamada halk egemenliği kavramı peydahlandı. Yeni rejim halk egemenliğine dayanmalıydı ama, bunu söylemek yapmak anlamına gelmiyordu. Bu aşamada bir dizi ideolojik manipülasyona başvuruldu&#8230;  “Aynı dönemde ortaya çıkan modern ‘doğal hukuk okulu’ da, egemenliğin meşruiyetinin temeli veya  kriteri olarak,  yönetenlerin meşruiyetinin yönetilenlerin rızâsına dayanması gerektiği görüşünü vaaz ediyordu, Bu durum nasıl çözülecek, işin içinden nasıl çıkılacaktı? Hükümdarın iktidarı meşru değildi, zira, halkın rızasına dayanmıyordu. Öyleyse halk egemenliğine da-yalı bir rejim nasıl işleyecekti? Burjuva düşünürleri ve siyasetçileri bu aşamada şöyle bir zihinsel &#8211; ideolojik manipülasyona giriştiler: Bir kere doğrudan demokrasi söz konusu olamazdı, zira, Atina demokrasisi geniş hacimli çok nüfuslu toplumlar için uygun değildi; ikincisi, halk egemenliği söz konusu olmalıydı ama, halk bu iş için ehil değildi, ‘cahil, kaba halk sürüsü’ toplum için iyi olanı ayırt etme, genel toplum yararını gerçekleştirme yeteneğinden yoksundu. Üstelik demegoglar tarafından kolayca kandırılabilirdi&#8230; Öyleyse halk toplum yararını bilen temsilciler tarafından yönetilmeliydi&#8230; Elbette bu temsilciler, eski soylular eliti olmayacaktı.”6 Bu ideolojik manipülasyonla ilgili olarak Fancis Dupuis–Déri şunları yazıyor: “Böylece halka tamamlanmış oluyor:</p>
<p style="text-align: justify;">1. Temsilciler, halkın, toplum yararını bilecek, ayırt edecek temyiz kurdetinden yoksun olduğu konusundaki aşağılamayı açıkça ifade ediyorlar;</p>
<p style="text-align: justify;">2. Bu tespitten hareketle temsilciler, halk egemenliğinin ancak temsille mümkün olabileceği sonucunu çıkarıyorlar;</p>
<p style="text-align: justify;">3. Kendilerini de toplum yararını bilme, ayırt etme, savunma ve geliştirme konusunda yetkin aydın elitin üyeleri sayıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">4. Bu biçimde tanımlanan toplum yararı, eşitlik düşüncesiyle bağdaşmaz, öyleyse yoksulların taleplerinin önü kesilmeli, engellenmelidir;</p>
<p style="text-align: justify;">5. Siyasî elit, böylece, ekonomik elitin safında yer alarak, halkın mutluluğunun, özel alanın siyaset dışında kalmasına, özel alanın depolitize edilmesine bağlı olduğu düşüncesini vaaz etmiş oluyor&#8230;” Ve Dupuis-Déri söyle devam ediyor: “Tarihsel olarak monarşik-feodal rejimden miras alınan modern temsîlî sistem ve onu dayatanların anti-demokratizmi, felsefi olarak da meşrulaştırılmıştır,”7</p>
<p style="text-align: justify;">İngiliz, Fransız burjuva devrimleri ve Amerikan bağımsızlığını izleyen ve burjuva hâkimiyetinin kesin olarak yerleştiği dönemde, burjuva ideologları, temsîlî demokrasiyi meşrulaştırmak için ne tür argümanlar ileri sürmüşler,  ‘yeni rejimi’ meşrulaştırıp-kabullendirmek için ne tür ideolojik manipülasyonlara girişmişlerdi? Aslında dönemin ideologlarının görüşlerine geçmeden önce, önemli bir hususu hatırlatmak yerinde olur. Bir rejime yeni dendi diye yeni olması gerekmiyor. Bu bakımdan, söz konusu burjuva devrimleri yönetimi değil, yönetenleri değiştirmişti. Aracın istikâmeti değişmediği sürece, direksiyonda kimin olduğu sanıldığı kadar önemli değildir. Aynı şekilde, burjuva devrimlerini izleyen dönemde yurttaş kavramı da çok kullanılıyordu ama, içi boş bir kavramdı ve öylece kalacaktı. Zira, gerçek anlamda yurttaştan söz edebilmek için, geçerli rejimin özgür insanların özgür iradeleriyle kurulmuş olması gerekir. Dolayısıyla, meşruluk zemininin veya retoriğin (söylemin) değişmesi önemli değildir. Eskiden Tanrı adına yapılan baskı, sömürü ve zulüm, aşağılama, horlama, bu sefer ‘ulusun, devletin, vatanın yüksek çıkarları’, ‘ulusun birliği ve bölünmezliği’, ‘devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ türü safsatalara dayandırıldığında, bu toplumsal ilişkilerde köklü değişiklikler olduğu anlamına mı gelecektir? Nüfusunun %90’ının siyasal karar mekanizmalarından dışlandığı, kamusal alanın dışına atıldığı bir ülkede, hâlâ yurttaş kavramının kullanılması abes değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">Temsil kavramı da yüceltiliyor. Oysa temsil de yurttaş kavramı gibi içi boş bir kavramdı. Kitleleri oyalamanın bir aracıydı. Nitekim, “Batı’da ‘devrimler’ döneminden beri, ama asıl  Ortaçağdan beri, halk temsilcileri, az-çok yetkisi olan meclislerde yer alıyorlardı. XII. ve XIII. yüzyıldan itibaren İberya yarımadasında ‘Cortes’; Kutsal Roma Germen İmparatorluğunda ‘Diyet’; aynı şekilde Fransa’da ilk ‘États Généreux’ler 1302’de çağrılmışlardı. Her ne kadar bu temsîlî kurumlar, hükümdar, aristokrasi, Klerje (dînî hiyerarşi) ve burjuvazinin pazarlık mekânları olsalar da, asla demokratik bir anlayışı temsil etmiyorlardı. Bu tür temsille ilgili olarak, Jean- Jacques Rousseau: “ Haksız ve anlamsız, insanı aşağılayan, feodal hükümetten kalma bir şey.” diyor&#8230; Bu anlayışın devamı olarak, Amerikalı tarihçi Samuel Williams da: “Avrupa’da temsil (&#8230;) kademeli olarak hükümdarlar tarafından başlatıldı; elbette asıl amaç halkın haklarını iyileştirmek değil, savaş maceralarını finanse edebilmek üzere vergi toplamanın en etkin yolu olduğu içindi”8 diyor. Aslında söz konusu dönemin ‘temsîlî meclisleriyle’, şimdilerde küreselleşme  şarlatanlarının yücelttiği ‘sivil toplum örgütleri’ denileni karşılaştırmak öğretici olurdu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Aydınlanma filozofları akla (raison) büyük önem veriyorlardı ve ister ekonomik isterse politik alanda olsun, ‘akıl sahibi’, mâkul, dolayısıyla sağduyulu bireylerin verecekleri kararların da, akla uygun (raisonable) olacağını ileri sürüyorlardı. Akıl sahibi (raisonable) bireylerin verdikleri siyasi kararların, rasyonel müteşebbislerin verdikleri kararlar  ve sonuçlarıyla çakışacağını, velhasıl ‘toplumsal uyumun gerçekleşeceğini’ ileri sürüyorlardı. Eğer, demokratik hakları kullanma yetkisi akıl sahibi erkeklere verilirse, ekonomik alandaki etkinliğin siyasal alandaki etkinlikle bütünleşeceğini iddia ediyorlardı. Demek ki, siyaset sadece akl-ı selim sahibi olan insanların işi olmalıydı. Dikkat edilirse, Aydınlanma filozoflarının öngördüğü ‘demokrasi’de Atina demokrasisi gibi dışlayıcıydı. Daha baştan nüfusun yarısını oluşturan kadınlar dışlanıyordu. Gerekçe de mâlum: Kadınlar yeteri kadar mâkul, akl-ı selim sahibi değildirler, duygusaldırlar&#8230; Proletarya da dışlanıyor zira, sadece içgüdüleriyle hareket edebilir. Köleler, yoksullar, vb.  zaten  denklemin dışındadırlar, zira ‘adamdan sayılmıyorlardı.’9 “Batı demokrasisinin” timsâli, demokrasinin beşiği sayılan ABD’de 1865’e kadar yasal 1960’lara kadar da fiilî (reel) kölelik vardı. ABD demokrasinin kurucu önderlerinin ve Thomas Jefferson gibi ‘demokrasi teorisyenlerinin’ her birinin çok sayıda kölesi vardı. Gerçi 1960’lı yıllardan sonra durum değişti ama, yine de Afrika kökenli siyahların maruz kaldığı reel ayrımcılık bütünüyle ortadan kalkmış sayılmaz. İşsizlerin, yoksulların, dışlanmışların ve cezaevlerindeki nüfusun ezici çoğunluğunu hâlâ onlar oluşturuyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Seçme ve seçilme hakkının giderek yaygınlaşması da, demokrasinin derinleştiği anlamına gelmiyordu. Daha önce de kısaca değindiğimiz gibi, seçme ve daha sonra seçilme hakkının emekçi sınıflara doğru genişlemesi, bu hakların önce erkeklere, arkasından da kadınlara tanınması, ikili bir karakter taşıyordu. Bir kere, bu haklar, tek yanlı olarak burjuvazi tarafından ‘bayram hediyesi’ gibi verilmemişti. Dolayısıyla, işçi sınıfının mücadelesi önemsiz değildi. Fakat bu hakkı tanıyan egemenler açısından da ikili bir durum söz konusuydu. Bir kere bu haklar, artık işçi sınıfının rejim için hayatî bir tehlike olmaktan çıktığı, sistemin temeli olan özel mülkiyeti tartışma konusu yapmaktan vazgeçtiği, sistem içi mücadeleye razı olup, sistemle bütünleştiği eşiğin aşılmasından sonra tanındı. Fakat, aynı zamanda bu hakların bizzat kendisi de, emekçi kitleleri sistemle daha çok bütünleştirmenin ideolojik  aracı olarak kullanılmıştı. Aslında bir biçim sorunu ve yanılsama aracı olarak kaldıkça, bu tür manipülasyonlar, sadece demokrasinin yatay olarak genişlediği izlenimi yaratmaya yarıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha sonra burjuva düşünürler temsili demokrasiyi meşrulaştırıp kabullendirmek üzere, seçilmiş aristokrasi kavramını ortaya attılar. Buna göre üç türlü aristokrasi olabilirdi: Kalıtımsal aristokrasi (babadan oğula miras yoluyla geçen); doğal aristokrasi ve seçilmiş aristokrasi. Bunlardan mûteber olanı üçüncüsüdür. Seçilmiş elitin yönetimi söz konusu olduğunda, halk egemenliğinin, halk iradesinin tecelli edeceği varsayılıyordu, zira, seçilenler seçenlerin onayını almış olacaklardı&#8230; Seçilmiş bir elit yönetmeliydi ama, söz konusu elit nasıl seçilecekti? Başlangıçta, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan kadınlar, işçiler, köleler, yoksullar oyunun dışında tutuldu. Nitekim, sadece seçilmek için değil, seçmek için de birazcık servet ve az-çok mâkul, akli selim sahibi olanlar,  akla uygun bir seçim yapabilirler toplum yararını gerçekleştirebilirlerdi&#8230; Bu konuda ABD’nin ilk başkanlarından John Adams şöyle diyordu: “Halkın, kendi özgürlüğünün en iyi bekçisi olduğu düşüncesi doğru değildir. Bu düşünülecek en kötü seçenektir, halk asla bir bekçi değildir. Zira, halk ne düşünebilir, ne isteyebilir, ne karar verebilir, ne de o doğrultuda harekete geçebilir.”10 Dikkat edilirse ABD başkanı sözünü esirgemiyor. John Adams bir başka yerde de şunları söylüyordu: “ İnsan kalbinin zayıflığı, kırılganlığı, herhangi bir servete sahip olmayan az sayıdaki insan dışındakilerin, kendilerine özgü düşünce ve karar verme yetisine sahip olmalarına engeldir.”11 ABD’li bir Protestan papazı olan James Belknap, gerçek niyeti gizlemeye gerek duymuyor ve şöyle diyordu: “İlke olarak hükümetin kaynağının halk olduğunu kabul edebiliriz ama, halka kendi kendini yönetemeyeceğini de öğretmek gerekir.”12 Burjuva ideologlarının ve siyasetçilerinin demokrasi korkusu, son tahlilde yoksul korkusundan başka bir şey değildi. Öyleyse demokrasiye asıl ihtiyacı olanlar engellenmeliydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2. Küreselleşme Demokrasiye Karşı&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son dönemde ‘demokrasi’, emperyalist odakların başat söylemi durumuna geldi. Artık demokrasi, tüm kapıları açan bir anahtar olarak sunuluyor. Neredeyse demokrasi ve demokratikleşme kavramları önceki dönemlerin, modernleşme (Türkiye’de daha çok çağdaşlaşma deniyor) ilerleme, kalkınma kavramlarının yerini aldı. Eskiden modernleşme, ilerleme, kalkınma önerilenlere, şimdilerde demokratikleşme öneriliyor. Söylenen de özetle şu: Eğer refahı ve ‘mutluluğu’ yakalamak istiyorsan, bunun iki anahtarı var: Liberal demokrasi ve piyasa ekonomisi&#8230; Üstelik bunlar, birbirini tamamlayan, biri olmazsa diğerinin de mümkün olmadığı iki  tamamlayıcı unsur olarak sunuluyor. Aslında böyle bir iddia, Elif-ba da kırk hata yapmakla ilgilidir. Zira, burjuva toplumu daha baştan ekonomik alanın siyasî alandan ayrılması temeli üzerine oturuyor. Ekonomik alanın yönetimi bütünüyle mülk sahibi kapitalist sınıfın tekelinde kalıyor ve bu durum kıskançlıkla korunuyor. Siyasî alandaysa, bir demokrasi oyununun oynanmasına izin veriliyor. Mülk sahibi sınıflar için hiçbir maliyeti olmayan bir oyun&#8230; İnsanlar dört-beş yıllık periyotlarla sandık başına gidip, temsilcilerini seçseler de bu bir görüntüden ibarettir. Gerçi ‘yurttaşlar’ oy kullanıyorlar ama temsil edilmiyorlar. Jean Jacques Rousseau, İngiliz ‘temsilî demokrasisiyle’ ilgili olarak çok önceleri şöyle demişti: “Gerçi İngiliz halkı özgür olmak istiyor ama, yanılıyor, zira o sadece parlamentoya temsilcileri seçtiği sürede özgür ve temsilciler seçilir seçilmez de köleden başka bir şey değil. Özgür olduğu  o kısacık zamanda, özgürlüğünü kullandığı anda özgürlüğünü kaybediyor.”13 Ekonomik alan mülk sahibi sınıfların etkinlik alanı olarak kaldıkça, insanların kaderi de oy sandıklarından, parlementolardan, bakanlar kurulunun toplantı salonlarından  başka yerlerde belirleniyor demektir. Kaldı ki, kapitalist toplumda belirleyicilik, ekonomiden siyasete doğrudur ve ekonomik güce sahip olan siyaseti de belirliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu aşamada şöyle bir soru akla gelebilir. Yakın zamana kadar özellikle de Üçüncü Dünya için bir lüks sayılan demokrasi, ne oldu da vazgeçilmez bir şey haline geldi? Önceleri, başta ABD olmak üzere, emperyalist ülkeler, Üçüncü Dünya için demokrasinin gereksiz olduğunu, önce kalkınmaları gerektiğini, yoksullukla demokrasinin bağdaşmadığını, ancak belirli bir kalkınmışlık aşamasına gelindiğinde, belirli bir eşik aşıldığında demokrasinin mümkün olacağını söylüyorlardı. Mâlum, “kişi başına beşyüz dolarla demokrasi olmaz” safsatası&#8230; Buradaki muhâkeme tarzı da  evlere şenlik: Demokrasi olan ülkelerin hepsi de kalkınmış ülkeler olduğuna göre, demek ki bu işin başka yolu yok&#8230; Sabredin, kalkının sizin de demokrasiniz olacak&#8230; Elbette bu tür bir muhâkeme aymazlığı için, zenginlerle yoksullar arasındaki ilişkinin yok sayılması, birinin zenginliğiyle diğerinin yoksulluğu, birinde demokrasi oyununun oynanması ama, diğerinde o kadarının bile neden mümkün olmadığı arasındaki belirleyicilik ilişkisinin okültasyonu, yok sayılması gerekirdi&#8230; Zira, gerçek anlamda demokrasiyi gerçekleştirmenin yolu, tam tersini yapmaktan, ekonominin politikanın emrine verilmesinden, toplumsal işleyişin özgürce alınan siyasî kararlara ve tercihlere dayanmasından geçerdi&#8230;14</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sözü edilen gerekçeye dayanarak da  Üçüncü Dünya’daki tüm kanlı askerî diktatörlükleri, bağnaz teokratik ve otokratik halk düşmanı rejimleri desteklemişlerdi&#8230; Latin Amerika’daki tüm askerî diktatörlüklerin arkasında ABD vardı. Afrika’daki otokratik rejimlerin arkasında Fransa, İngİltere, ABD vb. vardı. Orta Doğu’daki teokratik rejimler, Asya’daki askerî diktatörlükler için de aynı şey söz konusuydu&#8230; Nitekim, Devrim öncesi Küba’da Batista, Filipinler de Marcos, Nikaragua’da Somoza, Şili’de Pinochet, İran’da Şah, Endonezya’da Suharto, Uganda’da İdi Amin, bir dönem Irak’ta Saddam’ın en büyük destekçisi ABD ve diğerleri idi ve bunlar söz konusu diktatörlüklerden sadece bir kaçıydı&#8230; Güney Vietnam’da (Saygon’da) komünistler iktidara gelir korkusuyla ABD tarafından genel seçimlerin yasaklandığını da hatırlamak öğreticidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse, retorik kaymasının gerisinde ne var? Ne oldu da başta ABD olmak üzere emperyalist odaklar, demokrasi şampiyonu kesildiler? Aslında sorunun özüne dair değişen bir şey yok. Neoliberal küreselleşme çağında emperyalist saldırıyı, kapitalist yağmayı meşrulaştırmak için, bu sefer de demokrasi kavramı piyasaya sürülüyor. Sadece demokrasi kavramı değil, insan hakları söylemi de, olup-bitenlerin sorgulanmasını, tartışılmasını engellemek üzere kurulmuş bir tuzaktır. Aynı şekilde, sivil toplum ve sivil toplum örgütleri söylemi de&#8230; Demokrasi söylemi, ilerleme ideolojisinin kılık değiştirmiş bir versiyonundan başka bir şey değil. Bir zaman uygarlaştırdılar, modernleştirdiler, daha sonra kalkındırdılar&#8230; şimdilerde sıranın demokratikleştirmeye geldiği anlaşılıyor! Bir yandan vahşi küreselleşme her yerde toplumsal eşitsizlikleri büyütüyor, dünya ölçeğinde yağmayı derinleştiriyor, insanlığın ortak serveti olması gereken herşey dar bir ‘küresel elit’ tarafından yağmalanıyor, ulus-devleti aşındırıp, toplumun mütevazı kesimleri lehine ne kadar devlet koruması varsa hızla yok ediyor, velhasıl devleti özelleştiriyor, diğer yandan da insanlara, küreselleşme trenine atlamaları için acele etmeleri öneriliyor&#8230; Demokrasi kavramı şimdilerde yeni Haçlı Seferini meşrulaştırmanın aracı&#8230; Bir zamanlar sömürge orduları uygarlık yoksunu, geri halklara modernliği, ilerlemeyi, Batı uygarlığının nimetlerini taşıyorlardı&#8230; Elbette ordular tek başlarına gitmiyorlardı, sömürge ordularına misyonerler, oryantalistler eşlik ediyordu. Zira, her Haçlı Seferi mutlaka ideolojik meşrulaştırmaya ihtiyaç duyardı&#8230; Şimdilerdeyse, ABD’nin ‘emir ve  komutasındaki’ emperyalist orduları insani yardım ve demokrasi götürmek üzere seferber oluyor. Üçüncü Dünya’nın kaba yöneticilerini insan haklarına saygılı olmak ve insânî yardımda bulunmak üzere, teknoloji hârikası silahlarıyla donatılmış ordularını yolluyorlar. Ve savaşlar  medyatik bir şova dönüşüyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Artık yeni dönemin ‘egemen ideolojisi’ bir tür mesih niteliği kazanmış durumda&#8230; Yeni enformasyon ve komünikasyon teknolojileriyle de beslenen neoliberal küreselleşmenin, piyasa ekonomisinin, serbest ticaretin, sadece insanlığı nihâi kurtuluşa taşıyacak bir şey değil, aynı zamanda da zorunlu, kaçınılmaz, alternatifsiz olduğu söyleniyor&#8230; İkilem şu: Ya küreselleşme trenine binersin, ki, bu senin için nihâi kurtuluştur; ya da böyle bir fırsatı tepersin, o zaman da temelli kaybedersin&#8230; Dikkat edilirse, zihinsel bir manipülasyon yapılıyor ve insanların zenginleşmek, refaha ve mutluluğa ulaşmak için eşit olanaklar karşısında oldukları imâ ediliyor. Burada bir ideolojik tuzak daha gizli: Eğer herkes süreç karşısında eşit şansa, fırsat eşitliğine sahipse, artık kapitalizm de halk kapitalizmi haline geliyor demektir. O zaman geriye bir tek şey kalıyor: Acele etmek, harekete geçmek, hareketi izlemek, küreselleşmeye uyum sağlamak&#8230; Uyum sağlamak için ne gerekiyorsa yapmak, sömürüye itiraz etmemek, eşitsizliğe baş kaldırmamak, rekabetçi olmak, rekabetçi olmak için ucuza üretmek, ucuza üretmek için daha çok çalışmak, daha çok fedakârlıkta bulunmak, olup bitenleri tartışma konusu yapmamak, uslu olmak&#8230; Her kim ki, sorgular, itiraz eder, karşı çıkar, olup-bitenlerin kimin için ne anlama geldiğini tartışmaya kalkarsa, gerici, süreci anlamaktan âciz olmakla, sebatsızlıkla, dinazorlukla, popülistlikle, Üçüncü Dünyacılıkla  suçlanmaktan kurtulamaz. Her kim ki, eşitsizliğe itiraz eder ve  emekçi çoğunluk safında tavır koymaya kalkarsa, hemen popülistlikle suçlanır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk kavramı artık kullanılmaması gereken bir kavram sayılıyor.15 Zâten küreselleşmecilerin demokrasisinde artık halk yok, tüketici, hissedar ve ‘sayın seyirci’ var. Teşpihte hata olmaz denmiştir. Bir zamanlar bir milli eğitim bakanının ‘okullar olmasaydı milli eğitimi idare etmek ne kadar kolay olurdu’ dediği söylenir&#8230; Kimbilir, şimdilerde küreselleşmeciler de her halde “halk olmasa demokrasi ne kadar iyi işleyecek” türü bir şeyler düşünüyor olmalılar&#8230; Aslında küreselleşmeci dünya eliti ve onların ideologları, sözcüleri, propagandistleri, şarlatanları, bizzat demokrasi kavramını da   metamorfoza uğratmış durumdalar. Artık söz konusu olan demokrasi değil, demokratizmdir ve bu kavram gerçek dünyada olup-bitenlerin anlamını gizle-meye, kafaları bulandırmaya, olayların ve süreçlerin üstünü örtmeye, anlaşılmasını engellemeye yarıyor. Meramımızı daha iyi anlatabilmek için Türkiye’den bir örnek verebiliriz, Türkiye’de laiklik yok (zira, din-siyaset, din-devlet ilişkisi Osmanlı dönemindekinden özde farklı değil) ama, laikçilik diye bir şey var ve söz konusu laikçilik hem laikliği hem de demokrasiyi engellemenin aracı olduğu halde, tam tersi bir anlamda kullanılıyor. İdeolojik bir mistifikasyon aracı işlevi görüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyleri, toplumsal olguları ve süreçleri adıyla çağırmak önemlidir. Adıyla çağırmamak bir yalan söyleme yöntemi olduğuna göre&#8230; Eğer, soğanın adı soğan değil de gül olsaydı, soğan soğan olmaktan çıkmaz, gül gibi kokmazdı. Aynı şekilde gülün adı biber olsaydı da gül her zamanki güzel renginden ve kokusundan bir şey kaybetmezdi. Fakat, tartışma konusu olan şey, toplumsal süreçlere, insana ve insan toplumuna dair olduğunda, durum o kadar net, açık, yalın olmayabiliyor. İnsan iradesinin, insan bilincinin dahil olduğunda, yanılsama yaratmaya, aldatmaya, aldanmaya açık hale gelebiliyor. Tüm dünya’ya örnek gösterilen ‘Batı demokrasisi’ tâ baştan gerçek demokrasiyi engellemek üzere, bilinçli olarak kurgulanmış, dizayn edilmiş, uygulanmıştı. Aslında bunlara ‘demokrasi’ denmesi bir alışkanlık kategorisidir. Her kavramın bir içeriği olmalıdır, demokrasinin de bir gerçeği vardır  ve demokrasi demos’un (halkın) iktidarı demektir. Oysa son bir kaç yüz yıllık dönemde geçerli olmuş rejimlerde, demos’un adı vardı ama kendi hiç bir zaman olmadı. Şimdilerde asıl iktidar dev finans ve endüstri baronlarının, yüksek devlet bürokrasisinin, ekseri mafyalaşmış veya mafyayla iç içe olan siyasî elitlerin elinde. Elbette ‘Batı demokrasilerinde’ insanların bir dizi bireysel hakları var ve bunların kimi zaman içi de dolu olabiliyor ama bunlar son tahlilde kısmî haklardır. Bu tür hakların ve genel seçim türü mekanizmaların varlığı, halkın iktidara sahip olduğu, iktidarı denetlediği, velhasıl kendi kaderinin efendisi olduğu anlamına gelmiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Fanatik özelleştirme saldırısı giderek devletin de özelleştirilmesiyle sonuçlanıyor ve iş dünyasıyla devlet bürokrasinin yüksekleri arasındaki sınır silikleşiyor. Büyük sermayenin yüksekleriyle, siyasetin ve devlet bürokrasisinin yüksekleri giderek bütünleşiyor ve yatay geçişler artıyor. Artık bakanlar kurulu toplantısından çıkıp,  çokuluslu dev şirketin yönetim kurulu toplantısına katılmak olağan hale geliyor. Elbette bunun tersi de aynı şekilde geçerlidir. Böylesi koşullarda parlamentoların halkı temsil etmesi mümkün değildir. Kaldı ki, parlamentolar da ekseri varlıklı insanlarla doludur ve onlar için siyasî partiler, seçimler, parlamento ve hükümetler, zenginliklerini artırmanın alanı, aracı ve mekanizmalarıdır. Toplumsal eşitsizlikler arttıkça, zengin-yoksul uçurumu büyüdükçe, bunun siyaset alanına sirâyet etmemesi mümkün değildir. Ancak, pahalı ve giderek pahalanan seçim kampanyalarını finanse edebilenler, seçile-biliyor. ABD’de Senatoya girmeyi başaranların %88’i bu iş için iyi para harcayabilenlerdir. Aynı şey Temsilciler Meclisi için de geçerlidir. Temsilciler Meclisine seçilebilmek için ortalama 500 bin dolar, Senatoya seçilebilmek için de ortalama 4.6 milyon dolar harcama yapmak gerekiyor.16 Demek ki senatörlerin ezici çoğunluğu milyonerlerden, mülti-milyonerlerden ve milyarderlerden  oluşuyor. Böylesi bir meclisin ve senatonun sıradan halkla, onun sorunlarıyla ne kadar ilgisi olabilir? Böylesi koşullarda demokrasiden mi yoksa plütokrasiden mi söz etmek gerçeğe daha uygundur? Halkın değil, paranın seçtiği temsilciler ve onlardan oluşan bir parlamento ve o parlamentodan çıkan bir hükümet&#8230; Pierre-André Taguieff’in isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi, bu durumda seçilmişler, halka umut pompalayan, sürekli olarak “yakında işlerin yoluna gireceği” mesajını veren figüranlardan başka bir şey değildir.17</p>
