<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Peyama Azadi &#187; Dara Cibran</title>
	<atom:link href="http://www.peyamaazadi.com/author/dcibran/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.peyamaazadi.com</link>
	<description>Peyama Azadi</description>
	<lastBuildDate>Mon, 06 Feb 2012 23:46:30 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Metoikos* Dergisine verilen röportaj</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 25 Dec 2010 23:59:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1791</guid>
		<description><![CDATA[Metoikos – Peyamaazadî ne zaman yayın hayatına başladı ve Kürdistan meselesini hangi prizmadan yansıtıyor?
Dara Cibran -Peyamaazadî, özgürlük mesajı anlamına gelir, bu aynı zamanda sitenin temel hedefini de net bir şekilde özetliyor. 2005 yılında sitenin hazırlıklarını yaparken, teknolojinin sunduğu olanakları Kürt ulusunun mücadelesine sunarak, devam eden siyasal sürece pozitif bir atmosferle katılarak tarihe bazı notlar düşmeyi hedeflemiştik. Kurt ulusunun toplumsal ve siyasal sorunlarına mümkün olduğunca bilimsel bir yorumla katılarak ulusumuzun değerlerini korumayı ve sunmayı önümüze koymuştuk. 
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos – Peyamaazadî ne zaman yayın hayatına başladı ve Kürdistan meselesini hangi prizmadan yansıtıyor?</em></p>
<p style="text-align: justify;">Dara Cibran -Peyamaazadî, özgürlük mesajı anlamına gelir, bu aynı zamanda sitenin temel hedefini de net bir şekilde özetliyor. 2005 yılında sitenin hazırlıklarını yaparken, teknolojinin sunduğu olanakları Kürt ulusunun mücadelesine sunarak, devam eden siyasal sürece pozitif bir atmosferle katılarak tarihe bazı notlar düşmeyi hedeflemiştik. Kurt ulusunun toplumsal ve siyasal sorunlarına mümkün olduğunca bilimsel bir yorumla katılarak ulusumuzun değerlerini korumayı ve sunmayı önümüze koymuştuk.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün yazarlarımızı ve Peyamaazadî dostlarını birleştiren ortak payda, dar örgütsel çıkarlar değil, fakat ülkemizin temel çıkarlarıdır, ülke ve ulus gerçekliğidir. İsmail Beşikçi, Fikret Başkaya, Veatriki Aravani ve isimlerini anmadığım daha birçok Kürt olmayan düşünür, yazar ve bilim adamıyla işbirliği yapmaktayız ve bu dostlar çabamızı tarafsız bir şekilde değerlendirerek mücadelemizi desteklemektedirler. Bundan kıvanç duymaktayız.</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün hepimizi ortak bir paydaya bağlayan, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkının, her ulusun olduğu gibi Kürt ulusunun da doğal ve vazgeçilmez, devredilmez hakkı olduğu tezidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em><a rel="attachment wp-att-1792" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj/attachment/minima_elefterias"><img class="alignright size-full wp-image-1792" title="Minima_Elefterias" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/12/Minima_Elefterias.jpg" alt="" width="312" height="428" /></a>Metoikos – Bu iletişim hangi dilde gerçekleşmektedir?</em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Sitenin şu an ki arayüzü Kürtçe olsa da tematolojik olarak 4 dilde yayına devam ediyoruz. Şu anda arşiv olarak kullandigimiz <a href="http://www.peyamaazadi.org/index.php">http://www.peyamaazadi.org/index.php</a> sayfasında arayüzler de dört dilde mevcut. Kürtçe, Türkçe, İngilizce ve Yunanca. Ziyaretçilerimiz sırasıyla Türkiye, Almanya, Fransa, Yunanistan, Irak, İsveç, İngiltere, ABD, Avustralya ve İsviçre’den takip etmekteler. Kısaca Kürt diasporasının yoğun bulunduğu ülkeler.  Ancak, bağlı bulunduğumuz server’in etkisizleştirilmesi, site kodlarının ele geçirilmesi gibi bizzat Türk emniyeti ve değişik odakların da çok yönlü sanal/teknik saldırılarına da maruz kaldık/kalıyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos – Sizin yada sizinkine benzer siteler aracılığıyla toplumsal ve siyasal sorunlar gündemleştirilebilinir mi sizce?</em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Biz dünyanın dört yanına savrulmuş bulunan Kürt göçmen ve mülteciler için teknolojinin ilerlemesi oldukça dikkate değerdir. Bizimle benzer tezleri savunan bazı sitelerle zaman zaman belirli konularda işbirliği de yapıyoruz. Aslında, egemen devletlerin bize dayattığı çerçevenin ötesinde internet alanının bizlere sağladığı özgürlükleri değerlendirmeye çalışıyoruz ve sanıyorum bunu başarıyoruz. Internet bize, bilgilen(dir)me, işbirliği, görüş alışverişi, ortak kaygılanma, umut ve hayallerimizin bir araya geldiği bir platform sunuyor. Biz dünyanın değişik mekânlarına dağılmış bulunan insanları eş zamanda ve çok ucuza bir araya getiren ciddi bir olanak, bu yüzden ülke hasreti de bir nebze de olsa katlanılabilir hale geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos – Başkalarıyla iletişiminde sosyal paylaşım sitelerini de kullanıyor musun?</em><em> </em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Evet, kullanıyorum. <em>Facebook, Twitter</em> <em> veya YouTube </em>gibi siteler, dost ve tanıdıkların belli paylaşımları dışında, insanlara başkalarıyla da tanışma, çevrelerini genişletme, düşünce ve görüş alışverişinde bulunma, işlerini tanıtma olanağı sunduğu gibi, psikologların sunduğu verilere göre insanların daha az yalnızlık duygusu hissetmelerine, izolasyon duygusunu aşmalarına da yardımcı oluyor. Bazen bu araçlar üzerinden ortak amaçlar için harekete geçiyorlar, aktif katılım ve işbirliklerine girişiyorlar. Hatırlarsınız bundan iki yıl önce 15 yaşındaki Alex bir polis kurşunuyla öldürüldü. Aradan 24 saat bile geçmeden on binlerce insan sokaklardaydı. Bu olay sonrası kullanılan cep telefonları ve özellikle de sosyal paylaşım sitelerinin rolünü inceleyen yani teknoloji ve siyasal-toplumsal eylemlerin ilişkisini inceleyen dersler üniversitelere girdi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Kısacası, bizim ve daha diğer birçok toplumsal sorunun işlenebileceği, duyulabileceği bir ortam oluşmuş durumda. Toplumsal paylaşım siteleri ise yeni türden bir iletişim platformu. Etkinlikleri artıkça, bu olanakları kullanan bizlerin de sesimiz daha çok duyuluyor, güçleniyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu andaki verilere göre Facebook kullanıcı sayısı 500 milyonu asmış durumda. Yalnızca Yunanistan’da 2,2 milyon kullanıcısı var. Eğer bir ülke olsaydı, yeryüzündeki üçüncü büyük ülke olmuş olacaktı. Her kullanıcısı ortalama olarak 130 kişiyle iletişim halinde ve 13 gruba üye, her üye günde ortalama bir saatini bu ortamda geçiriyor ve her ay ortalama 8 yeni kişiyle tanışıyor. Şu anda sitenin Kürtçe de dahil olmak üzere 70 dilde ara yüzü kullanımda. Facebook sayfası da olan isletmelerin sayısı 1,5 milyonu geçiyor. Bu sanal dünyanın, yada sosyal paylaşım ağının gerçek dünyada nasıl bir etki yaratabileceğini düşünebiliyor musunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><em>Metoikos &#8211; Sosyal paylaşım sitelerinin gürültüsünde Kürdistan meselesi ne kadar duyuluyor? </em></p>
<p style="text-align: justify;">DC &#8211; Teknoloji ve basın yayın araçları egemenlik ilişkilerinin sürdürülme araçlarıdırlar ve devletin ideolojik ve kurumsal yapısının ayrılmaz parçasıdırlar. Hangi politik güç bunları kontrol ederse kuşku yok ki kendi egemenliğini kurmak için kullanacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Söz konusu olan sanal dünyada ise işler daha karmaşıktır ve burada belirlenmiş, sabit ve tek bir iktidar odağından bahsetmek oldukça güç. Bilim ve teknoloji alanı, yalnızca egemenliğin araçları değil ayni zamanda bunlar da birer egemenlik alanı oluşturmuşlardır. Sahip olunan bilgiyle orantılı olarak karşıdakini teknolojik olarak alt etmek ve egemenlik ilişkilerini sarsmak mümkün. Wikileaks olayını düşünün …</p>