<p style="text-align: justify;">Parlamentoların halkı ne kadar temsil ettiği, Irak’a yönelik son emperyalist saldırıda bir kere daha görüldü. Artık iyice alıklaşmış Amerikan halkı dışında (ki, orada da savaş karşıtı tepki önemsiz değildi), neredeyse tüm ülkelerde halkın ezici çoğunluğu, saldırıya karşı olduğu halde, bir çok ülkenin hükümetleri (İngiltere, İtalya, İspanya, Avusturalya, vb.),  saldırganla dayanışma kaygısıyla, halk iradesini hiçe sayarak ‘koalisyona’ katılıp saldırıya ortak oldu. (Türkiye’de Irak’a asker gönderme-ye ilişkin ilk tezkere meclis gündemine gelip, biraz da kaza ve talih eseri kabul edilmediği günlerde, nüfusun yaklaşık %90’ı, ikinci teskere meclisten geçtiği günlerde de, nüfusun %70-80’inin bu karara karşı olduğu söylenmişti&#8230; Elbette kamuoyunun kolaylıkla manipüle edilebildiği bir çağda yaşadığımızı da unutmamak gerekir). Bu durum, bir şeyi daha açığa çıkardı: Her ülkenin egemen sınıflarının ortak çıkarı, her yerde halkların çıkarının önüne geçiyor. Artık çıkarları bir ve ortak küresel bir oligarşiden, daha da ötede de  küresel bir plütokrasiler koalisyonundan söz etmek abartma olmaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu konuda ikinci bir örnek parlamentolardaki kapalı oturumlardır. Bir ülke parlamentosu neden herhangi bir sorunla ilgili kapalı oturum yapmaya gerek duyar? Gerekçe tam da burjuva ikiyüzlülüğüne uygun&#8230; Deniyor ki, ülkeyi ilgilendiren önemli bir sorun olduğu için kapalı oturum yapılıyor&#8230; Buradan şu sonucu çıkarabilirsiniz: Bir sorun ne kadar önemliyse o ölçüde halktan gizlenmesi gerekir&#8230; Böyle bir şey, sadece saçma değil, aynı zamanda etik bakımdan da kabul edilebilir değildir ve halkla alay etmektir. Bir parlamentonun  (eğer, gerçekten halkın parlamentosuysa) onu seçenlerden gizleyecek nesi olabilir? Herşey halkın gözü önünde tartışılmaz demek, parlamentolar halka, onun irade ve istencine kayıtsız/karşı demektir. Eğer gizli oturum iyi bir şeyse o zaman tüm oturumların gizli yapılması daha uygun olmaz mıydı?.. Aslında bu durum daha önce sözünü ettiğimiz, insanların kaderinin parlamentolar dışında belirlendiği keyfiyetini bir kere daha doğruluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Önceleri Batı’da rejim  muhaliflerini etkisizleştirmek için basına sansür konur, rejim düşmanı sayılan yazarlar, düşünürler, idam edilir, hapse atılır, kitapları yakılırdı&#8230; Emekçi sınıfların rejim için tehlikeli olmaktan çıktığına kanaat getirildiği dönemden sonra bu tür aşırılıklardan uzaklaştılar. Artık düşünce ifade etmek tehlikeli sayılmıyor, zira, egemenler düşünceyle eylem arasındaki bağın koptuğundan şimdilik şüphe etmiyorlar. Dolayısıyla, muhalifleri de artık muhalif saymıyorlar&#8230; Elbette bu sadece emperyalist Batı için geçerli. Dünyanın geri kalanında, hâlâ düşünce ifade etmenin bedeli ağır. Üçüncü Dünya’da rejimlerin temeli zayıf olduğu için, oralarda düşünceyle eylemin bağ kurma olasılığı daha yüksek. Bu yüzden, muhaliflerin peşini bırakmıyorlar.  Aslında, sinema filimleri, televizyon dizileri, futbol maçları, abuk-subuk şovlar ve gûya tartışma programları, ama, asıl reklamlar, insanları tüketen  (tüketici tipi) birer yaratığa dönüştürüp  alıklaştırdıkça, ahmaklaştırdıkça, sert önlemlere pek gerek kalmıyor&#8230; Artık reklamlar eskiden  şiddete başvurularak yapılanı daha yumuşak, daha kolay ve sorunsuz olarak yapabiliyor. Giderek insanlar yegane ereği daha çok tüketmek, daha çok eşyaya sahip olmak olan, kurtuluşun kendisiyle sınırlı olduğunu sanan, reklamlar tarafından  yönetilen soytarılara dönüşüyor. Daha çok apolitize, depolitize olup, siyasal-kamusal sorunlara, velhasıl bütünüyle yurttaş kavramına yabancılaşıyor. Ve bütün bunlar olurken, her seferinde demokrasiden, demokratikleşmeden, insan haklarından, sivil toplum ve sivil toplum örgütlerinden, etnik ve kültürel haklardan, çokkültürlülükten, vb. daha çok söz ediliyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. Gerçek Demokrasi Üzerine Bazı Kısa Açılımlar&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ne yazık ki, XXI’inci yüzyılın başında insanlık durumu tatmin edici olmaktan çok uzak. Demokrasi, özgürlük, toplumsal eşitlik, toplumsal dayanışma kavramları karşısında insanlığın manzarası hâlâ gri&#8230; Fransız devriminin kavramları olan özgürlük, eşitlik, kardeşliğin gerçekleşmediği, üstelik neoliberal küreselleşmeyle bu kavramlardan giderek uzaklaşıldığı bir dünyada yaşıyoruz. İşte, çelişik ve rahatsız edici olan da bu! Demokrasinin, ve onun içini doldurması gereken bireysel ve kollektif özgürlüklerin temeli hızla aşındırılırken, demokrasi kavramı çok kullanılıyor, insan haklarından çok söz ediliyor&#8230; Şimdilerde demokrasi, demokratikleşme, insan hakları, ona ihtiyacı olmayanların, gerçekleşmesinden de zarar görecek olanların, velhasıl demokrasi ve özgürlük düşmanlarının elinde ideolojik bir yanılsama aracı işlevi görüyor. Kavramlar tam da karşıtını gerçekleştirmenin aracı durumuna getiriliyor. Öyleyse bu kavramları, tarihsel çıkarları onların içinin doldurulmasını değil, boşaltılmasının gerektirenlerin elinden çekip almak ve onlara gerçek içeriklerini yüklemek, içlerini doldurmak, bu amaçla da gereğini yapmak, sonuç  alıcı eylemlere girişmek gerekiyor. “Her söz her ağıza yakışmaz” denmemiş midir?. ABD başkanı George Bush da, demokrasiden söz ediyor ama, eskiler: “Åyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” derlerdi&#8230; Bununla, retorikle realitenin, söylemle gerçeğin ekseri farklı şeyler olabildiğini imâ ederlerdi. ABD başkanının demokrasiden ne anladığını ‘Irak’a demokrasi götürürken’ görmek mümkündür. Başkan Bush, Amerikan oligarşisinin bir üyesi ve sözcüsü olarak, demokrasiden, dünyanın geri kalanının çokuluslu Amerikan şirketlerinin sömürüsüne ve yağmasına sonuna kadar açılmasını anlıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bugün dünyada gerçek anlamda demokrasinin gerçekleştiği tek bir ülke yok. Kaldı ki, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, demokrasi, olmuş bitmiş bir şey değildir, sürekli gelişen, zenginleşen, önü açık dinamik bir süreç olabilir&#8230;  Bu ifadededen giderek, kolaycı bir sonuç çıkarıp: Hiçbir yerde gerçekleşmediğine göre, bundan sonra da gerçekleşmeyecek deyip, kestirip atmak saçmadır. Zira, insan özgürlüğünün engellendiği her yerde ve her zaman, mutlaka özgürlük mücadelesi de vardır, bundan sonra da olacaktır. Kaldı ki, bugün eskiden olmayan birçok şey gerçekleşmiş durumdadır. İnsan özgürlüğünün engellenmesi eylemiyle, özgürlüğün kazanılması mücadelesi arasındaki ilişki, diyalektik bir ilişkidir. İnsanların haysiyet mücadelesinden vazgeçmesi mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya‘daki  bir çok rejim kendini ‘demokratik’ olarak adlandırıyor ve ekseri insanlar da buna inanıyor. (En azından ezici çoğunluk için böylesi bir yanılsama geçerlidir). Oysa, bir rejim, adı öyle kondu diye demokratik  olmaz. Dünya’da siyasi rejimlerin niteliği bakımından ilk ayrım, emperyalist ülkelerle, onun dışında kalanlar arasında olabilir. Emperyalist ülkelerde, ya da dünya ekonomileri piramidinin tepesinde yer alanlarla diğerleri arasındaki ayrım. Emperyalist ülkelerdeki rejimler, hem kendileri, hem de başkaları tarafından demokratik rejimler sayılıyor ve buralardaki siyasi rejimler dünyanın geri kalanına örnek gösteriliyor. Aslında bu ülkelerde geçerli olan, temsilî demokrasidir ve daha önce sözünü ettiğimiz gibi, temsilî demokrasi, gerçek demokrasiyi engellemek, yeni egemen sınıf mertebesine terfi eden burjuva sınıfının egemenliğini meşrulaştırmak, kabullendirmek, pekiştirmek üzere demokrasi düşmanları tarafından kurgulanıp dayatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu ifadeden giderek, eksik ya da yanlış sonuçlar çıkarmamak gerekir. Bütün bunlar boşlukta olup-bitmiyor. Ne olup- bitiyorsa sınıf mücadelesinin sonucu olarak tezâhür ediyor. Öyleyse, emperyalist batı’daki durumu nüanse etmek gerekir. Batı’da bireysel ve kollektif özgürlükler alanının dünyanın geri kalanından görece daha geniş oluşunun başlıca iki nedeni var: Birincisi, bu ülkelerde kapitalist sömürüye ve burjuva egemenliğine karşı kayda değer mücadeleler verilmiştir. Bu mücadeleler sonucu özgürlük alanı görece de olsa genişletilebilmiştir; İkincisi de,  Batı’da temsili demokrasi oyununun oynanabilmesi, sadece emekçi sınıfın mücadelelerinin eseri değildir. Batı egemen sınıfları, sömürgecilik ve emperyalizm sayesinde, kendi ezilen sınıflarına kimi tavizler verme olanağına kavuşmuştur. Dolayısıyla, emperyalist dünya’da bireysel ve kollektif özgürlükler alanının dünyanın geri kalanından (emperyalist sömürüye mâruz kalan çevre) görece daha geniş oluşunu, bu iki unsuru dikkate almadan açıklamak mümkün değildir. Bu yüzden, Batı’da  bir tür ‘temsilî demokrasi’ oyununun oynanabilmesiyle, başka yerlerde o kadarının bile mümkün olmaması arasındaki belirleyicilik ilişkisini unutmamak gerekir. Birileri, diğerinin aşırı sömürüsüne mâruz kaldığı sürece, birinde oynanan oyunun diğerinde de oynanması olanaksızdır. Öyleyse, nasıl Batı’nın ekonomik gelişmişlik düzeyi, başkaları tarafından taklit edilemezse (zira, arada sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişkisi var, birinin zenginliği diğerinin yoksulluğundan bağımsız değil), onun siyasi rejimi de taklit edilemez. Zaten ekonomi-siyaset ayrımı abestir&#8230; Dolayısıyla, yeni sömürge statüsündeki çevre ülkeler için çıkış yolu, ‘Batı demokrasisini’ taklit etmeye çalışmayı değil, onu aşmayı, evrensel planda bir demokrasiyi amaçlamalıdır. Çevre ülkelerin sözde ‘ilerici’ kesimlerinin  ‘demokratik cumhuriyetten’ anladıkları temsilî demokrasiden başkası değildir. Batı demokrasisini taklit etme perspektifi, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Liberal oligarşilerin (ki. bu rejimler de giderek plütokrasiye doğru evriliyor), ‘düşük yoğunluklu demokrasilerin’, teokratik ve yarı-teokratik, otokratik ve yarı-otokratik rejimlerin, askeri diktatörlüklerin, bunların çeşitli bileşenlerinin&#8230; geçerli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde geçerli eğilimler, demokrasinin, özgürlüklerin, insan haklarının temelini hızla aşındırmaya devam ediyor. Bir tarafta bu tür süreçler ve eğilimler yol alırken, diğer tarafta da demokrasi ve özgürlük mücadelesi devam ediyor. Saldırının karşı saldırıyı davet etmesi, eşyanın tabiatı gereğidir. Dolayısıyla, demokrasiyi ve özgürlükleri engeleme girişimleriyle onu püskürtme ve aşma mücadelesi eş zamanlı olarak yol alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasinin, özgürlüklerin, bireysel hakların, içi boşluktan, bir retorik olmaktan çıkarılması, bu kavramların gerçekten içinin doldurulabilmesi için, geçerli ekonomi-politika ilişkisinin dönüşüme uğratılması, başka türlü söylersek, ters-yüz edilmesi olmazsa olmaz koşuldur. Ekonomik alanın yönetimi dar bir mülk sahibi sınıfın tekelinde kaldıkça ve bireysel ekonomik özerklik yokluğunda, demokrasi kavramı içi boşluktan kurtulamaz. Ekonomik özerklikten yoksun bir insan, yaşam karşısında çıplak demektir. (zaten proleter kavramının içeriği de ‘çıplak birey’e gönderme yapar) Soğuktan korunmak için insan nasıl giyinmek durumundaysa, ekonomik olarak da bireyin çıplaklıktan kurtulması gerekir. Hiçbir ekonomik güvencesi olmayan, kaderi ve geleceği ekonomik gücü elinde bulunduranların elinde, piyasanın kaprislerine tâbi bir insan demek, yaşam karşısında çıplak ve korumasız bir yaratık demektir. Böyle biri için, şu ya da bu haklarından söz etmek, dört-beş yılda bir, önüne bir sandık koyup, oy kullanmasına izin vermek, anlamsız bir oyundur. Öyleyse, tek başına demokrasi kavramını kullanmak yeterli değildir. Toplumsal eşitlik kavramı demokrasi kavramına eşlik etmelidir. Toplumsal eşitliği içermeyen bir demokrasi mücadelesi ve demokratikleşme bu bütünlük içinde mümkün değildir. Aksi halde, demokrasi kavramı olup-bitenlerin üstünü örtmenin, ideolojik yanılsama yaratmanın aracına dönüşüyor. Bu da demektir ki, sosyalizm için mücadele veya aynı anlama gelmek üzere, sosyalizasyon yokluğunda demokrasi içi boş bir söylem olmanın ötesine geçemez&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasi mücadelesiyle sosyalizm mücadelesi arasında diyalektik bir ilişki vardır ve birinin gelişmesi hem diğerinin koşulu hem onu güçlendirici unsurudur. Demokrasi ne kadar derinleşirse sosyalizm de o kadar gerçekleşir, ya da sosyalizasyon alanındaki her ilerleme, demokrasinin içini doldurup onun anlamını zenginleştirir. Toplumsal eşitlik ve sosyalizasyon için mücadeleyse ister istemez mülkiyet sorununu tartışma gündeminin tam da merkezine oturtmayı gerektirir. Her kim ki, toplumsal eşitliği gündem dışına atar, mülkiyeti tartışma konusu yapmaz- ki, mülkiyeti tartışmak da doğrudan sömürü sorununu tartışmaktır, Kadir Cangızbay’ın da veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, ‘her türlü egemenlik ilişkisinin ortak içeriği emek sömürüsüdür’18ama durmadan demokrasiden, demokratikleşmeden söz eder, böyle biri demokrasiyi engellemekte çıkarı olan egemenlerin safına savrulmaktan kurtulamaz. Nazizmin ilk yıllarında, Paris’teki bir  yazarlar toplantısında, yazarlar peşi sıra kürsüye çıkıp, ‘yüksek ahlâkî değerlerden, kültürel değerlerden, barıştan, demokrasiden, uygarlığın barbarlık ve ahlaksızlık rejimine karşı savunulmasından, vb. söz ettikleri bir sırada, B. Brecht, kürsüye yöneliyor, mikrofonu eline alıp şöyle diyor: “Yoldaşlar, gelin üretim ilişkilerinden söz edelim&#8230;”19 Brecht, orada demek istiyordu ki, ‘asıl tartışılması gerekeni tartışmadığınız sürece, burada söylediklerinizin, hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Aynı şey, demokrasi sorunu için de aynı derecede geçerlidir. Mülkiyet ilişkilerini, sömürü, bağımlılık ve hâkimiyet ilişkilerini yok sayarak, demokrasiden, özgürlükten, insan haklarından söz etmek, ikiyüzlülükten başka bir şey değildir. Demokrasi ideali, tüm üyelerinin eşitliğine dayalı bir siyasal toplum demeye gelir&#8230; Demokrasi, insanların  sadece kendilerini yönetecek ‘temsilcileri’ seçmesiyle gerçekleşmez. İnsanların o toplumda kendilerini gerçekten yurttaş hissetmeleri de gerekir. Yurttaşlık bilinci de, ancak, ortak bir şeylere sahip olunduğu duygusunun içselleştiği durumda mümkündür. Bunun için de, maddi, reel bir geri plan veya temel gereklidir. Bir ülke zenginliği, o ülke nüfusunun % 10’unun elindeyken, geniş emekçi sınıflar derece derece açlığa, işsizliğe, yoksulluğa, sefalete, aşağılanmışlığa, horlanmışlığa terkedilmişken, baskı ve zulme maruzken, velhasıl, ülke zenginliğini yaratanlar ‘oyun dışına’ atılmışken,  ‘demokrasi oyunu’ bir sirk oyunu olmanın ötesine geçemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokrasinin gerçekleşmesinin bir  ön koşulu da, insanların toplumsal sorunlarla, başka türlü ifade etmek gerekirse, siyasetle aktif biçimde ilgilenmesidir. Aristotales, İnsan politik bir hayvandır demiştir. İnsanı diğer canlılardan ayıran birinci özellik, onun alet yapma yeteneğiyse, ikinci bir özelliği de politika yapabilme yeteneğidir. Politika, toplumun alternatif örgütlenme ve yönetim olanaklarına sahip olduğu, her zaman verili olandan farklı bir şeyler yapma yolunun açık olduğu anlamına gelir. Türkçe’deki yurttaş kavramı, Fransızca’daki citoyen kavramının karşılığıdır, insanların sitenin (kentin, toplumun, ülkenin, insanlığın) sorunlarıyla ilgili olması demektir. Aktif yurttaşlıksa, özgür düşünce ve tartışmanın geçerli olduğu, yurttaşlar arasında uzman-uzman olmayan, bilen -bilmeyen türü ayrımlar da dahil, her türlü ayrımcılığın ve hiyerarşinin olmadığı bir kamusal alanın varlığını gerektirir.  Toplumda olup bitenlere kayıtsız bir yurttaş olamaz.  Hem bir toplumun üyesi olup hem de orada bir tür misafir, sığıntı ya da mülteci bilinci taşıyarak yaşayan, kendi kaderinin başkaları tarafından belirlenmesine razı olan biri, kavramın gerçek anlamında yurttaş değildir. Demokrasi, insanların siyasete aktif katılımını varsayıyor ama, şimdilerde insanları apolitize etmek, depolitize etmek, edilgen, pasif bir sürü haline getirmek için yoğun  çaba harcanıyor. Canlı bir siyasi ortam yokluğunda sivil toplum devre dışı kalmış demektir, oysa, neoliberal küreselleşme çağında sivil toplumdan ve sivil toplum örgütlerinden de çok söz ediliyor&#8230; Oysa kavramın gerçek anlamında sivil toplum örgütlerinin işlevi, şimdilerde yapıldığı gibi, neoliberal küreselleşmeyi meşrulaştırmak değil, sistemin işleyiş mekanizmalarını, zaaflarını  tartışma gündemine getirip, çözümü için çaba harcamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihayet, demokrasinin üçüncü önkoşulu, kamusal alanın olabildiğince genişlemesidir. Kamusal alan ne kadar genişse, demokrasinin gerçekleşme olanağı da o kadar büyük demektir. Elbette buradaki kamusal alan kavramı, ekseri yapıldığı gibi, siyasetin ve ekonominin devletleştirilmesi anlamında değildir. Siyasetin devletleştirildiği bir rejim, demokrasiye değil, dikta rejimlerine, totaliter rejimlere denk düşer. Bir ülkenin ekonomik zenginliğinin bürokratik bir kast tarafından tasarruf edildiği koşullarda, demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Ekonominin sosyalleşmesine, siyasetin demokratikleşmesi eşlik ederse, hem demokrasi, hem de sosyalizm istikametinde yol alınabilir ve insan özgürlüğünün derinleşmesi mümkün olabilir, bireysel ve kollektif self-determinasyon olanaklı hâle gelebilir&#8230; Oysa, küreselleşme çağında, kollektif olan, sosyal ve kamusal olan ne varsa pazarın, dolayısıyla özel çıkarların etkinlik alanı haline getiriliyor, kamu sektörüne karşı özel sektör yüceltiliyor, özel, kamusalın önüne geçiriliyor, bireysel egoizm ve bireysel zenginleşme kutsanıyor, işbitiricilik en büyük başarı sayılıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Sovyetler Birliği, ekonomiyi devletleştirip, siyaseti de bürokratikleştirdiği için başarısız oldu. (Devletleştirme, sosyalizasyon anlamına gelmez, devletleştirmeyle ekonomik zenginlik topluma, socium’a mal edilmiş olmaz). Baştan beri tarihsel sol, demokrasinin önemini kavramakta yetersiz kaldı. Ekonomik eşitsizliklerin ortadan kalkmasıyla sorunların kendiliğinden ve otomatik olarak çözüleceği gibi bir anlayışa kapıldı. Böyle bir yaklaşım, toplumsal sürecin değişik veçhelerinin diyalektik bir bütünlük oluşturduğu gerçeğinin yadsınması, yok sayılması demekti. Sonuç olarak, sosyalizm kalkınmacılığa ve Batı’yı yakalama perspektifine indirgendi. Araçlarla amaçlar yer değiştirdi ve araç amacın yerini aldı. Aradan onca zaman geçtikten ve kendilerinin ve hasımlarının sosyalist dediği rejimler peşi sıra çöktükten sonra, bugün bile sol hareket, ya da kendilerini öyle sananlar, demokrasinin önemini kavramamakta aşırı bir inat sergilemeye devam ediyorlar&#8230; Böylesi bir aymazlık rahatsız edici değil mi? Genel bir çerçevede, sol örgütlerin de, burjuva siyasi örgütlerden ve onlara egemen olan anlayıştan “farklı” olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu söylediğimiz kuraldır ve istisnalar kuralı doğrulamak içindir.   İstedikleri kadar sosyalizmden, işçi sınıfının kurtuluşundan, vb. söz etsinler, yapı ve işleyiş olarak, burjuva siyasi örgütlerinden özde farkları yok. Yegane farklılık, söylemle, retorikle ilgili.. Kendi içinde dahî demokratikleşitlikçi bir  ilişki tarzını özümleyip- yerleştiremeyen bir sol örgüt olabilir mi? Anti-demokratik kafalarla, bizzat kendisi anti-demokratik olan örgütlerle sosyalizm mücadelesi yapılabilir, sınıfsız toplum istikâmetinde yol alınabilir mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Demokratikleşmenin derinleşmesi için önkoşulların varlığı gereklidir ama yeterli değildir. Demokratik bir toplumsal yönetim için  araçlar, ve mekanizmalar da gereklidir. Günümüzün ‘modern toplumları’ için doğrudan demokrasinin uygun olmadığı, uygulanmasının olanaksızlığı görüşü,  kalabalık nüfus ve geniş ülke gerekçesine dayandırılsa da, asıl gerekçe yoksul korkusudur. Agora’da yoksullar her zaman çoğunlukta olduğuna göre, doğrudan demokrasi durumunda yoksul çoğunluğun etkin olmasından korkulduğu için, ideolojik bir manipülasyona girişilmiştir. Aslında ülke genişliği ve nüfus büyüklüğü doğrudan demokrasiyi bir çırpıda silip atmamın, gündem dışına atmanın gerekçesi yapılmamalıdır. Bu tür bir şey, insan iradesi dışında olmadığına göre&#8230;  Aslında böylesi bir yaklaşım, bizzat siyaset kavramının da inkârı anlamına gelir. Siyaset alternatiflerin varlığını içerdiğine göre&#8230; Kaldı ki, bir ülkenin siyasi yapısında yapılacak bir reformla ‘kalabalık nüfus’ gerekçesi ortadan kaldırılabilir. Doğrudan demokrasiye uygun bir nüfus ve coğrafi genişlik pekâlâ oluşturulabilir&#8230; Temsil ve delegasyonun zorunlu olduğu durumlarda, görevlendirme esası geliştirilebilir. Bu durumda seçilenler sadece seçenlerin onlara tanıdıkları yetkileri kullanabilirler. Kamusal yönetim kademeleri için seçimle değil, kur’a usulüyle görevlendirme yoluna gidilebilir. Böylece delegasyon sisteminin zaafları asgariye indirilebilir. Paris Komünü deneyinden dersler çıkarılabilir. Bilindiği gibi, Paris Komünü, çok kısa süren yaşamında demokrasi alanında önemli açılımlar gerçekleştirmişti. Seçim yoluyla kamusal görevlere getirilenlerin seçenler tarafından her an görevden alınabilmeleri, kamu görevlilerinin ortalama bir işçiden daha yüksek ücret almaması, vb&#8230; Fakat Komünün  asıl önemi, işçilerin bağımsız bir aktör olarak tarih sahnesinde yerini alabileceğini, özel mülkiyetin ait olduğu yere gönderilebileceğini kanıtlamış olmasıdır. Elbette yeni araçlar ve mekanizmalar keşfetmenin ve uygulamanın önü her zaman açıktır&#8230; Fakat, bütün bunlar ancak gerçek alamda yurttaş bilincine sahip, siyasetin nesnesi değil öznesi olabilen insanların varlığında mümkündür&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">*Bu yazı özgür üniversite kitaplığından yayınlanmış olan <em>“Çığırından Çıkmış Bir Dünya”</em>dan alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">1          1947. Bütün Eserler Cilt I, s. 351, Bulgaristan (Sofya) Baskısı</p>
<p style="text-align: justify;">2          Fikret Başkaya, Demokrasi: bir kavrama dair yanılsama ve gerçek, Özgür Üniversite Forumu, sayı 9, Ekim-Aralık, 1999, s. 28.</p>
<p style="text-align: justify;">3           Fikret Başkaya, İbid.</p>
<p style="text-align: justify;">4           In Fikret Başkaya, İbidem.</p>
<p style="text-align: justify;">5           Bkz: Fikret Başkaya, a.g.e. s. 29.</p>
<p style="text-align: justify;">5a         Aktaran Jens A. Christophersen, The meaning of “Democracy”: As Used in European Ideologies from the French to Russian Revolution, Universitetforlagets Trykningssentral, 1968, p. 16.</p>
<p style="text-align: justify;">5b        Dans la Révolution de Paris, numéro 87, cité dans Patrick Kessel (dir), Les Gauchistes de 1789, EGE, 1969, p. 257 et 61.</p>
<p style="text-align: justify;">6          Fikret Başkaya, a.g.e.</p>
<p style="text-align: justify;">7          Francis Dupuis-Déri, Modern “demokrasinin” kurucularının anti-demokratizmi, F Başkaya çevirisi, Özgür Üniversite Forumu, sayı 9, Ekim-Aralık 1999, s. 17. (Altı tarafımızdan çizilmiştir).</p>
<p style="text-align: justify;">8           Aktaran Francis Dupuis- Déri, a,g.e. s. 10.</p>
<p style="text-align: justify;">9           Bkz: Samir Amin, Le Virus Libéral. La geurre permanent et l’amériçanisation du monde, Éd. Le Temps des Cerises, Paris, 2003.</p>
<p style="text-align: justify;">10        James A. Morone, The Democratic Wish: Popular Participation and the Limits of American Gouvernment, Basic Books, 1990. p 33’den aktaran Francis Dupuis- Déri, a.g.e. s.</p>
<p style="text-align: justify;">11Aktaran, Regina Ann Markell Morantz, Democracy and Republic in American Ideology (1787-1840) Yayınlanmamış doktora tezi, Columbia University, 1971, p. 25.</p>
<p style="text-align: justify;">12        Aktaran Francis Dupuis-Déri, a.g.e.</p>
<p style="text-align: justify;">13         Bkz: Du contrat social, Livre ııı, chap. xıı.</p>
<p style="text-align: justify;">14        Bu konuda ilginç bir eser için bkz: Benjamin R. Barber, Démocratie Forte (1984) tr, fr. J, &#8211; L. Piningre, Paris, desclée de Brouwer, préface à l’édition française.</p>
<p style="text-align: justify;">15        Popülizm kavramı ve kavramın serüveniyle ilgili olarak bkz: Pierre –André Taguieff, Populismes et antipopulismes: Le choc des argumentations, Mots. No: 55, Juin 1998, pp. 5-26 ve Yves Surel, Par le peuplepour le peuple. Le Populisme et les  démocraties, Paris, Fayard, 2000, aynı şekilde, Guy Hermet, Les populismes dans le monde. Une histoire sociologique xıx, xx. siècles, Paris, Fayard 2001. Alexandre Dorna, Faut-il avoir peur du populisme? Le Monde Diplomatique, novembre 2001.</p>
<p style="text-align: justify;">16          Bkz: John Bonifaz, De la démocratie à la plutocratie, propos recueillis par Pascal Riché, Libération, 7 novembre 2000, p. 5.</p>
<p style="text-align: justify;">17        Pierre-André Taguieff, Resister au Bougisme- Démocratie forte contre mondialisation techno-marchande, Mille et Une Nuits, Paris. 2001. p. 122.</p>
<p style="text-align: justify;">18        Bkz: Sol Üzerine.</p>
<p style="text-align: justify;">19          Aktaran. Wolfgang Fritz Haug, Globalization in the Manifesto and today” in Le Manifeste Comunniste 150 ans après, Quelle alternative au capitalisme, Rencontre internationale, Paris, 13 au 16 mai 1998. Contributions, 12’inci Dosya..</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/images/banners/logoozgur.png" alt="" width="640" height="96" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/demokrasiyi-nasil-bilirsiniz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Futbol, Güney Afrika ve Ekranlara Yansımayanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 06 Jul 2010 23:17:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>
		<category><![CDATA[Werziş & Tenduristî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1568</guid>
		<description><![CDATA[11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da ‘insanüstülük’ izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera... Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası... Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [Time of Africa] olduğu söyleniyor... ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">11 Hazirandan beri dünyanın gözü Güney Afrika’ya çevrilmiş durumda. Yakın ve yavaş çekimde, biraz da <em>‘insanüstülük’</em> izlenimi uyandıran futbolcu görüntüleri, hârika goller, ‘yıldız’ futbolcular, ünlü teknik direktörler, stadyumlardan yükselen uğultuyu bastıran Vuvuzela’nın durmak bilmeyen gürültüsü, her biri kendi takımının renginde ateşli taraftarlar, maskeli fanatikler, büyük bir televizyoncu-gazeteci ordusu, yüzlerce futbol yorumcusu, reklamlar, hiç bir ayrıntıyı kaçırmayan binlerce kamera&#8230; Velhasıl tam bir cümbüş ve bir futbolcu borsası&#8230; Bu güne kadar yapılan 18 dünya futbol kupasından sonra, 19’uncusu için Güney Afrika’nın seçilmesinin, sıranın Afrika’ya gelmiş olmasının özel bir önemi ve anlamı olduğu, bunun Afrika’nın, özellikle de Kara Afrika’nın tarihinde bir dönüm noktası, bir Afrika Zamanı [<em>Time of Africa</em>] olduğu söyleniyor&#8230; Milyarlarca dolar harcanarak gerçekleştirilen bu ‘büyüleyici’ futbol şöleni ortalama bir Afrikalı için, bir Güney Afrikalı için gerçekten bir şölen, bir ‘ulusal gurur’ vesilesi midir? Büyüleyici, şâşalı görüntüler ve sarhoş eden gürültülerin gerisinde nasıl bir <em>gerçeklik </em>gizleniyor? Bu sadece bir futbol oyunundan mı ibarettir? Yoksa futbol başka oyunları ve hesapları gizleme işlevi mi görüyor? Ya da sporla, futbolla ne kadar ilgili? Elbette benzer sorular derin açılımları, kapsamlı tahlilleri davet ediyor ama burada kısaca görünenle görünmeyen, gösterilenle gizlenen ilişkisine kısaca değinmekle yetineceğim. Söz konusu olan gerçekten ileri sürüldüğü gibi bir<em> Afrika zamanımıdır? </em>Dünya kupası için Güney Afrika’nın seçilmesinin bir kaç nedeni var: Birincisi, Güney Afrika kıta’nın en çok ‘Batılılaşmış’ bölgesi; ikincisi, Güney Afrika neoliberal politikaları gözü kara uygulayan ülkelerden biri; üçüncüsü de bir imaj yenileme operasyonu oluşuyla,  dünya’ya “farklı” bir Güney Afrika imajı sunmakla ilgili&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1569" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/attachment/fifa-world-cup-2010"><img class="alignright size-medium wp-image-1569" title="fifa-world-cup-2010" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/07/fifa-world-cup-2010-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Aslında olimpiyat oyunları, dünya futbol kupası gibi büyük organizasyonları sadece birer <em>spor etkinliği</em> saymak, resmin tamamını görmemektir. Küresel çaplı ‘sportif’ etkinliklerin gerçek anlamda sporla ilgisi görünüştedir. Asıl amaç kâr etmek ve kârı büyütmektir. Dolayısıyla bilinen anlamda ekonomik-ticari bir faaliyettir. Velhasıl sermayeyi büyütme operasyonudur&#8230; Bu tür sportif etkinlikler [aslında bunların kelimenin jenerik anlamında sporla ilgisi sadece görünüştedir, zira doğası gereği sporun [oyun] paranın ve meta kategorilerinin işe karıştırılmaması gereken tat verici bir oyun olması gerekir] çokuluslu şirketlere sportif alt-yapı, stadyum, otel, yol, hava alanı, köprü, otoyol, metro, vb. yapma ve tabii milyarca kâr sağlama yolunu açıyor. Moda tabirle ‘kentsel dönüşüme’ vesile oluyor&#8230; Bu arada FIFA’ya kazandırdığı milyarlarca doları da unutmamak gerekir&#8230; Aslında FIFA bir çokuluslu şirkettir. Fakat diğer çokuluslulardan önemli bir farkı var: FIFA’nın küresel oligarşinin ve küresel plütokrasinin hizmetinde ideolojik ve politik bir misyonu da var. Bu tür etkinliklerin önemli bir işlevi de insanlara ‘gerçek sorunları’ bir süreliğine de olsa unutturmaktır&#8230; Bu yüzden futbol ‘toplumun afyonudur’ denecektir&#8230; Bir başka işlevi de, ayıbın üstünü örtme ve unutturmadır&#8230; 1978 de Dünya Futbol Şampiyonası Arjantin’de yapılmıştı. Arjantin’de 1976’dan beri General Videla liderliğindeki askerî cunta iktidardaydı. Kanlı-işkenceci devlet terör rejimi, muhalifleri, komünistleri, sosyalistleri  ‘kaybetmekle’ meşguldü&#8230; Rejim muhaliflerinin savaş uçaklarından okyanusa atıldığı günlerdi&#8230; Oysa dünya kupası günlerinde Buenos Aires’ten dünya’ya yansıyanlar çok farklıydı. Dünya kupası devlet terör rejimini ‘meşrulaştırma’, ‘imaj temizleme’ işlevi görmüştü&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Afrika 1994 yılına kadar ırkçılığın timsali bir <em>Apertheid </em>rejimiydi. Nelson Mandela liderliğindeki ANC’nin [Afrika Ulusal Kongresi]  zaferiyle <em>Apretheid</em> son buldu ve Mandela devlet başkanı seçildi. Elbette ırka dayalı, sosyal hiyerarşinin geçerli olduğu bir toplumda <em>Apertheid </em>rejiminin yıkılması önemliydi ama ırk ayrımcılığına maruz siyahlar için bu ‘dönüşüm’ gerçekten sorunun çözüldüğü anlamına geliyor muydu? Güney Afrika, 19.’uncu Dünya futbol kupası için yaklaşık 4,5 milyar dolar harcadı. Bu harcamanın yapıldığı ülkede nüfusun %47’si günde 1,5 euro’nun altında gelirle ‘yaşamaya’ çalışıyor. İnsanları büyüleyen futbol şöleninin faturasını ödeyecek olanlar da onlar! Kupa Afrika’da yapılıyor ama biletlerin sadece %2’si Afrikalılara satılmış&#8230;  1976 de dünya olimpiyat oyunları Kanada’nın Montréal kentinde yapılmıştı. Olimpiyatların neden olduğu borcun ödenmesi geçen yıla [2009] kadar sürdü. Yunanistan 2004 de olimpiyat oyunlarına ev sahipliği yaptı&#8230; Ülkenin bu günkü durumunun gerisinde olimpiyat şovu için yapılan hovardalığın payı önemsiz değildir&#8230; Güney Afrika, futbol şampiyonası için 6 yeni stadyum inşa etti veya yeniledi. 