<p style="text-align: justify;">Internet ve sosyal paylaşım ağları birbirinden farklı hatta yer yer birbirine düşman güçlerin mücadele ettikleri alanlar. Bugüne kadar Kürdistanı aralarında paylaşan devletler bu araçları (radyo, TV, internet) Kürtler üzerinde yalnızca egemenlik kurmak için değil, ancak esas olarak Kürt dilini, kültürünü yok etmek için kullandılar. Sosyal paylaşım siteleri ulusal sınırları aşan global bir olanaktır ve belirli egemenlik ilişkileri ile sınırlandırılamıyorlar. Tersine değişik görüş ve mücadelelerin kendini ifade ettiği, serpildiği bu yüzden de egemenlik iliksilerinin açıkça sorgulandığı bir alan. Kürtlerin bağımsızlık mücadelesi bu alanda da kendisini ifade ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">* Arkaik donemde Yunanistan’daki herhangi bir şehir devletin sınırları içinde ikamet edipte aslen oralı olmayan nüfusa Metoikos deniyordu. Metoikoslar genellikle ya çok sınırlı yada hiç siyasal haklara sahip değillerdi. Kavram özellikle Atina demokrasisi döneminde yani ekonomik gelişmenin ve ihtişamın dorukta olduğu bir dönemde çok fazla yabancıyı çekmesiyle kullanılır olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">2003 yılından beri yayın yapan Metoikos dergisi yabancı korkusu ve ırkçılıkla mücadelede bilgilendirme ve baskı grubu olarak önemli bir işlev gördü. Yunanistan’daki mülteci politikasının boşluklarını göstererek, bürokrasi ve kamu çalışanlarının yabancılar karşısındaki kabul edilemez davranışlarını ortaya çıkararak ve göçmenlerin maruz kaldıkları insanlık dışı çalışma şartlarını göz önüne sererek önemli bir rolü yerine getiriyor. Keza değişik mülteci grupları arasında bir köprü görevi görerek karşılıklı dayanışma ve ortak davranışlar sergilemelerinde de yardımcı oldu/oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kasım 2010</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: center;"><a href="http://metoikosmagazine.blogspot.com/"><img class="aligncenter" src="http://4.bp.blogspot.com/_GoLi6ne9jao/TRHUcbgf_CI/AAAAAAAAAI0/i95-F98UyHs/S1600-R/metoikos_BANNER.jpg" alt="" width="630" height="170" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/metoikos-dergisine-verilen-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Nasname&#8217;nin Yayınla(ya)madığı röportaj</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Apr 2010 08:45:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1313</guid>
		<description><![CDATA[Nasname’den eski arkadaşım olan Mahmut Gergerli Şubat ayının başlarında benimle bir röportaj yapmak istediğini, geçmişte nasname’de yer almış, emek vermiş arkadaşlardan birer röportaj alarak onları nasname okuyucularına hatırlatmak istediğini iletmişti. Benim “neden buna gerek duyuyorsunuz” şeklindeki soruma ise sizleri okuyucularımıza tanıtmak dışında bir amaç gütmüyoruz şeklinde bir tekrar olmuştu. Ben ikna değildim. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Nasname’den eski arkadaşım olan Mahmut Gergerli Şubat ayının başlarında benimle bir röportaj yapmak istediğini, geçmişte nasname’de yer almış, emek vermiş arkadaşlardan birer röportaj alarak onları nasname okuyucularına hatırlatmak istediğini iletmişti. Benim “neden buna gerek duyuyorsunuz” şeklindeki soruma ise sizleri okuyucularımıza tanıtmak dışında bir amaç gütmüyoruz şeklinde bir tekrar olmuştu. Ben ikna değildim. Nasname’deki iç sorunlarla ilgili tam da o günlerde üstü kapalı bir açıklama daha yapılmıştı. Ben ısrarla bu röportajların özel gerekçesini sormama rağmen verilen cevap hep aynıydı: sizleri okuyucularımıza tanıtmak. Kaygım, bu röportajların iç tartışmalarda birilerine karşı kullanılması yönündeydi. Bu yüzden ilk anda böyle bir röportaja “Hayır” dedim. Ben nasname’den gideli 5 yıl olmuştu ve bu tartışmaya taraf olamazdım. Mahmut hoca ise ısrar ediyordu, en son röportaj sorularını göndereyim, onun üzerinden konuşalım dedi. 18 Şubatta röportaj için sorular da geldi. Röportaj soruları suya sabuna dokunmayan cinstendi. Kendisine bu görüşümü de ilettim. “Hayır” gerekçeme röportajların yapılış amacına ilişkin duyduğum kaygıların yanısıra röportaj sorularının sıradanlığı da eklenmişti. Nasname okuyucusu benim 8 yıl once başlayan ve 3 yıl süren nasname sürecimi öğrenerek neyi bilince çıkaracaktı sahi? Bir kez daha “Hayır” dedim. Hatta kendisine dedim ki istersen sana bazı sorular çıkarayım, o soruları da ekle, eğer kabul edersen o zaman düşünebilirim. “Ben, senden gelecek her türlü röportajı yayınlamaya hazırım, yeter ki sen ver”, şeklinde bir cevapla karşılık verdi, kendisine Güney Kurdistan, Irak seçimleri ve Türkiye’deki son süreci de kapsayan bir röportaj olursa o zaman nasname ile ilgili görüşümü de açıklama olanağım olmuş olur dedim ve böylece içerikte anlaştıktan sonra ben kendisine bu röportajı yazıp gönderdim.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1314" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj/attachment/nasname"><img class="alignleft size-medium wp-image-1314" title="Nasname" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/04/Nasname-250x74.jpg" alt="" width="250" height="74" /></a>Kendisinin eline geçtiği ilk gün, önce röportajın uzunluğunu, ikinci gün ise güney Kurdistan ile ilgili bölümün gündem dışı olduğunu falan dillendirmeye başladı. Röportajı ikiye bölmek istediğini, nasname ile ilgili kısmını vereyim, ikinci kısmı daha sonra verebiliriz şeklinde konuşmalara girdi. Bende kendisine, kendisini yormamasını, nasnamenin bu röportajı kaldıramayacağını, beni de boşuna oyalamamasını, neden yayınlamayacağınızla ilgili yazılı bir cevap gönderin konuyu bitirelim dedim. Kendisine röportajı ilettiğimden beri 3 gün geçti, bu arada mail ve msn üzerinden de iki kez haber göndermeme karşın hala da bir cevap almış değilim. Doğrusu son zamanlarda Kürtlere AKP yi adres olarak gösteren Nasname ekibinin geçen yılki Güney Kurdistanı tavaf etmesinden sonra yelkenleri tamamen indirip Güneyin kumpasına girdiği de gözlemleniyor. Aşağıya gidip nemalanan kalmadı nasıl olsa. Hayat maddidir ve parayı veren düdüğü de çalar. O yüzden kendilerine verdiğim 3 günlük zaman zarfında tarafıma herhangi bir cevap iletilmediği için söz konusu röportajı Peyamaazadi’de yayınlamayı uygun gördüm.</p>
<p style="text-align: justify;">Dara Cibran</p>
<p style="text-align: justify;">14 Nisan 2010</p>
<p style="text-align: justify;">*********************</p>
<p style="text-align: justify;">
<p><strong>- Bize kendinden kısaca bahseder misin? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Merhaba Mahmut Hoca,</p>
<p style="text-align: justify;">Sondan başa doğru gidersek, son 15 yıldır Yunanistan da siyasi mülteci olarak yaşıyorum. Şu anda siyasal sosyoloji dalında doktora yapıyorum, Atina Üniversitesi siyasal bilgiler fakültesinden 2004 yılında mezun oldum, aynı bölümün lisans ustu bölümünü de 2006 da bitirdim. Yakın zamana kadar da uluslararası bir bilgisayar şirketinde teknisyen ve eğitmen olarak çalışıyordum. Doktora tezime daha fazla zaman ayırmak için işimi bırakmak zorunda kaldım.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasal faaliyetlerim Türkiye’deki üniversite yıllarında başlar. Sağ ele geçirilen gerillaların kulak ve burunlarının kesilerek, parça parça doğranarak öldürüldüğü, arkasından da zincirle tankların peşine bağlanıp köylerden dolaştırıldığı terör ortamında büyüdük. Homeros’un İlyada destanında geçen Truva savaşını hatırlarsınız, orada da Archileas Hektor’u öldürdükten sonra kağnısına bağlayıp sürükleyerek kendisiyle birlikte götürür. Amaç aşağılamak, onurunu beş para etmektir. Kürtçülüğe bulaşsın yada bulaşmasın, her kürdün hedef olduğu, 4500 köyün yerle bir edildiği, 5 milyon insanımızın yurtlarından kovulduğu bir dönemde benim de önümde cezaevi veya mültecilik dışında bir seçenek kalmamıştı. Kürdistan’daki bütün dinamikler büyük bir yıkım ve imha ile karşı karşıyaydı. Kürt gençliği de öyle. Devlet son 30 yılda Kürdistan’da kontra bir program uyguluyor, bu çerçevede Kürt gençlerini dağa çıkarıp öldürüyor, gerisini de hapishaneye sürükleyerek terbiye ediyor, eziyor. Kürdistan’daki son 30 yılda her Kürt bir şekilde nasibini aldı, benim de nasibime mültecilik düştü. Kimileri dağ başlarında kimliksiz vurulup törensiz gömüldüler, kimileri bedenlerini hapishanelerde çürüttüler, kimilerimiz dünyanın dört bir yanına savrulduk, kimilerimiz ise metropol merkezlerin varoşlarında sefaletle pençeleşiyor. Nihayet biz de sınıflı bir toplumuz ve her sınıf yada belli toplumsal kategoriler son 30 yıllık süreci farklı farklı yaşıyorlar. Demem o ki bazıları da genel çoğunluk kaybederken onlar kazandılar, varlıklı hale geldiler. Savaş onların ganimeti sayıldı. İşte son 15 yıllık  mülteci yaşamımın nedeni ve özeti bu.</p>