11 Temmuzdan sonra bu devasa stadyumlar ne olacak? Kimbilir belki arada bir ‘dev konserler’ için kullanılır&#8230; Sadece kupa güvenliği için 180 milyon dolar harcama öngörüldü ve 42 bin yeni polis alındı&#8230; Küçük esnaflar ve seyyar satıcılar güvenlik gerekçesi ve görüntü güzelliği için stadyum çevresinden kovuldu. Aksi halde dünyaya sunulmak istenen ülke imajı kirlenirdi&#8230; Hükümet futbol şovu için kaynak buluyor da, eğitim ve sağlık için bulamıyor. Neoliberal politikaların bir gereği olarak, eğitim ve sağlık hizmetleri özelleştiriliyor, geniş kesimler için bu hizmetlere ulaşmak imkânsız hale geliyor.  Resmi rakamlar ülkede işsizlik oranının %24 olduğunu gösteriyor ama genç Güney Afrikalılar söz konusu olduğunda işsizlik oranı %45’le  % 50 arasında değişiyor&#8230; Aslında ekranlara yansımasa da, ülke sosyal patlamanın eşiğine gelmiş durumda. Yoksuzluklar da insan havsalasını zorlayacak boyutlarda&#8230; Güney Afrika dünya’da gelir dağılımı dengesizliğinin en büyük olduğu iki ülkeden biri, diğeri ‘yükselen yıldız’ olarak sunulan Brezilya&#8230; Böyle bir ülkede küçük hırsızlık olaylarının bu ölçüde yaygın oluşu neden şaşırtıcı olsun&#8230; Resmi rakamlara göre yılda 20 bin cinayet işleniyor, 55 bin kadının ırzına geçiliyor ve 120 bin kapkaç ve hırsızlık vakası yaşanıyor. Erkeklerde yaşam uzunluğu 53 yıl 8 ay, kadınlarda 57 yıl 2 ay&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hem piyasa ekonomisi şampiyonluğu yapıp hem de başka türlü olmasını umut etmek elbette mümkün değildir. Irk ayrımcılığının geçerli olduğu 1994 öncesinde rejim hak talebiyle sokağa çıkanlara gerçek mermilerle karşılık veriyordu. Şimdilerde artık plastik mermilerle karşılık veriyor&#8230; Irkçı rejimden farklı olan bir şey bu; ikincisi, eskiden zenginler hep beyazlardı, 1994’den sonra siyahlardan da süper zenginler türedi ve bu yeni yetme zenginlere <em>kara elmaslar </em>deniyor.  Mâlum zenginin [kapitalistin] siyahı, beyazı olmaz&#8230;; üçüncüsü, Irk ayrımcılığı zamanında siyahlar <em>Banthustan </em>denilen ‘adacıklarda’ hapisti, Banthustanı terketmeleri yasaktı. Kentlerin gecekondularında yaşayanlarsa ‘sürekli oturma’ hakkından mahrumdu, her an bulundukları yerlerden kovulabiliyorlardı. Bugün artık Banthustan’lar yok ve orakiler <em>township </em>denilen devasa gecekondularda ‘özgürce’ yaşayabilir&#8230; Açlığın, işsizliğin, yoksulluğun, sefaletin kol gezdiği, sağlık, eğitim, ulaşım hizmetlerinin son derecede yetersiz, elektrik ve su kesintilerinin vaka-i âdiyeden olduğu şu ünlü gecekondular, <em>townshipler</em>&#8230; Mandela’nın suyu özelleştirmesinin ardından Güney Afrika’da tarihinin en büyü kolera salgını yaşandı. Suyun özelleştirilmesini izleyen iki yılda 114 bin kişi koleraya yakalandı ve 260 kişi öldü&#8230; Aids de denilen HIV virüsü ülke nüfusunun %18, 1’ini kuşatmış durumda. Nerdeyse her beş Güney Afrikalı’dan biri virüsle cebelleşiyor&#8230; Stadyum inşaatında çalışan işçiler ücret artışı talebiyle greve gittiklerinde, 400’ü işten atıldı. Kimse işçilerin ne kadar ücret aldığı, hangi şartlarda çalıştığı, nasıl geçindiğiyle ilgilenmedi. İşçiler stadyum inşaatını geciktirmekle, kupaya zarar vermekle bile suçlandılar&#8230; Bu terazinin bu sikleti çekeceği mi sanılıyor?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kültüralizmle buraya kadar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öyleyse sorun nedir? Ne ile ilgilidir? Irk ayrımcılığının şeklen ortadan kalkması, reel olarak ayrımcılığın ortadan kalktığı anlamına geliyor mu? Eğer ayrımcılık sadece ırkı- rengi angaje etseydi, sorunun çözümü de kolay olurdu. Oysa, ayrımcılık asıl <em>sınıfsal mahiyettedir. </em>1994 öncesinde ulusal gelirin %66’sına nüfusu 5 milyon olan <em>Beyazlar </em>el koyuyordu, geri kalan %33’ü de nüfusu 45 milyon olan <em>Siyahlara </em>kalıyordu. Bu durum 1994 sonrasında hiç bir köklü değişikliğe uğramadı. Sadece zenginler arasına siyan azınlık dahil oldu. Eşitlik ilkesi neyi gerektirirdi? Ulusal gelirin ve zenginliğin %10’unun <em>Beyazlara</em>, %90’ının da <em>Siyahlara </em>ait olmasını&#8230; Topraklar, çiftlikler, evler, işletmeler, fabrikalar, bankalar&#8230; eskiden kime ait idiyse, yine onların olmaya devam ederken, neler ne kadar değişebilirdi? <em>Appertheid </em>sonrası hükümetlerin toprak reformu diye bir kaygıları ve öncelikleri oldu mu? Anayasaya ayrımcılığı yasaklayan bir- iki madde eklemekle, bazı kanunlarda değişiklik yapmakla ayrımcılığın ortadan kalkması mümkün müdür? Neoliberal politikalar pupa-yelken yol alırken, <em>ekonomik apartheid </em>da kaçınılmaz olarak derinleşiyor. Bir özgürlük hareketi, bir ulusal kurtuluş hareketi, bir sosyal emansipasyon hareketi, sadece bazı biçimsel hakların gerçekleşmesini amaçlıyor, onun ötesine geçemiyorsa, kurtuluşu, özgürleşmeyi [emansipasyonu] bir bütün olarak görmüyorsa, kimi kültürel ve ‘kimlik’ haklarıyla yetiniyorsa [elbette bu söz konusu hakları küçümsemek anlamına gelmez], sorunu <em>kültüralizm </em>dahilinde algılıyorsa, onun gerçek bir özgürlük hareketi sayılması mümkün müdür? Elbette Sibel Özbudun’un yazdığı gibi, etnisite ve sınıf bağdaşmaz, çelişik kategoriler değildir.<a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftn1"><sup>1</sup></a> Kültüralizm aşamasında kalmak, ulaşılması gereken hedef 100 kilometreyken, 28’inci kilometrede durmak gibi bir şeydir&#8230; Zira, kültürel/kimlik hakları diğerlerinden ayrı ele alınamaz. Bilindiği gibi, sömürme/ sömürülme, ezme/ ezilme ilişkisi, çelişkisi ve hiyerarşisi bir bütündür. Ekonomik planda özerk olmayan bir insan için diğer hakların gerçekleşmesi de zaten mümkün değildir. Kimi kültürel, etnik ve kimlik haklarını ‘tanıma’ egemen sınıflar için pek maliyetli bir şey değildir ama sınıfsal mahiyetteki talepler söz konusu olduğunda durum değişir&#8230; Güney Afrika, sınıfsal temele oturmayan ANC gibi hareketlerin son tahlilde ‘başka görüntüler’ altında eskiyi yeniden üretip &#8211; sürdürmenin ötesine geçemediğinin en açık kanıtıdır. Şimdilerde küresel oligarşi ve küresel plütokrasi <em>kültüralizm </em>kozunu oynuyor ve oynayabiliyor&#8230; O halde işe bu oyunu bozarak başlamak gerekiyor&#8230; Bu arada Güney Afrika’dan öğrenilecek çok şey var&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="file:///C:/Users/Dara/AppData/Local/Microsoft/Windows/Temporary%20Internet%20Files/Content.Outlook/EOUIIFZN/Futbol-%20Gney%20Afrika.doc#_ftnref1"><sup>1</sup></a> Bkz: Sibel Özbudun, <em>Sınıf ile Etnisite Gerçekten Bağdaşmaz mı?</em>, <strong>Özgür Üniversite [ ozguruniversite. org] </strong>15 Haziren 2010.</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="640" height="115" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/futbol-guney-afrika-ve-ekranlara-yansimayanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP, ‘Sosyal Demokrasi’ ve Yanılsama&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2010 12:47:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1496</guid>
		<description><![CDATA[Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Deniz Baykal’ın bir komployla parti genel başkanlığından uzaklaştırılması [herhalde başka türlü değiştirilmesi mümkün olmadığı için olacak], ve yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi, medya tarafından nerdeyse Türkiye’nin politik yaşamında bir dönüm noktası, ‘müthiş bir olay’ olarak sunuldu, sunuluyor. Kılıçdaroğlu’nun AKP’nin sekiz yıllık iktidarı döneminde gözü kara uyguladığı neoliberal politikalardan muzdarip emekçi kitlelerin gözünde de bir umut haline geldiği anlaşılıyor. Başka hiç bir şey değişmeden sadece parti genel başkanının değişmesi, bir partiye  ‘umut bağlamak’ için yeterli bir neden olabilir mi? Şüphesiz lider ve liderlik önemsiz değildir ama lider hiç bir zaman boşlukta durmaz. Liderin gücü ve yapabileceklerinin sınırı, dayandığı sosyal sınıflar ve güç odakları tarafından belirlenir. Genel bir çerçevede durum böyledir ama CHP gibi bir parti söz konusuysa, durumun nüanse edilmesi gerekir zira CHP bilinen siyasi partilere pek benzemez. O herhangi bir siyasi parti değildir… CHP daha devletin adı Cumhuriyet olarak değiştirilmeden önce kurulmuş bir partidir. Doğrudan devlet tarafından ve devletin başı olan Mustafa Kemal tarafından kurulmuştur. Bir <em>devlet partisidir</em> veya aynı anlama gelmek üzere <em>parti devlettir. </em>Devletle bütünleşmiş, onunla iç içe geçmiş, devletin bir parçası haline gelmiş bir örgüttür. Dolayısıyla CHP kavramın bilinen anlamında burjuva partilerinden farklıdır. Bu onun az ya da çok her zaman iktidarda olması demektir. Türkiye’de seçimle gelen siyasi partilerin neden hükümet oldukları halde bir türlü iktidar olamadıklarının cevabı da burada saklıdır. Lâkin şimdilerde bu durum değişiyor, rant bölüşümünde artık biz de varız diyenler tarafından, bürokratik iktidar tehdit ediliyor&#8230; Netice itibariyle taraflardan hiç birinin demokrasi diye bir kaygısı yok zaten olması da mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1497" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/attachment/sosyaldemokrasi"><img class="alignright size-medium wp-image-1497" title="sosyaldemokrasi" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/06/sosyaldemokrasi-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Kılıçdaroğlu parti kongresinde yaptığı konuşmada, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk üzerinde durdu. İşsizlik ve yoksullukla mücadele edeceklerini söyledi. Öteki siyasi parti liderleri farklı bir şey mi söylüyor? Hepsi her zaman bunları söyler ama işsizlik ve yoksulluk artmaya, sefalet derinleşmeye, doğal çevre bozulmaya, yaşam kalitesi kötüleşmeye devam eder. Ve başka türlü olması mümkün değildir. Bütün bunlar olurken, Türkiye’nin kalkınma yolunda nasıl hızla ilerlediği, nasıl büyüme rekorları kırdığı da birilerinin dilinden hiç düşmez&#8230; Her zaman tüm siyasi partiler tarafından yapılan bu tür vaatler seyirciyi oyalamak içindir&#8230; Acaba Kılıçdaroğlu öteki siyasi partilerin söylediğinden farklı bir şey söyleseydi, söylediğinin bir karşılığı olabilir ve bu umutlanmak için bir neden olabilir miydi? Kılıçdaroğlu işsizlik, yoksulluk, sosyal adaletsizlikten söz ediyor da, kapitalizmi, emperyalizmi, sömürüyü, neoliberalizmi hiç ağzına almıyor&#8230; Belli ki, o da kapitalizmi ‘insanlığın’ normal hâli’ sayıyor. 2010 yılında kapitalizmi sorun etmeyen, neoliberalizmi dert etmeyen bir parti hangi sorunu çözebilir?  Mesela Kılıçdaroğlu: “içinde bulunduğumuz sefil durumun gerisinde 30 yıldır uygulanan neoliberal politikalar var, biz ülkeyi bu beladan kurtaracağız, herşeyi baştan aşağı değiştireceğiz, ülkemizi yerli-yabancı sermayenin sömürü, yağma ve talan alanı olmaktan çıkaracağız, insanların kaderini asla piyasa ekonomisine teslim etmeyeceğiz, son 20-30 yılda özelleştirilen kamu hizmetlerini yeniden gerçek birer kamu hizmetine dönüştüreceğiz, bunları bir kâr ve kazanç metaı olmaktan çıkaracağız, küresel ve yerli sermayenin çıkarına oluşturulmuş mevzuatı baştan sona değiştireceğiz, derhal emperyalist bir askeri pakt olan NATO’dan çekileceğiz, seksen yıllık Kürt sorununu çözeceğiz, bunun için ne gerekiyorsa yapacağız, ilk iş olarak düşünce özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldıracağız, ve halen düşüncelerinden dolayı cezaevlerinde bulunan yazar ve gazete yöneticilerini oradan çıkaracağız, önümüzdeki hafta bu toplumu ‘taş atan çocuklar’ ayıbından kurtarmak üzere girişimler başlatacağız, ülkemizin beşeri ve doğal kaynaklarını bu ülkenin insanlarının refahı için kullanacağız&#8230;” deseydi, bunları söylediği akşam televizyonların ve ertesi gün gazetelerin görüntüsü nasıl olurdu?  Kılıçdaroğlu hâlâ bir umut olarak sunulur muydu? Mesela ‘bu adam çıldırmış olmalı’ ya da ‘ne dediğini bilmiyor’, ‘sanki hayal dünyasında’, ‘bu da nerden çıktı&#8230;’ gibi manşetler atılır mıydı? Köşe yazarları neler yazardı dersiniz? CHP’nin yeni genel başkanı bunları söyleyemez, söyleyecek olsa başkan yapılmaz. Her şeye rağmen söylerse de koltuğundan olur. Elbette Kılıçdaroğlu, seçim barajını düşürmek ve mayınlı arazileri topraksız ve az topraklı köylülere dağıtmak gibi iyi şeyler de söyledi ama asıl söylenmesi gerekeni söylemedi, söyleyemezdi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">CHP hakkındaki tevatürlerden biri de onun sosyal demokrat bir parti olduğudur. Aslında CHP’nin o tarakta bezi yok. Varlığını demokrasi yokluğuna borçlu bir partinin gerçekten demokrasi diye bir sorunu olabilir mi? Sosyalliğe gelince, CHP’nin solla tanışması 1960’lı yılların ortalarına rastlar. 1962 de Türkiye İşçi Partisi kurulmuş, 1963 yılında Mehmet Ali Aybar’ın genel başkan seçilmesiyle TİP hızla ezilen ve sömürülen sınıfların gözünde bir umut ve çekim merkezi haline gelmişti. TİP’in güçlenmesi demek, CHP’nin TİP lehine oy kaybetmesi demekti. TİP’in önünü kesmek ve tabandaki kaymayı durdurmak için CHP genel başkanı İsmet İnönü ‘ Biz ortanın solundayız‘ dedi ve Bülent Ecevit’le birlikte de CHP’nin sosyal demokratlığı ön plana çıkarıldı. CHP’nin ‘sola kaymasının’ asıl nedeni solun önünü kesmekti. Lideri bir şey söyledi diye bir parti değişmeyeceği gibi, lideri değişince de fazla bir şey değişmez. Fakat sorun sadece CHP ve onun sosyal demokratlığını angaje etmiyor, bizzat sosyal demokrasiyle ilgili de önemli bir sorun var. Zira, bir edeb-i kelâm ile ‘çağdaş sosyal demokrasi’ denilen çoktan sizlere ömür. Bilindiği gibi Batı Avrupa’da ve bazı başka ‘gelişmiş ülkelerde’ İkinci emperyalistler arası savaş sonrasında refah devleti, kayırıcı devlet, sosyal devlet denilen rejimler söz konusuydu ve orada geçerli rejimlere genel bir tanım olarak  ‘sosyal demokrasi’ deniyordu. Fakat oralardaki sosyal demokrasiler, parti lideri öyle istiyor diye sosyal demokrat olmamışlardı. Söz konusu rejimlerin sahneye çıkması, doğrudan sınıfsal güç dengelerinin bir sonucuydu. Güç dengesi emekçi sınıflardan yana dönmüştü. Bunu da gerisinde merkezde yükselen işçi sınıfı mücadelesi, sömürge halklarının anti- koloniyalist mücadelesi ve sosyalist denilen blok’un varlığıydı. Böylesi bir güçler dengesi söz konusuyken, sermaye ödünler vermek zorunda kalmıştı. İşte refah devletinin kazanımları böylesi bir güçler dengesinin sonucunda mümkün olmuştu.  Gerçi ‘komünist tehdit’ denilen emperyalist burjuvaziyi telaşlandırıyordu ama asıl tehdit tevatür edildiği gibi Sovyetler Birliği değildi, nitekim Stalinist Sovyetler birliği çoktan batı kapitalizmi için bir tehdit olmaktan çıkmıştı&#8230; Asıl tehdit bizzat kendi ülkelerindeki işçi sınıfının ve emekçi halk kitlelerinin dayatmasıydı. Mesela Fransa’da faşizme karşı direniş ve FKP olmasaydı, bir dizi sosyal kazanım, dolayısıyla ‘sosyal devlet’ de söz konusu olmazdı.</p>
<p style="text-align: justify;">Emperyalist savaş sonrasında ezilen halklar ve sömürülen sınıflar lehine olan güç dengesi, kapitalizmin yeniden yapısal krize girdiği 1974-75 den itibaren aşınmaya uğradı ve 1980 yılında neoliberal saldırının zaferiyle bütünüyle tersine döndü. Artık sermaye sınıfı sağlam yere basıyordu ve yeni ödünler vermeye zorlanmak şurada dursun, önceki dönemde kaybettiği mevzileri geri almak için saldırıya geçmişti&#8230; Neoliberalizmin zaferi sosyal demokrasinin de sonu oldu. Giderek adı ne olursa olsun, &#8211; sosyalist -sosyal demokrat- işçi partisi, vb. Avrupa’daki sağ ve sol partiler arasındaki ayrım silikleşti. Sol partiler şimdilerde <em>liberal sol partilere </em>dönüşmüş durumdalar. Buna <em>kavramın kendisindeki çelişki</em> [contradiction dans le terme] deniyor. Hem ekonomik planda liberal hem de sol olunamayacağına göre&#8230; Bunun anlamı, bu partilerin artık kapitalizme bir itirazlarının olmaması, dolayısıyla da hiç bir alternatif projelerinin olmaması demektir. Bir kere neoliberalizmin mektebine kaydolunca, geriye ‘en iyi öğrenci’ olma yarışına katılmak kalıyordu&#8230; Artık neoliberal küreselleşmeyi sonuna kadar destekliyorlar. Komünist partiler de hızla aşınıp aynı trene atlamayı bir çıkış yolu olarak görüyorlar ki, bu artık Avrupa solu diye de bir şeyin olmadığı anlamına geliyor. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine itirazları yok, sermayenin önünün sonuna kadar açılmasını refahın güvencesi olarak görüyorlar, NATO’nun daha da güçlenmesinden ve ‘etkinlik alanını’ genişletmesinden yanalar, ABD’nin ‘önleyici savaş’ doktrinini destekliyorlar&#8230; Durum böyleyken hâlâ sosyal demokrasiden söz etmenin bir karşılığı ve kıymet-i harbiyesi olabilir mi?  Bir kıymet-i harbiyesi yok ama herhalde ‘çağdaş sosyal demokrasi’ birilerinin kulağına hoş geliyor&#8230; Küresel planda güç dengeleri sermayeden yana dönmüşken, hâlâ sosyal demokrasi şarkıları söylemek beyhudedir ama bunun Türkiye gibi bir ülkede söylenmesi tuhaflığı daha da büyütüyor. Politika boşlukta yapılmaz. Ve eskide çözüm aramak beyhudedir. Türkiye emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir ülkedir ve merkezi taklit etmek hem mümkün değildir, hem de arzulanır bir şey olmaması gerekir. Üstelik ortada taklit edilecek bir şey de yok iken&#8230; Emekçi sınıflar lehine kazanımlar elde etmenin, mevziler kazanmanın yegane yolu mücadeleden geçer. Mücadele olmadan güç dengeleri lehe çevrilemez. Dolayısıyla 2010’lu yıllarda Türkiye’de sosyal demokrasiyi mümkün ve arzulanır bir şey olarak sunma zorlaması tam bir illüzyondur.</p>
<p style="text-align: justify;">Neoliberal küreselleşme çağında siyasi partiler artık külliyen işlevsizleşmiş durumdalar. Asıl misyonları sermayenin önünü açmak üzere kitleleri aldatıp- oyalamak&#8230; Hiç birinin artık ‘ben daha iyiyim’ diyecek morali yok, ancak ‘ben daha az kötüyüm’ diyebilirler&#8230; Zira yapabilecekleri şey belli&#8230; O zaman da aralarındaki fark bir üslûp farkından öteye geçemiyor&#8230; İşte seçim mistifikasyonu böyle sefil bir oyunun oynanmasından ibaret. Türkiye’deki düzen partileri arasında ‘ben özelleştirmelere karşıyım’, ‘insanların kaderi piyasa ekonomisinin işleyişine bırakılamaz&#8230;’ diyeni var mı? Piyasa sizin yakınınızdaki semt pazarı değil, yakında iflas edecek olan mahalle bakkalı da değil, insanlığın kaderini elinde tutan, ne var ne yoksa sömüren, yağmalayan küresel sermaye ve onun gerisindeki küresel oligarşi&#8230; Küresel oligarşinin arkasında da küresel plütokrasi var&#8230; Düzen partilerinin hepsi piyasacı, hepsi özelleştirmeci, hepsi sermayenin büyümesiyle refahın artacağını, sorunların çözüleceğini söylüyor&#8230; Milyoner ve milyarder sayısının artmasını  ‘kalkınma’ olarak sunuyorlar. Yeni bir milyoner yarattıklarında kaç kaç on bin yoksul yarattıklarını bilmezler&#8230; Bilselerdi bir şey değişir miydi? Burjuva politikasının kuralı her aşamada düzen partilerinden birini allayıp-pullayıp öne çıkarmaktır&#8230; Sekiz yıllık dönemde AKP kendinden bekleneni başarıyla yaptığına göre, artık başka ata oynama zamanı gelmiş olmalı&#8230; Yeni bir illüzyon yaratmak için yeni bir umut yaratmaları gerekiyor. Şimdilik yeni illüzyonun adı CHP gibi görünüyor. Oysa insanların illüzyondan kurtulmaya ihtiyaçları var&#8230; CHP ister tek başına isterse bir koalisyon hükümeti kursun, unutmayın asıl iktidar her zamanki gibi yağma ve talan cephesi, velhasıl sermaye olmaya devam edecek&#8230; Başka türlü olabilir mi? Bir koşulda başka türlü olması mümkün: Paradigmayı değiştirmek&#8230;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://ozguruniversite.org/"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="538" height="81" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/chp-%e2%80%98sosyal-demokrasi%e2%80%99-ve-yanilsama/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Otomobil, Köprü ve Kentin Ölümü&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 May 2010 14:27:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1445</guid>
		<description><![CDATA[Özel araba çılgınlığına, dolayısıyla otomobil-petrol emperyalizmine itiraz etmeden, üçüncü, dördüncü, beşinci... Köprüye itiraz etmenin bir kıymeti harbiyesi olmayacağı gibi [kaçınılmaz olarak gerisi gelecektir],  kapitalizme itiraz etmeden ve bir alternatif önermeden de özel arabaya itiraz etmek beyhudedir. Kapitalizme itiraz etmeden nükleer santrallere karşı çıkmak da öyle. Demek ki, sorunların çözümü, radikal olmayı, şeyleri ve olguları kaynağında tartışabilmeyi, asıl sorulması gereken soruları soracak yüksekliğe çıkabilmeyi gerektiriyor. Aksi halde sorunların da çözümsüzlüklerin de büyümeye devam etmesi ve dünyanın her geçen gün daha da yaşanamaz hale gelmesi kaçınılmaz..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Üçüncü bir boğaz köprüsü yapılacağı ve 6 milyar dolara mâl olacağı ilan edilince, bazı tepkiler de ortaya çıktı: İtirazlardan biri köprü için 6 milyarın çok olduğuna dairdi, yeni bir rant ve yağma alanı yaratıldığından söz edildi. Yeni köprünün ortaya çıkaracağı ekolojik tahribatla ilgili itiraz da önemliydi. Bazıları da güzergâhla ilgili kaygılar belirtti. Bu tepkiler elbette haklı ve yerinde. Hükümet ve üç dört ve daha çok köprü yapılmalıdır diyen cepheyse, üçüncü köprüye karşı çıkmanın ilerlemeye, kalkınmaya karşı çıkmak demeye geldiğini, velhasıl bunun gericilik olduğunu söylüyorlar&#8230; Elbette bir köprü için 6 milyar harcamak tam bir yağma ve talandan başka bir şey değildir. Mesela neden 850 milyon dolar değil de 6 milyar dolar sorusu haklı olarak akla geliyor. Bunun bir yağma vesilesi olduğu da doğru, ormanları, bitki örtüsünü yok edeceği de&#8230; Fakat asıl sorulması gereken soru başka&#8230; Köprü yapılmasını kim neden istiyor? Köprünün görünen ve bilinen yapılma gerekçesi kent trafiğini rahatlatmak&#8230; Enerji sorununu çözmek üzere de Mersin Akkuyu’da yapılacak 20 milyar dolarlık nükleer santral için kollar sıvanmış durumda. Rusya Federasyonuyla anlaşma geçtiğimiz günlerde imzalandı. Nükleer santralle ilgili de itirazlar var, bunun bölge turizmine zarar vereceği için itiraz ediliyor, yoksa itiraz bizzat tam bir felaket olan ve yapılması için hiç bir haklı gerekçenin olmadığı nükleer santrale değil, ‘yer seçimine’&#8230; Başka yere yapılsın deniyor&#8230; Santrali ve köprüyü engellemek için yargıya başvurulacağı da söyleniyor. Kimi kime şikayet ettiklerini sanıyorlar? Kanunları yapanlarla çekleri imzalayanlar son tahlilde aynı güç ve iktidar odakları değil mi? Eğer politik mahiyette bir saldırıyla karşı karşıya iseniz, ona hukuk yoluyla karşı koyamazsınız. Bu sınıflı burjuva toplumunda hukuka hak ettiğinden çok önem atfetme yanılgısıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1446" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu/attachment/otoban"><img class="alignright size-medium wp-image-1446" title="Otoban" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/05/Otoban-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Ne köprü trafik sorununu çözmek için, ne de nükleer santral enerji sorununu çözmek için gündeme geliyor. Sermayenin yeni yağma ve talan alanlarına ihtiyacı var. Bu yüzden başka yerde başka gerekçeler aramanın mânası yok. İnsan taşıması özel arabaya dayanıyorsa ve ulaşım politikası da otomotiv-petrol kompleksinin çıkarına göre belirleniyorsa ki, öyle, daha çok köprü yapılması kaçınılmaz ama trafik sorununu çözmek için değil, petrol ve otomobil üreticisi dev şirketlerin, büyük inşaat şirketlerinin kârlarını büyütmek, arsa spekülatörlerini zengin etmek için&#8230; Aynı şekilde nükleer santral de enerji sorununu çözmek için değil&#8230; Asıl gerekçeyle görünen ve afişe edilen gerekçe ayrımını yapamadığınız zaman aldatılmak, oyuna gelmek, velhasıl başkasının borusunu öttürmek kaçınılmazdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Başlangıçta araba ancak ayrıcalıklı sınıfın kullanabildiği lüks bir maldı. Bilindiği gibi lüks mal demek, sıradan insanların, emekçi sınıfların sahip olması mümkün olmayan şeyler anlamındadır. Mesela herkesin bir şatosu, deniz kenarında özel plajlı villası olamaz. Bu iki bakımdan imkânsızdır: birincisi,  sıradan, mütevazı emekçi insanlar zar-zor geçimlerini sağlayabildikleri için, o kadar büyük harcama yapmaları eşyanın tabiatına aykırıdır. Zaten birilerinin şato-yalı, vb. sahibi olması başkalarının onlara sahip olmadığı, yoksul olduğu durumda mümkündür, mâlûm birinin zenginliği diğerinin yoksulluğunun sonucudur; ikincisi, ekolojik sınır itibariyle de herkesin deniz kenarında özel plajlı villaya, yalıya sahip olması mümkün değildir. Herkesin villa için ortalama 30 metre uzunluğunda sahili sahiplendiğini düşünün, 80 milyon nüfuslu bir ülke olsa ve aileler 4 nüfustan oluşsa, bu 20 milyon aile ve 20 milyon villa demektir ki, 20 milyonu 30’la çarptığınızda 600 milyon metre uzunluğunda sahil gerekecektir&#8230; Lüks malla ilgili bir husus da bir şeye çoğunluk sahip olduğunda artık lüks olmaktan çıkmasıdır. Araba Henry Ford’la birlikte işçi aristokrasisinin ve orta sınıfın da kullanabildiği bir ulaşım aracı haline gelince iş zıvanadan çıktı, araçla amaç yer değiştirip ters-yüz oldu. Petrol kartellerinin özel kullanım için araba üretilmesinde çıkarı vardı. Çıkarı olan bir başka kesim de oto-yol ve köprü yapan büyük inşaat şirketleridir. Ama bunların arasında Çin duvarı yoktur elbette. Mesela Ford Marka arabanın mucidi, otomobil baronu Henry Ford, Nazi Almanyasının otoyollarını inşa etmişti ve Naziler tarafından 1938’de ‘Büyük Kartal Nişanı’yla ödüllendirilmişti. Daha 1923’lerde Hitler Henry Ford için: “Biz Heinrich [Henry] Ford’u faşist partinin Amerika’da büyümüş lideri sayıyoruz” demişti. Bir başka vesileyle de Hitler: “Henry Ford benim esin kaynağım’ diyecekti&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Fordist üretimin devreye sokulması, orta sınıfların ve işçilerin de araba sahibi olmaya başlamasıyla, özellikle de 1945-1975 kapitalist genişleme döneminde araba üretimi akıl almaz bir hızla arttı. Artık XXI’inci yüzyılın başında dünya ölçeğinde her gün doğan çocuktan daha çok otomobil üretiliyor. 2000 yılında yollarda 500 milyon özel araç hareket halindeydi. 1990’da sadece OECD ülkelerinde toplam araç sayısı [araba, kamyon, kamyonet, otobüs, minibüs...] 360 milyondu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir ölüm makinası olarak otomobil</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İlk otomobil kazası 23 Eylül 1899’da New York’ta meydana geldi. 1990’lı yıllara gelindiğinde araba kazasında ölen insan sayısı 17 milyon, 2002’de de 20 milyondu&#8230; Bu sayının birkaç katı yaralı ve sakatı da hatırda tutmak gerekir. Aynı şekilde bu rakamın savaşlarda ölen insan sayısıyla karşılaştırılması anlamlı olabilir.  Fakat arabanın öldürdüğü sadece bu kadar değil, araba çevreyi kirleterek, kenti tahrip edip yaşanmaz hale getirerek, Üçüncü Dünya veya şimdilerde “Güney” denilen ülke halklarını sömürerek de öldürüyor. Otomobil üretiminde kullanılan malzemenin çoğu yoksul ülkelerden geliyor, otomobili yürüten petrolün en büyük kısmı da&#8230; Bir araba yılda bir tondan fazla oksijen emiyor ki, bu dünyadaki tüm otomobillerin bir yılda yaklaşık 1 milyar ton oksijen emmesi demek. Bir araba atmosfere yılda yaklaşık 4 ton karbondioksit bırakıyor, bu da dünyadaki tüm araçlardan yılda atmosfere 4 milyar ton karbondioksit bırakılması demek. İşte ‘sera etkisi’ denilenin başlıca nedeni&#8230; Araba kenti de öldürüyor. Toplu kamu taşımacılığını [tren, tramvay, metro, otobüs] yok ediyor. Oysa kollektif ulaşım özel ulaşımdan 25 kat daha az yer kaplıyor, daha az enerji tüketiyor, daha rahat, daha güvenli ve daha sosyal&#8230; Yollar, caddeler, sokaklar, kaldırımlar arabalar tarafından işgal edilince, kentin birçok yeri garaj ve park yerine dönüşünce [araba siloları densin], kentin havası zehirlenince ve her şey arabaya göre düzenlenir hale gelince, kent de yaşanmaz bir yer haline gelip, kent olmaktan çıkıyor. Kentlerin göbeğinden oto-yolların geçmesinden daha saçma bir şey olabilir mi? Araba aynı zamanda bir yabancılaşma aracı ve asosyal, zira arabasına binip, kapıyı kapatan kişi, bencil bir kişiliğe dönüşüyor ve toplum sorunlarına yabancılaşıyor&#8230; Bir çok savaşın gerisinde de petrol-otomobil kartellerinin olduğu da mâlum&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">O halde bunca kötülüğün kaynağı olan araba neden tartışma konusu yapılmıyor? Neden itiraz edilmiyor ve gereği yapılmıyor? Elbette ulaşım herkesin hakkı ve ‘demokratikleştirilmesi’de gerekiyor ama bunun özel arabaya dayandırılması, bir enerji kaynağının [fosil yakıtlar] tükenmesi, trafik tıkanıklığı, çevrenin kirlenmesi, insan sağlığının bozulması, çok sayıda ölüm, sakatlanma, bu arada kentin de ölümü pahasına sürdürülmesi nasıl gerekçelendirilebilip-savunulabilir? Kaldı ki, trafiğe dahil olan araba sayısı arttıkça araba kullanmanın varlık nedeni de ortadan kalkıyor zira, özellikle büyük kentlerde daha hızlı gitmek için binilen araba, günün bazı saatlerinde ve bazı yollarda ortalama yaya yürüme hızı seviyesine kadar iniyor. İnsanların ortalama olarak gelirlerinin üçte birini araba için harcadığı [araç satın alma, yakıt, bakım, vergi, sigorta, vb.] da dikkate alınırsa ve bu harcamalar için gerekli çalışma zamanı da yolda harcanan [kaybedilen] zamana eklenince sonucun tam bir saçmalık olduğu apaçık ortada&#8230; Araba [otomobil] ve petrol endüstrisi kompleksinin çıkarı daha çok otomobil üretilmesini gerektiriyor ve onların çıkarı otomobilin başat ulaşım aracı haline getirilmesini gerektiriyor. İkinci neden de insânî yabancılaşmayla ilgili. Araba tutkusu iflah olmaz bir hastalık ve insanların zenginleri taklit etmesiyle ilgili. Herkes milyarderleri, milyonerleri, büyük gaspçıları taklit etmek istiyor, ‘ayrıcalıklılar sınıfına terfi etmek istiyor ve bunun mümkün ve gerekli olduğuna da inanıyor&#8230; Bu yüzden de gezegen hızla tahrip ediliyor ve GSMH’nın ne kadar arttığından, ekonomilerin ne kadar büyüdüğünden, ne kadar hızlı kalkınıldığından söz ediliyor&#8230; Geniş bir kitle otomobil kullanır hale gelince, araba ‘lüks’ olmaktan çıkınca, ayrıcalıklı olmak için artık en pahalı arabaya sahip olmak gerekiyor. Bu yüzden araba sahibi olanlar arasında da lüks araba sahibi olanlarla olmayanlar arasında bir ayrışma ortaya çıkıyor. Farklı olma hastalığı insanları bu sefer de çok pahalı arabalara yöneltiyor. Nitekim 4&#215;4 saçmalığı tam da bulunla ilgili. Bunun anlamı ben ortalama insanın binemediği arabaya biniyorum demek. Şimdilerde benim çocukluğumdaki kamyonların büyüklüğünde arabalar [cipler] kentlerin ana caddelerinde boy gösteriyor&#8230; Özel araba savunucularının bilinen gerekçesi bunun bir “özgürlük kaynağı” olduğu, istediği yere, istediği hızla istediği zaman gidebilme, istediği yerde durabilme, vb. Bu görüşte olanlar arasında maalesef Marksist solcular da var. Aslında sözü edilen özgürlüğün şimdiki dünyada pek bir reel karşılığı yok. Bu, arabanın sağladığı özgürlükten bahsederken, arabanın neden olduğu sayısız bağımlılıkların göz ardı edilmesinden kaynaklanıyor. Arabanın neden olduğu bağımlılıkların ve kötülüklerin yanında sağlanan özgürlüğün pek bir kıymet-i harbiyesi yok. Veya ne pahasına ‘özgürlük’ denecektir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Özel araba çılgınlığına, dolayısıyla otomobil-petrol emperyalizmine itiraz etmeden, üçüncü, dördüncü, beşinci&#8230; Köprüye itiraz etmenin bir kıymeti harbiyesi olmayacağı gibi [kaçınılmaz olarak gerisi gelecektir],  kapitalizme itiraz etmeden ve bir alternatif önermeden de özel arabaya itiraz etmek beyhudedir. Kapitalizme itiraz etmeden nükleer santrallere karşı çıkmak da öyle. Demek ki, sorunların çözümü, radikal olmayı, şeyleri ve olguları kaynağında tartışabilmeyi, asıl sorulması gereken soruları soracak yüksekliğe çıkabilmeyi gerektiriyor. Aksi halde sorunların da çözümsüzlüklerin de büyümeye devam etmesi ve dünyanın her geçen gün daha da yaşanamaz hale gelmesi kaçınılmaz..</p>
<p style="text-align: center;"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="614" height="92" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/otomobil-kopru-ve-kentin-olumu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uzmanı ve Uzmanlığı Nasıl Bilirsiniz?</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 23:37:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1367</guid>
		<description><![CDATA[Burjuva egemenlik sisteminde, gerçeğin anlaşılmasını sağlaması gereken bilgiler parçalanmış durumdadır. İnsanların bilinci bu parçalanmışlığın sonucunda oluşuyor. Yüksek düzeyde eğitimden [üniversite] geçip ‘uzmanlaşan’ kişi, realitenin küçük bir parçasına odaklanıyor. Ağacı görür de ormanı görmez... Hiçbir zaman bütünle parça arasında bağ kuramaz, sadece kendi ilgi alanına dair bilgi sahibidir. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Burjuva egemenlik sisteminde, gerçeğin anlaşılmasını sağlaması gereken bilgiler parçalanmış durumdadır. İnsanların bilinci bu parçalanmışlığın sonucunda oluşuyor. Yüksek düzeyde eğitimden [üniversite] geçip ‘uzmanlaşan’ kişi, realitenin küçük bir parçasına odaklanıyor. Ağacı görür de ormanı görmez&#8230; Hiçbir zaman bütünle parça arasında bağ kuramaz, sadece kendi ilgi alanına dair bilgi sahibidir. Aslında çelişik ve şaşırtıcı gelse de uzmanlık arttıkça cehâlet katsayısı da yükselir&#8230; Eğitim sistemi, eğitimden geçmiş olanların resmin bütününü görmesini, şeylerin gerçeğine nüfûz etmesini engelleyecek biçimde kurgulanmış durumdadır ve bu bir tesadüf değildir. Eğitim sistemi eğitilmiş olan diplomalıların sınıf değiştirmesini sağlar. Bu yüzden her toplumda ve her tarihsel dönemde belirli seviyenin üstünde eğitimden geçmiş olanlar daima toplum çoğunluğuna göre ayrıcalıklı bir statüye sahiptirler. Fakat şeylerin doğasında mündemiç çelişki, eğitilmiş kesim için de geçerlidir. Eğitim süreci eğitilmiş olanı bazı bilgilerle donatıp ‘uzmanlaştırırken’, aynı zamanda onu üretici işe yabancılaştırıp- ‘kötürümleştirir’ ve artık elinden başka hiç bir iş gelmez. Bu yüzden bürokraside görev alanlar manipülasyona açıktır. Üstlerin astlara her istediklerini yaptırabilmeleri, bu ‘kötürümleşmişlik’ durumuyla açıklanabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1366" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz/attachment/science-2"><img class="alignright size-medium wp-image-1366" title="Science" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/Science1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>XIX. yüzyılda sanayi kapitalizmiyle birlikte, işçiler proleterleştirildi. Ekseri sanıldığı gibi, proleter işçinin özdeşi değildir. Proleter demek <em>düşünme-tasarlama-bilme-yapma </em>yeteneğinden mahrum olmak anlamındadır. Kişi, yoksul olduğu için proleter değildir, proleter olduğu için yoksuldur. Başka türlü ifade edersek, yoksullaşma proleterleşmenin doğal sonucudur. Sanayi kapitalizmi koşullarında işçinin <em>düşünme-tasarlama-bilme-yapma</em> yeteneği makinaya aktarılmıştır. Ve o aşamadan sonra her işçi diğerinin benzeri ve biri diğerinin yerini alabilir, ona rakip olabilir durumdadır. Aynı bir makinanın bir diğerinin yerine kullanılması gibi&#8230; Bizde Arapça amale<em>, âmil </em>kelimesinden<strong> </strong>türemedir<strong> </strong><em>emeli olan, isteyen</em> anlamındadır. Dolayısıyla işi yapanın istek ve iradesine gönderme yapar. Proleter vasıfsızdır, artık kendi isteğiyle bir şey yapma yeteneğinden yoksundur. Birey olarak değersizleşmiş durumdadır.</p>
<p style="text-align: justify;">XX. Yüzyılda, özellikle de yüzyılın son çeyreğinde, proleterleşmede bir eşik daha aşıldı: Bu, <em>proleterleşmenin genelleşmesiydi. </em>Fransız filozofu Bernard Steigler’in isabetli bir şekilde <em>tüketicinin proleterleşmesi </em>dediği işte budur. Zira herkes tüketicidir. İnsanlar kendilerine dair hiçbir şey düşünemez, tasarlayamaz, yapamaz duruma geliyorlar. İnsanların yaşam alanı bir bakıma <em>uzmanlar</em> tarafından kuşatılmış durumda. Bir otelde kahvaltı salonunda bana eşlik eden kişi, masaya oturduğumuzda, “ceviz de alsaydın, çok faydalıymış’ demişti. “Faydalı olmasa insanlar bin yıllardır neden yesinler, bunu söylemenin ne anlamı var?”  dediğimde “uzman öyle diyor” karşılığını vermişti&#8230; Şimdilerde egemenler cephesinin iki unsuru olan politikacılarla uzmanlar arasında sıkı bir ittifak kurulmuş durumda. O kadar ki, nerdeyse “tüm iktidar uzmanlara” denecektir. Kapitalizm öncesi dönemde rahipler, din alimleri, bizde ulema, halka gerçek Tanrının ne olduğunu, gerçek îmânın ne olduğunu, ne olması gerektiğini, Tanrı’ya giden yolun nereden geçtiğini “bilirler” ve söylerlerdi. Sıradan insanların bu konuda fikir beyan etmesi söz konusu bile değildi. Şimdilerde kapitalizmin ürettiği teknik, dinin yerini aldı ve artık eskide olduğu gibi erişilmez değil ama bu işi ancak <em>uzmanlar </em>yapabiliyor&#8230; Her şeyin sırrını çözecek ‘sihirli anahtar’ artık uzmanların elinde&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Her şey metalaşıyor, teknikleşiyor ve olup bitenlerin ne anlama geldiğini sadece ‘konunun uzmanları’ biliyor. Mesela ‘uzman’ iktisat profesörü piyasanın neden tüm sorunların çözüm yeri olduğunu, hangi ekonomik politikanın neden uygulanması gerektiğini bilir. Zira piyasa rasyonelliğin, nesnelliğin&#8230; bilimselliğin timsâlidir. Eğitim, sağlık, sosyal, güvenlik, vb&#8230; hizmetlerinin neden özelleştirilmesi gerektiğini, neden parayla alınır-satılır birer metaya dönüştürülmesi ‘gerektiği’nde bilir,  zira söz konusu olan bir ‘uzmanlık işidir’&#8230; İflas eden bankaların neden kurtarılması gerektiği, ama iflas eden küçük esnafın, mülksüzleşip toprağından atılan köylünün neden desteklenmemesi gerektiğini, neden bu sorunu piyasa ekonomisinin ‘şaşmaz yasalarına’ bırakmak gerektiğini, böyle yapmanın neden iktisat biliminin ve piyasa ekonomisinin  ‘gereği’, dolayısıyla zorunlu olduğunu da bilir elbette. O gerçeğin tapusuna sahiptir ve meta mabedinin bekçisidir. Mesela devletin tarım sektörünü desteklemesinin ne kadar kötü bir şey olduğunu, ama sanayiciyi ve ihracatçıyı desteklemesinin neden gerekli olduğunu bilen de odur. Tarım sektörünün desteklenmesi ‘piyasa ekonomisinin’ işleyişini bozar, dengeleri alt-üst eder, enflasyonu azdırır, ‘kara deliği büyütür’&#8230; Oysa, bütçeyi ve hazineyi hortumlayan banka patronlarının kurtarılması ‘ekonomi biliminin’ bir gereğidir&#8230;  Güzelim mis kokulu muzun yetiştiği kendi toprağı üzerine beş yıldızlı oteller dikilmesi, ikinci konutlar [yazlık] yapılması ve muzun orta ve güney Amerika’dan ithal edilmesi piyasa ekonomisinin bir gereğidir. Bu saçmalığa karşı çıkmak bilime, teknolojiye, piyasa ekonomisinin ‘şaşmaz’ yasalarına karşı çıkmaktır, gericiliktir, uygarlık düşmanlığıdır, piyasa Tanrısına itaatsizliktir, zındıklık değilse dinazorluktur&#8230;  Eğer itiraz ederseniz bu haddinizi aştığınız anlamına gelir ki,  uzman olmadığınız bir konuda fikir beyan ederek, uzmanın uzmanlık alanına tecavüz etmiş olursunuz&#8230;  Eğer toplumun bu gününe ve geleceğine dair tüm hayatî kararlar kapitalist patronların ve politikacıların hizmetindeki uzmanlar, tarafından alınıyorsa, rotayı onlar belirliyorsa, neyin iyi, neyin kötü, neyin gerekli, neyin gereksiz olduğuna uzmanlar karar veriyorsa, yurttaş denilen bunun neresindedir? O zaman siyasi partiler, seçimler, parlamenterler, vb. ne gibi bir kıymet-i harbiyeye sahiptir ve böylesi koşullarda demokrasiden bu kadar çok söz edilmesi abesle iştigal etmek değil midir?</p>
<p style="text-align: justify;">O halde her şey sarpa sararken, araç duvara çarpmak üzereyken, bütün göstergeler kararmaya devam ederken, egemenler cephesinin hareket alanının hâlâ bu kadar geniş oluşu ve bu kadar kolay yönetebiliyor oluşu nasıl açıklanacak?  Bu sorunun cevabı ‘tüketicinin proleterleşmesi’ kavramından hareketle verilebilir. Kapitalist metalaşma, paralılaşma, teknikleşme, tüketimin yaşamın yegâne ereği mertebesine yükseltilmesi, insanların giderek insâni değerlere daha çok yabancılaşması [zira yaşam yiyip-içmeye  - bu arada asgari düzeyde yiyip-içemeyen milyonların varlığını da unutmayarak, zira kapitalizmde bu başka türlü olmazdı- mal mülk sahibi olmaya, daha çok tüketime indirgenmiş durumdadır], uzmanların tahakkümü ve reklamların baskısı, insanların düşünme, muhâkeme yapma, karşı çıkma, karşı proje oluşturma, itiraz etme, şeyleri asıl olması gereken zeminde tartışabilme yeteneğini dumura uğratıyor. Velhasıl tüketici, kavramın asıl anlamında <em>proleterleşiyor</em>. Bunu insanların beyinsizleşmesi olarak da ifade edebilirsiniz. Elbette bu kafalarının içinde beyin olmadığı anlamında değil ama artık pek kullanmadıkları bir beyin olduğu kesin&#8230; Zira insanları uzmanların ve reklâmcıların yönetmesi demek, düşünme yeteneklerini onlara devrettikleri, uzmanlar lehine düşünmekten vazgeçtikleri anlamına gelecektir. İnsanın düşünemez, tasarlayamaz, yapamaz, edemez duruma gelmesi, ürkütücü ve kaygı verici değil mi? Bu durumun sanki insanlığın normal haliymiş gibi algılanması, tartışma konusu yapılmaması, daha da vahimi bunun bir ‘ilerleme’, ‘kalkınma’, ‘muasır medeniyet seviyesini yaklaşma’, vb&#8230; olarak sunulması da rahatsız edici değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Buraya kadar söylediklerimizden uzmanların sadece kamusal alana dair sorunlarla [politika, ekonomi]ilgili karar verdikleri gibi bir anlam çıkarmak doğru olmaz. İnsanların tüm özel yaşamı ve insan varlığının tüm veçheleri de artık uzmanlar tarafından belirlenmekte, yönlendirilmekte ve yönetilmektedir. Mesela uzman “günde kaç litre su içilmesi gerektiğini biliyor ve öneriyor&#8230; kahvaltıda nelerin ne kadar yenmesi gerektiğin de&#8230; İnsanın ne zaman ne kadar su içmesi gerektiği neden bir uzmanlık konusu olsun. İnsan susadığında kanıncaya kadar su içer ve bunun için uzmanın uzmanlığına gerek duymaz ve duyması abestir&#8230; Beslenme uzmanı da nelerden ne kadar nasıl yenmesi gerektiğini söylüyor&#8230; işte günde şundan şu kadar ötekinden şu kadar ve şu zamanda&#8230; Böylece yeme-içme alışkanlığı standartlaştırılıyor. Bu durumun neden olduğu sayısız kötülükleri burada zikretmemiz gerekmiyor&#8230; Ve bu işin arkasında da gıda üreticisi ve pazarlayıcısı büyük kapitalist tekeller var. Kadın doğurduğu çocuğu uzmana başvurmadan büyütemiyor, çocuğuna bakmasını bilmiyor. Babanın çocuğuyla ilgilenmeye vakti yok. Çocuk yalnızlıktan, tecrit olmuşluktan, iletişimsizlikten kaynaklanan nedenlerden sorunlu hale gelince bir uzman psikologa başvuruluyor&#8230; Oysa çocukla gerektiği gibi ilgilenilse, ana-baba analığı-babalığı bilse, uzmana iş kalmazdı. Babanın-annenin çocukla ilgilenmeye vakti yok, zira çok çalışması, çok kazanması, çok harcaması gerekiyor. Kapitalist mantık onu daha çok tüketmeye zorluyor ve çocuğun odası dağ gibi oyuncaklarla dolu&#8230; Oyuncak üreten kapitalistin daha çok kâr etmesi için çocuğun odasının oyuncakla dolması gerekiyor. Sadece çocuk değil, hasta ve düşkün anne- babayla da ilgilenmeye vakitleri yok&#8230; Mümkünse huzur evine yollamayı ya da bakıcı tutmayı yeğliyor&#8230; Her iki halde de ana-babalar bir ‘fazlalık’ ya da ‘yük’ olarak görülüyor. Merak etmeyin böylece GSMH artıyor&#8230; GSMH arttığı sürece gerisi önemli değildir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İnsanlar evlerindeki onca şeyin nasıl kullanıldığını bilmiyor, kullandıkları şeylere yabancılaşmış durumdalar. Giderek her şey otomatize olup-mekanikleşiyor. Bu çılgınlığın son aşaması sürücü gerektirmeyen otomobil&#8230; Velhasıl insan beyni giderek kullanım dışı kalıyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Çiftçinin hangi tohumu kullanacağına, ne kadar kimyasal gübre, ne kadar zehir atacağına bu işin uzmanı karar veriyor. Bir bakıma çiftçi, tohum, kimyasal gübre, pestisit, herbisit üreticisi çokuluslu tarım-sanayi baronlarının esiri&#8230; Artık toprağı nasıl işleyeceğini bilmiyor ve giderek kavramın gerçek anlamında proleterleşip, kelimenin bilinen anlamında çiftçi-köylü olmaktan çıkıyor. Çokuluslu şirketin çıkarı her seferinde toprağa daha çok zehir atılmasını gerektiriyor ve her seferinde daha çok zehir atılan toprak ölüyor ve bu durum ‘uzmanlar’ tarafından bir ‘kalkınma’ başarısı olarak sunuluyor. Kimse toprağın kirlenmesinin neden suyun ve havanın kirlenmesinden daha vahim olduğunu tartışma konusu yapmaya yanaşmıyor. Zira o alan çokuluslu tekellerin ve onların beslemesi olan ‘uzmanların’ korunmuş alanıdır çünkü&#8230; Sendikalarda işçilerin ücretinin ne kadar artırılması gerektiğini bilen ‘toplu sözleşme uzmanları’ var. İşçi ücretlerinin düzeyi bir uzmanlık alanı mıdır? Sendikada uzmanın işi ne? İşçiler, şu kadar ücret istiyoruz diyecek durumda değil mi? Ücret artışı talep etmek için bir aracıya, “bu işin uzmanına mı” ihtiyaçları var? Aslında uzman sendika bürokrasinin hizmetinde ve sendika bürokrasisi de kaçınılmaz olarak sermaye ve devletin hizmetinde olduğuna göre, toplu sözleşme uzmanının da neyin hizmetinde olduğu açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Televizyonlarda uzmanlar ve medyatik aydınlar tartışma programlarına davet ediliyor ve onlara ‘konunun uzmanı’ deniyor. Bazıları her konunun uzmanı olacak ki, tartışılan sorun ne olursa olsun mutlaka ekranda. Onlar her şeyi bilen, her konuda söyleyecek sözü olan yetenekli ve birikimli insanlar, bu yüzden uzmanın en gelişmiş türü sayılmaları gerekir&#8230; Televizyonun yegâne amacı ve varlık nedeni kâr etmek ve kârı büyütmekken, uzman ve medyatik aydın neye yarıyor dersiniz? İki şeye yaradıklarını söyleyebiliriz: Birincisi, sorunun tartışıldığı izlenimini ve yanılsamasını yaratmak; ikincisi, uzmanın ve medyatik aydının ününü kullanarak daha çok reklam almak. Elbette reklamlarda ünlenip tartışma programlarına çıkanları da var&#8230; Zaten tartışmalar ‘kısa bir reklam’ arasına sıkıştırılıyor. Fakat, televizyon programcısı bir uzman davet ettiğinde güya <em>muhalifini</em> de davet ediyor&#8230; Böylece ‘farklı’ görüşleri karşı-karşıya getiriyor&#8230; Aslında uzmanın karşıtının da son tahlilde bir uzman olduğu gözden kaçıyor. Başka türlü ifade edersek, aynı paradigma dahilindeki iki uzman sayesinde, sanki farklı şeyler söyleniyor, savunuluyor izlenimi yaratılarak, insanlar aldatılıyor. Bir televizyon programcısı akıl edip mesela reklâmlarla ilgili bir tartışma programı yapsa, reklâmın nasıl bir kepazelik olduğunu savunan birini de davet edebilir mi? Geçerli paradigmaya gerçekten muhalif olan birini çağırmasına izin verilir mi? İzin verilmez zira muhalif zaten uzman sayılmaz, kimin uzman sayılacağı ‘başka’ kriterlere göre belirlenmektedir. Böyle bir şeye cesaret ve cüret etmek, televizyonun varlık nedenine bir saldırı sayılacağı için, programcının öyle bir şeye cüret etmesine asla izin verilmez, ama cüret ederse işinden olması ihtimal dışı değildir. Sonra da her şeyin serbestçe tartışıldığı safsatası&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalist mantık geçerli olmaya devam ettikçe ve her ileri aşamada, işlerin daha da sarpa sarması kaçınılmazdır. Zira, yegane ereği ve varlık nedeni kâr etmek olan meta uygarlığının, insanı insanlıktan çıkarmadan yol alması mümkün değildir&#8230; O halde iki şey: Birincisi kapitalizmin insanlığın ‘normal hali’ olamayacağının bilincine varmak; ikincisi de, bu durumun normal, gerekli, zorunlu, alternatifsiz, insanlığın yegâne ufku olduğu görüşünü geçerli bilinç haline getirmenin hizmetindeki “konunun uzmanlarından” uzak durmak. Elbette bu, iktidar ilişkilerinin ve onun gerisindeki mülkiyet ilişkilerinin hafife alındığı anlamına gelmemelidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.ozguruniversite.org"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="640" height="105" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/uzmani-ve-uzmanligi-nasil-bilirsiniz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Doksanbeş Yıllık Yalan, Kadrolu Yalancılar ve Kirlenmiş Vicdanlar&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/doksanbes-yillik-yalan-kadrolu-yalancilar-ve-kirlenmis-vicdanlar</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/doksanbes-yillik-yalan-kadrolu-yalancilar-ve-kirlenmis-vicdanlar#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Mar 2010 01:45:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1231</guid>
		<description><![CDATA[Yurt dışında yaptığım konferanslarda ve özel görüşmelerde şöyle bir soruyla karşılaştığım olurdu: “‘Ermeni sorunu’ Osmanlı İmparatorluğu dönemine  [1915] ait bir sorun olduğuna ve Cumhuriyetle Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edildiğine göre, Cumhuriyet Rejimi neden 1915’deki katliamı inkâr ederek başına iş açıyor? Bu talihsiz olay bizim yıktığımız ‘Eski Rejim’ zamanında olmuştur ve Cumhuriyet rejiminin bu işte bir dahli söz konusu değildir demeye yanaşmıyor?”... Doğrusu başlarda bu tür sorular bana mantıklı geliyordu ve ‘aslında haklısınız, bugünkü rejimin inkâr yoluna gidip başına iş açması saçma... gibi cevaplarla geçiştirmeye çalışıyordum. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yurt dışında yaptığım konferanslarda ve özel görüşmelerde şöyle bir soruyla karşılaştığım olurdu: “<em>‘Ermeni sorunu’ Osmanlı İmparatorluğu dönemine  [1915] ait bir sorun olduğuna ve Cumhuriyetle Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edildiğine göre, Cumhuriyet Rejimi neden 1915’deki katliamı inkâr ederek başına iş açıyor? Bu talihsiz olay bizim yıktığımız ‘Eski Rejim’ zamanında olmuştur ve Cumhuriyet rejiminin bu işte bir dahli söz konusu değildir demeye yanaşmıyor?”&#8230;</em> Doğrusu başlarda bu tür sorular bana mantıklı geliyordu ve <em>‘aslında haklısınız, bugünkü rejimin inkâr yoluna gidip başına iş açması saçma..</em>. gibi cevaplarla geçiştirmeye çalışıyordum. İlerleyen yıllardaki yakın tarih okumalarım, dananın kuyruğunun hiç de tevâtür edildiği gibi olmadığını anlamamı sağladı. Rejim inkârda ısrar ediyordu çünkü 1923’de ‘<em>Eski Rejimden’ </em>bir kopuş söz konusu değildi, Cumhuriyet yeni bir şey değildi, söz konusu olan eni-sonu bir hükümet darbesiydi [coup d’état], 1915 katliamının failleri birkaç eksiği-fazlasıyla adı cumhuriyet olarak değiştirilen devletin üst düzey yöneticileri olmaya devam ettiler&#8230; Dolayısıyla, <em>süreklilik</em> yok sayılarak neden inkâr yoluna gittikleri ve inkârda ısrarcı oldukları anlaşılamazdı. <em>Biz yapmadık </em>demesi gerekenlerin biz yapmadık, öyle bir şey olmadı diyebilmeleri mümkün değildi. O zaman geriye inkâr yoluna gitmekten, yalan söylemekten başka yol kalmıyordu. Fakat bir kere yalan söylendi mi, ilk yalanı sürdürmek için yeni yalanlar söylemek kaçınılmazdır ve çelişik olarak yalan yalancıyı rehin alır. Bu, günlük hayatta da böyledir, yalan ancak yeni yalanlarla sürdürülebilir&#8230; Türkiye’yi yönetenler ilk yalanı söylediklerinde, söyledikleri yalan tarafından rehin alındılar ve aradan 95 yıl geçtiği halde ‘şark cephesinde yeni bir şey yok&#8230;’</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1230" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/doksanbes-yillik-yalan-kadrolu-yalancilar-ve-kirlenmis-vicdanlar/attachment/firstlie"><img class="alignright size-medium wp-image-1230" title="FirstLie" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/FirstLie-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Yalan, rejimin yalanıysa ve toplum yaşamını angaje ediyorsa, yalanın sürdürülmesi, inkârın devamı, inkarcıların ve yalancıların seferber edilmesini gerektirir. İşte resmi tarihçi ve resmi ideoloji üreticisi tam da bu iş için gereklidir ve asıl misyonu ve varlık nedeni yalan üretmek ve üretilen yalanı büyütmektir. Üretilen yalan ne kadar büyükse o işi yapan tarihçi de o kadar <em>büyük tarihçi </em>sayılır ve yalanla beslenenler tarafından ödüllendirilir. Tarihçinin büyüklüğüyle yalanın büyüklüğü arasında doğru yönde bir ilişki vardır. Bir seferinde bir tanıdığım bir tarihçiden söz ederken  ‘<em>o Türkiye’nin en büyük tarihçisidir‘ </em>demişti, ben de <em>‘boyu mu? kilosu mu? yoksa ikiside mi büyük?..</em>’ diye karşılık verdiğimde, şaşkın gözlerle yüzüme bakmıştı&#8230; Ona resmi tarihçinin büyüğüne-küçüğüne dair söylediklerimden de pek bir şey anlamamış gibiydi&#8230; Resmi tarihçi esas itibariyle iki şey yapmaya memur edilmiştir: Karartmak ve parlatmak, bu amaçla da toplumsal belleği yok etmek<a href="#_ftn1">[1]</a>. Toplumsal belleğin yok edilmesi, işlenen insanlık suçlarının, katliamların, vb. hesabının sorulmasını engelleme işlevi görür.  Resmi tarihçinin işi  ‘şanlı bir geçmiş’ üretmektir. Geçmişin şanlı olabilmesi için kirli kısımlar ayıklanmalı, utanılacak ne varsa temizlenmelidir. Elbette şanlı bir geçmiş kurgusuyla amaçlanan sadece gurur duyulacak bir geçmiş yaratmak değildir. Şanlı geçmişin bugüne ve geleceğe uzanan bir işlevi de vardır: Şanlı geçmiş bugünün kötülüklerine katlanmayı da sağlar&#8230; Yaşanmış bir olayın hatırlanmasını, konuşulmasını, tartışılmasını engellemenin yollarından biri onu tabulaştırmaktır. Bilindiği gibi tabu: <em>yasaklanarak korunan </em>anlamındadır. TC’nin egemenleri ayıbı örtmenin bir yolu saydıkları için Ermeni sorununu tabulaştırıp, ona dokunulmazlık kazandırdılar. Onca yıl yalanda ısrar ettiler ama bilmedikleri bir şey vardı: bu dünyada yalanı ebed-müddet sürdürmek mümkün değildir. Boşuna  ‘gerçek inatçıdır’ denmemiştir&#8230; Yalan ve inkârda yüzyıllık ısrar, şimdilerde artık sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Gerçi geçen süre insan yaşamı söz konusu olduğunda uzundur ama toplum yaşamı, insanlık tarihi söz konusu olduğunda sadece küçük bir parantezdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette sorun sadece Türkiye’yi, Türkleri, Ermenileri angaje etmiyordu, uluslararası siyasetin de odağında yer alıyordu ve başka türlü olması mümkün değildi. Türkiye’nin yalanı ve inkârı sürdürebilmesi, emperyalist devletlerin dahli olmadan mümkün değildi. Emperyalist güçler Ermeni sorununun Türkiye’nin yumuşak karnı olduğunu biliyorlardı ve onu her dönemde politik-ekonomik-jeopolitik-jeostratejik çıkarları için kullandılar ve kullanmaya devam ediyorlar. T.C. rejiminin suç ortağı olmak onlar için son derece kârlı bir şeydi. TC’nin yalanı sürdürmekteki kararlılığı ve yalan tarafından rehin alınmışlığı, emperyalist odakların şantaj yeteneğini artırdı. Dolayısıyla ve maalesef ‘Ermeni sorunu’ iki tarafın ikiyüzlülüğünün kesişme noktasında bir sorun olarak kalmaya devam etti, ediyor. Her yılın 24 Nisan öncesinde ABD Kongresinde Ermeni şantajı gündeme geliyor ve TC’den ‘doyurucu’ tavizler koparılınca dosya bir yıllığına kapatılıyor ve bu utanç verici oyun kaldığı yerden devam ediyor. Ermeni halkının yaşadığı trajedi, çekilen acılar birileri tarafından paraya çevriliyor. Emperyalist İngilizlerin, Fransızların, Almanların, Amerikalıların, vb. Ermeni halkının kaderiyle başka türlü ilgilenmeleri mümkün olabilir miydi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Maaşlı yalancılar sadece resmi tarihçiler değil&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de tarihi tahrif etmeye, yalan üretmeye memur edilmiş tarihçilere, ‘uzmanlara’, ‘sosyal bilimcilere’, vb. ödenen maaş, emperyalist dünyadaki, özellikle de ABD’deki yalancılara ödenenin yanında devede kulak kalır. Her yıl yalanı sürdürmek için ABD’li ‘büyük tarihçilere’, lobicilere, politikacılara, anlı-şanlı senatörlere, medya mensuplarına, vb. TC’nin bütçesinden milyonlarca dolar ödeniyor. Bazı tahminlere göre sadece ABD’deki lobicilere ödenen paranın bazı yıllar 15 milyon doları aştığı tahmin ediliyor. Bu saçmalık nasıl açıklanabilir? Nasıl gerekçelendirilebilir ve nasıl savunulabilir? Yoksul halktan alınan vergilerle ‘uygar dünya’nın zengin yalancılarını ‘beslemenin’ etik-mantıkî-insânî bir açıklaması mümkün müdür? Bu, Türkiye’nin ‘ulusal çıkarı’ için mi yapılıyor? Eğer öyleyse bir şeyin ‘ulusal çıkar’ olduğuna kim neye göre karar veriyor ve bu dünya’da ‘ulusal çıkar’, ‘milli menfaat’ diye bir şey mümkün müdür? Bir devlet kendi yalanını sürdürmeyi emekçi halktan aldığı vergilerle finanse ettiğinde, bu hangi gerekçeye dayandırılabilir?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Şantaj-karşı şantaj diyalektiği </strong></p>