<p><strong>- Nasname ile ne zaman tanıştığını hatırlıyor musun?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, hatırlıyorum. Nasname sitesinden daha ilk çıkışından itibaren (Inter-Name) haberim olmuştu ve takip ediyordum. Sanırım Mart 2002 idi, Seyithan Kurij’in 1925 hareketi üzerine bir yazısı Nasname’de yayınlanmıştı. Makale her ne kadar “1925 Kürt Halk Hareketi” adını taşıyorsa da son derece yanlış bilgiler içeren üstün körü bir çalışmaydı.  O günkü sınırlı bilgilerimle bile hemen bir cevap (<a href="http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=Content&amp;pa=showpage&amp;pid=123">1925 ve Tarih Anlayışı Üzerine</a>)  yazıp Nasname’ye gönderdim, keza Seyithan Kurij’e de ulaştım. Neki Seyithan aradan 8 yıl geçmesine rağmen metninde bir tek değişiklik bile yapma ihtiyacı bile hissetmeden yayınlamaya ve yaymaya devam ediyor. Bu yazının ciddi bir eleştirisi için Simko Sever in <em><span style="text-decoration: underline;"><a title="Tarih yazımı mı, " href="../../../../../niviskar/tarih-yazimi-mi-%E2%80%9Ckutsal-tarih%E2%80%9D-savunuculugu-muhttp:/www.peyamaazadi.com/niviskar/tarih-yazimi-mi-%e2%80%9ckutsal-tarih%e2%80%9d-savunuculugu-mu">Tarih yazımı mı, “kutsal tarih” savunuculuğu mu?</a></span></em><em> </em> başlıklı yazısına göz atılabilinir. Nasname’ye o gün gönderdiğim metinden sonra Şükrü Hoca ile bir diyalogumuz başladı. O günden bugüne de diyalogum hiç kopmadı, hem Şükrü hoca ile hem de Nasname’deki dostlarla sürekli diyalog halindeyim.</p>
<p style="text-align: justify;">Sitede yazma meselesine gelince, 2002 yazında Şükrü Hoca benim de içinde yer aldığım 30 belki de 40’a yakın kişiye bir mail-davet göndererek Nasname’yi kişisel inisiyatifinden çıkarıp daha geniş kesimlere hitap edecek Kurdistanî bir platforma dönüştürmek isteğini iletmiş ve bu anlamda içinde yer alıp almayacağımızı sormuştu. Çok kısa ama öz olan davetine ben pozitif cevap verdim. Bundan sonraki yazışmalarımız (yaklaşık 2 aylık süreç) yayın ilkelerini tartışma babında geçti ve nihayet Ağustos 2002’de Nasname’ye ilk yazımı (<em><a href="http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=Content&amp;pa=showpage&amp;pid=178">Geçmiş Muhasebe, &#8220;Yenilenme&#8221; ve Yeni Dönem Üzerine</a></em> ) göndermiştim. Bu arada bir şey daha belirtmeme izin verin. Nasname’de ne zaman iç tartışma yada rahatsızlık baş gösterse genellikle Nasname Şükrü Gülmüş ile eşit değildir türünden laflar edilir. İyi de bu lafı ilk dile getiren ve Nasname’yi kendisi ile özdeş olmaktan çıkarmak isteyen Gülmüş’ün kendisidir. Son zamanlarda Berzan Botî arkadaşın Nasname’den ayrılmasından sonra daha sıklıkla ifade edilir oldu bu. Sanırım Nasname’nin sorunu bu değil. Çünkü ben de içinde yer aldım, sadece yazar olarak değil, Şükrü hoca ile birlikte editörlüğü de birlikte yaptığımdan biliyorum, sorun birbirine hiç benzemeyen, ortak noktaları çok sınırlı bir sürü insanın benzemekte ısrar etmelerinden kaynaklanıyor. Ortak değerler yaratmak için hepimizin benzeşmesi gerekmiyor. Kanımca birbirine benzeyen, değerleri birbirine yakin olanların aynı, farklı olanların da farklı platformlarda yer almaları çok daha sağlıklı ürünler verebilir. Yahudi asıllı Alman filozof Mannheim faşizmi tanımlarken, onun yalnızca İtalya ve Almanya’da iktidara gelen güç olmadığını, esas olarak bütün toplumsal kesimleri tek bir doğruya getirmenin kendisi olduğunu ifade ediyor. Yanlış anlaşılmasın kimseyi faşizmle suçlamıyorum, ama zoraki benzerliklerde diretmenin adı en hafif tabirle totaliterliktir.</p>
<p><strong>- Neden Nasname’ye katkı sunmak istedin?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Aslında Nasname’ye kastı sunmak kavramı bence isabetsiz. Ben iddialarımın ve kavgamın peşinde koşuyordum. Dolayısıyla ne yaptıysam kendime görev bildiğim için yaptım. Verdiğim emeğin ve harcadığım çabanın nedeni kişilere duyduğum özel sempatiler değil, Kürt halkının mücadelesine duyduğum inançla ilgiliydi. Yaptığım hiç bir şeyden pişman olmadığım gibi harcadığım zamanı, verdiğim emekleri birilerine karşı şantaj olarak kullanmanın da siyasal ahlakla bağdaşmadığı kanısındayım. O gün için Nasname Kürdistan sloganı ile ifade edilen şey benim yazmam için yeterliydi. Niyabet, Şükrü Hoca da PKK den gelen bir muhalif olarak benim de paylaştığım doğru şeyleri ifade ediyordu. Son 30 yılda Kürdistan’da uygulanan kontra programın üzerinden yürütüldüğü güç olarak PKK’yi bundan 10 yıl önce eleştirmek siyasal cesaret gerektiriyordu.  Şükrü Gülmüş’te bu cesaret vardı ve yazdıklarının arkasında duruyordu. Hatırlarsanız o zamanki Nasname logosunda “Zafer mümkün, cesaret gereklidir“ yazıyordu. İkincisi de herkesin “Bavê Îdris caşe” sloganıyla halaya durduğu bir dönemde Gülmüş Barzani’den Özür diliyorum çıkışıyla Güney Kürdistan’a sahip çıkmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">2002 de Nasname zemininde bir dostluğa adım atarken özgür ve bağımsız beyinlerin gerekliliğinden de dem vurmuştuk. Son 20 yılda siyaset adına yapılan uygulamalarla bireyin ortadan kaldırıldığı, bu nedenle de yenilenme ve Kürt rönesansının bir ayağının da bağımsız Kürt bireyinin yaratılmasına bağlı olduğunu tespit etmiştik. Nihayet, savaş her zaman toplumsal dinamikleri tahrip eden bir olgu değildir, bazen gelecek güzel günlerin koşullarını da hazırlar. Örneğin bugünkü Avrupa demokrasileri korkunç savaşların sonunda ortaya çıktılar. Almanya, Fransa, İspanya, İtalya yada Portekiz son derece çetin günler geride bıraktılar, iç çatışmaları ve savaşları geride bıraktılar. Ama bu toplumlar savaşlardan örgütlü olarak çıkmayı başardılar. Bu savaşların sonunda ortaya çıkan sivil toplumsal alan gerek kişisel hakların gerekse de grupsal ve toplumsal haklarının peşinden kıskançlıkla koşan insanların eseriydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Bize gelince maalesef acımasız bir sömürge savaşının bütün toplumsal dokuları tahrip ettiği bir tabloyla karşı karşıyayız. 1923 Lozan sürecinden beri boynuna kölelik zincirleri takılan Kürt Ulusu’nun bütün değerlerinin ırzına geçilmiştir. Bu anlamda KÜRDISTANLI BAGIMSIZ BIREYLER CEPHESI oluşturmakla ilgili fazla iyimser değildim. Eğer gerçekten bağımsız bireylerimiz ve kişilikli kadrolarımız/ aydınlarımız olmuş olsaydı bu kadar kapsamlı bir karşı devrim programı hayat şansı bulur muydu bilemiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">“Berlinische Monatsschrift” dergisinin 1784 Kasım sayısında Kant, aydınlanmayı şöyle tarif ediyor: “Aydınlanma, insanin kendisinin sorumlu olduğu olgunlaşmamışlıktan çıkısıdır. Olgunlaşmamışlık, insanin, bir başkasının yol göstericiliği olmaksızın, beynini kullanma güçsüzlüğüdür. Bir başkasının yol göstericiliği olmaksızın, eğer beyin yetmezliğinden değil de, o­nu kullanmak için gerekli cesaret ve kararlılıktan yoksunsa o halde olgunlaşmamışlığından kendisi sorumludur. Sapare aude ! Kendi beynini kullanmak için cesaret sahibi ol. Budur aydınlanmanın simgesel tabiri”(Çeviri bana ait, kavramlar birebir karşılık bulmayabilir).</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan dolayı da Nasname’nin üst baner’ine Kant’ın <strong>öğrenmek için cesaretin olsun</strong> sözünü koyduk. Bu tesadüfî olarak konulmadı, aslında hedeflediğimiz bir amaca işaret ettiği için çok anlamlı bulduk ve oraya yerleştirmiştik.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt toplumunun aydınlanmasının ve yenilenmesinin ilk şartı kanımca özgür beyinlerdir. Nasname’nin işlevi de burada önem kazanıyordu. Daha ilk günden beri bizi diğerlerinden ayıran en önemli özelliğimiz resmi ideolojilerin (dar örgütsel mentalitelerin) dışında özgür bir Kürt bireyi gibi olaylara bakabilme cesareti göstermiş olmamızdı. Biliyorsun grup psikolojisinin en önemli özelliği bireyi ve ona bağlı bir çok değer ve olgunun ortadan kaldırılmasıdır. Kolektif kimlik edinme kaygımız çoğu kez bireyselliğimizden feragati dayatıyor. Bu noktada bireyler kendilerinin inanmadığı grup doğrularına inanmış gibi yaparlar. Hatta çoğu kez gerçekten de inanırlar. İşte bu psikoloji her türlü resmi ideolojinin ve grup- örgüt doğrularının da üreme merkezi gibi iş görür. Nasname zemininde bir araya gelen arkadaşlar olarak sadece sömürgecilerin bize dayattığı haksızlıklar karşısında değil, mücadelenin kendi içindeki yalanlarını, ayak oyunlarını, öfkemizi kabartıp, keyfimizi kaçıran, kişilikleri pespaye eden iktidar denilen o lanetli tılsımı da eleştirilerimizin odağına koymuştuk. Tamda bundan dolayı bir süre sonra Kürdistanlı örgütlerde mağdur olan, haksızlığa uğrayanlar Nasname’de soluklanmaya başlamışlardı. Hangi örgüte yüzünü dönseniz aynı suçlarla sicilleri kirlenmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerek İmralı süreciyle hayata geçirilen kontra programa ilişkin değişik zamanlarda ortaya attığımız düşünce ve görüşler, gerek PKK konusunda, gerekse de Güney Kürdistan sorunu konularında tartıştığımız çerçevenin hayat tarafından doğrulandığını okuyucularımız söz konusu metinlerimize göz atarak kolaylıkla tespit edebilirler. O dönem bunları tartıştığımız için küfür edilmedik bir kulak arkamız bile kalmamıştı. Bugün kendilerini PWD-Kürdistan olarak adlandıran ekibin anlatımları ile geçmişte bizim PKK’nin iç işleyişi, kadro sorunu ve PKK aracılığıyla Kürdistan’da uygulanan kontra programın boyutlarını açıkça deşifre etmesi noktasında tespitlerimiz üst üste düşüyor. İlgilenenler o dönemki yazılarımıza bakabilirler.</p>