<p style="text-align: justify;">ABD ya da  ‘hür dünyanın’ uygarlık timsali emperyalist devletlerden biri Türkiye’ye silah ya da başka bir şey satmak ve/veya Türkiye’de bir ihale kotarmak, jeopolitik-jeostratejik amaçları için Türkiye’yi kullanmak için politikacıları ve medyayı harekete geçirerek, Ermeni kozunu oynuyor. Ermeni tasarısı Senatonun, Temsilciler Meclisinin, parlamentoların gündemine alınıyor ve bir pazarlıktır başlıyor. Türkiye’de Dışişleri, TBMM, Hükümet teyakkûz durumuna geçiyor. Irkçı-milliyetçi hezeyanları kabartmak üzere hemen devlet medyası harekete geçiriliyor. Tasarının geri çekilmesi için Milletvekilleri seferber oluyor. Şantajcılar istediklerini alıyor ve dosya ‘şimdilik’ kapatılıyor&#8230; Eğer karar çıkarsa Türkiye güya misilleme yapıyor ‘kozlarını’ oynuyor, kararın alındığı ülkenin mallarına göstermelik bir boykot hamlesi yapılıyor, ihalelerin iptal edileceği söyleniyor. Bu sefer çokuluslu şirketlerin karşı-şantajı gündeme geliyor: “Eğer boykot devam ederse sermayemizi geri çekeriz, ekonominiz çöker&#8230;” tehdidi&#8230; ‘Ekonominin gereği’ denilenin bir gereği olarak boykot daha başlamadan bitiyor. Böylece Türk Milleti tepkisiz kalmamış, ‘ulusal onur’ korunmuş, milli duygular kabarmış oluyor&#8230; ABD Temsilciler Meclisinde oynanan son sirk oyunu, kepazeliği bir kere daha ortaya koydu. ABD silah tekelleri tasarıya karşı çıktılar. Bizim hükümet de ‘dikkat edin sizden 8 milyar dolarlık silah alıyoruz’ dedi&#8230; Aslında emperyalist devletlerle TC arasında adı konmamış zımnî bir anlaşma geçerli. TC için yalanı sürdürmek bir başarı sayılıyor ve yalanın sürdürülmesi gerekiyor. Emperyalist ülkeler de TC’nin egemenlerine: “yalanın üstünü örtmene bir şartla evet derim: ‘bana şunu- şunu vereceksin ve şunu- şunu yapacaksın” diyor. Kapitalist-emperyalist çıkarlar Ermeni sorununu pazarlık konusu yaparak ve paraya çevirerek yol alıyor ve bazı naif insanlar da sorunların çözümünü onlardan bekliyor! Oysa sorun doğrudan insanlık vicdanını angaje ediyor. Ermeni sorununun kaynağında baştan beri emperyalist çıkarlar yatıyor&#8230; Aksi halde bunca zamandır üstünü örtmek mümkün olmazdı&#8230; Yapılması gereken, birbirini besleyen bu iki ikiyüzlülüğü teşhir etmektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Gerçekle yüzleşmenin gerekliliği</strong></p>
<p style="text-align: justify;">XX’inci yüzyılın başında, özellikle de 1915 ve sonrasında bu topraklarda yaşayan Hıristiyan halklar tasfiye edildi. Bu işi emekçi halk yapmadı. Zaten halkın böyle bir şey yapması mümkün değildir. Halkın bu tür patolojik işlere teşebbüs etmesi, insanlık suçu işlemesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu işi İttihatçı siyasetçiler yaptı. İttihatçılar yaptı ve bir kesim de yapılan etnik ‘temizlikten’ nemalanıp zenginleşti ve katliamcıların suç ortağı oldu&#8230; İttihatçıların işlediği insanlık suçuna bu halkı ortak etmek, asıl katilleri aklamak anlamına gelir. Onun için şeyleri adıyla çağırmak, yerli yerine koymak, yalandan uzak durmak gerekiyor. Biz İttihatçı katillerin suçuna asla ortak olmak istemeyiz, bu toplumun insanları işlemedikleri bir suçtan dolayı insanlık vicdanında mahkûm olmak istemezler. Sadece bu neden bile tarihimizle neden yüzleşmek zorunda olduğumuzu göstermeye yeter&#8230;  O halde yapılması gereken şey zor değil: Birincisi, resmi tarihin ve resmi ideolojinin yüz yıllık yalanından kurtulmak, gerçeği kabullenmek, şeyleri adıyla çağırmaya cesaret etmek; ikincisi de ırkçı-milliyetçi hezeyanlara prim vermemek gerekiyor. Aksi halde vicdanlar kirlenmeye, kirletilmeye devam edecektir. Son dönemde politikacılar ve devlet ricalinin yükseklerindekiler;  ‘bu iş tarihçilere bırakılsın’ demeye başladılar. Her halde ‘kendi’ resmi tarihçilerine güveniyorlardır&#8230; kimbilir. Anadolu denilen toprakların tüm Hıristiyan halklardan [Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Keldaniler, vb...] temizlendiği ortadayken, hâlâ tarihçilerin söyleyecek sözü var mıdır dersiniz? Zira durum tarihçilere, hele hele ‘resmi tarihçilere’, ‘konunun uzmanlarına’  bırakılmayacak kadar önemli olduğuna göre&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">18 Mart 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> Bkz: “<em>Neden Resmi Tarih?” </em>içinde <strong>Reel Atatürkçülük</strong>, Özgür Üniversite Kitaplığı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/doksanbes-yillik-yalan-kadrolu-yalancilar-ve-kirlenmis-vicdanlar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çürüme kokuşmaya dönüşürken&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/curume-kokusmaya-donusurken</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/curume-kokusmaya-donusurken#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Jan 2010 14:41:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1028</guid>
		<description><![CDATA[Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda... “Memleketin sahipleri” geride kalan yaklaşık seksen yıllık dönemde tam bir koloniyalist rejim üslubu sergilediler. Rejimin halka bakışı tipik bir koloniyalist rejim uslubuydu ama koloniyalistin kolonize ettiğinin dilini konuşuyor olması ve ideolojik manevra yeteneği, rejimin gerçek niteliğinin tartışılmasını ve anlaşılmasını engelledi.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Temelleri 1908 sonrasında atılan ama asıl rengini 1920’li 1930’lu yıllarda alan Kemalist otokrasi, artık çürüme aşamasını geride bırakıp kokuşma aşamasına girdi. Şimdilerde her tarafı kötü kokular sarmış durumda&#8230; “Memleketin sahipleri” geride kalan yaklaşık seksen yıllık dönemde tam bir koloniyalist rejim üslubu sergilediler. Rejimin halka bakışı tipik bir koloniyalist rejim uslubuydu ama koloniyalistin kolonize ettiğinin dilini konuşuyor olması ve ideolojik manevra yeteneği, rejimin gerçek niteliğinin tartışılmasını ve anlaşılmasını engelledi. Değişmez paraloları <em>halkı adam etmekti&#8230; </em>Halkın ne zaman ve nasıl adam olacağına da kendileri karar vermek kaydıyla&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-1029" title="Contirkan" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/01/Contirkan-250x140.jpg" alt="Contirkan" width="250" height="140" />Aslında gözden kaçan bir şey vardı: Otokrasinin varlığı, halkın adam olamamasına, çocukluk aşamasını geçememesine, hep çocuk olarak kalmasına bağlıydı. Bunun için ne gerekiyorsa yaptılar.  Okullarda, üniversitelerde verdikleri eğitimle insanların düşünme yeteneğini dumura uğrattılar, toplum vicdanının kirlettiler, aralıksız uyguladıkları baskı, şiddet, devlet terörü, yıldırma, katliam ve siyasi cinayetlerle tuhaf bir <em>omerta kültürü</em> [duymadım, görmedim, bilmiyorum],  ‘suskun, <em>‘uslu’</em> bir toplum’ yaratmayı başardılar. Öyle bir rejim ki, insanlar başları belaya girmeden yaşamanın çaresi olarak, <em>yokmuş gibi davranmaya, yokmuş rolü yapmaya </em>zorlandılar ve maalesef öyle davranır oldular&#8230; Kemalist rejimin en büyük kaygısı ve korkusu insanlarda yurttaş bilincinin gelişmesi ihtimaliydi. Yurttaşı, <em>özgürlük, sosyal eşitlik ve haysiyet bilincine sahip, kendini toplumun eşit haklara sahip bir bireyi olarak gören, kamusal alanda söz sahibi olduğu-olması gerektiğini düşünen, toplum sorunlarına dair söylenecek sözü olan birey</em> olarak tanımlayabiliriz. Oysa Kemalist otokrasinin vazgeçilmez paralosı: <em>hak yok vazife vardır </em>şeklinde formüle edilmişti&#8230; Aslında bunun açılımı: <em>yurttaş yok köle var </em>şeklinde yapılabilir&#8230; Yurttaş bilincinin oluşmasını/gelişmesini engellemek için, resmi tarih, resmi ideoloji, polis, savcı, mahkeleler ve cezaevleri, aralıksız işbaşındaydı ve işbaşında. Elbette bu süreçte ‘hür basının ‘<em>değerli’ </em>katkılarını hatırlamamak olmaz. Bütün bu zaman zarfında “hür basın” toplum vicdanının kirletilmesinde önemli bir işleve sahip oldu. Rejim, hiçbir şeyden  özgürlük ve demokrasiden korktuğu kadar korkmadı. ABD başkanı Jimmy Carter’in “<em>bizim oğlanlar” </em>dediği cuntacı generallarin ünlü ‘hukuk alimlerine’ yaptırdığı anayasanın başlangıç kısmına, TC’nin <em>“demokratik laik ve sosyal bir hukuk devleti”</em> olduğu yazıldı. O gün bu gündür de şu ‘hukuk devleti” terânesi yüksek devlet erkânının, politikacı denilen taifenin, bilimi kendinden menkul akademi üyelerinin, memleket meseleri hakkında derin bilgi sahibi köşe yazarlarının dilinden hiç düşmedi. Uzağa gitmeye gerek yok, sadece Hrant Dink cinayeti, öncesi ve sonrasında olup-biterlere kaba bir bakış, şu<em>‘hukuk devleti’ </em>denilenin ne menem bir şey olduğu hakkında fikir verirdi. Biraz daha deşmeyi iş edinen de, bu ülkede geçerli hukuk sisteminin aslında <em>adaleti katletme </em>misyonuna koşulmuş oduğunu görmekte gecikmezdi&#8230; Bizde  söz konusu olan <em>kutsal devletin </em>hukukudur ve asıl misyonu da <em>kutsal devleti </em><strong>halktan<em> </em>korumaktır</strong><em>. </em>Asıl koruyucu ve kollayıcının da ‘kahraman ordumuz’ olduğu herhalde herkesin mâlûmudur&#8230; Siz o tekerlemenin herkesin ağzında olduğuna bakmayın. Bu dünyada hukuku olmayan bir devlet yoktur, öyle bir şey mümkün de değildir. Devlet varsa hukuku da mutlaka olmak zorundadır. Asında bu keçi kıllıdır demek gibi birşeydir. Siz hiç Keçiden bahsederken kılı da telaffuz edeni duydunuz mu? Öyleyse sorun redir? Sorun ideolojik mistifikasyon yaratmakla, yalan söylemekle, kafaları bulandırmakla ilgilidir. Netice itibariyle yapılan şey, adaletsizliği gizleme amaçlı bir manipülasyondur. Aslında yaşananlar, olup-bitenler dikkate alındığında, cunta anayasasının ikinci maddesinde TC’nin niteliğine dair söylenenler, insanlara hakaret değilse en azından onlarla alay etmek demektir ama bu güne kadar hiç sorun edilmedi ve edilmiyor. Bütün bu zaman zarfında gerçek bir muhalefete de yaşama şansı tanınmadı. Muhalefet olarak sunulana/ sanılana da, gerçek muhalefetin ortaya çıkmasını engellemek için/kadar izin verildi. Elbette ‘hırsızın hiç kabahati yok mu’  denecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte, nurlu ufuklara doğru hızla koşan, muasır medeniyeti yalakaması, sadece yakalamak değil, <em>üstüne çıkması </em>an meselesi olan, <em>modernliğinden, ilericiğiliğinden, çağdaşlığından </em>asla şüphe edilmeyen TC böyle bir şey&#8230; Her şey <em>kutsal devlet için,</em> kutsal devletin <em>ihtiyacı kadar</em>&#8230; Onun dışındaki her şey, her hak, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebi, devlet düşmanlarının, bölücülerin, <em>devletimizi yıkmak, vatanımızı bölüp-parçalamak isteyenlerin </em>marifetidir ve ‘devletin ülkesi ve milleti için’ en büyük tehlikedir. Bu ülkenin anlı şanlı profesörleri, şu <em>devletin ülkesi ve milleti</em> denilen saçmalığı bir kerecik olsun sorun etmişler midir? Etselerdi profesör yapılıp-ödüllendirilirler miydi? Yukarda, TC’nin koloniyalist bir rejim olduğu, “kendi” halkını kolonize ettiği boşuna söylenmedi. <em>Devletin ülkesi ve milleti </em>demek, orada ilişki tersliği var demektir, zira devletin milleti olmaz, milletin devleti olur, olması gerekir. En azından modern çağda öyle olması gerekirdi&#8230; Bir insan herhangi bir ülke sorunuyla ilgili, kamusal bir sorunla ilgili bir fikir beyan ettiğinde [ki, en doğal, en vazgeçilmez hakkıdır ve haysiyetli insan olmanın da, yurttaş olmanın da bir gereğidir] resmi ideolojinin çizdiği sınırın dışında birşey söylediğinde ve/veya yazdığında, <em>hain</em> ilan edilip cezalandırıyorsa, orada geçerli rejime yakışan ad ne olabilir? Öyle bir modern rejim ki, <em>farklı düşüneni hain, muhalifi düşman </em>ilan ediyor, cezalandırıyor, aç bırakıyor, hapse atıyor, katlediyor, ideolojik linçe maruz bırakıyor, taamüden öldürüyor&#8230; Daha ne zamana kadar şeyleri adıyla çağırmamakta ısrar edilecek?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kemalist otokrasi artık gününü doldurdu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiyedeki rejim hep açık veya gizli bir otokrasi olarak varoldu. Başlarda militer/sivil yüksek bürokrasi, komprador kapitalist sınıf ve ağalık/şıhlık ittifakına dayanan egemen sınıflar bloku, şimdilerde kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak, militer/sivil yüksek bürokrasi ve kapitalist sınıf ittifakına dönüşmüş durumda. Türkiye’de derin bir Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşmanın varlığı, sınıf ittifakının <em>özgünlüğünü </em>bilince çıkarmayı zorlaştırıyor. Buradaki durumun da emperyalist ülkelerdekinin bir benzeri olduğu sanılıyor. Doğrusu öyle bir yanılsama yaratan bir yapı ve görüntü yaratmayı başarmışlardı&#8230; Türkiye’deki kapitalist sınıf  devlet serasında yetişmiş bir sınıftır. Bu yüzden hiçbir zaman bir başına rotayı belirleyecek yüksekliğe çıkamadı. Parlamento da <em>Eski Rejimden </em>koparılmış bir mevzi olmadığı için, içi boş midye kabuğundan başka birşey değildi. Bunun da gerisinde ısrarla yazdığım gibi, bu ülkenin tarihinde bir <em>modernite ve aydınlanma devrimi </em>yaşanmamış olması yatıyor. Bu durum, militer/sivil yüksek bürokrasiye büyük bir manevra alanı sağladı. Her ne kadar 1946-50’den sonra <em>çok partili sisteme</em> geçilse de söz konusu olan gerçek anlamda bir çok partili sistem değil, <em>düşük yoğunluklu </em>bir otokrasiydi. Kurulan/kurdurulan, kurulmasına izin verilen siyasi partiler, tam bir muvazaa [danışıklı dövüş] unsuruydu ve asıl amaç otokrasiyi <em>görünmez </em>hâle getirmek, <em>gizlemekti. </em>Otokrasi, belirli aralıklarla yapılan darbeler ve müdahalelerle <em>sapmaları </em>önleme yoluna gitti. Eleştiri, ifade, örgütlenme özgürlüğü, muvazaa partileri döneminde de yasaklanmaya devam etti. Ancak resmi ideoloji dahilinde konuşmaya/ yazmaya izin verildi. Sadece ‘devletimizin ihtiyacı olan örgütlere’ yaşama şansı tanındı, onun dışında kalanlar ‘yasa dışı’ veya ‘istenmeyen’ ilân edildi.  Durum böyleydi ama bir dizi ‘modern’ söylem, kurum ve mekanizmayla gerçek durumu, rejimin otokratik niteliğini görünmez kılmayı, gizlemeyi başardılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Lâkin bu dünya’da herşey sonludur, aynı dünyanın da sonlu olduğu gibi&#8230; Şimdilerde Kemalist otokrasi artık kendini yeniden üretemez hale geliyor. Otokratik/baskıcı rejimler özgür tartışmayı/ düşünce özgürlüğünü yok ederek varoluyorlar ama uzun dönemde kullandıkları silahın kendilerini vurması kaçınılmazdır. Zira, resmi ideolojinin geçerli olması, özgür tartışmanın yasaklanması demek, doğası gereği dinamik bir varlık olan toplumu bir cendereye sokmak demektir ki, sürekli yenilenen, değişen dinamik bir süreç olan toplum, belirli bir eşik aşıldığında o kalıbı kırmak durumundadır. Şimdilerde Türkiye’de yaşanan gerilim öyle bir eşiğe ulaşıldığının göstergesi. Bunun da iki nedeni var: birincisi, rejim çürümenin de ötesine geçip, kokuşmuş durumda. Bu, tartışmanın, özgür düşüncenin yasaklandığı rejimlerin değişmez kaderidir.  Kanser tüm bünyeyi sarmış, metastas yapmış, artık rejim inandırcılığını yitirmiş durumda; ikincisi, birincinin de bir sonucu olarak, insanlar artık soru sorabilir duruma gelmekte. İnsanlar bir kere soru sormaya başlamaya görsün, arkası gelecektir&#8230; Şimdilik otokrasi toplumda yaratmayı başardığı yapay bölünmüşlüklerle [laik/ müslüman, vb.] hâlâ ‘etkin’ bir aktörmüş gibi görünse de, artık yolun sonuna gelindiğini söylemek mümkündür. Darbe heveslerinin kursaklarında kalması o yüzden&#8230; Şeylerin yerli yerine oturması, insanların asıl çelişkinin bilincine vardığı, yapay bölünmüşlüğün ötesine geçebildiği durumda mümkündür ki, asıl çelişki sömüren/sömürülen, ezen/ezilen çelişkisidir. Toplum sınıflara bölündüğü dönemden beri ezen/ezilen, sömüren/sömürülen çelişkisi ve mücadelesi devam ediyor ve bu mücadele insanlık varoldukça da devam edecek&#8230; Tâ ki, o kadim çelişki ortadan kalkıncaya kadar&#8230; İnsanlık söz konusu temel çelişkiyi aşma mücadelesinden asla vazgeçmeyecek, aksi halde insanlığın bir geleceği olmazdı&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.ozguruniversite.org"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="635" height="95" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/curume-kokusmaya-donusurken/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Marksizm bir ideoloji değil teoridir&#8230;</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/mariksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/mariksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 05 Dec 2009 15:59:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=859</guid>
		<description><![CDATA[Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirliğini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><span style="color: #993300;"><strong><em>Söyleşi: Merdan Özüdoğru</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hocam ilk sorum şu: ‘Devrimi Yeniden Düşünmek’ başlığını taşıyan yazınızda, <em>“</em>&#8230; <em>eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, reifiye bilgi haline getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi”</em></strong> <strong>diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teori eleştirelse teoridir, eleştirdiği için, eleştirebildiği için teoridir. İdeoloji gerçeğin üstünü örtmek, anlaşılmasını engellemek, velhasıl teorileştirilmesini, anlaşılabilirligini engellemek içindir. Teorinin önü açıktır, eleştiriye dayanır ve eleştiriyle yol alır. Oysa ideoloji tartışmayı yasaklar. Verili durumu esas alır ve ona itaati vâzeder&#8230; Başka türlü ifade edersek, ideoloji anti-teoridir. Marksizm esas itibariyle eleştirel bir teoridir. Düşünmek eleştirmektir. Biliyorsunuz Fransız filozofu Alain, <em>“düşünmek hayır demeyi bilmektir”</em> diyordu. Etimolojik kökeni Kadim Grekçe <em>theorien </em>olan teori, bakmak, gözlemek, incelemek&#8230; demek. Anlamanın yolu radikal eleştiriden geçer, eleştiri yoksa anlama diye birşey, dolayısıyla teori de yoktur. Kim şeylerin anlaşılmasını ister, kim anlaşılmamasını, üstünün örtülmesini ister? Bu yüzden entellektüel ideolojik dayatmaların karşısında durabiliyorsa entellektüeldir. Entellektüeli entellektüel yapan onun herşeyi eleştirebilme istidadı, iradesi ve yeteneğidir. O hiçbir tabuya hiçbir ‘resmi gerçeğe’ itibar etmez. Hiçbir kiliseye tâbi değildir. Duruşu, konumlanışı sadece düşünsel-entelletüel mahiyette değil, aynı zamanda etiktir.  Kimin neden eleştiriye ihtiyacı var, kimin neden şeylerin, olguların, süreçlerin üstünü örtmekte çıkarı var? Entellektüel, şeylerin neden ve nasılını merak edendir. Bu amaçla işe soru sorarak başlar. Marx’ın ilk önemli eserlerinden birinin başlığı ‘<em>Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ </em>idi. Eleştirel olduğu için düşünceyi ileriye, bir üst basamağa taşıyabildi. Onun ardından gelenlerin Marx’ı eleştirmek de dahil, eleştiriyi bir üst aşamaya taşımaları gerekirken, orada durdular. Sadece durmakla da kalmadılar Marx’ın teorisini dondurdular ve onu tuhaf bir ideolojiye dönüştürdüler. Marks’ın teorisi Stalinizimle birlikte kutsallaştırılıp-tabu haline getirildi&#8230; Tabu yasaklanarak korunandır&#8230; Belirli bir eşik aşıldığında artık teoriden eser kalmamıştır. Bir kere teori ideolojiye, karşıtına dönüştürüldüğünde artık aydınlatmaz, karartır&#8230; Marx, yaşadığı dönemde kendi teorisinin başına gelecekleri sezmiş olacak ki, ‘<em>ben marksist değilim’ </em>demişti&#8230; Fizik alanından bir örnek verelim. Mesela Albert Einstein, fizik bilimini bir üst aşamaya nasıl taşıyabildi? Galileo’yu, Newton’u eleştirebildiği için&#8230; Marx sonrası marksistlerin Marx’ı da eleştirerek yola devam etmeleri gerekiyordu ama tam tersini yaptılar, teoriyi dondurdular. Elbette her zaman istisnalar vardı ama sonuçta istisna kuralı doğrulamak için değil midir? Oysa bir teorinin hayatiyeti eleştirdiği, eleştirebildiği durumda mümkündür. O zaman ne oldu, Gramsci anlamında ideolojik hegemonya üstünlüğü karşı tarafa geçti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img class="alignright size-medium wp-image-860" title="Baskaya" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/12/Baskaya-250x140.jpg" alt="Baskaya" width="250" height="140" />Onun için mi yazınızın başlığını ‘devrimi yeniden düşünmek’ olarak koydunuz? Bu sol devrimi artık düşünmüyor demeye mi geliyor? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teori ideolojiye dönüştürüldüğünde, eleştirel devrimci bir teori olan marksizm artık sahnede yoktu. Her ağzını açanın söze Marx’la başlaması, tuhaf bir folklor haline geldi&#8230; Sol, düşünmeyi, sorgulamayı, araştırmayı bir yana bıraktı. Sanki Fuerbach üzerine 11. tez bu sefil tavrı benimsemenin gerekçesi yapıldı. Biliyorsunuz 11. Tez : “ <em>Filozoflar bu güne kadar dünyayı yorumlamakla yetindiler, oysa sorun onu değiştirmektir’ </em>der. Buradan Marx sonrası sol şöyle bir sonuç çıkarmış gibi görünüyor: ‘ <em>anlama işi tamamsa ve bu işi de Marx yaptığına göre, biz de artık değiştirme işine girişebiliriz&#8230;</em> Maalesef Ortalama bir sol parti yöneticisinin, ortalama bir militanın yaklaşımı budur&#8230; Okumaz, araştırmaz, merak etmez, çevresinde hâlâ bu işle ilgilenen kalmışsa onu suçlar, küçümser&#8230; Bu kafayla dünyayı değiştireceğini sanır. Ona göre reçete hazırdır, yapılması gereken reçeteyi uygulamaktır, önemli olan <em>eylemdir&#8230;</em> Burjuva kafasıyla yeni ve farklı birşey yapacağını sanır.<em> </em>Siz bir kere pusulayı şaşırdınız mı, artık istediğiniz kadar <em>eylem </em>yapın bir kıymet-i harbiyesi yoktur.   Bir kere sol saymadığı, ‘kendinden saymadığı’ hiçbir şeyi okumaz. Solda da sadece kendi örgütünün, partisinin, fraksiyonun yazdıklarını okur ama onların birşey yazması, yazdıklarının bir kıymet-i harbiyesi olması pek mümkün değildir. Böylece okumamanın mazereti de üretilmiş oluyor ve devrimci militan huzura kavuşuyor. Beyin bir tek sizde yok ki, karşı taraftakiler de pek ala düşünebilir ve düşünüyor. Yaklaşık son 30-40  yılda sol dışında herkes düşünüyor, yazıyor, anlamaya çalışıyor kimisi burjuva düzenini meşrulaştırmak için, kimisi de entellektüel kaygılarla, namusluca&#8230; ama solun o tarakta bezi yok gibi&#8230; Mesela günümüz kapitalizminin ortaya çıkardığı sayısız kötülüklere dair soldan derinlemesine tahliller son derecede yetersizdir. Solun bir kültür endüstrisi eleştirisi yok, bir teknoloji eleştirisi, bir reklam eleştirisi yok&#8230; Yeni proleterleşme biçimine dair söyleyecek sözü yok&#8230; Bu alanlar önemli birer ideolojik hegemonya alanı değil mi? Bazı kalıpları sürekli tekraralayan bir sol bu&#8230; Bu kafayla yeni ve farklı birşey söylemesi de, yapması da zaten mümkün değil.  Benim demek istediğim şu: Biz ideolojik hegemonya savaşını kaybettik, düşünsel-kültürel hegemonya üstünlüğünü karşı tarafa kaptırdık. Bir kere bunu kabullenmek zorundayız. Hiç birşey olmamış gibi davranmanın, kendini aldatmanın bir mânâsı yok. Eğer bu savaşı yeniden kazanmak istiyorsak, ideolojik hegemonya üstünlüğünü yeniden ele geçirmek istiyorsak, işe yeniden düşünerek başlamamız gerekiyor. Yani geçmişin ikircikli olmayan radikal bir eleştirisini yaparak işe başlamamız gerekiyor&#8230; Yeniden düşünmeye başlamamız gerekiyor. Biliyorsunuz, düşüncenin eyleme önceliği vardır, düşünerek ve anlayarak bir işe girişirsiniz&#8230; Elbette bu düşünceyle eylem arasındaki diyalektik ilişkinin hafife alınmasını gerektirmez.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neden böyle oldu peki? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teori şeyleştirildiği, reifiye edildiği, dondurulup-kalıplaştırıldığı, ideolojiye dönüştürüldüğü için&#8230;  Reifiye olmuş [şeyleşmiş] bilgi ölü bilgidir ve ölü bilgiyle gerçeği anlamanız, bilince çıkarmanız mümkün değildir&#8230; O zaman düşündüğünüzü sanırsınız ama esasında boşa kürek çekiyorsunuzdur&#8230; Sosyal süreç sürekli değişip, yenileniyor, <em>değişimi yakalayıp-bilince çıkarmak, yeni düşünsel araçlara [eleştirel teoriye] sahip olduğunuz durumda mümkündür. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Teorinin ideolojiye dönüşüp, içinin boşalması ne zamana rastlıyor? Stalinizmle Marksist düşünceden bütünüyle kopulduğu söylenebilir mi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bence süreç, Stalinizmin yerleşmesinden önce başladı. Marx’ın ölümünden sonra Marksist düşünce, örgüt bürokrasilerinin iktidarını meşrulaştıran bir öğretiye dönüşmeye başladı. Tabii kesin kopuş, Stalinizmin yerleşmesiyledir. Stalinizmin Marx’la ve marksist teoriyle ilgisi sadece söylemdeydi. Stalinizm her şeyiyle marksizmin tam bir inkârıdır. Aslında eleştirel-devrimci bir teori olan Marksizm değil de marksizmin deforme olmuş, içi boşaltılmış versiyonuydu söz konusu olan. Bilinen anlamda bir resmi ideoloji söz konusuydu. Ve söz konusu bağnaz resmi ideoloji Stalinist otokrasiyi meşrulaştırmanın ve dayatmanın hizmetindeydi. Başka türlü ifade edersek, Stalinizm Marksizmin anti-teziydi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Eğer öyleyse</strong> <strong>Türkiye’de ve dünya’da neden hâlâ Stalinizm hayranları var? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sanıyorum bu sorunun cevabını yukarda verdik. Marksizm  eleştirel-devrimci bir teori olması gerekirken bir ideoloji, bir dogma, bir inanç kategorisi haline gelince, kalıplaştırılıp-dondurulunca, insanların Stalinizmde tecessüm edene inanmaları, o yolda ısrarcı olmaları, ona <em>inanmaya</em> devam etmeleri anlaşılır bir şeydir. Eğer, Stalinist otokrasi, onun boğucu dikta rejimi sosyalizm sayılıyorsa, kişinin ona hayran olması işin doğası gereğidir. Bir şey daha var: Stalinist olmak rahatlatıcı birşey. Bütün sorunlar orada çözülmüş ve/veya çözülme yoluna girmişse, tüm sorunların çözümünün anahtarı eldeyse, düşünmeye, okumaya, araştırmaya, şüphe etmeye de gerek kalmaz tabii&#8230; Bir dine tapan için o din nasıl tartışma konusu değilse, bir din, değilse de dogma mertebesine çıkartılmış, tabulaştırılmış <em>bilimisel sosyalizm</em> denilen<em> </em>de asla tartışma konusu yapılmaz, zira o olumlu olan ne varsa bünyesinde barındırmaktadır. Bir zamanlar sol parti yöneticileri ve sendika bürokratları tarafından <em>işçi sınıfının bilimi</em> söylemi çok kullanılırdı. Oysa <em>işçi sınıfının bilimi</em> diye birşey hem mümkün değildir, hem de saçmadır. Aynı şekilde <em>proletarya kültürü </em>[proletkült] de çok kullanılırdı. Oysa bu uyduruk söylemin bu dünyada reel bir karşılığı olması mümkün değildi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aynı yazıda Leninist örgüt modelinin vazgeçilmez ilkesi olan ‘demokratik merkeziyetçiliğin’ bir <em>oxymore </em>olduğunu söylüyorsunuz. Merkeziyetçilik olmadan, disiplin olmadan bir örgüt nasıl başarılı olabilir? Orada bir çelişki yok mu? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Biliyorsunuz <em>oxymore </em>karşıt anlamlı [antinomik] iki kelimeyi yan yana getirmek anlamındadır. Mesela parlak karanlık gibi. Elbette edebiyatçılar, sanatçılar anlatım güzelliği için <em>oxymore’ </em>a baş vuruyorlar ve orada bir sorun yok. Mesela Klasik Yunan Tragedyasının ünlü yazarı Sofokles, <em>Antigone </em>adlı oyununda <em>ermiş cani</em> diyor. Ama ideolojik manipülasyon amacıyla <em>oxymore’</em>a baş vurulduğunda iş değişiyor. Mesela <em>temiz savaş, calışma barışı, sürdürülebilir kalkınma, vb. </em> dendiğinde ideolojik amaçlı bir <em>oxymore </em>yapılmış olur. Bana göre ne kadar iyi niyetle ortaya atılmış olursa olsun <em>demokratik merkeziyetçilik </em>de bir <em>oxymore’dur. </em>Zira bir örgütsel işleyiş hem merkeziyetçi hem de demokratik olamaz. Keşke olsa deseniz de olmaz. Biraz merkeziyetçi, biraz demokratik bir işleyiş olmaz. Merkeziyetçiliğin olduğu yerde örğütsel hiyerarşi, disiplin, alt-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, yetkili-yetkisiz&#8230; velhasıl işin doğası gereği anti-demokratik, baskıcı bir işleyiş geçerlidir. Elbette sizin de söylediğiniz gibi disiplin yokluğunda da birşeyler başarmak mümkün olmaz. O halde <em>nasıl bir disiplin </em>sorusu akla gelecektir. Bu dünya’da disiplinin başka versiyonları da pekâlâ mümkündür. Öz-disipline dayalı bir örgütsel işleyiş neden mümkün olmasın? İnsanların birşeyi yapması için mutlaka dışırdan, <em>yukarıdan </em>birilerinin emir vermesi mi gerekiyor? Hiyerarşik ilişkiler yerine yatay ilişkileri ikâme etmek imkânsız bir şey midir? Aksi halde binlerce yıllık sınıflı toplumun, burjuva toplumunun örgüt modeline mâhkûm olursunuz ki, <em>Eskinin </em>ayakları sizi yeniye taşımaz. Ben her sabah saat altıda kalkar çalışmaya başlarım ve saatlerce çalışırım. Üstelik yaptığım çalışmanın maddi bir karşılığı da yoktur, bütünüyle entellektüel kaygılarla yapılan bir çalışmadır. Kimse bana saat altıda kalk demiyor&#8230; Önemli buluşların mimarı olan matematikçilerin, fizikçilerin öz disiplini hayranlık uyandırıcı değil mi? Eğer örgüt demokratik bir işleyişe sahip değilse, birşeyleri de başarsa sonuç başlangıçtaki amaçla çelişen bir sonuç olabilir. Kendisi demokratik olmayan bir örgüt ancak anti-demokratik bir işleyiş üretebilir. O halde iki şey: 1. Örgüt olmadan hiçbir şey yapmak mümkün değildir; 2. Geçen yüzyılın örgüt modeli olan demokratik merkeziyetçilikle bir yere varmak mümkün değildir&#8230; Yatay, demokratik ilişkiyi esas alan bir örgütlenme modeli pekâlâ mümkündür. Mesela Paris Komünü, 1917 de Sovyet örgütlenmesi, vb. bize değişik bir örgüt modeli hakkında fikir verebilir. Yegane evrensel örgüt modeli ‘demokratik merkeziyetçiliktir’ demek size mantıklı geliyor mu?  Eğer siz demokratik merkeziyetçiliğin sonucundan şikayet ediyorsanız, o zaman farklı bir örgütlenme modelini de pekâlâ tartışabilir, tasarlayabilirsiniz&#8230; Eğer bir soruyu soracak yüksekliğe çıkmışsanız, bu, onu cevaplayacak potansiyele de sahipsiniz demektir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Daha önceki bir yazınızda soldaki ‘aşırı parçalanmışlıkla ilgili olarak: “<em>Türkiye’de sol hareketin bunca parçalanmış oluşu, ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patalojik nedenlerle açıklanabilir’ </em>diyorsunuz. Gerçekten bu bölünmüşlük, parçalanmışlık durumu üzerinde düşünmek gerekiyor. Bu  parçalanmışlık durumu aşılmadan inandırıcı, güven veren bir sol muhalefet ortaya çıkabilir, olayların seyrini değiştirebilir mi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bence sorunu başka bir düzlemde tartışmak gerekiyor. Solun ister legal-parlamenter düzeyde, isterse legalite dışında siyaset yapan kesimleri arasındaki fark, zannedildiğinden daha az önemli. Solun mevcut politika yapma tarzını reddetmesi gerekiyor. Mesela siz verili duruma uyum sağlayarak siyaset yapmaya kalktığınızda, o düzenin bir parçası haline geliyorsunuz. Başka türlü olması mümkün değil zira son tahlilde kurallarını başkalarının koyduğu bir oyuna dahil oluyorsunuz. Bir kere oyuna dahil oldunuz muydu, sonunun hüsran olmaması mümkün değil. Legal-parlamenter solun sefil manzarasına bak anlarsın&#8230; Aslında legal-parlamenter oyunu reddeden kesim de aslında aynı olumsuzluğu başka biçimlerde yeniden üretiyor. O da politikanın ne olması, nasıl yapılması gerektiği konusunda farklı, yeni ve orjinal bir anlayışı ve perspektifi temsil etmiyor. Kaldı ki, gizli örgüt de açıkta siyaset yapmak durumunda&#8230; Üstelik daha önce de defaaten söylediğim, yazdığım gibi, burjuva legalitesi dışındaki örgütler tüm enerjilerini iktidarı ele geçirmek üzere seferber ediyorlar. Bu onların <em>nasıl bir düzen kurulacak </em>sorusunu savsaklamalarına neden oluyor. İşleyişleri anti-demokratik, akıl almaz bir örgüt fetişizmi söz konusu&#8230; Halka bilinç götüreceğini sanıyor&#8230; Netice itibariyle onların politika yapma yöntemi de diğer düzen partilerinden özde farklı değil. Bence bu sorun üzerinde ısrarla durmak gerekiyor. Parçalanmışlığa gelince, doğrusu bunun akla-mantığa, sağduyuya uygun bir yanı yok. Eğer ortada 47 farklı örgüt varsa, bunların birbirinden ayrı olmaları için en az 47 neden olması gerekir ki, böyle birşey mümkün değil. Bölünmenin asıl nedeni birşey yapamamakla, politik mücadele yürütmedeki becerisizlikle, basiretsizlikle ilgili. Sanıyorum mücadele yükseldiğinde bu bölünmüşlük tablosu da ortadan kalkacaktır zira gerçekten patalojik bir durum bu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sizin bu çıkışınızın solda yankı bulacağını bekliyor musunuz. Gerçekten yeniden düşünmeye ve yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyaç var ama Türkiye’deki sol buna hazır mı? Böyle birşeyin gerekliliğine dair bir anlayış olduğunu, daha doğrusu insanların tartışmaya, sizin deyiminizle  ‘yeniden düşünmeye’ ‘cesaret’ edebileceğini bekliyor musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eğer ‘yeniden düşünmeye’ cesaret edilmezse, bu sol diye birşeyin olmadığı anlamına gelecektir. Bu mümkün değildir. Aksi halde bu, insanların kapitalizmin kepazeliğini kabullendikleri, itiraz etmedikleri, ‘durumdan memnun oldukları’ anlamına gelir ki, böyle birşey saçmadır. Aklı başında biri kendini insanlıktan çıkaran bu kepaze durumu kabullenebilir mi? Şu lânet olası kapitalist yağma ve talan düzenine razı olabilir mi? Ben yeni bir dalganın mutlaka yükseleceğini bekliyorum –aslında bunu söylemek yeni ve orijnal birşey söylemek de değil- . Bu günkü yenilgi tablosu ilelebet devem edecek diye birşey yok. Saldırı / karşı saldırı diyalektiği işin doğası gereğidir&#8230; İnsan düşünebildiği, soru sorabildiği, mücadele ettiği, yaşamın bir ‘anlamı’ olması gerektiğini bildiği ve bu amaçla mücadele ettiği için insandır. Bürokratik yozlaşmaya uğramış sol örgütlerin yeniden düşünmeye ihtiyaçları olduğunu sanmıyorum. Onlar gerçeğin tapusunu ceplerine çoktan koymuşlar&#8230; Defteri çoktan kapatmışlar&#8230; Başkalarının gündeminin peşinden gitmeyi politika yapmak sanıyorlar&#8230; Mevcut bürokratik yapıları sürdürmeyi bir başarı olarak görüyorlar&#8230; Fakat hâlâ az da olsa soru sorma, cevap arama cesaretini ortaya koyanlar var&#8230; Önemli olan onların sayısını artırmak, verimli bir tartışma ortamı yaratmak için çaba harcamaktır&#8230; Bu aşamada Spinoza’nın öğüdünü hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor. Biliyorsunuz Spinoza: <em>“Gözlüğünü parlat’ </em>diyordu..</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Teşekkür ederim&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ben de&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 5 Aralık 2009</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/mariksizm-bir-ideoloji-degil-teoridir/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Devrimi Yeniden Düşünmek&#8230;*</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrimi-yeniden-dusunmek</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrimi-yeniden-dusunmek#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Nov 2009 22:53:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=734</guid>
		<description><![CDATA[Şeyleri, toplumsal olguları ve süreçleri adlandırmak, tanımlamak, anlamak üzere kullandığımız kelimelerin de bir tarihi var. Doğuyorlar, varoluyorlar, eskiyip ölüyorlar. Zira şeyler, sosyal olgular ve süreçler, sürekli değişen dinamik bir süreç olarak varoluyorlar. Oysa, onları adlandırmak, anlamak, bilince çıkarmak üzere kullandığımız kelimeler zamanla eskiyor ve kullanmaya devam ettiğimiz kelimelerle gerçeklik arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Velhasıl ölü bilgilerle dışımızdaki gerçekliği düşündüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P { margin-bottom: 0.08in } --></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;"><strong>1. Ölü bilgilerin koloniyalizminden kurtulmak</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-735" title="French_Revolution" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/11/French_Revolution-219x250.jpg" alt="French_Revolution" width="219" height="250" />Şeyleri, toplumsal olguları ve süreçleri adlandırmak, tanımlamak, anlamak üzere kullandığımız kelimelerin de bir tarihi var. Doğuyorlar, varoluyorlar, eskiyip ölüyorlar. Zira şeyler, sosyal olgular ve süreçler, sürekli değişen dinamik bir süreç olarak varoluyorlar. Oysa, onları adlandırmak, anlamak, bilince çıkarmak üzere kullandığımız kelimeler zamanla eskiyor ve kullanmaya devam ettiğimiz kelimelerle <em>gerçeklik </em>arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Velhasıl ölü bilgilerle dışımızdaki gerçekliği düşündüğümüzü, anladığımızı sanıyoruz&#8230; Güneş varken ve güneş karşıdan geliyorken güneş gözlüğü takmak daha iyi bir görüş sağlar ama güneş battıktan sonra da gözlük takmaya devam ederseniz, gözlük sadece işe yaramaz hale gelmekle kalmaz görüşü daha da zorlaştırır. Zira güneş gözlüğü takmayı gerektiren durum değişmiştir. Benzer bir durum kelimeler ve kavramlar için de geçerli ve belirli bir eşik aşıldığında, kullanılan kelimeler, kavramlar artık <em>karşı geldikleri</em> gerçekliği ifade edemez duruma geliyor. Tarımsal üretimin öküzle yapıldığı zaman varolan <em>tezek</em>in, üretimin traktörle yapıldığı, ısınmak ve yemek pişirmek için doğal gaz veya kömür kullandığı dönemde artık bir karşılığı yoktur, ölü kelimedir. Şimdilerde <em>çiftçi</em> ve <em>köylü </em>kelimelerinin artık reel bir karşılığı olup-olmadığı tartışmalı&#8230; Köylü sadece köyde yaşadığı için köylü değildir, sahip olduğu üretim araçlarıyla kendisinin ve ailesinin ihtiyacı olan şeylerin çoğunu ürettiği ve genel bir çerçevede kendi kendine yetttiği için köylüdür. Şimdilerde köylü ekseri tek bir ürün üretiyor ve onu satarak yaşamını sürdürüyor, dolayısıyla sadece emeğini satarak yaşayan işçinin durumuna yaklaşıyor. İşçi haftalık veya aylık ödenen ücretiyle ihtiyacı olan şeyleri satın alır. Oysa köylü ihtiyacı olan unu-ekmeği, sütü- yoğurdu, yağı-peyniri, yumurtayı, sebze ve meyveyi velhasıl yaşamak için ihtiyacı olan şeylerin büyük çoğunluğunu kendisi ve ailesi üretiyorsa köylüdür. Köylüler artık domatesi pazardan, ekmeği fırından, sütü, yumurtayı marketten satın alıyor&#8230;  <em>Sözleşmeli tarım</em> denilenin devreye daha çok girmesiyle de, çiftçi-köylünün artık kallandığı üretim araçlarının hukukî  mülkiyetine sahip olmasının bir kıymet-harbiyesi yok&#8230; Çokulusulu tarım tekelleri, kapitalist tarım işletmeleri, çiftçinin ne üreteceğine, ne zaman üreteceğine, nasıl üreteceğine, ne kadar üreteceğine, ürünü ne zaman teslim edeceğine, fiyatın ne olacağına, hangi gübrenin ve pestisitlerin-herbisitlerin ne kadar kullanılacağına, vb. karar veriyor. Böyle bir çiftçi olabilir mi? Aslında orada söz konusu olan çiftçi-köylü kelimeleriyle ifade edilenden çok, tuhaf bir <em>‘modern serf</em>lik durumuna tekâbül ediyor&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">İkinci bir sorun da kelimeler, kavramlar dünyasının <em>manipülasyona </em>açık olmasıdır. Kelimeler ve kavramlar <em>ihtiyaca göre </em>manipüle edildiklerinde, şeyleri, toplumsal süreçleri anlamanın değil, anlaşılmasını engellemenin araçları durumuna geliyorlar. Mesela demokrasi kavramının bir içeriği olması gerekiyor. Genel bir çerçevede demokrasi insanların kendi kendilerini yönettiği [ self- government / auto-gouvernement], kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği bir durumu ifade ediyor. Dolayısıyla <em>sosyal demokrasi</em> demeye gerek yok zira demokrasi kavramı tanımı gereği zaten <em>sosyali </em>ve<em> bireysel özgürlüğü</em> içerir, içermesi gerekir. Şundan dolayı ki, ekonomik planda özerk olmayan bireyin, politik planda özerk olması mümkün değildir. Ya da yan yana gelmeleri uygun olmayan, kelimeler, kavramlar yan yana getirilerek, <em>oxymore’ </em>a başvuruluyor. Bu amaçla ekseri bir kelimenin veya kavramın önüne bir niteleme sıfatı getirilerek, bilinç çarpıtması veya ideolojik manipülasyonla, insanların ideolojik egemenliği, gönüllü köleliği <em>içselleştirmeleri </em>amaçlanıyor. Mesela XX. yüzyıl devrimci, sol, sosyalist, komünist örgütlerin temel işleyiş aracı olarak kabul ettikleri, üstelik ‘evrensel bir ilke’ mertebesine  yükselttikleri <em>demokratik merkeziyetçilik </em>tam bir <em>oxymoron</em>dur<em>. </em>Bu iki kelimenin yan yana getirilmesi <em>uygun </em>olmadığı için&#8230; Ya merkeziyetçi bir işleyiş geçerli olur, ya da demokratik bir işleyiş geçerli olur ama hem o hem öteki olmaz.</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">Ekseri ölü bilgilerle düşündügümüzü sanıyoruz ama aslında <em>ölü bilgiler </em>tarafından <em>düşünülüyoruz&#8230; </em>Ortalıkta dolaşan onca bilgi ölü bilgi&#8230; Okullar ve üniversiteler birer ölü bilgi deposu ve ders kitapları ölü bilgileri gençlerin bilincine enjekte etmenin etkin araçları. Zira, orada sorulan sorular, cevabı önceden bilinen sorulardır. Ölü bilgilerin tahribatı, şeylere, süreçlere, olgulara <em>şüpheyle</em> bakmamızı, onları <em>yeniden düşünmemizi</em> engelliyor. Eleştirelliği yok ediyor&#8230; Mesela ‘zenginlikle mücadele’ denmesi gerekirken ‘yoksullukla mücadele’ denmesi, ölü bilgilerin hakimiyetinin sonucudur&#8230; Ölü bilgilerle düşünen ‘yoksullukla mücadele’ eder. Ölü bilgilerin sultasından yakayı kurtarıp, soruyu ‘tekrar sorabilense,  doğrusunun ‘zenginlikle mücadele’ olduğunu bilir. Eleştirinin olmadığı yerde bilim de yoktur denecektir&#8230;Bu yüzden Baruch Spinoza : “<em>gözlüğünü parlat”</em>, Karl Marx: <em>“her şeyden şüphe et”, </em>V.I. Lenin de: “<em>her şeyi yeniden gözden geçir” </em>derken, bizi ölü bilgilerin tahribatına karşı uyarıyorlardı&#8230; Bilgi dondurulduğunda, seyleştiğinde, <em>reifiye </em>olduğunda kelime ve kavramların içi boşaldığında, artık başka amaçlara hizmet eder hale geliyor&#8230; Bir özgürleşme aracı olması gerekirken, köleleştirme aracına, egemenlik kategorisinin bir unsuruna dönüşüyor. Bu bakımdan eleştirel-devrimci bir teori olması gereken marksist teorinin başına gelenler ibret vericiydi. Teori önce donduruldu, şeyleştirildi, <em>reifiye bilgi </em>haline<em> </em>getirildi, eleştirel-bilimsel özü aşındırıldı ve giderek bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi örgütlerinin, sol-sosyalist-komünist partilerin, daha sonra sosyalist denilen ama adından başka sosyalizmle ilgisi olmayan rejimlerin meşrulaştırıcı resmi ideolojisi haline getirildi.</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;"><strong>2. XX. yüzyıl sosyalizmlerinin izinden gitmek artık mümkün değil&#8230;</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">Avrupa solu, geleneksel düşünce sisteminden ve geleneksel ideolojiden radikal bir kopuş, <em>farklı bir dünya, toplum ve insan tasavvuru</em> anlamına gelen ve Büyük Fransız Devrimiyle ete kemiğe bürünen<em> aydınlıklar </em>[lumières] felsefesi veya <em>devriminin </em>devamı olarak tarih sahnesine çıktı. XIX’uncu yüzyılda işçi ve sosyalist hareket oluştu. Paris Komünü’nün ardından XX.yüzyıl da Sovyet ve Çin devirimleriyle devam etti. Paris Komünü’nün 71 günlük, Sovyet ‘komünizmi’ denilenin 70 yıl ömrü oldu. Bu arada XX. yüzyıl, koloniyalizme karşı mücadelelerin, 1968 Fransa Mayıs Devriminin ve Çin Kültür devriminin, Küba ve Vietnam devrimlerinin, İran ‘İslam’devriminin de yüzyılı olarak geride kaldı. Paris Komünüyle başlayan Bolşevik ve Çin devrimleriyle devam eden, sınıflı toplumu, kapitalist sistemi, burjuva düzenini aşma perspektifine sahip bu ilk hamle başarısız oldu. Sovyet ve Çin deneylerinin neden başarısız oldukları, sosyalist toplum oluşturma projesinin neden kapitalizmin restorasyonuyla sonuçlandığı,  hiçbir zaman gerektiği gibi tartışılmadı. Asıl rahatsız edici olan da, neden tartışılmadığı, tartışılamadığı, tartışmadan kaçınıldığı, ya da tartışılıyormuş gibi yapılıp geçiştirildiğidir&#8230; Elbette beşyüzyıllık kapitalist sistemin ve mirascısı olduğu on bin yıllık sınıflı toplumun ilk hamlede aşılıp, insanlığın gündeminden çıkarılması mümkün değildi ve mümkün olmadığı görüldü. Dolayısıyla bu ilk deneylerin başarısızlığından hareketle, kelimenin <em>jenerik anlamında </em>ortaklaşmacı, eşitlik-özgürlük temeline dayalı, sınıfsız sömürüsüz bir toplum tasavvuru olan komünizmin <em>imkânsızlığı </em>sonucunu çıkarmak abestir. Böyle bir şey ancak insanın insan olmaktan kaynaklanan bazı temel hasletlerinden arındığında, insanın insan olmaktan çıktığı durumda mümkündür. Toplumsal eşitsizliğin olduğu her yerde ve her zaman mücadele kaçınılmaz olarak vardır, olmak zorundadır ve başka türlü olması da mümkün değildir. Sömürü olan yerde sömürüye karşı, eşitsizliğin olduğu yerde eşitsizliğe karşı, baskı olan yerde baskıya karşı, aşağılanma olan yerde aşağılanmaya karşı, velhasıl insanı <em>eksilten, </em>onun kendini <em>gerçekleştirmesine </em>mani olan durumu aşmak için mücadele kaçınılmazdır. Kapitalist yağma ve talan rejimi olan burjuva düzeninin insanlığın yegane ufku olduğunu, onun <em>tarihin sonu </em>olduğunu ilân edenlerin heveslerinin kursaklarında kaldığının görülmesi için fazla zaman gerekmeyecek&#8230; <em>Büyük İnsanlık</em> her zaman yürüdüğü yolda yürümeye devam edecek ve ediyor&#8230; Elbette mücadele düz bir zemin üzerinde sorunsuz yol almıyor. Söz konusu olan, zaferlerin -yenilgilerin, yükselişlerin &#8211; düşüşlerin, umudun  umutsuzluğun uzun ince yoludur&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">XX. yüzyıl deneyleri başarısız olup, geride kaldığına göre, bu ilk deneylerin neden başarısız oldukları sorusu, <em>devrimi yeniden düşünmeyi </em>gerektiriyor&#8230; Elbette başarızlığın birçok nedeninden bahsedilebilir ama nedenler hiyerarşisinde en önemli olanı veya olanları tespit etmek, tahlil ettiğimiz, bilince çıkarmaya çalıştığımız durumun anlaşılması için elzemdir. Fakat daha önce <em>devrim nedir </em>sorusuna açıklık getirmekle tarışmaya başlamak gerekiyor. Tabii devrim nedir sorusuna <em>devrimi kim yapar </em>sorusunun da eşlik etmesi gerekir. Devrim [Révolution] <em>Eski </em>egemenlik sisteminden radikal bir kopuş demektir veya öyle anlaşılması gerekir. Bu kopuş sadece sorunun egemenlik veçhesini, yöneten-yönetilen, sömüren-sömürülen, ezen-ezilen ilişkisini angaje etmez. Ezilen toplum sınıflarının, halk sınıflarının çok yönlü <em>emansipasyonunu </em>da [özgürleşmesini] varsayar. Birincisi, devrim yaşamın tüm veçhelerini [ ekonomik, politik, kültürel, ideolojik, etik, estetik...] kapsadığında, daha önce de yazdığım gibi, <em>politika</em> denilenin ve <em>politika yapmanın</em> farklı bir versiyonunun gündeme gelip ete-kemiğe büründüğünde mümkündür; ikincisi, devrimi halk adına <em>bu işi bilen öncüler </em>[avangard] , velhasıl<em> örğüt yapmaz</em>, <em>yapamaz&#8230;</em>bizzat halkın kendisi yapar. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: <em>devrimi ya halk yapar ya da devrim diye birşey mümkün değildir&#8230;</em></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">Avrupa solu [sosyalist-komünist partiler] genel bir çerçevede hep burjuva düzeninin bir <em>iç muhalefeti </em>olarak varoldu. Hiçbir zaman radikal bir <em>kopuş perspektifine </em>sahip olmadı. Avrupa-merkezli ideolojik yabancılaşma ile mâlüldü. Kapitalizmin kutuplaştırıcı eğilimini ve dinamiğini, çevre-merkez ayrışmasını ve çelişkisini yok saydı, görmezlikten geldi. Koloniyalistti, <em>uygarlaştırıcı misyon </em>paradigmasına karşı çıkmak şurda dursun, muhalif olduğu burjuva politikacıların ve ideologların yolundan gitti, parlamenterizmi bir siyaset aracı olarak kullanma tercihi yaptığında, burjuva düzeninin bir parçası haline gelmesi kaçınılmazdı ve geldi&#8230; Burjuva parlamentarizmi ve seçim oyununa dahil olmak demek, <em>burjuva politikasını </em>sol bir dil ve söylemle yeniden üretmek demekti. Başkalarının tasarladığı oyuna dahil olmak, <em>başkalarının oyununu oynamaktır.</em> Sosyalist-komünist denilen partiler, örgüt modeli olarak burjuva örgütlerinin ve partilerinin işleyiş modelini kopya ettiklerinde, burjuvazi de partiye, örgüte nüfûz etmiş oluyordu. Tam bir emperyalist, anti-sosyalist, anti-kömünist Atlantik projesi [ ABD ve Avrupa büyük sermayesinin projesi] olan, anti-demokratikliği tescilli AB’ye karşı çıkmadı. AB’ye cepheden karşı çıkmayan, neoliberalizme teslim olmuş bir sol olabilir miydi?  Hiç değilse 1980 öncesinde reel olarak <em>sosyal demokrat </em>olan Avrupa solu, son otuz yıldır artık <em>sosyal demokrat</em> bile değil, <em>sosyal liberal&#8230; </em>Artık o tarakta bezi yok denecektir. Velhasıl, şimdilerde <em>Avrupa solu diye birşey yok&#8230;</em> Durum böyle ama bizim kimi rafine ‘solcularımız‘ Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini Türkiye sol hareketi için bir şans olarak görüyor&#8230; Herhalde bu dünyada herkes neyi görmek istiyorsa onu görüyor&#8230; kimbilir&#8230; <em> </em></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;"><strong>3. Öncü parti, bilinç-bilinçlenme veya örgüt sorununu yeniden düşünmek&#8230;</strong></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">Geride kalan yüzyılın sosyalist mücadele anlayışında, ‘işçiler, ezilen-sömürülen sınıflar,<em> kendiliklerinden durumlarının farkına varamaz, olup-bitenleri anlayamaz, dolayısıyla bilinçlenemez, ona ‘gerekli’ bilinci ancak devrimci entellektüeller dışardan taşıyabilir&#8230;’ </em>şeklinde bir anlayış hakimdi. Bu tespitten hareketle de devrimi ancak devrimci-entellektüeller ve <em>devrimcileşmiş </em>işçilerden oluşan, mücadelelere öncülük edecek, devrimci partinin yapabileceği görüşüne varılıyordu. Bu tespit aynı zamanda profesyonel devrimciliğin gerekçesini de oluşturuyordu. Oysa <em>devrim</em> ve <em>profesyonel </em>kelimelerinin yan yana getirilmesi tam bir <em>oxymore</em>dur. Bu yüzden de yan yana getirilmeleri saçmadır. Mesleği devrim yapmak olan birinin var olabileceğini düşünmek abes değil mi? Marx, <em>‘işçi sınıfının emansipasyonu </em>[kurtuluşu] <em>onun kendi eseri olacaktır’ </em>dememiş miydi? Bir sınıfın <em>emansipasyonu</em> başkalarının işi olabilir miydi? Devrim işini öncü partiye havale etmek, ezilen-sömürülen sınıfların kaderini başka ellere tevdi etmek, başkalarına emanet etmek değil midir? Bunun koloniyalist Avrupalıların ‘<em>uygarlaştırma, uygarlık götürme, geri halkları ilerletme, </em>Türkiye’de Kemalistlerin <em>halkı adam etme </em>teşebbüsünden bir farkı var mı? Oysa tanımı gereği <em>emansipasyon </em>bir özne olarak insanın kendini <em>gerçekleştirmesine </em>engel olan durumdan kurtulması, <em>özgürleşmesi</em> demektir ve bu ancak insanın [bireyin] özçabasıyla mümkündür&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">Bu tespitle işçi sınıfına bir <em>kimlik </em>yakıştırılıyor: <em>İşçiler kendiliklerinden olup-biteni anlayamaz&#8230; </em>Buna gerekçe olarak da işçilerin zorlu ve uzun çalışma süreleri, eğitim olanakalarının dışına atılmış olmaları gösteriliyor. Eğer bu tespit kabul edilirse, bu, toplumun<em> bilenler </em>ve <em>bilmeyenler </em>diye ikiye bölünmüş olduğunu, birinden diğerine geçişin de imkânsız olduğunu, arada bir Çin duvarı olduğunu kabul etmektir. İkincisi, bilenlerin <em>ne bildiğini </em>tartışma konusu yapmamak, sorun etmemektir. O halde şu soru akla geliyor: bir metal işçisinin, terzinin, tekstil işçisi genç bir bayanın, nüfus idaresinde çalışan memurun, vb. kitap okumasına, resim yapmasına, şiir okumasına, hikaye yazmasına, insanlığın durumana dair kafa yormasına, düşüncelerini çevresindekilerle paylaşmasına gerçekten bir engel var mı? Öğretmenlerden daha çok okuyan işçiler yok mu? Entellektüel, egemen düzenin verdiği eğitimi aldığı için mi <em>entellektüeldir, </em>yoksa okullarda aldığı köleleştirici eğitimden kurtulmaya cesaret ettiği için mi <em>entellektüeldir?