<p><strong>- Nasname’ye yazılarınızın yanı sıra ne tür katkılar sundunuz, hatırlıyor      musunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nasname’ye temel olarak yazılarımla destek olmaya çalıştım, onun dışında Nasname’ye maddi olarak katkım olmadı, olduysa da bir iki aylık domain parası vermiş olabilirim, ondan da emin değilim. Ancak Nasname bir süre sonra kendini de aşan bir yere gelmişti. Kürdistan’da yakından takip edilen, Kürt kamuoyuna doğru bilgi veren ve kendine özgü tarzıyla değişik bir çerçeve öneren, birçok yazarının ve okuyucularının da katkılarıyla ciddi bir çekim merkezi olmuştu.. Katıldığım günlerde o güne kadarki toplam ziyaretçi sayısı 28 bin iken, 2004 yılına gelindiğinde günlük 70 bin ziyaretçiye ulaştığımız oluyordu. Hatta o zamanki alexa ölçümlerine göre Kuzey Kürt siteleri içinde birinciliğe, Kürdistan genelinde ise 4. sıraya yükselmişti. Ama yinede nitelik olarak istediğimiz yerde olmadığımızı kendimiz de tespit ediyorduk. İnisiyatif tek kişi de olunca yanlışların, eksikliklerin olması da kaçınılmazdı. Yayın ilkeleri ışığında bir işbölümü kendisini zorunlu kılıyordu. Gerçi yapılan ilk Nasname toplantısı (ki ben katılamamıştım) fiyaskoyla sonuçlanmış ama biz yinede bir işbölümünde ısrar ediyorduk. Pratikte Nasname’nin politik konularıyla ilgili inisiyatif bana bırakılmıştı. Nasname’nin sahibi ve editörü olan Gülmüş kendisinin yolculuk, toplantı ve sağlık sorunları gibi durumlarda editörlüğü bana devretmiş, normal zamanlarda ise politik konularla ilgili her türlü inisiyatifi kullanma hakkı vermişti. İlginçtir bu dönemde benim dışımda hukuk talebinde bulunan kimse de yoktu. İşler nasıl olsa ahbap çavuş ilişkileriyle yürüyordu, neden başımızı ağrıtalım havası egemendi. O arada bazı siyasal konularda anlaşmadığımız konular gündeme geldi.</p>
<p style="text-align: justify;">Senin de çok iyi hatırlayacağın üzere ben işlerlik kuralları, tüzük ve belli kurallar olmadan Nasname’de duramayacağımı açıkça belirtmiştim. Yeni döneme belli ilkeler tespit ederek, yayın kurulu oluşturarak girdik. Yanlış anımsamıyorsam sen o zaman da yayın kurulu başkanımızdın. Bu dönemden sonra yayın kurulunda alınan çoğunluk kararları ışığında uygulama yapılmış, ancak yer yer her arkadaşımızın eleştiri konusu yaptığı, beğenmediği, hoşuna gitmeyen uygulamalar da gerçekleşmişti. Kısaca ben Nasname’de yazar ve bir dönem de eş &#8211; editör olarak yer aldım.</p>
<p><strong>- Nasname’den ne zaman ve nasıl ayrıldınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nasname’den 9 Haziran 2005 te ayrıldım, ayrılık gerekçelerimi o zaman <em>Bir Veda Yazısı, Nasname’den Ayrılıyorum</em> başlığıyla yine Nasname’de yayınlamıştım, ona ekleyecek başka bir şeyim yok. Biz o zaman iç sorunlarımızı kurullarda tartışıp sonuçlandırdık ve bazı konularda anlaşamadık, anlaşma olanaklarım kalmadığı için son seçenek olarak ayrılmak zorunda kaldım. Nedenlerini şu an Nasname okuyucularına aktarmayı doğru bulmuyorum. Gerekli de değil kanımca. Nasıl ayrıldığıma gelince, Nasname’deki neredeyse bütün arkadaşlarla dostluk ilişkilerim devam ederek ayrıldım, bugün de çoğuyla görüşüyorum.</p>
<p><strong>- Nasname’nin bugünkü profilinden memnun musunuz? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Nasname’nin son zamanlardaki yayın politikasının beni ifade ettiğini söyleyemem. İki temel konuda çok derin görüş ayrılığımız var. Bu konular Güney Kürdistan’a bakış ve Türkiye’de devletin kendi içindeki iktidar mücadelesinde Nasname’nin takındığı tutumla ilgilidir.</p>
<p><strong>- Güney Kürdistan meselesini biraz acar mısınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel olarak Güney Kürtleri Kuzeyi hep arka bahçeleri olarak algıladılar. Parçaların birbirlerine yegane güvence olduğunu göremediler. Oysa rahmetli Mustafa Barzani Mehabad Kürt Cumhuriyetinin Genel Kurmay başkanıydı. 1960lı yıllardan beri Güneyliler Kuzeyde kendilerini sunup savunacak örgütlenmelere destek oldular. Burada bir siyasal gücün diğer parçalarda da örgütlenmesinden ve oradaki mücadeleyi yükseltmekten ziyade diğer parçaları kendi amaçlarına feda etme anlayışı egemen. Bu, içinden geçtiğimiz bugünlerde çok daha nettir.</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Kürdistan’da 1991’deki Körfez Savaş’ında Kürtler, ancak kitaplarda idealize edilebilen topyekün bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Güney Kürdistan yaklaşık bir hafta gibi bir zaman diliminde Kürtlerin denetimine geçti, de facto olarak Bağdat’la bütün ilişkiler kesildi. Irak merkezi otoritesinin Kürdistan’dan çekilmesiyle oluşan boşluk KÜRDISTAN BÖLGESEL PARLAMENTOSUNUN oluşturulmasıyla dolduruldu, 1992 de yapılan seçimlerle 105 sandalyeli parlamentonun üyeleri genel seçimlerle belirlendi, kısaca devlete geçişin bütün somut koşulları vardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Üniversiteler kuruldu. Merkez Bankası açıldı. Polis ve Ordu gücü oluşturuldu. Alt yapı hızlı bir şekilde sürdürüldü. Dahası bu başarılar, çok yoğun saldırılar ve provokasyonlara rağmen sağlandı. Uluslararası ilişki ve çelişkiler ve bölgenin “hassas”lığı nedeniyle kimse Kürt Devletini resmen tanımazsa da, Kürtler bütün oyunları boşa çıkararak, 10 yıl boyunca kendilerini yönetebilecek yetkinliğe ve demokratik geleneklere sahip olduklarını ispatladılar.</p>
<p style="text-align: justify;">2003 yılına gelindiğinde ABD’nin Irak ile savaşı gündeme geldiğinde Kürtler kendi iradeleri dışında gelişen bu savaşta, kendi iradeleri ile doğru tarafta yer alarak ve savaştan, uluslararası arenada kabul görmüş ve uluslararası güvencelere bağlanmış bir devlet olarak çıkmayı esas almalıydı. Kürtlere piyango vurmuştu, Türk devleti ile ABD’nin ilişkileri belki de en kötü günlerini yaşarken Kürtlerle ABD’nin çıkarları ilk kez üst üste düşüyordu, ancak Kürtler önlerine çıkan bu tarihsel fırsatı değerlendiremediler. Kürtler bu kez de Güney Kürdistan da bir statü kazanamadılar ve bir devlet olarak çıkamadılar, korkarız ki bu yüzyılı da sömürge bir halk olarak geçireceklerdir.</p>
<p><strong>- Irak seçimleri ve Güneyli Siyasal güçlerin tavrı konusundaki görüşleriniz      nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Elbette ki Irak seçimlerinin Kürtler ve Araplar açısından anlamı çok farklıdır. Araplar, 2003 yılında yıkılan devletlerinin ve haliyle de Arap otoritesinin yeniden inşası için çabalıyorlar. Irak seçimlerini, bu çabanın araçlarından biri olarak okumak ve Arapların hanesine bir başarı olarak yazmak gerek. Kürtler açısından ise Irak seçimlerini; Güneyli siyasal güçlerin Bağımsız Devlet stratejisine sahip olmadıkları, aksine Bağdat otoritesine bağlılığın stratejik bir amaç taşıdığının göstergelerinden biri olarak değerlendirmek gerek.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimileri Kürtlerin Bağdat yönetimine katılmasını Federasyonun bir gereği olarak düşünebilir. Ancak burada görülmeyen olgu; Irak’ın federal bir devlet olmadığıdır. Federasyon Latince bir kelimedir. Anlamı; BIRLIK veya SÖZLEŞME dir. İki veya daha fazla devletin kendi istemleri ile bir araya gelerek oluşturdukları siyasal örgütlenmedir. Oysa Irak´ta ne iki veya daha fazla devlet söz konusudur, ne bu devletler kendi özgür irade ve istemleriyle bir araya gelmişlerdir ve ne de böylesi bir örgütlenmeye uygun bir demokrasi kültürü vardır. Irak 2003 yılında yıkılmış bir devlettir. Dış bir müdahale sonucunda yıkılmıştır. Öncesinde, 1991 yılındaki ilk ABD müdahalesi sonrasında fiili olarak Bağdat´tan kopan Kürtler, 2003 yılında Bağdat´a koşarlarken “ Federal” bir devlet olduklarını söylemiş ve buna kendilerini inandırmışlardır. Ama Araplar ne bir Arap Federe Devleti oluşturmuşlardır ve nede Kürt Federe Devleti´ni tanımışlardır. Sadece bir dönemi atlatmak amacıyla Kürtlerin avunmalarına sessiz kalıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">1991 yılında, normal olmayan koşullar ortaya fiili bir Kürt Devleti çıkardı. Neki Güneyli siyasal güçler aradan geçen yirmi yıllık süre zarfında fiili olarak ortaya çıkmış Kürt Devleti´ni korumak ve bağımsızlığa taşıma basireti gösteremediler. Dünyada federal yapıların birer birer tarihe karıştığı bir dönemde Federasyonu keşfettiler! Sömürgeci devletlerin tehditlerine direnemediler. Dahası bütünüyle sömürgeci Devletlerin yönlendirmeleriyle hareket ettiler. Talabani´nin Irak Devlet Başkanlığı, Sömürgeci Devletlerin, Kürtlerin Bağdat´tan kopuşunu engelleme planlarının bir sonucudur. Türk basınına da yansıdı: Türkiye´den kalkan ve Talabani’nin karargâhına inen bir helikopter sonrası Talabani Irak Devlet Başkanlığına soyundu. Helikopter yolcularının daha önce Arap ve Acemlerle anlaştığını söylemeye gerek bile yok…</p>