</em> Aslında mevcut olan durumu aşma bakımından eğitilmiş olanla eğitilmemiş olan arasındaki mesafe sanıldığından daha kısadır. Her ikisi de ilave bir zihinsel- entelleküel çabayla <em>şeyleri bilince çıkarabileceklerine </em>göre&#8230; Aslında işçiler ‘bilimsel bilgiye ulaşamaz,  içselleştirip özümleyemez’ tespiti, dışarının, başkalarının, ‘onun hakkında konuşanların’ tespitidir ve bu dünyada reel bir karşılığı yoktur. İster küçük bir işyerinde isterse büyük bir kapitalist işletmede çalışıyor olsun, işçi sömürüldüğünü bilir ve biliyor. Dolayısıyla bu konuda bir sorun yok. Sorun bu durumdan nasıl çıkılır sorusunu sormamakla, soramamakla ilgili. Fakat, tarih boyunca yaşanan devrimler, belirli bir eşik aşıldığında ezilen-sömürülen-aşağılanan sınıfların korku duvarını aştığını da gösteriyor. O halde süreçte entellektüelin işlevi ne olabilir? Entellektüel olup-bitenleri eleştirip, netleştirip, bilince çıkararak, işçileri, ezilen-sömürülen sınıfları, <em>yeryüzünün lânetlilerini </em>cesaretlendirebilir. Mevcut olanın alternatif bir sistemle ikâme edilebilirliği bilincini güçlendirebilir. Entellektüel’in misyonu işçi hareketini yönetmek değildir. Aksi halde böyle bir şey işçilerin kendi kendilerini yönetemeyeceği anlamına gelecektir&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">XIX’uncu yüzyılda işçi sınıfının durumuna dair bilgiler, bilinenin ve genel kabul gören yaygın anlayışın aksine, işçilerin o kadar saat çalıştıktan sonra geceleri kitap okuduklarını, şiir ve hikaye yazdıklarını, sorunlarını tartıştıklarını gösteriyor. Marx’ın ünlü eseri <em>Kapital</em>, fasiküller halinde yayınlanırken, işçiler yeni fasikülün çıkmasını sabırsızlıkla beklerlermiş. O zaman işçiler Kapitali büyük bir hevesle okuyup- anlıyorlardı. Şimdilerde burnundan kıl aldırmayan iktisat profesörleri anlamıyor&#8230; Kapitalizm öncesi dönemde ve kapitalizmin ilk dönemlerinde, egemen sınıflar <em>halk sınıfından </em>insanların okuma yazma öğrenmesini, bilgiye ulaşmasını yasaklayıp, şiddetle de cezaladırıyorlardı. Eğer işçilerin, ezilenlerin öğrenme, bilinçlenme yeteneğinden [kapasitelerinden] korkmasalardı, yasaklama, cezalandırma yoluna giderler miydi?  ABD de Afirika kökenli kölelerin okuma yazma öğrenmeye cesaret ettiklerinde nasıl acımasızca cezalandırıldıkları herkesin mâlûmudur&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">XIX ve XX yüzyıl sosyalizmleri dünyayı değiştirmek için burjuva devletine göz dikti ve onu ele geçirmeyi devrim için yeterli koşul saydı. Kalkınmacılığa ve emperyalist ülkeleri yakalama perspektifine kilitlendi&#8230; İster seçim oyununa dahil olarak, isterse, zor ve şiddet kullanarak devleti ele geçirme perspektifi yegane hedef olarak görüldü. <em>Nasıl bir düzen kurulacak </em>sorusu savsaklandı&#8230; Oysa, iktidarı ele geçirmeyi yegane hedef olarak gören öncü örgüt [devrimci parti] de esas itibariyle yıkmak istediği devlet gibi bir örgütsel yapıya ve işleyişe sahipti. Devrimci parti de kendini burjuva devleti <em>suretinde</em> yaratmıştı: hiyerarşi, disiplin, ast-üst ilişkisi, buyuran-buyurulan, anti-demokratik dikey ilişkiler&#8230; Devrimden sonra partinin nasıl ve kolaylıkla <em>parti-devlete </em>dönüştüğünün izahı orada bulunuyor. Elbette söylediklerimizden bir örgüt karşıtlığı sonucu çıkarmak haksızlık olur. Sadece XX. yüzyılda geçerli sol örgüt anlayışının <em>yeni, farklı, orijinal </em>bir model olmaktan çok, sınıflı toplumun binlerce yıllık ve burjuva toplumunun birkaç yüzyıllık örgüt anlayışının ve örgütlenme tarzının, sol bir söylemle yeniden üretildiğini söylemek istiyorum. Devlet sizin elinizde olunca başka şeye mi dönüşeçek? Arabayı kim kullanırsa kullansın arabadır&#8230; Eğer örgütsel ilişki yatay bir nitelik taşımıyorsa, disiplin dışardan dayatılıyorsa, demokratik/eşitlikçi/özgürlükçü/emansipatris ilişkiler yerleşip-kökleşemiyorsa, orada ancak sınıflı toplumun yeni bir versiyonu, diktatörlüğün farklı bir biçimi söz konusu olabilir&#8230;</p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">Öyleyse <em>politika nedir, ne olmalıdır </em>sorusunu sorarak yeni bir başlangıç yapmak gerekiyor. Bunun için de <em>ölü bilgilerin </em>tahakkümünden kurtulmaya, <em>bilincimizi özgürleştirmeye, </em>zihinsel bir <em>silkinmeye,</em> velhasıl radikal bir <em>düşünce devrimine </em>ihtiyacımız var&#8230;<em> </em></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;">*<span style="font-size: x-small;"><em><strong>İstanbul Özgür Üniversite’de 24 Ekim 2009 da açılış dersinde yapılan konuşma </strong></em></span></p>
<p style="margin-bottom: 0in; text-align: justify;"><span style="font-size: x-small;"><em><strong><a href="http://www.ozguruniversite.org/"><img class="aligncenter" src="http://www.ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="642" height="96" /></a><br />
</strong></em></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/devrimi-yeniden-dusunmek/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sosyal, Kültürel, Etik bir dönüşüm olarak Sosyalizm ..*</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sosyal-kulturel-etik-bir-donusum-olarak-sosyalizm</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sosyal-kulturel-etik-bir-donusum-olarak-sosyalizm#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Oct 2009 10:13:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Fikret Başkaya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=682</guid>
		<description><![CDATA[Eğer bir ekonomik-sosyal dönüşüm, geniş halk kitlelerinin bilincinde radikal bir dönüşüme, köklü bir sıçrayışa eşlik etmiyorsa, orada gerçek anlamda devrimden söz etmek mümkün değildir. Toplum çoğunluğunun bilincinde bir sıçrama söz konusu değilse, kitlenin “devrimci dönüşüm” sürecine katılımı bir retorik veya “biçim” olmanın ötesine geçemez. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-683" title="Ethic" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/10/Ethic-250x141.jpg" alt="Ethic" width="250" height="141" />Eğer bir ekonomik-sosyal dönüşüm, geniş halk kitlelerinin bilincinde radikal bir dönüşüme, köklü bir sıçrayışa eşlik etmiyorsa, orada gerçek anlamda devrimden söz etmek mümkün değildir. Toplum çoğunluğunun bilincinde bir sıçrama söz konusu değilse, kitlenin “devrimci dönüşüm” sürecine katılımı bir retorik veya “biçim” olmanın ötesine geçemez. Kitlelerin bilincinde köklü bir “devrim” olmadan gerçekleşen tüm “dönüşümler” de en iyi koşullarda bir çeşit “hükümet darbesi” olabilirler&#8230; Kitlenin süreci belirlemesi gerekirken, kitle süreci yönetip-yönlendirenlerin elinde bir manipülasyon aracı, bir çeşit ‘hammadde’ ya da ‘yakıt’ işlevi görecektir. Aslında “yeni kurumların” oluşturulması aldatıcıdır. Yeni kurumlar, kitlenin kaderinin sürekli ve kalıcı olarak “değiştiği” anlamına gelmez. Yapılan, son tahlilde eski şarabı yeni şişede sunmaktan ibarettir. Bu bakımdan L. Trotsky: <em>“Devrim her şeyden önce kişiliksiz oldukları varsayılan kitlelerde insanî olanın uyanmasıdır.”</em> derken tamı tamına bunu ifade ediyordu. Bu yüzden, kimi ekonomik-politik dönüşümler yapmak, “yeni kurumlar” oluşturmakla devrim gerçekleşmiş olmaz. Devrimin gerçekleşebilmesi için radikal bir sosyal, etik ve kültürel dönüşüm de olmalıdır. Aksi halde birey “insanî” olarak azgelişmişlik statüsünde kalmaya devam edecek, kendi bireysel “özerkliğini” kazanması da mümkün olmayacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Halk çoğunluğu adına başkaları, “devrimci öncüler” karar vermeye devam ettikçe, geniş halk kitlelerinin kaderi ve akıbeti “halk yararını” bilenlerin insafına tâbi olmaya devam eder. O zaman hemen şu soru akla gelecektir: Kitleler kendiliğinden durumlarının bilincine varabilirler ve sadece politik-ekonomik değil, kültürel-etik-sosyal bir radikal dönüşümü gerçekleştirebilirler mi? Her ne kadar “devrimci çevrelerde” halkın kendiliğinden eylemleriyle bunu gerçekleştiremeyeceği, en iyi koşullarda “ekonomik bilince” ulaşabileceğine dair genel bir kanaat geçerli olsa da, bu doğru değildir. Aslında bu görüşün bu ölçüde yaygın oluşunun nedeni, kitleyi ve kitle hareketlerini manipüle etmeyi  “meslek” edinmiş olanların yaygın bir nüfûza ve ideolojik üstünlüğe sahip olmalarındandır. Geniş kitleler “eski yerlerini” ve “konumlarını” muhafaza etmeye devam ettikleri sürece, devrim yapanlar tarafından manipüle edilmeye, yönetilip-yönlendirilmeye de devam edeceklerdir. Bu durumda devrim, olsa, olsa devrimi yapanların “devrimi” olabilir&#8230; “Devrim” denilen de süratle ‘kurumsallaşıp’ devrimin inkarına dönüşür&#8230; Elbette devrimi yapanlar, kitleyi ve kitle hareketini manipüle edenler kitlelerin bilincinde de devrimin gerçekleşeceğini; ama bunun belirli bir zaman alacağını, bir “geçiş süreci” sonucu gerçekleşeceğini, “kitlenin henüz böylesi bir dönüşüm için yeterince olgunlaşmadığını,” vb. söylemeye devam edeceklerdir. Eğer kültür denilen, bir ‘insanlaşma’ süreciyse, insan doğasında mündemiç olan ‘insanî potansiyelin gerçekleşmesiyse,’ devrim behemehâl  kültürel bir olgudur ve her ikisi de aynı amaca yöneliktir: İnsanların her seferinde daha ‘iyi’ yaşamalarının olanaklarını yaratmak, insanda ‘insanî olanın gerçekleşmesini’ sağlamak&#8230; Velhasıl, yoksunluk zincirini kırmak, insanî olanın, insanî potansiyelin gerçekleşmesinin önünü tıkayan engelleri aşmak, baskıdan, sömürüden, hiyerarşiden, toplumsal eşitsizliklerden kurtulmak&#8230; Demek ki; gerçek anlamda devrimden söz edebilmek için, kimi “yeni kurumlar” ve “yeni söylemler” ve sloganlar yeterli değildir. Devrim sadece yeni kurumlar oluşturup onun ötesine geçemezse, insanlar arasında yeni ilişkiler yaratamazsa; ve emekçi çoğunluğun toplumsal yapıdaki konumunda radikal ve kalıcı bir kayma sağlayamazsa, gerçek anlamda “devrim” den de söz edilemeyecektir. Devrim, özgürleştirici, insanî potansiyeli harekete geçirici, yeni ilişkiler, yeni bir kültür yaratabilmelidir. Yeni bir kültür, “yeni ve farklı ihtiyaçlar” da yaratacaktır; ve bu yeni ihtiyaçlar sınıflı toplumda geçerli olanın daha yoğun ve daha hızlı taklit edilmesiyle gerçekleşemez&#8230; Buradan bir başka sonuç çıkar: Sınıfsız, sömürünün, baskı ve hiyerarşinin geçerli olmadığı bir toplumsal düzene giden yollarla nihai hedef arasında doğru yönde bir ilişki söz konusudur. Son analizde, kapitalist üretim ve tüketim modelini esas alan, onu daha hızlı taklit etmeyi marifet sayan, “ileri” kapitalist ülkelerin üretim ve tüketim düzeyine kestirme bir “geçiş süreci” mümkün olsa bile, varılan yer ‘sosyalizm’ kavramıyla ifade edilenle örtüşemez. Maurice Godelier’nin dediği gibi<em>, “kapitalizmin ayaklarıyla yürüyerek” ancak “kapitalistsiz kapitalizme” varılabilir.” </em>Bu itibarla, devrim öncesinde geniş kitlelerin bilincinde kayda değer bir sıçrama olmadan “gerçekleşen” “devrimin” yeni bir kültür, yeni etik değerler yaratarak, “özgürlükler krallığına” (le royaume de la libérté) giden yolu aralaması mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer devrim, radikal bir sosyal, kültürel, etik dönüşümse, kendilerini ‘sosyalist,’ dahası ‘komünist’ olarak tanımlayan rejimlerin hangi nedenler yüzünden bu amacın uzağına düştüklerinin tahliline geçebiliriz. Başka türlü söylersek, derginin bu sayısının konusu olan: <em>Nerede hata yapıldı?</em> sorusunu tartışabiliriz. Elbette bu kapsamlı bir sorudur ve hemen karşımıza iki önemli sorun çıkıyor: Bir kere, bu kadar kısa bir yazıda bu kapsamda bir sorunu tartışmak sanıldığından çok daha zordur; ikincisi, bizim entelektüel kapasitemizi, yetişkinliğimizi ve yetkinliğimizi zorlayan bir durum söz konusudur. Yine de cesaret edip bu devasa sorunu tartışmayı deneyeceğiz ve eğer, ‘verimli’ bir tartışma başlatabilirsek, yazı kendi sınırlı amacının ötesinde bir anlam bile taşıyabilecek&#8230; Sosyalizmin gerçekleşmesinin önündeki engeller nelerdi? Hangi sebeplerle devrim hedeflerinden saptı? Tartışma aşağıdaki başlıklar altında sürdürülecek: Teorinin dogmatikleştirilmesi veya teori yokluğu, örgütsel yanlışlar, demokrasi sorununun kavranışındaki aymazlık, geçiş sorununun yeterli düzeyde kavranamamış olması, kültür sorununun, daha açık bir ifadeyle, kültür, din, etik vb. gibi sorunların yetersiz veya yanlış kavranışı, klasik metinlerin birer “kutsal kitap” mertebesine yükseltilmesi&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yerde bir kavram veya sözcük çok sık kullanılabilir; ama orada o kavrama veya sözcüğe uygun bir ‘gerçeklik’ olmayabilir. Başka bir ifade ile, retorikle realite arasında bariz bir uyumsuzluk olabilir. Sosyalist olduğu söylenen toplumlar olsun, kendilerine sosyalist diyen hareketler olsun, dillerinden hiç düşürmedikleri kavramlardan biri herhalde “bilimsel sosyalizm” idi. Yapılanların bilimle uzaktan yakından ilgisi olmamak bir yana, bilimin inkarı olanın “bilimsel sosyalizm” olarak nasıl sunulduğu, bugün, artık herkesin malumudur. Eğer teori yoksa veya dogmatikleştirilip, dejenere edilmişse, bilim denilen de kısır bir ideolojik söyleme dönüşür. Teorik sorunlara ilginin azaldığı veya yok olduğu bir ortamda, pratik sorunlarla ilgilenmek bilinçli olarak yüceltilir ve haksız olarak teorik uğraş küçümsenir. Karl Korsch, haklı olarak, II. Enternasyonal’in tutumunu bu yüzden eleştirmişti. Eğer bir devrimci hareket, ‘devrimci teoriden’ yoksunsa, artık tarihsel-toplumsal olayların kavranışı gerçekleşemez. Bu yüzden Lenin, <em>“Devrimci teori olmadan devrimci pratik de olmaz.”</em> demişti. Gerçekten teori yokluğu demek, hareketin önünü görememesi demektir ve böyle bir tablo ortaya çıktığında, pratik yaşamın dayattığı sorunların anlaşılması imkansız hale gelir ve sonuçta mücadele süreci yolundan sapar. Sözde “bilimsel sosyalizm” adına Marksizmin yozlaştırılması İkinci Enternasyonalle başlayıp Stalin’le devam etti. Aslında söz konusu olan devrimci teorinin, Marksizmin içini boşaltmaktı. Sovyetler Birliği’nde bir kere teori dogmatikleştirilip içi boşaltılınca, dünyanın başka yerlerindeki devrimci hareketler de Sovyet bürokrasisi tarafından “yönetilir”, “yönlendirilir” duruma geldi. Henri Lefebvre, <em>“Marksizmin kurumlaştırılmasıyla, devrimin kurumlaşması atbaşı gitti”</em> derken bu durumu ifade etmek istemişti. Devrimin kurumsallaşması da son analizde bir egemenlik tarzı olan ‘yeni’ siyasi iktidarın temelinin takviye edilmesinden başka bir şey değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-full wp-image-684" title="Socialism" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/10/Socialism.jpg" alt="Socialism" width="462" height="260" />Devrim bir kere kurumsallaşınca, artık sorun bir “asayiş” sorunu olarak algılanır hale gelir&#8230; ‘Diyalektik ilkeler’ yeni yönetici sınıf tarafından mutlak hakikatler olarak ilan edilecektir; ama, aslında diyalektik ilkeler sadece bir retorik, içi boş sloganlar olarak mevcuttur. Bunun anlamı, olup bitenlerin ve tarihsel fırsatların anlaşılmasının ve ‘değerlendirilmesinin’ önünün kapanmasıdır. Artık, tartışma açmak, yeni şeyler söylemek, yeni çıkış yolları arayışına girişmek, sadece teşvik edilen bir şey değil, “yıkıcı” olarak algılanmaya başlanır. Mevcut olanın, halen yapılmakta olanın “bilimsel” olana uygun olduğu, dahası “tek geçerli yol” olduğu yaklaşımı hakim görüş haline gelir. Teorinin dogmatikleştirilmesinin veya teori yokluğunun en olumsuz sonucu, devlete ilişkin yaklaşımda ortaya çıktı. Kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde devletin konumu, işlevi, vb. konusunda teorik donanım son derecede yetersiz kaldı. Bu konuda hemen hiçbir teorik çaba da harcanmadı. Elbette, özellikle geçiş sürecinin başlarında devlet önemli bir ikili işlev görecektir: Eski rejimin tasfiyesini tamamlamak yeninin kurulmasının önünü açmak. Fakat bunu yaparken devletin doğasında mündemiç olan genişleme, büyüme, ‘kapsama’ eğilimini gözden uzak tutmamak gerekiyordu. Devlet, devlet olarak varoldukça, her zaman “muhalifleri” yok etmek, etkisizleştirmek bunu da kendine özgü yöntemlerle yapmak durumunda olan bir aygıttır. Devletin bu temel niteliğinin gözden kaçırılması, hafife alınması, devrimi “yönetenlerin” baktıkları her yerde “devrim düşmanlarını,” “rejim muhaliflerini”, şimdilerde moda tabirle “bölücü ve yıkıcıları” görmeleri kaçınılmazdır. Elbette Marksizmin önde gelen teorisyenleri bu sorunla ilgilendiler; ama, hiçbir zaman “geçiş sürecinde” devletin konumu, işlevi ve ‘geçiş sürecinin devleti’ konusunda yeterli teorik-entelektüel bilgi birikimine ve donanıma sahip olunamadı. Aslında Marx, Engels ve Lenin’in geliştirdikleri görüşe göre, geçiş döneminin devletinin siyasi bir yapıdan giderek sadece idari [administrativ] işlevlere indirgenmiş bir yapıya doğru evrileceği varsayılıyordu. Örneğin, Sovyetlerin asıl iktidar odakları, devletin de idari-bürokratik işlerle ilgili ve giderek önemi ve ağırlığı azalan bir administrativ aygıt olması gerekirken, tam tersi tecelli etti. Sovyetlerin içi boşaltıldı, ‘iktidarı’ devlet [siyasi aygıt] lehine kaybettiler. Artık Sovyetler devrimci hareketin organları değil, devletin birer uzantısı durumuna geldiler. Böylesi bir ortamda giderek “devletin sönmesi” bir yana süreç, devletin güçlenmesiyle sonuçlandı ve devletin otoritesi, gücü ve kapsamı büyüdü.Bu aşamadan sonra da ancak “siyasi bir devrimden” veya dönüşümden söz edilebilirdi; ama artık yukarıda tanımlamaya çalıştığımız tarzda, sosyal, kültürel, etik bir dönüşümden söz etmek mümkün olamazdı. Bir kere böyle bir yola girilince, ve devrimin ufku salt politik devrimle sınırlanınca, baskı ve şiddetin de ön plana çıkması kaçınılmazdır. Oysa başlangıçtaki amaç, daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi, daha insanî bir toplum oluşturulmasına muhalif unsurları etkisizleştirmekken; ve emekçi çoğunluğa daha iyi maddi-moral yaşam koşulları yaratmakken, “düşman yaratıp” yaratılan düşmanı imha etmek gibi bir yola girilmesi kaçınılmazdır. Artık bu aşamadan sonra yapılacakları tahmin etmek zor değildir: Özgürlüklerin gelişip-serpilmesinin önünü kesmek ve özgürlük ortamının yerleşmesini tehir etmek için her zaman bir gerekçe bulunacaktır. Yaratılan yeni yasal çerçeve de ‘yüceltilip-kutsandığı’ sürece, devrimin içinin boşalması, ‘iğdişleşmesi’, bir karşı devrime dönüşmesi kaçınılmazdır. Nasıl bir önceki dönemde daha çok hak ve özgürlük talebi, yasalar gerekçe gösterilerek yasaklanıp bastırılıyorduysa, “yeni rejim” de benzer gerekçeler ileri sürerek özgürlüklerin gerçekleşmesinin önünü kesme yoluna gidecektir. F. Engels, A. Bebel’e yazdığı bir mektupta bu soruna dikkat çekmişti. Elbette doğası gereği devrim, her zaman varolan ‘eski düzenden’ hoşnut olmayan çoğunluğun eseri olabilir. “Yeni rejim” geçerliyken eskisindekine benzer gerekçelerle kitleden gelen taleplerin ezildiği koşullarda ne gerçek anlamda devrimden, ne de kapitalizmden sosyalizme, komünizme geçişten söz edilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>II</strong>. Sosyalist deneylerin başarısızlığının ikinci grup nedenlerini, örgütsel yaklaşımlar ve yöntemler oluşturuyordu. Bu alanda ilk akla gelenler de “demokratik merkeziyetçiliğin” anti-demokratik merkeziyetçilik olarak anlaşılması, devrimciliği kimi “profesyonellerin” mesleği mertebesine çıkaran “profesyonel devrimcilik” kurumunun varlığı ve onun bir uzantısı olan “dışarıdan bilinç taşıma” yaklaşımının kaba kavranışıdır. Demokratik merkeziyetçilik Lenin tarafından <em>“tartışmada özgürlük, uygulamada birlik” (la liberté dans la discussion et unité dans l’action) </em>olarak formüle edilmişti. Gerçekten tüm devrimci ve sosyalist hareketler örgütsel işleyiş modeli olarak, ‘demokratik merkeziyetçiliği” benimsediler ve bu örgütsel işleyiş modeli özellikle iktidarın ele geçirilmesi sürecinde etkin bir araç işlevi gördü. Buradaki ana fikir, her türlü sorunun derinlemesine ve hiçbir sınır olmaksızın sonuna kadar tartışılması; ama tartışma sona erip alınan kararın uygulama aşamasına gelinince, çoğunluğun azınlığa mutlak itaatinin söz konusu olmasıdır. Soruna teorik olarak yaklaşıldığında bu modelin önemli sorunlar çıkarmadan işleyebileceği izlenimi doğar. Eğer gerçekten demokratik bir işleyiş geçerliyse, çoğunluk tarafından benimsenen bir eylem kararının veya stratejik-taktik bir tercihin pek de sorun çıkarmayacağı düşünülebilir. Oysa uygulama hemen her zaman talihsiz sonuçlar doğuracak biçimde tezahür etti. Ve ‘demokratik merkeziyetçilik’ ilkesi tepetaklak edildi. Giderek demokrasi bütünüyle unutuldu. Artık “demokratik olmayan bir merkeziyetçilik” söz konusuydu ki, örgütün alt-kademeleri için demokratik merkeziyetçilik, disiplin, baskı, kayıtsız itaate zorlanma, vb. demekti.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere “demokrasi” unsuru denklemin dışına atılınca, sağlıklı unsurlar örgütte barınamaz hale geliyor. Artık ilke adamı olmayanlar, yukarıdan gelen emirlere kayıtsız itaati içine sindirebilen oportünist-çıkarcı-bencil, memur kafalı unsurlar örgütün asıl omurgasını oluşturur duruma geliyorlar. Dolayısıyla herhangi bir kapitalist veya pre-kapitalist siyasal formasyondakinden daha da katı bir işleyiş geçerli olabiliyor. Demokratik işleyişin söz konusu olmadığı örgütler ve yapılar sosyalizmin gerçekleşmesine hizmet edemezlerdi; ama onun boğazlanması için biçilmiş kaftandılar&#8230; Hiyerarşinin üst kademelerinde alınan kararlar, yukardan aşağı ve kademe kademe en alt birimlere kadar indiği sürece, çoğunluğun ne düşündüğü, ne istediği, neye karşı olduğu, vb. gibi sorunların hiçbir kıymeti harbiyesi olamaz. Artık yöneticilerin kararları ve görüşleri tartışmasız ve otomatik olarak kabullenilmesi gereken “hikmetinden sual olunmaz” emirler olarak algılanır&#8230; Böylesi bir işleyiş geçerliyken de seçimler, genel kurullar, ‘tartışmalar’&#8230; en iyi koşullarda balkondaki seyirciyi oyalamak içindir. Demokrasinin olmadığı yerde yapılan her şey, bir manipülasyon ve “kitabına uydurma” biçiminde tezahür eder. Aslında özellikle merkezi plana göre işleyen bir ekonomide demokrasi yokluğunun ne büyük talihsizliklere neden olduğunu, olabileceğini hatırlatmaya bile gerek yoktur. Fakat, olumsuzluk sadece Sovyetler Birliği’yle de sınırlı kalmadı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1934’deki onyedinci kongresinde, demokratik merkeziyetçiliğin dört maddelik yeni bir formülasyonu yapıldı ki, o tarihten sonra demokratik merkeziyetçilik ilkesinin yarısı sadece fiilen değil, resmen de eksilmiş oldu ve geriye <em>merkeziyetçilik ayağı</em> kaldı. “Demokrasi” kavramının yerini “disiplin ve itaat” aldı&#8230; Aşağıda demokrasi sorununa tekrar geleceğiz. Esasen demokratik olmayan bir yapı ve işleyişin geçerli olduğu, özgürlüklerin gerçekleşmediği yerde, sosyalizmden söz etmek insan haysiyetiyle alay etmekle özdeştir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyalizmin yozlaşmasında bir başka örgütsel hata, “profesyonel devrimcilik” uygulamasıydı. Profesyonel devrimciler yaklaşımı, kitlelerin bilinçlenmesinin bir ‘dış faktör’ sayesinde mümkün olabileceği  kabulüne dayanıyordu. Lenin’in Çarlık Rusyası’nın “özel koşulları” için ortaya attığı profesyonel devrimcilik, dünya solu tarafından hiçbir tartışma olmaksızın kabullenildi. Üstelik kaba ve hoyratça bir uygulama alanı da buldu&#8230;Zaten tartışmalı olan böyle bir örgütsel işleyişin, kitle-parti yabancılaşmasını daha da azdırması kaçınılmazdı. Elbette Çarlık Rusyası’nın otokratik devlet yapısı veri iken, gizli bir örgütün etkin olabilmesi için ve geçici olarak, bu tür bir uygulama anlaşılabilir bir şeydi. Ama buradan hareketle, her yerde ve her zaman geçerli bir örgütsel işleyiş modeli çıkarmak, sosyalizmin teorik-entelektüel geleneğiyle çelişiyordu. Bu tür bir uygulama her şeyden önce geniş halk yığınlarıyla “öncüler” arasına Çin duvarı örmek demekti. Devrim artık ‘profesyonellerin’ özel alanı haline geliyordu ki, zaten sözde bir “demokratik merkeziyetçilik” yüzünden devrimci dönüşümün dışına itilmiş halk çoğunluğunun kaderi bütünüyle profesyonellerin insafına terk ediliyordu. Her ne kadar Lenin durumu nüanse etmeye çalışsa da, <em>“profesyonel devrimcilerin” herkesin hesabına ve herkes adına düşünmesi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını”</em> söylese de, sonuçta ülkenin, toplumun ve devrimin kaderi ve daha genel olarak da dünya sosyalist hareketinin âkibeti dar bir ‘profesyoneller grubunun” tekeline geçti&#8230; Zira, bu grup <em>“devrimin gizinin tapusuna sahip olduğunu” </em>düşünüyordu. Böylesi bir durum geçerliyken, proletaryanın diktatörlüğünden değil de, proletarya üzerindeki diktatörlükten söz edilebilirdi ancak&#8230;Elbette “profesyonel devrimcilik” uygulamasının olumsuz sonuçları yukarıda söylediğimizle de sınırlı değildi. Profesyonel devrimciler ücretlidirler. Lenin bununla, küçük burjuva kesimler dışında işçi kesiminden militanların da devrim sürecine katılımının sağlanabileceğini öngörmüştü. Oysa, maaşa bağlanmış unsurların bir devrimci tavırdan çok, “memur” tavrı ortaya koymaları kaçınılmazdır. Son tahlilde kendilerine maaş ödeyen örgüte tâbi unsurlar olabiliyorlar. Maaşlı unsurlar memur olabilirler; ama devrimcilikleri tartışmalıdır&#8230; Profesyoneller daha çok maaşlarıyla ilgilidirler. Zaten maaşlı devrimci sosyalist etikle de bağdaşmaz. Üstelik bunlar ayrıcalıklı kesim içinde daha dar bir “ayrıcalıklı” katman” oluşturuyorlar. Devrim öncesi ve devrim sürecindeki etkinlikleri devrimden sonra da devam ediyor. Profesyonel devrimcilik ilkesi, kitlenin  kendiliğinden olayları bilince çıkaramayacağı, en iyi koşularda ekonomik bilince ulaşabileceği, kitleye bilinç ancak dışarıdan taşınabileceği kabulüne dayanır. Bu durumu aşmak için de, siyasi mücadeleyi yürütecek profesyonel devrimcilere gerek olduğu ileri sürülür. Oysa gerek Rusya’da 1905 ve 1917’de ortaya çıkan Sovyetler ve başka tarihlerdeki ve başka yerlerdeki deneyler [19. yüzyılda Almanya ve Macaristanda, vb.] kitlelerin kendiliklerinden eylemlerinin hafife alınmasının yanlışlığını kanıtlamaya yetecek durumdadır. Hiyerarşinin ve “ayrıcalıkların” yeniden üretildiği, yöneten-yönetilen, buyuran-buyurulan ilişkisinin kural olduğu koşullarda, özgür bireyler varolamaz. Özgür olmayan bireyler de özgür olmayan bir toplum ‘yaratabilirler’ ve devrim bir ritüel veya retorik konusu olmanın ötesine geçemez. Artık toplumda geçerli kültür de ‘insanlaştırıcı’ değil, ‘sosyalleştirici’ bir kültür olabilir. Başka bir ifade ile, kültür anti-kültüre dönüşür.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>III</strong>. Bir başka sorun da demokrasi konusundaki saçma yaklaşımdır. Sosyalist hareketler ve kendilerini “komünist” ilan eden rejimler, demokrasinin kavranışı, algılanışı, uygulanışı konusunda tam bir aymazlık içinde oldular. Biçimsel-liberal demokrasi düşmanlığı, sonuçta demokrasi düşmanlığına dönüştü. Gerekçe olarak da, burjuva yönetimleri tarafından kavramın “kirletildiği” ileri sürüldü. Bir kavramın birileri tarafından kirletilmiş olması o kavramın sözlüklerden çıkarılması için bir gerekçe olabilir mi? Demokrasi son analizde insanlığın önemli bir kazanımı değil midir? Eğer demokrasi halkın kendi kendini yönetmesi demekse, özgürlük ve eşitlik kavramlarıyla da tamamlayıcılık halindedir. Eşitlikçi, özgürlükçü, insanî bir toplum düzeni ancak demokratik bir işleyiş temeli üzerinde yükselebilir. Kitlelerin kendi kaderine sahip çıkmadığı, “iyi niyetli,” “toplum yararını bilen,” kitleye “neyin ne zaman gerektiğine karar veren” öncülerin her şeye karar verdiği bir sosyalist inşa mümkün müdür? Eğer sosyalizm, daha adil, daha özgür, daha eşitlikçi bir toplum düzenini tanımlamak için kullanılıyorsa, bütün bunlar ancak demokratik bir temel üzerinde serpilip gelişebilir. Kaldı ki, demokrasi insanlığın etik bir değeridir ve son derecede büyük öneme sahiptir. Zira, demokrasi sadece bir araç olmaktan da öte, bizatihi içeriği, stratejik değeri itibariyle de büyük bir öneme sahiptir. Sömürüden, baskıdan arındırılmış, özgürlüğün ve toplumsal eşitliğin geçerli olduğu bir toplum, ancak gerçek anlamda demokratik bir toplum olabilir. Elbette hepsi bu kadar da değil, devrimci bir örgütün sağlık göstergesi de onun gerçekten demokratik bir işleyişe sahip olup-olmamasına bağlıdır. Hem örgüt-içi işleyiş, hem örgüt-kitle ilişkisi, hem de militanların kendi aralarındaki gündelik ilişkilerde demokrasi sadece olmazsa olmaz bir araç değil, aynı zamanda stratejik öneme sahip etik bir değerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Elbette, demokrasinin emekçi halkların tarihsel bir kazanımı olduğunu, onlarca, yüzlerce yıllık mücadelenin ürünü olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Bu nedenle, kimi uyduruk gerekçelerle demokrasiyi hafife almak, sosyalist ilkeler ve devrim etiğiyle de bağdaşır değildir. Her aşamada temsilî mekanizmaları daha iyi işleterek, mümkün olan durumlarda ‘doğrudan demokrasi’yi ön plana çıkararak, yeni ve katılımcı yöntemler keşfedip uygulayarak, delegasyon sisteminin olumsuzluklarını asgari düzeye indirecek mekanizmalar ‘icadederek’, demokrasiyi derinleştirmek, sosyalist mücadelenin başarısının önkoşuludur. Zira, unutulmamalıdır ki, demokrasi sürekli olarak ‘yeni hakların yaratıldığı’ bir toplumsal alandır. Marx da demokrasiyi çoğunluğun iktidar konumuna yükselmesi olarak tarif etmişti ki, bu ancak demokratik bir cumhuriyet olabilirdi. Sol hareketler, “reel liberal demokrasilerin” içini boşaltıp, dejenere ettiği kimi kurum ve mekanizmaların, seçimlerin, vb. anlamsız birer oyuna dönüştürmelerini bahane ederek, bağnaz bir totalitarizmi yüceltme yoluna gittiler. Bu, <em>‘çocuğu leğendeki kirli suyla birlikte atmak’</em> kadar saçma bir tutumdur&#8230; Elbette kitleyi temsil etmek bir yana, kitleyi manipüle etmek amacıyla kurulmuş siyasi partiler, seçimler, kurulan hükümetler, vb. “siyaseti” egemen sınıflar lehine “ehlileştirip-sosyalleştirmeye” yarar. Böyle bir rejim de en iyi koşullarda egemen azınlığın çıkarlarını gerçekleştirebilir. Zapatist hareketin prestijinin bu ölçüde yüksek oluşunun başlıca nedenlerinden biri, demokrasinin kavranışı konusunda geleneksel sol yaklaşımların dışına çıkmış olmasıdır. Eğer yeni solun bir geleceği olacaksa, [ki olacaktır], yeni bir başlangıç yapılacaksa, [ki mutlaka yapılacaktır] bu ancak yeni bir sosyalist kültür ve mücadele etiğinin yaratılmasıyla mümkün olabilir. İşte demokrasi de böylesi bir yeni sürecin olmazsa olmaz bileşenidir&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>IV</strong>. Sosyalist deneylerin başarısızlığının nedenleri arasında “geçiş” sürecinin yeterli düzeyde kavranamamış olmasının da önemli payı vardı. Marx, sosyalist toplumun ne olması, kapitalizmden sosyalizme geçişin nasıl olması gibi sorunlardan çok kapitalist toplumu anlamaya çalıştı. Kapitalizmin teorisini oluşturdu. Paris Komünü konusunda olsun, başka vesilelerle olsun [Gotha programı,vb], yazdıkları bir “geçiş teorisi” için yeterli değildi. Kaldı ki, sosyalizmin, komünizmin kuruluşu, birilerinin kafasından çıkacak fikirlerden çok, doğrudan proletarya tarafından mücadele sürecinde gerçekleşebilecek bir şeydi. Jose Marti’nin dediği gibi, <em>“yapmak en iyi söyleme tarzıdır.”</em> Bir kere klasik anlayışta kapitalizmin hızla dünyayı homojenleştireceği, bunun da pek uzun olmayan bir dönemde dünya devrimine giden yolu aralayacağı beklentisi vardı. Öte yandan, sosyalist geçiş süreciyle ilgili oldukça mekanik bir anlayış geçerliydi. Sosyalizmin, kapitalistlerin elindeki üretim araçlarını devletleştirmek, merkezi plan uygulamak, kimi bürokratik kurumlar ve mekanizmalar oluşturmakla mümkün olacağı beklentisi vardı. Daha önce de değindiğimiz gibi, devrim kültürel, sosyal ve etik bir radikal dönüşüm olarak değil de, bir ekonomik-politik dönüşüm sorunu olarak anlaşılıyordu. Bir başka sorun da devrimin bir dünya devrimi olarak mümkün olduğuydu. Bu yerinde bir tespit olmakla birlikte, kapitalizmin <em>kutuplaştırıcı karakteri</em>, dünya devrimi perspektifini nüanse etmeyi gerektiriyordu. Sosyalizmin, komünizmin nihai kuruluşu ancak evrensel planda mümkündür oysa Sovyet deneyinde olduğu gibi, bir sosyalist devrimin sadece ‘tecrit olması’ değil, emperyalizm tarafından kuşatılması gibi olumsuzluklarla da cebelleşmek kaçınılmaz oluyor. Bir kere Sovyet Devrimi II. Enternasyonal geleneğinden kopmuş Bolşeviklerin eseri olsa da, devrimden sonra ve kademe kademe II. Enternasyonal anlayışı etkin ve hakim konuma geldi. Bu aşamadan sonra artık sosyalizm bir çeşit ‘kalkınma modeli’ olarak anlaşılmaya başlandı. Sorun bu biçimde kavranınca, sanki yegane amaç emperyalist dünyanın üretim ve tüketim düzeyini yakalamaya indirgenmişti. Eğer bir yarış söz konusuysa, yarışta öne geçme çabası önem kazanır. Bu amaçla sermaye birikiminin hızlandırılması temel amaç haline geldi. Örneğin, mecburi kolektivizasyon bu tür bir tercihin doğal sonucu olarak anlaşılabilir. Sovyetler Birliği’nde <em>‘sosyalist ilkel sermaye birikimi’</em> köylülüğün sömürüsüne dayandı. Köylülük bir bakıma emperyalist ülkelerde sömürgelerin işlevine koşuldu&#8230; Böyle bir tercih, geniş köylü kitlesinin devrime sırt çevirmesi ve devrim sürecinde oluşan işçi-köylü ittifakının çatlamasıyla sonuçlanabilirdi&#8230; Devrim <em>“başka şey yapmak için başka yola girmeyi ve asla hasım kampla yarışmamayı” </em>gerektiriyordu; ama devrim, emperyalist dünyanın gittiği yere <em>“daha çabuk ve kestirme yoldan gitmek”</em> olarak anlaşıldığı anda, boğulması kaçınılmazdı&#8230; Buraya kadar söylenenler birer vakıa olmakla birlikte, kapitalizmden sosyalizme geçişin kolay ve sorunsuz olması da mümkün değildir. Binlerce yıllık sınıflı toplumun yerini alacak ve ilk defa insanın bilinçli eylemiyle yeni bir toplum düzeni kurmak, umulandan daha sorunlu, daha zor ve oldukça uzunca bir zaman kesitinde <em>“yükselişler ve düşüşler, yenilgiler ve zaferler, umutlar ve umutsuzluklar” s</em>onucunda mümkün olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecini başlatan rejimlerde her şeyi “kamulaştırmak” yönünde abartılı bir eğilim söz konusuydu. Fakat, kamulaştırma ‘devletleştirme’ biçiminde tezahür ediyordu. Devletleştirmenin  insanların üretim sürecindeki yerini, konumunu, vb. otomatik olarak değiştireceğine dair bir kural yoktur. Böyle bir anlayış da devletleştirmeyle sosyalizm arasında doğru yönde bir ilişki olduğu kabulüne dayanıyordu. Her türlü ekonomik faaliyetin kamulaştırılması ve genel planlama uygulamasıyla sorunun nihai ve kalıcı olarak çözülebileceği beklentisi vardı. Oysa, bürokratik bir planlama söz konusuysa, orada sosyalizmden söz etmek mümkün değildir. Şüphesiz, stratejik öneme sahip üretim sektörlerini kamulaştırmadan, planlı bir ekonomik işleyiş mümkün değildir. Ekonominin yönünü ve işleyişini pazarın diktasından kurtarmadan sosyalizme geçişten söz etmek de elbette mümkün değildir. Ne var ki, geçiş döneminin hayati sorunu “ne kadar çok kamulaştırma, o kadar çok sosyalizm” olamazdı&#8230; Değişik mülkiyet biçimlerinin varlığı sosyalist geçiş için bir engel oluşturmaz. Kaldı ki, ‘pazar eşittir kapitalizm’ diye bir şey de yoktur. Önemli olan hedefleri ve o hedeflere ulaşmak için gerekli araçları doğru saptamak, pazarı sosyal yeniden üretimin hizmetine sokmaktır. Dolayısıyla geçiş döneminde kamu mülkiyetiyle özel mülkiyet ve ikisi arasında yer alan ‘kooperatif mülkiyet’ biçimleri yanyana, bir arada varolabilirler. Önemli olan, kamusal olanın giderek hakim sektör durumuna gelmesi, demokratik, sosyal, etik özünün güçlenmesi ve sınıflı topluma özgü yabancılaşmalardan uzaklaşma yolunun açılmasıdır.Tarihsel deneyler de bize bir üretim tarzının hakim üretim tarzı haline gelinceye kadar hem uzunca bir zamana gerek olduğunu, hem de her iki üretim tarzının [eski ve yeni] uzunca bir zaman kesitinde yan yana, iç içe, bir arada yaşadığını gösteriyor. İnsanın bilinçli eylemi devreye girse de, kapitalizmden sosyalizme geçiş de oldukça uzun bir zaman diliminde mümkün olabilir. Bunun anlamı, sosyalizmle kapitalist formların bir arada varolabileceği bir <em>‘geçiş sürecinin’</em> kaçınılmazlığıdır. Böyle bir tespit sol çevrelere egemen olan iki yanlışı düzeltme fırsatı yaratabilir. Devrimci sosyalist militanlar ekseri iki düzeyde hatalı bir yaklaşım içinde oluyorlar: Birincisi, tüm sorunların çözümünün “devrimle” mümkün olacağı: İkincisi de nihai çözümün dünya devrimine bağlı olduğu&#8230; Bu son derecede saçma ve oportünist bir yaklaşımdır. Oysa, dünyayı değiştirmek isteyen, işe önce ve hemen kendinden başlamalıdır ve olabildiğince yabancılaşmadan arınmış, sosyalist etiğe uygun bir yaşam sürmek için çaba harcamalıdır. Sosyalist insan ilişkileri sosyalist devrimden önce başlayıp, sosyalist devrimle hızlanıp, sosyalist devrim sonrası dönemde olgunlaşıp hakim insan ilişkileri konumuna gelebilir. Bu yüzden, sosyalist ilişkileri kapitalizmin <em>‘bağrında’</em> ve bugünden geliştirmek durumundayız&#8230; Sosyalist etiğe uygun bir yaşam sürmek için <em>‘devrim sabahını’</em> beklemek gerekmiyor&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>V.</strong> Kültür sorununun kavranışındaki tutarsızlık, kültürel sorunların öneminin küçümsenmesi ve kültürün bir üstyapı kurumu olarak kolaylıkla vazgeçilebilir, ihmal edilebilir bir ‘unsur’ olarak görülmesi de sosyalizmin başarısızlığının bir başka önemli nedeniydi. Bir kere, kültürün toplumsal yeniden üretimin çok önemli bir unsuru olduğu gerçeği göz ardı edildi. Toplumsal dönüşümün ekonomik dönüşümün doğrudan uzantısı olduğu, <em>“üstyapıdaki değişimin alt yapıdaki değişim tarafından ve tek yanlı olarak belirlendiğine dair”</em> kaba anlayış, sadece kültürel veçhenin önemsenmesini engellemekle kalmadı, aynı zamanda bir dizi yanlış ve talihsiz uygulamaya da kaynaklık etti. Elbette kültürü toplumsal yaşamın diğer veçhelerinden ayrı, bağımsız<em>, ‘kendi başına’</em> bir şey saymak yanlıştır, üstelik, kültürel veçhenin ‘üretiminin ve yeniden üretiminin’ havada, boşlukta gerçekleşmediğini, kültürü, onu yaratan maddi geri plandan “bütünüyle bağımsız”, istendiğinde istendiği gibi manipüle edilebilir bir şey olarak görme eğilimi, sadece sol harekette değil, genel olarak modernleşmeci siyasal akımların da önemli bir handikabı oldu ve hâlâ da olmaya  devam ediyor. Sanki <em>“bilinçli bir politik tercihle”,</em> kanun ve kararnamelerle bir toplumun kültüründe köklü değişiklikler yapılabilirmiş türü bir saçma anlayış, sosyalist harekete de egemen oldu. Oysa, maddi temeli olmayan, havada kalan bu tür zorlamalar, beklenen sonucu doğurmak bir yana, içi boş slogana, anlamsız bir retoriğe dönüşüyor ve pratik yaşamla ilgili bir dizi olumsuzluğa da neden oluyor. Bu bağlamda etik sorun üzerinde de önemle durmak gerekiyor. Yeni bir kolektif ahlâkın oluşması, sosyalist inşanın gündeminde önemli bir yer tutuyor ve referans olarak da <em>“yeni insan”</em>dan söz ediliyor. Che Guevera, <em>“insanı değiştirmeyi teklif etmeyen devrim beni ilgilendirmiyor”</em> demişti. Bununla birlikte, kapitalizmden sosyalizme geçiş döneminde ‘devrimci öncülerin’ ‘etik’ değer anlayışıyla kitle arasında bir dizi sürtüşme ortaya çıkabiliyor. Bu tür olumsuzlukları önlemenin yolu, kolektif bilincin oluşum mekanizmaları konusunda teorik planla hazırlıklı ve donanımlı olmaktır. Dolayısıyla, sadece bir mücadele etiği yeterli olmuyor. Kapitalizmden sosyalizme geçiş sürecinin etiğinin de oluşturulması gerekiyor. Bunun için de toplumsal dönüşümün ekonomik-politik bir dönüşüm olmaktan öteye, sosyal, kültürel, etik bir radikal dönüşüm olduğunun da anlaşılması büyük önem taşıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaşanan deneyler, kitlelerin devrim sonrasındaki dönüşümlere katılmasını sağlamanın, devrim sürecine katılmasını sağlamaktan daha zor ve problemli olduğunu ortaya koyuyor. Kitlelerin devrimci sürece dahil olmaları, onların kapitalist, çoğu zaman da pre-kapitalist kültürel formları aştıkları anlamına gelmiyor. Bu durum doğrudan kültürün oluşmasının, değişmesinin, dönüşmesinin sanıldığından daha karmaşık bir olgu olmasındandır. Kültür başlığı altında bir de din sorunu karşısındaki kaba yaklaşım üzerinde durmak gerekiyor. Baştan beri anti-dinci [din karşıtı] ve ateist mücadele, devrimci mücadelenin neredeyse “olmazsa olmaz”ı sayıldı. Aslında Marx’ın bu konuya ilişkin söylediklerinin kavranışındaki yanlışlar, sosyalist mücadeleye ister devrim sürecinde olsun, ister geçiş döneminde olsun, büyük sorunlar yaratmaktan geri kalmadı. Sosyalizmi kurma adına insanların inancıyla mücadeleye kalkışmak, Marksizm’den çok, modernleşmeci ‘küçük burjuva ideolojisinin’ bir marifeti olabilirdi. Bir kere din, kültürün bir unsurudur. Bu yüzden de sosyal dönüşümlere paralel olarak değişime uğrayabilir ve her zaman bu dönüşümleri zora sokacak diye bir kural da yoktur. Dinin devrimi kolaylaştıran bir faktör dahi olabileceğine dair yakın örnekler de mevcut. Özellikle Latin Amerika’da 1970-80 sonrasında dinin bir <em>‘özgürlük öğretisi’</em> olabileceği, <em>Théologie de la libération</em> deneyimleriyle de ortaya çıkmıştır. Bir başka önemli sorun da, bugüne kadar ki ‘sosyalist devrimlerin’ hep az, kimi zaman da çok azgelişmiş kapitalist ülkelerde gerçekleşmiş olmasıdır. Köylüğün nüfusun önemli bir bölümünü oluşturduğu bu sosyal formasyonlarda dinin önemli bir faktör olarak varlığı bir vakıa idi. Böyle bir gerçeği yok saymak, yokmuş gibi davranmak, sürtüşme anında <em>‘uygarlaştırma misyonunun’</em> taşıyıcısı bir sömürgeci tavrıyla yaklaşmak, materyalist-diyalektik bir tutum sayılabilir miydi? Bir kere dinin zorunlu ve kaçınılmaz olarak <em>“toplumun afyonu”</em> olduğu biçimindeki yaklaşım, hem bilimle hem de eleştirel-bilimsel bir teori olan Marksizmle bağdaşır değildir. Kaldı ki, Marx’ın yaklaşımı çok daha nüanse idi: İkincisi, bizzat Marx, Feuerbach’ın izleyicilerini radikal ateizmlerinden ötürü, asıl <em>“teolojik”</em> olanın kendi tavırları olduğunu söyleyerek eleştirmişti&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>VI.</strong> Sosyalizmin başarısızlığında, klasik metinlerin <em>‘kutsal kitap’</em> mertebesine çıkarılmasının ve teorinin dogmatikleştirilmesinin, eleştirel-dönüştürücü içeriğinden arındırılmasının da önemli bir sorumluluk payı vardı. Marx’ın formüle ettiği biçimiyle Marksizm, eleştirel bir tahlil aracıdır. Eleştirel olduğu için de devrimcidir. Amacı gerçeği anlamak, ortaya çıkarmak, gerçeğin üstünü örten perdeyi kaldırmak olan bilimsel bir teorinin, tarihsel bir döneme takılı kalması, gerçek bilim kavramıyla çelişir. Bu yüzden de <em>“Ortodoks Marksizm”</em> diye bir şey mümkün değildir. Oysa, Marksizmin sürdürücüsü olduğunu söyleyenlerin büyük çoğunluğu, klasik metinlere, Hristiyanların, Müslümanların, Musevilerin, vb. kutsal kitaplara yaklaşımındakine benzer bir biçimde yaklaştılar. Marx böylesi bir saçmalığı sezdiği için, <em>“ben Marksist değilim”</em> demek zorunda kalmıştı. Reel sosyalizmin geçerli olduğu ülkelerde Marksist öğreti bir çeşit ‘devlet dini’, bağnaz bir ‘resmi ideoloji’ durumuna getirildi. Marksizmin her yerde, her devirde tüm sorunları çözecek ‘sihirli bir anahtar’ sayılması, iktidarı gasbetmiş bürokratik elit’in işine gelen bir şeydi. Ama orada söz konusu olan Marksizm değil, en iyi koşullarda Marksizmin karikatürüydü&#8230; Elbette bugünün kapitalizmi de genel nitelikleri, işleyiş yasaları vb. itibariyle Marx’ın, Engels’in yaşadığı dönemdekinden özde farklı değildir; ama bu, bugünün ‘küresel kapitalizminin’ yüz elli yıl öncesinin kapitalizmi olduğu anlamına gelmez. İster egemen sınıflar blokunun yapısı, konumu, gücü, isterse de mevcut durumu dönüştürmekte çıkarı olan işçi sınıfı ve “diğerleri” artık eskisi gibi değil. Bir kere proletaryanın konumu, kompozisyonu ciddi bir değişikliğe uğramış durumda. Artık ‘yeni aktörleri’ de dikkate almak gerekiyor. Şimdilerde devrimci dönüşümün yegane öznesi işçi sınıfı değil&#8230; Zaten sosyalizmin krizinin en önemli nedeni de sadece devrimci öznelerle ilgili değil, devrimci olduğunu söyleyen öznelerin sosyal süreci kavramadaki basiretsizliği, bir dönüşüm stratejisi formüle etme yeteneğini ortaya koyamamalarıyla ilgili&#8230;Bir tahlil yöntemi ve aracı olarak Marksizmin, sosyalist öğretinin ‘teorik ürünlerini’ de insanlık düşüncesinin önemli bir aşaması, bir durağı saymak gerekir. Daha fazlası değil&#8230; Marksizmi bir Tanrı kelâmı olarak görme aymazlığından kurtulmadan ne realite anlaşılabilir, ne de dönüştürülmesinin yolu açılabilir. Marksizm adına pek çok hatalar yapıldı, ve o hataların talihsiz sonuçları oldu. Bunu kimse inkar edemez; ama bu asla Marksizme sırt çevirmenin gerekçesi olamaz. Özellikle bizimki gibi Üçüncü Dünya’nın marksistleri vakitlerinin çoğunu, kimi polemik amaçla kaleme alınmış ‘klasik metinler’ üzerinde ‘laf üreterek’ harcadılar. Bu saçma yaklaşımın bugün hâlâ geçerli olduğunu hayretle görüyoruz. Bunun yerine Marksist yöntemi kendi toplumlarını, kendi gerçeklerini anlamak ve dönüştürmek üzere devrimci bir tarzda kullanmaları gerekiyordu&#8230; Aksi halde geçmişte sıkça yapıldığı gibi, yerel ve tarihsel izdüşümler yapmaktan, imkanları ve fırsatları heba etmekten kurtulmamız mümkün olmaz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> VII.</strong> Bu vesileyle, genel olarak Üçüncü Dünya’nın Marksist sol hareketinin temel olumsuzluklarına ‘ortak’ olsa da, Türkiye sol hareketinin kimi zaaflarına ve sakatlıklarına da kısaca değinmek uygun düşüyor. Türkiye’de sol hareketin praksis’ten çok ithal yanı ağır basıyor. Her ülkede pirinçten pilav yapılır; ama hiçbir ülkede yapılan pilav diğerlerine benzemez. Marksist teori için de aynı şey söz konusudur. “Şu bunu dedi, bu bunu yaptıyla” bir ülkede devrimci mücadele yapılamaz. Bu olumsuzluğu aşmanın yolu, Avrupa-merkezli ideolojik saplantılardan ve yabancılaşmalardan kurtulmaktan geçiyor. Aksi halde sözde <em>‘değiştirme’ i</em>ddiasında olduğu realiteye sürekli olarak yabancılaşan ‘özneler’in gerçek özneler olmaları da, süreci etkilemeleri de mümkün değildir. Avrupa-merkezli yabancılaşma, Türkiye’deki sol hareketin önemli bir handikabıdır. Onu kendi gerçekliğine yabancılaştırarak, toplumu anlamasını, kitleyle sağlıklı ve kalıcı bağ kurmasını, velhasıl, misyonunun gereğini yapmasını önemli ölçüde engelliyor. Zaten teorik-ideolojik referansları Stalinizm-Kemalizm karması ‘garip’ bir bileşime dayanıyor ki, bunun sosyalizmle bir ilgisi olduğunu düşünmek, iflah olmaz budalaların bir kuruntusu olabilir. Bir kere Türkiye’nin sosyalist mücadele tarihinde öğünmeye değecek fazla bir şey olmadığını teslim etmek, hamaset edebiyatı yapmaktan vazgeçmek, geçmişin radikal bir eleştirisini yapmak gerekiyor. Geçmişte fazla verimli olmayan ‘tartışmalar’ ve o tartışmalara eşlik eden örgüt ve mücadele anlayışı, daha çok ‘devleti ele geçirme’ problematiğine kilitlenmişti. Sanki devleti ele geçirmekle tüm sorunların otomatik olarak çözüleceğine dair genel bir kabul söz konusuydu&#8230; Sosyalist deneylerin iflasından sonra hâlâ benzer yaklaşımda ısrar edenlerin varlığı düşündürücüdür&#8230;Zapatist hareket bu alanda farklı bir anlayışı temsil ediyor. Devletin ele geçirilmesinden önce de bir şeyler yapmanın mümkün olduğunu kanıtlamak istiyor. Gerçekten, geçerli mücadele anlayışı, bir kere sosyal [adalet] olanla politik [demokrasi] olanın birbirinden ayrılabileceği kabulüne dayanıyordu. Bu ikisini birlikte talep etmek, mücadelenin başarısı için büyük önem taşıyor. Mücadele, sadece siyasi iktidarı ele geçirmeyi sorun ettiğinde, asıl sorunların tartışılması engellenip, hareketin ufku daralıyor. Nasıl bir düzen kurulacak sorusu ve geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek muhtemel sorunlara hazırlıksız yakalanmak kaçınılmaz hale geliyor.Sosyalist militanların durumu da ayrı bir sorun olarak tezahür ediyor. İnsanlar kendilerini büyük bir kolaylıkla ‘sosyalist’, ‘komünist’, ‘marksist’ ilan edebiliyorlar. Sosyalist mücadeleye katılma isteği hemen sosyalist bir “kişiliğin” oluştuğu anlamına gelmez. Kaldı ki, bir kimsenin kendi hakkındaki hezeyanlarının, kuruntularının da bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Binlerce yıllık sınıflı toplumun, kapitalist kültürün ‘kirlettiği’ insanın bu işten kolaylıkla sıyrılması sanıldığından çok daha zordur; ancak belirli bir sürecin sonucunda mümkündür. Dolayısıyla dünyayı değiştirmek isteyen, yeni bir dünya kurma iddiası taşıyan birinin bir dizi yabancılaşmadan arınması ve mücadele için gerekli donamına kavuşması durumunda gerçek anlamda bir devrimci militandan, ‘sosyalist kişilikten’ söz edilebilir. Bunun için de etik bir <em>‘bireysel devrim’</em> eşiğinin aşılması zorunludur. Militanların günlük yaşamları ve sorunları algılayış biçimleriyle ‘söyledikleri’ arasındaki bariz uyumsuzluk bu durumla doğrudan ilgilidir. Öyle bir ‘militan’ tipi ki, sanki iki kişiliği var&#8230; Sosyalist etiğin taşıyıcısı olmak bir yana, birçoğuna “ben merkezcilik,” “megalomani,” “kimseyi beğenmeme,“ “her şeyi kendinden menkul sayma“ <em>“bilinci”</em> yaygın bir hastalık olarak tezahür ediyor. ‘Ayrılık’ ve ‘geçimsizlik’ yaratma ve ortak iş yapmamak için bahaneler oluşturma, gerekçeler ‘üretme,’ kişisel sorunları ve ruhi bozuklukları ‘ideolojik’ ayrılıklarmış gibi gösterme, kendisinin içinde yer almadığı her hareketi ve girişimi kötüleme eğilimi, sol içi mücadeleyi bir çeşit hasım sınıfla mücadelenin önüne koyma, sol içinde şiddetin sosyalist etikle asla bağdaşır olmadığı gerçeğini görmezlikten gelme&#8230;vb. gibi&#8230; Aralarındaki çelişkilerin son tahlilde “halk içi çelişki” olduğu gerçeğini görmemek için inatçı bir çaba içinde olma&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyalist mücadelenin başarısı demokrasi konusunda büyük bir duyarlılık ve hassasiyet gerektirdiği halde ve demokrasinin hem örgüt içi işleyiş, hem örgütün kitleyle ilişkisinde kritik bir işlev görmesi gerekirken, demokrasiyi horlama anlayışı, Türkiye’deki sol hareketin başlıca hastalıklarından bir başkasıdır. Kaldı ki demokrasi aynı zamanda etik bir sorun olarak da anlaşılması gereken bir şeydir. Özgürlük, eşitlik, adalet dayanışma kavramlarıyla birlikte demokrasi kavramı, sosyalist mücadelenin vazgeçemeyeceği bir şeydir. Kendi örgütünde demokrasiyi işletemeyenlerin kuracakları ‘muhtemel düzeni’ düşünmek bile rahatsız edicidir. Türkiye’deki sol hareketin bunca parçalanmış oluşu ‘haklı’ ideolojik gerekçelere dayanmaktan çok, patolojik nedenlerle açıklanabilir. Sosyalist etik ve mücadele anlayışı asla misyoner anlayışı değildir. Eğer emekçilerin, ezilenlerin, dışlanmışların, velhasıl büyük insanlığın bir geleceği olacaksa, bu ancak onların kendi eseri olabilir, devrimcilikleri ve sosyalistlikleri kendilerinden menkul misyonerlerin değil. İnsanlığın önünde özyönetime dayalı eşitliğin, kardeşliğin, adaletin, özgürlüğün hakim olduğu bir tek toplum seçeneği var. Oysa “küresel kapitalizm” çağının ideolojik tamtamları “tarihin sonundan” söz ediyorlar&#8230; Tarihin sonu dedikleri de bugün ‘büyük insanlığa’ dayatılan tüm kötülüklerdir. Eğer insanlık, “yeni” ve “farklı bir şey” yapma macerasına girişmeyi başaramazsa, işte o zaman tarihin sonundan söz edilebilir; ama artık söz edecek kimse de kalmamak kaydıyla&#8230; Eğer neo-liberalizm vakitlice aşılamazsa, büyük insanlık sadece sayısız kötülükleri sineye çekmekle kalmayacak, bizzat kendi kolektif intiharına da “evet” demiş olacak. Zira, yıkım sadece toplumsal-insanî alanla sınırlı değil, ekolojik felaket de kapıda ve ‘geliyorum’ diyor&#8230; O zaman yeni bir başlangıç yapmamız gerekiyor ki, bunun da yolu yeni bir sol siyasal mücadele kültürü yaratmaktan geçiyor. Buna, insanı kirleten kapitalist kültürden kurtulmak için de mecburuz&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">*              Özgür Üniversite Forumu, Cilt 1, Sayı 3, Nisan-Mayıs-Haziran 1998.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://ozguruniversite.org"><img class="aligncenter" src="http://ozguruniversite.org/logo1.jpg" alt="" width="642" height="96" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/sosyal-kulturel-etik-bir-donusum-olarak-sosyalizm/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