<p style="text-align: justify;">Talabani; kendisine sorulsun sorulmasın her fırsatta “ Kürt Devletinin hayal olduğunu “ söylemekten geri durmadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Oysa Güney Kürdistan’da halkın % 98i Bağımsız Kürdistan’dan yana tavrını ortaya koymuş bulunuyor. Bu oran, Kürdistan’ın diğer parçalarındaki Kürt Halkı için de geçerlidir. Yani Kürdistan’ın her parçasındaki Kürtler, Güneyde Bağımsız Kürdistan Devleti kurulması konusunda hemfikirdir. Bu nedenledir ki Barzani, bir taraftan Bağdat’ın otoritesinin tesisi için çabalarken, diğer taraftan salt popülizm olsun diye; “Bağımsız Devlet Kürtlerin de hakkıdır “ demekten geri durmuyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer “Bağımsız Devlet kurmak Kürtlerin de hakkı “ ise; bu &#8221; hakkı &#8221; elde etmek için ortada duran tarihi fırsatlar neden değerlendirilmiyor? Uluslar, ancak devletlerarası yeniden paylaşım dönemlerinde devlet kurma şansı yakalamışlardır. Ve bu şans, bugün, dünyanın son klasik sömürgesi olan Kürdistan´in hiç değilse bir parçasının kurtuluşu ve Kürdistan´in diğer parçalarındaki Anti &#8211; Sömürgeci muhalefetin yükselişi için orta yerde dururken, neden Kürtlerin &#8220;Devlet kurma hakkı&#8221;, &#8220;Ben görmesem de bir gün olacak&#8221;lı bir bilinmez tarihe havale ediliyor? Neden Kürdistan’ın bir ülke olduğu gerçekliğine tepki duyuluyor? Neden KDP’li yetkililer &#8220;sinirin öbür tarafında pamuk, bu tarafında domates &#8220;yetiştirmek için çabalıyorlar?</p>
<p style="text-align: justify;">Güneyli ve Güney´den nemalanan Kuzeyli siyasal güçler kendilerini &#8220;Federal Devlet&#8221; e inandırabilirler ve bizi &#8220;Felaket telalı&#8221; olmakla suçlayabilirler. Ancak söylenmesi gerek: Hiç bir anayasal ve devletlerarası garantiye sahip olmayan &#8220;Kürt Federe Devleti&#8221;nin yaşama şansı yoktur! Zaten Araplar bunu söylemekten de geri durmuyorlar. Defalarca, Kürtlerin Amerika ile giriştikleri &#8220;İşbirliği”ni ve  &#8220;Federe Devlet&#8221; ilanını kastederek; &#8220;Biz bunu Kürtlerin yanına bırakmayız!&#8221; demişlerdir/ demektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Güneyli siyasal güçler, Amerika ile giriştikleri &#8220;İşbirliği”nde, net siyasal projelere sahip olmadıkları için sadece kullanılmışlardır. ABD’nin &#8220;Kürt Federe Devleti&#8221;nin garantisi olduğunu düşünenler sadece kendilerini aldatıyorlar. Bunun için, ABD ve Birleşmiş Milletler´in Kerkük, peşmerge ve sorunlu bölgeler konusundaki tutumlarına bakmak yeterlidir. Serko Bêkes´in, www.newroz.com da  seçimler üzerine Aso Zagrasi ile yaptığı röportajda söylediği sözler önemlidir: &#8220;Amerikalıların bir temsilcisi bir basın toplantısında Kürtlere bir dizi sözler veriyor!! Bu kendi başına bir belge değil ki… Kürtlerin şimdiye kadar ABD ile imzaladığı tek bir belge yok. Ayrıca ABD’nin Kürtler adına bir dosyası da yok. ABD’nin Irak adı altında bir dosyası var.”</p>
<p><strong>- Türkiye’de son zamanlarda gelişen olaylarla ilgili neler diyeceksiniz?      Kürtler devletin kendi içindeki kavgalı duruşunda taraflardan birine      yaslanarak neler elde edebilirler?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle son tespitinizden başlayalım, Türk devleti yıllardır kendi içinde kavgalıdır. Kavga kuşkusuz tek nedene dayanmıyor, ancak en önemli nedeni Kuzey Kürdistan hareketini bütünüyle ortadan kaldırmak için Özel Harp Dairesi tarafından organize edilen son 30 yıllık kontra programı ile ilgilidir. Özal ve ekibinin ortadan kaldırılmasıyla arsa çıkan devlet içi çatışmalar günümüze dek devam ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Yıllardır Kürdistan’daki “savaş” ile Kuzey Kürdistan’daki Kürt Ulusal Hareketi’ni yönetebilecek mekanizmaları ele geçiren Türk Devleti, PKK üzerinden Kürt ulusal hareketini ulusal özünden boşaltarak amaçlarından uzaklaştırmış, Kürt kadrolarının büyükçe bir kesimini“Türkiyeli”leştirmiştir. Son 30 yıllık savaşın temel aktörü Türk Genel Kurmayı, söz konusu sürecin Türk Devleti lehine ortaya çıkardığı kazanımlardan MIT- Polis- AKP Ekibinin hanesine yazılmasına razı değildir. Şu an Türkiye yine bir yanda Ordu ve çıkarları ordu ile paralel olan kesimler ile AKP, MIT, Polis ve çıkarları bu blok ile özdeş olan iki blok arasındaki çatışmaya sahne oluyor. Çatışmanın derinliklerinde birde kökleri İttihat Terakki’ye kadar gidecek bir çelişki de yatıyor. O da devlet kurumlarını kimler, hangi kadrolar yönetecek sorunudur. İttihat Terakki’den beri kendisini devletin sahibi gören askeri bürokratik klik, geleneksel kadrolarla ve temsil ettiği siyasal güçleriyle sürekli kavgalıdır. Daha doğrusu bugüne kadar direksiyon askerlerin elindeydi. AKP iktidarıyla Türk siyasetinde iç dengeler ilk kez geleneksel kadroların lehine döndü. Bunu hazmedemeyen askerler eski güçlerini elde etmek, toplumu hizaya getirmek için peşi sıra darbeler planladılar/planlıyorlar. Devlet içi güç odaklarının çatışmasında Kürtlerin de taraf olmasını önerenler Kürtleri sömürgecilerin vicdanları ile baş başa bırakıp onları siyasetsiz bırakmanın bir başka adıdır. Bu çatışmada Kürtler taraf olurlarsa bertaraf olurlar. Kürtler kendilerine taraf olmalıdırlar, sömürgeci siyasetlere değil !Güney Kürdistan’da Kürtler Bağdat’a Kuzey de ise Ankara’ya yüzlerini dönmüşler. Neyin karşılığında peki? Mesela son zamanlarda tartışılan Anayasa değişiklik paketi yada Kürt açılımını ele alalım.</p>
<p style="text-align: justify;">AKP’nin, 3ü geçici 30 maddelik &#8220;Anayasa değişiklik paketi&#8221;, bazı Kürt çevrelerini heyecanlandırsa da, &#8220;değişiklik paketi”nde ne Türkiye´deki emekçi sınıfların yararına ve ne de Kürt Ulusu’nun kolektif haklarına dair &#8220;yeni&#8221; bir düzenleme söz konusu değildir. Nasıl ki, büyük bir gürültü ile kamuoyuna deklere edilen ve adı &#8220;Kürt açılımı&#8221; olarak başlayan &#8220;Kürt Paketi&#8221;, sonradan önce &#8220;demokratik açılım&#8221; ve &#8220;milli birlik projesi&#8221;ne, giderek Meclis Başkanı M. Ali Şahin´in deyişiyle &#8220;Beladan Kurtulma Projesi”ne dönüştürüldüyse; &#8220;Anayasa değişiklik paketi&#8221; de AKP’nin kendisini garantiye alma &#8220;Paketi&#8221; ne dönüştürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;">İktidara geldiği günden beri, ordunun ve ordunun harekete geçirdiği yüksek yargı organlarının, üniversitelerin, muhalefet partilerinin ve &#8220;Sivil toplum kuruluşları&#8221;nın saldırıları ve kuşatması altında olan AKP; arkasına aldığı ABD ve AB desteğiyle MIT ve Polis Ekibiyle birlikte hem Türk Devleti’ni yeni rolüne uygun bir şekilde yeniden organize etmeye; hem saldırıları karşı saldırılar ve pazarlıklarla bertaraf etmeye; hem &#8220;Kürt açılımı&#8221;, &#8220;Alevi açılımı&#8221;, &#8220;Roman açılımı &#8221; ile toplumsal desteklerini arttırmaya ve hem de &#8220;demoklesin kılıcı&#8221; gibi üzerinde sallanan &#8220;kapatılma&#8221; tehditlerinin önünü kesmeye çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yani &#8220;Anayasa değişiklik paketi&#8221;; Türk toplumunun &#8220;demokratik standartlarını yükseltme&#8221; ya da Kürtlerin &#8211; asgari de olsa &#8211; kolektif haklarını tanımayı içermiyor. Devlet içi güç odaklarının çatışmasında, bir tarafın ihtiyaçlarını karşılamak amaçlı olarak hazırlanmış bir &#8220;Paket&#8221;tir söz konusu olan. Darbecilere yargı yolunu açan madde, &#8220;Paket&#8221; in bu özelliğini kamufle etmeye yönelik bir madde olarak konmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler Ortadoğu’da 40 milyonluk nüfusuyla vatansız ve kimliksizdirler. Utanç vericidir. Eğer siyasal olarak her ulus gibi doğal haklarımıza kavuşmak, onurlu yaşamak ve çocuklarımıza iyi bir miras bırakmak istiyorsak önümüzde tek seçenek var. Bağımsız Kürdistan. Hemen yarın gerçekleşecek bir proje olduğu için değil, ancak sömürgeciler karşısında pazarlık gücümüz olsun istiyorsak tek reel program bu olduğu için sahiplenmeliyiz. Bugüne kadar sömürgeci devletlerin başkentlerine sevdalananların, yıllardır federasyon tezini dillerine pelesenk edenlerin elinde somut bir kazanım var mı? İddiası olanlar varsa beri gelsin.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Dara Cibran</p>
<p style="text-align: justify;">Atina, 11 Nisan 2010</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="mailto:daracibran@gmail.com">daracibran@gmail.com</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/nasnamenin-yayinlayamadigi-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri*</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 09:17:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Mijarên Taybetî]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1198</guid>
		<description><![CDATA[Sözlerime Yeşiller partisine teşekkür ederek başlamak istiyorum. Doğrusu bu panele beni de kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri ışığında yeni mülteci yasası ile ilgili bir konuşma yapmak üzere çağırdığınızda bireysel kimliğimle mi yoksa genel hatlarıyla kimlik sorunuyla mı bağlantılı olarak konuyu tartışmak konusunda biraz tereddüt içindeydim. Sonuçta bireysel kimliklerimiz ve tecrübelerimiz başkalarıyla örtüşmeyebilir ve bu risk her zaman vardır. Ayrıca da kişiselleştirilmiş anlatımlar eklektik anlatımlardır, belli bir sosyo-politik çerçeveye oturtulmazsa anlamlı da gelmeyebilir, o yüzden ikincisini seçtim. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sözlerime Yeşiller partisine teşekkür ederek başlamak istiyorum. Doğrusu bu panele beni de kimlik ve bir mültecinin tecrübeleri ışığında yeni mülteci yasası ile ilgili bir konuşma yapmak üzere çağırdığınızda bireysel kimliğimle mi yoksa genel hatlarıyla kimlik sorunuyla mı bağlantılı olarak konuyu tartışmak konusunda biraz tereddüt içindeydim. Sonuçta bireysel kimliklerimiz ve tecrübelerimiz başkalarıyla örtüşmeyebilir ve bu risk her zaman vardır. Ayrıca da kişiselleştirilmiş anlatımlar eklektik anlatımlardır, belli bir sosyo-politik çerçeveye oturtulmazsa anlamlı da gelmeyebilir, o yüzden ikincisini seçtim.</p>
<p style="text-align: justify;">Isokratis’in bir sözüyle konuşmama başlamak istiyorum: Yunanlı, Yunan eğitim sistemine katılan, Yunan dilini konuşan, kendini yunanlı hisseden ve merkezine insanı alan yunan ruhuyla bezenmiş kişidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1200" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri/attachment/panel6-2"><img class="alignright size-full wp-image-1200" title="Panel6" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel61.jpg" alt="" width="299" height="238" /></a>Yunan ruhu hümanist düşüncenin tetikleyicisi, aynı zamanda da özgürlük ve farklılıklara dayalı medeniyetlerin ilham kaynağı olagelmiştir hep. “Bütün yerküredir bizim vatanımız” veya “büyük kişilikler için her yer mezardır” sözleri Periklis’in iktidarda olduğu Atina Demokrasisinin altın çağında demokratik düşüncenin temel oluşturucu öğeleri olarak tarihe geçmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan’ın jeofizik konumu arkaik dönemlerden beri halkların ve medeniyetlerin buluşma noktası gibi işlev görmesine yardım etti. Yunanlılar bu deneyi, bu avantajı örnek bir şekilde vurgulayarak “öteki”lerin kültürlerini, insanları birleştiren, kaynaştıran ve onları daha da şık ve güçlü kılan bir zenginlik olarak karşılayarak ve kendilerine özgü yöntemlerle işleyerek bütün insanlık için bir kültür mirasına cevirdiler. Yunanistan, kültürel düzeyde, bütün “yabancı”ları bir anne gibi koruyup kollayan ve onları insanlık için her biri tek başına yegâne bir değer olarak, canlı birer şahit olarak sahiplenip korudu.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel4.jpg" alt="" width="299" height="224" />Bize yunanlı filozoflar, trajik şairler öğretti. Eschilos, Sofoklis ve Evripidis öğretti. Keza Yunan düşüncesinin modern fikir babalarından öğrendik. Savunmasız birine misafirperverlik yapmak ve sığınma hakkına sahip çıkmak, güçsüz durumdaki birine yardım etmek yunan kültürünün doğasıdır. İşte bu Yunanistan asla korkmamıştı ve işte bu Yunanistan ihtişama ulaşmıştı. Bugün Yunanistan bu büyüklüğünden neden korkar duruma gelmiş?</p>
<p style="text-align: justify;">Misafirperverliğin tersine yabancı korkusu (Xenophobia) yunanca kelimelerden oluşuyorsa da (Xsenos = Yabancı ve Phobia = Korku) esasen yunanca bir kavram değil. İlk olarak bir İngiliz gazeteci tarafından geçen yüzyılın başlarında tam da bugün karşı karşıya olduğumuz fenomeni yani bir milletin bir başka milletten korkusunu ifade etmek için kullanıldı. O halde modern bir olguyu ifade ediyor. Ancak kullanım ve anlam olarak yunanca değildir. O zamana kadar bilinmeyen bir kavramdı. Mesela Anglophobia ve sonu phobia ile biten onlarca kavram vardı ancak 1916 yılında bahsettiğim gazeteci Xenophobia kavramını icat ederek kullanıma soktu.</p>
<p style="text-align: justify;">Thermopilles<a href="#_ftn1">[1]</a> teki 300 Ispartalı savaşçının anıt mezarlarındaki yazıt kaç bin yıl sonra bile bilincimize çarpar durur. Bize ve tüm Avrupa’ya, son savaşçısı da ölene dek direnen Ispartalı savaşçıların bağımsızlık ve özgürlük bayrağını ölümleri pahasına yere düşürmediklerini döne döne hatırlatıyor: «Ω ξειν, αγγέλλειν Λακεδαιμονίοις, ότι τήδε κείμεθα, τοις κείνων ρήμασι πειθόμενοι»: modern Yunancaya serbest çevirirsek, “yabancı, git Ispartalılara ilan et ki, dünyanın bu yerinde biz bir avuç Yunanlı bize yüklenen görevi yerine getirirken, yani ülkemizi savunurken hepimiz şehit düştük”. Burada “yabancı” somut tarihi koşullarda kahramanca şehit düşen savaşçıların güvendikleri ve onlar adına gidip Ispartalılara haber vermesi istenen candan bir dost, en yakın akrabadır.  Ο ξειν, yani yabancı ilk başlarda arkadaş, dost, misafir anlamına geliyordu. Ve her yabancı, Yunanlıların 12 tanrısından en büyüğü olan Zeus’un koruması altındaydı. Sonradan kavram anlam değişikliğine uğradı ve zamanla yabancı, düşman anlamında kullanılmaya başlandı.</p>
<p style="text-align: justify;">Keza biliyoruz ki Latincedeki hostis kelimesi de (ki İngilizcedeki hostility kelimesi oradan geliyor) ilk başlarda arkadaş anlamında kullanılıyordu. Günümüzdeki hostes kelimesi de misafirleri ağırlayan, karşılayan anlamındadır. Ancak Roma demokrasisi Roma imparatorluğuna dönüşürken kavram orada da anlam değişikliğine uğradı ve dost düşman olmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel5.jpg" alt="" width="299" height="224" />Zaman ve olaylar değişiyor, kuşkusuz. Bununla birlikte, yabacılarla ilgili yeni yasa taslağına bu kadar büyük bir direnç gelmesinin nedeni ne? Burada yıllardır yasal olarak yaşayan yabancıların Yunan vatandaşlığı almaları Yunanlılara ne tür zararlar verebilir?</p>
<p style="text-align: justify;">*  *  *  *</p>
<p style="text-align: justify;">Ben kimim, biz kimiz ve hangi gruba bağlıyız, bizim dışımızdakiler bizi nasıl tanımlar, nasıl algılar gibi sorular modern toplumlarda yalnızca bireyleri ve kolektif özneleri değil aynı zamanda siyasal bilimcileri, sosyologları, psikologları hatta antropologları da yakından ilgilendiren bir konu. Sorun kimlikle ilintilidir, onunla bağlantılıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilindiği üzere modernitenin ortaya çıkardığı ve yükselttiği merkezi değerdeki öğelerden biri de özne kavramıdır. Bütün modern toplumlar, aydınlanmanın ortaya çıkardığı, kendi aklıyla ve mantığıyla düşünüp kararlarını kendisi alan birey kavramı üzerine inşa edildiler. Unutmayalım ki liberalizm bireyi ve mülkiyet hakkını kutsayan bir ideoloji olarak tarih sahnesine çıkmıştı. Ve sosyal teorinin bütün klasik fikir babaları, Marx, Durkheim, Weber ve Simmel kimlik ve onun formasyonu ile uğraşmışlardı. O halde akılda tutmamız gerek birinci öğe insanların verili bir kimlikle doğmadığı, gerçek ve doğal bir kimliğe sahip olmadıklarıdır. Tersine, her defasında toplumsal ve tarihsel olarak bazen de konjonktürel olarak biçimlenen bir kimliğin sunulması ve egemen hale gelmesi mücadelesinin içinde buluruz kendimizi.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimliklerimiz, diyalektik bir çerçevede benzerliklerimiz ile farklılıklarımızın sürekli bir etkileşimi içinde ortaya çıkıyor. Yani, benzerlikleri, birliği ve son tahlilde de kolektif kimliklerimizi oluşturan ortak paydalar mevcuttur. Bu ortak paydalar yada öğeler başka kolektif kimliklerin veya öğelerin farklılıkları ile sürekli bir etkileşim içindedirler. O halde benzerlikler (ortak değerler) ile farklılıklarımız ister bireysel olsun ister kolektif olsun kimliğin başlıca oluşturucu öğeleridirler. Sosyolojide genel kabul gören anlayışa göre ortak paydalar grup yada kolektif kimliklerin oluşumunda rol oynarken, farklılık bireysel kimliğin oluşturucu öğesi. Birçok sosyal bilimci, neredeyse bütün toplumlarda, farklılığı, kimliğin başlangıç ve oluşturucu etmeni olarak temel almaktalar. Bunlara göre kimliğin altyapısında bulunan bir yada birkaç farklılık, bir şekilde öne çıkıyor ve egemen öğe oluyor. Başka türlü söylersek, politik ve toplumsal açıdan önemli, farklı kimliklere dönüşüyor.  Açık ki insanlar birçok açıdan birbirlerinden farklılaşıyorlar, ancak sadece bazı farklılıklar özgün kimlerin oluşumuna yol açabilir. <strong>O halde yalnızca bazı kimlikler siyasal ve toplumsal açıdan önem kazanıyor ve politik – sosyal arenada belirli etkilere yol açıyor.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel2.jpg" alt="" width="299" height="224" />Bunlar, farklılığının tanınması için mücadele eden ve somut hedefler belirleyen kolektif bir grubun/kimliğin varlığına işaret eder. İşte kimliğin siyasal işleyişi tam da burada gerçekleşiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kimliğimin temel öğeleri olan Kürtlüğüm ve Türk Devletinin işgali altındaki Kuzey Kürdistan’da evimizde konuştuğumuz ama resmi ve egemen kültür karşısında hayatın bütün diğer alanlarında yasaklı olan Kürtçeyi konuşan Kuzey Kürdistanlı bir Kürt olarak yaklaşık 15 yıl önce ülkemi terk edip buralara gelmek zorunda kaldım. Türkiye’de kalsaydım, kimliğim için mücadele etmeye devam edeceğimden arkadaşlarım gibi 12, 5 yıl ceza alıp bu süreyi cezaevinde geçirecektim.</p>
<p style="text-align: justify;">Şanslıydım ve yakalanmadan buralara geldim. Yunanistan benim için bilinçli bir tercihti çünkü insanlığın kültür mirasına olan katkısını biliyordum ve Atina’ya ulaşırken düşlerimde Atina demokrasisini canlandırırdım. Tarihsel olarak mültecilere kucak açan ve onlara ifade özgürlüğü tanımış olmasıyla ün yapmış bir şehre geldiğimi biliyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Buralara gelirken düşünsel ve bedensel özgürlüğümü güvenceye almanın dışında hiç bir beklentim yoktu. Hiç bir zaman diğer Avrupa ülkelerinde mültecilere sağlanan sosyal yardım benzeri şeylerin peşinde olmadım. Yunanlı yetkililer beni Türkiye’ye iade etme girişimde bulunmadılarsa da hala da anlayamadığım garip bir şekilde politik iltica talebime 5 yıl boyunca ret cevabı verdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak misafirperver yunan halkı bana ve daha birçok Kürde sahip çıktı. Sonrasında politik iltica aldım, Türkiye’de yarım bıraktığım üniversite öğrenimine burada yeniden başladım, bitirdim, çalıştım ve hala öğrenimime devam ediyorum. Yunan eğitim sistemine erişim benim için oldukça önemli olanaklar açtı, keza iltica hakkıyla birlikte bir dizi sosyal haklara da kavuştum. Bugün en az Kürt tarihi kadar yunan tarihini ve filozoflarını, belki de daha fazlasını biliyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">15 yıl aradan sonra bugün beni en çok üzen şeyin ne olduğunu sorarsanız, Kürdistan’dan sonra ikinci vatanım olarak kabul ettiğim Yunanistan’da siyasal haklarımı kullanamıyorum şeklinde cevap veririm size. Unutmayın ki burası tarihte “vatandaş”larına siyasal hak tanıyan ilk ülkedir. İnanıyorum ki aynı gerekçelerden dolayı başka mülteci grupları, başka dinlerden ve dillerden olan “öteki”ler de dini inançlarını yerine getiremedikleri için üzüntü içindeler. Siz başkalarının başka bir tanrıya inanma hakkını engelleyemezsiniz. Bu hak kutsaldır, temel, insani ve demokratik bir haktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Plüralist bir dünyada ve cokkültürlü bir dönemde yaşıyoruz. Yunanistan’da yaşayan biri egemen olan kültürel geleneklerin ve dini inanışın dışında farklı bir din ve kültürle de yaşayabilir. Bunun önemini batıdaki sosyal bilimciler yıllardır kavramış durumdalar. O yüzden vatan tanımı da artık değişiyor, kimileri için kişinin doğduğu topraklar değil, yönünü çevirdiği, yaşamak istediği topraklardır. Siz buradaki, bu salondakilerin de çok iyi bildiği gibi Alman Yeşiller partisinin başındaki Cem Özdemir Türk kökenli bir Almandır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal bilimciler vatandaşlık meselesini artık salt hukuki anlamıyla ele almıyorlar, kültürel boyutlarına vurgu yapıyorlar ve insanların farklılıklarının tanınması ve saygı gösterilmesi durumunda birlikte yaşama isteklerinin çatışmacı ve rekabetçi yanlarına baskın geldiğini iddia etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir toplumun kültürü yerleşik, sabit ve değişmez değildir. Sürekli daha iyiye, mükemmele doğru ilerleyen canlı bir dinamiktir. Bu anlamda göçmen ve mülteciler kendileriyle birlikte valizlerine doldurup getirdikleri kendi kültürlerini kaldıkları ülkelerin kültürleriyle bir ressamın fırçası gibi renklendirip yeni boyutlar katmaktalar. Böylece göçmen ve mültecilere ev sahipliği yapan ülkenin kültürü yani egemen kültür başka kültürlerle temasa ve etkileşime geçtiğinde daha da zenginleşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumlar gibi insanlar da değişiyor, ister yerli olalım ister yabancı bu değişimden kaçmamız mümkün değildir. Mülteciler ve yerliler artık yeni düşünce ve tehlikelerle karşı karşıyadırlar ve yumuşak geçişlerle sürece adapte olup bizi bekleyen sorunlara cevap vermenin dışında da şansımız yok. Kimliklerimizin de bu yeniden kurulum süreci bizi hem birey olarak hem de kader birliği ile içinde yaşadığımız toplum olarak daha güçlü, daha zengin kılmaktadır. Bu armonik birlikte yaşamın hayat bulması ki bugünlerde insanlara çok anlaşılır gibi görünmüyor, sürekli çaba, büyük bir sabır ve anlayış gerektiriyor. İçinizden bazılarının sanki “kültürel çatışmalar ne olacak” diye fısıldadığını duyuyorum. Muhtemelen bu tür çatışmalar, mesela Turban, yada değişik dini sembollerin yol açabileceği çatışmalar gündeme gelebilir, ancak size hatırlatmak isterim, bunlar bugün gündeme gelmedi, eskiden de vardı ve yarın da var olmaya devam edecekler. Bunlar yeni ortaya çıkan problemler de değiller. 60 yıllık Avrupa Birliği süreci Fransızlarla Almanlar arasındaki problemleri ortadan kaldırmaya yeti mi sizce, aynı şekilde Yunanlılar ile Türkler arasında sürekli çatışmalı bir durum yok mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Her ülke, özellikle de batılı gelişmiş devletler mülteci ve göçmenlerle ilgili ne yapmak istediğine bağlı olarak değişik politikalara ve reçetelere sahip. Her zaman yanıtı aranan soru şu: mülteci ve göçmenleri politik ve sosyal sisteme dâhil mi edeceğiz yoksa onları asimile mi edeceğiz. Kuzey Amerika kıtasından iki modelle konuyu biraz daha açıklayalım, örneğin ABD de genel vatandaşlık söz konusu, yani sosyal ve siyasal hakları birlikte kapsayan bir paket mevcut, oysa Kanada da sosyal ve siyasal haklar farklı farklı paketler olarak sunulmaktadır. Flexible, substantive citizenship gibi bir sürü vatandaşlık kavramı vuku bulmuş. Artık batı dünyasında vatandaşlık kavramı önüne bir sıfat konularak tartışılıyor. Bu konuda muazzam bilimsel bir bibliyografi ve konunun siyasal ve kültürel boyutlarına ilişkin son derece doyurucu tartışmalar mevcut.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan’da mülteci ve göçmenlere siyasal hakların tanınmasının arkasındaki gerçek nedenleri bizlere zaman gösterecek. Adaletin yerini bulması ve temel insani ve siyasal hakların bundan mahrum olanlara iade edilmesinin dışında bütün bu değişikliklerden sadece iki büyük iktidar partisinin mi yoksa bütün bir politik yaşamın mı faydalanacağını hep birlikte göreceğiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak ben yeni yasa taslağından faydalanabilirsem Kürt kökenli bir yunan vatandaşı olacağım. Politik mülteci olarak deneyimlerim, keza Yunanistan’daki öğrencilik yıllarım beni özellikle mülteci, göçmen ve “öteki”ler konusunda daha da duyarlılaştırarak daha hümanist kildi. Yunan vatandaşlığını da alsam Yunanistan’da yaşayan biri olarak önümde çetin bir kavga var. Değişikliklere adapte olarak içinden geçtiğimiz ekonomik krizi daha etkili karşılamak, doğaya ve çevreye zarar vermeyen yaşam tarzım ve sahip olduğum değerlerle herkes gibi bende yeni koşullara uyarak yaşam mücadelesinin içinde olacağım.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli dostlar, konuşmanın bu ikinci bölümünde ise daha somut olarak önerilen yasa taslağının ruhuna ilişkin görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Söz konusu yasa taslağının felsefesi kuşkusuz bütün bu tartışma ve gösterilen dirençle ilgilidir. Öncelikle iktidardaki PASOK yasa taslağını gündeme getiren ve büyük ihtimalle meclisten geçirecek güç olarak bunun siyasal bedelini önümüzdeki sonbaharda yapılacak yerel seçimlerle tahsil etmenin hesaplarını yapıyor. Zaten iki sağ partinin bütün kaygısı siyasal haklarına kavuşacak olan ilgili kesimlerin seçim sonuçlarını köklü şekilde değişikliğe uğratacağı yönünde. Dolayısıyla kesin olan ve üzerinde hesap yapılan temel olgu siyasal haklarına kavuşacak olan bu kesimin seçimlerdeki oylarıdır. Hükümet tarafı bu avantajın bilincindedir ve yasa taslağını iktidara geldiği günden beri gündemine almıştır. Bu anlamda olup bitenlerin arkasındaki politik hesabın ne olduğunu anlamak önemlidir. Ve bunu en iyi pratikte hepimiz göreceğiz. Şimdilik görünen boyutlarıyla, vatandaşlık hakkının tanınmasıyla siyasal haklarına kavuşacak olanlarla siyasal öznenin genişletilmesi yani seçmen kitlesinin arttırılması hesaplarının yapıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ancak unutulmamalı ki bir dönem sonra yeni statülerine alışacak olan yeni seçmenler oy verirken başka faktörlerin de etkisiyle farklı tercihler de yapabilirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer yandan zaman zaman iktidardaki PASOK tarafından da yapılan açıklamalarla siyasal haklarına kavuşacakların çok sınırlı olacağı (60 bin civarında, oysa 266 bin olması bekleniyor) kaydediliyor. Sanırım iki nedeni var bunun, ilki politik sistemdeki diğer güçleri korkutmak ve toplumsal gerilimi daha arttırmak istemiyor diğer yandan da bizzat PASOK tarafında bir geri çekilmeye işaret ediyor. Belki yasa taslağının maddelerinde bu görülmüyor, ancak yasanın ruhuna ilişkin bir geri çekilme sezinliyorum. Hukukçuların çok iyi anlayacağı üzere bu meselelerde önemli olan yasaların maddelerinden çok ruhudur, amacıdır, yani maddelerin arkasındaki ve onlara vücut veren temel felsefedir. Bildiğiniz üzere şimdiye kadar yürürlükteki yasanın arkasındaki ruh vatandaşlık vermeme yönündeydi. Bu yüzden başvuranlar 8, 10, 15 yıl beklemek durumundaydılar. Vatandaşlık alamadan yaşama gözlerini yuman dostlarımız oldu. Buradan şunu da tahmin etmek mümkün, bazı etnik gruplara sınırlı diğer bazılarına ise daha hafif şartlarda vatandaşlığın verilmesi gündeme gelebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan harç meselesine de gelmek istiyorum, kanımca buda çok önemlidir. 1500 euro, 700 veya 100 euro olması herhangi bir detay değil, kanımca taslağın diğer maddeleri kadar önemlidir. Özellikle eğer genel eğilim vatandaşlık vermeme yönünde olursa ve büyük bir ret oranı çıkarsa o zaman bir kombinasyona işaret ediyor! Kanımca bu konuda bir sorunumuz var ve gerçekten de harç şartının konulması ile ilgili özel nedeni anlamış değilim. Sonuçta bu insanlara vatandaşlık hakkı verilecek mi verilmeyecek mi, bence burada tartışmak gerekiyor. Eğer genel felsefe vatandaşlık verilmesi yönünde olsaydı, o zaman inanıyorum ki her kes elinde avucundakileri biriktirerek bu miktarı öder ve bu sorundan kurtulur. Eğer genel felsefe ret ise, (çünkü şimdiye kadarki genel felsefe bu idi ve size sadece politik iltica taleplerine verilen olumlu cevap oranlarının binde beş civarında olduğunu hatırlatayım, o zaman genel çerçevenin ret olduğunu görürsünüz) şu halde çok acımasız bir uygulama ile karşı karşıyayız. Hele taslak maddeleri içinde yer alan bir madde var ki “kamu ve ulusal güvenliği tehlikeye atacak nedenleri olmaması” işte burada bütün hikaye bitiyor. Eğer size biz falanca kişi hakkında sağlıklı biri olmadığı yönünde bilgi sahibiyiz şeklinde gerekçe ileri sürerlerse burada söz bitiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Son 30 yıllık süreç, Yunanistan’ın AB süreci ile birlikte modernleştiği, batı ile bütünleştiği bir süreç. Aynı zamanda da özellikle Doğu bloğu ülkelerinin yıkılmasından sonra cevre ülkelerden gelen yüz binlerce göçmen ve son 15 yılda Afrika’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir alandan gelen mülteciler ile birlikte Yunan toplumunun demografik yapısı hatta bazı şehirlerin, semtlerin fiziki görüntüleri bile değişime uğradı. Ama en önemlisi toplumunun yabancılara ilişkin genel duruşu değişti, yabancı düşmanlığı, yabancılara karşı güvensizlik ve şiddetli önyargılar da Yunanistan’ın batılılaşmasına eşlik eden değerler oldu. Sadece örnek olması açısından kamuoyu yoklamalarında çıkan bazı verileri size sunmak istiyorum. Bütün Avrupa çapında yapılan araştırmalarda yabancıların varlığından en fazla rahatsızlık duyan ülkelerin başında Yunanistan geliyor. Yabancıların kamu güvenliği açısında tehlike oluşturduklarına ilişkin verilen pozitif cevaplar da çok yüksek (bazen yüzde 80 e ulaşıyor), örneklemlerde yabancıların ülkedeki işsizliği arttırdığına ilişkin sorulan soruya evet diyenlerin oranı ise bir öncekinden de yüksek. Yabancıyla evlenir miydiniz yada kızını yabancıya verir miydin sorusunda ise “kesinlikle hayır” diyenler neredeyse yüzde 25.</p>
<p style="text-align: justify;">Yabancılarla ilgili bu algı yani kuşku, korku ve tedirginlik, yalnızca toplum katında egemen olan bir algı değil, devlet kurumları nezdinde de geçerli olan bir algıdır. Bu, şimdiye kadar kanun hükmünde bir algı olarak işliyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bu iklim devlet katında bundan sonra da devam ederse şartları uyan ve vatandaşlık için başvurmaya niyetli insanları da başvuru yapmaktan vazgeçirecektir. Bugüne kadar yürürlükte olan yasa binlerce insanı başvuru yapmaktan vazgeçiren şartlar içeriyordu. Şahsen ben de bundan dolayı başvurmadım. Ya da ikinci başvuru yapmaktan alıkoyuyordu. Kendisine neden ret edildiği açıklanmayan biri neden ikinci kez başvuruda bulunsun. Neyse ki yeni yasa taslağında bu durum kısmen de olsa düzeltilmiş ve harç miktarları düşürüldüğü gibi ikinci kez harç ödemeden başvuru hakkı da getirilmiş. Üstelik kararın içeriği ne olursa olsun en geç 2 yıl içinde başvurulara cevap verileceği ve kararın gerekçeli olarak bildirileceği de güvenceye alınmış. Bu önemlidir çünkü cevabın ret olması halinde gerekçe önem kazanıyor. Herhangi bir sorunu çözdüğü için değil ama en azından bir güvenlik anahtarı gibi işlev görebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten de görünen kadarıyla mülteci ve göçmenler sorununu çözmek için politik bir iradenin oluştuğu söylenebilir. Bu sevindiricidir ve desteklenmesi lazım. Bunun ötesinde bu işin arkasında gizli ve şimdi bizim bilmediğimiz başka bir gündem var mı şimdilik bilemiyoruz. Ancak karara itiraz hakkının konulması, harçların düşürülmesi gibi başlıklarda önemli düzenlemeler yapılırken ulusal güvenlik ve kamu güvenliği konularında maddeten denetlenmesi zor maddelerin de araya serpiştirilmesi üzerinde durulması gereken bir konu.</p>
<p style="text-align: justify;">Acıdır ki sağdan tartışmaya katılanlar, tartışmayı tamamen mantık dışı bir alana sürüklemeye çalışıyorlar. Burada yıllardır legal olarak kalan ve nüfusun önemli bir kesimini oluşturan insanların durumlarının daha da iyileştirilmesini tartışırken maalesef sağdan katılanlar yabancıların yunan vatandaşlığına hakları olup olmadığına getirdiler. Son yüz yıllık yunan tarihini de mi bilmiyorlar bunlar! Zaten hâlihazırdaki yasa kimsenin sonradan yunanlı olamayacağını söylemiyor ki, sadece çok geç işliyordu, şimdi bu işler daha hızlı olacak. Bu sanki unutulmuş!</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer bi 30 yıl daha yaşarsam, buralara ilk geldiğimdeki misafirperver, yabancıyla ve kendisiyle barışık, korkudan uzak bir toplum görmek istediğimi söyleyerek konuşmamı burada sonlandırıyorum</p>
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla</p>
<p style="text-align: justify;">4 Mart 2010</p>
<p style="text-align: justify;">* Yunanistan Yeşiller Partisi tarafından <strong>Yunanlılar ve Yabancılar El ele</strong> şiarıyla 4 Mart 2010 da Yunanistan’ın başkenti Atina’da düzenlenen <strong>Mülteciler için siyasal haklar öngören kanun taslağı </strong>konulu panel konuşması (Yunanca&#8217;dan Türkçeye çevrilmiştir)</p>
<p style="text-align: justify;">
<hr style="text-align: justify;" size="1" />
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1">[1]</a> Tarihi Thermopilles savaşı, Herodot tarafından ayrıntılı olarak anlatılıyor ve hikâyeye göre MO 480 yılında Ağustos ayında Yunan şehir devletleri ile Pers imparatorluğu arasında, Perslerin Yunanistan’a saldırması ile başlıyor. Savaş Yunanistan’ın ortalarında bulunan Thermopiles geçidinde cereyan eder, modern tarihçilere göre yunan ordusu 7.000 savaşçı ile 600.000 kişilik ordusuyla Pers kralı Kserksis’e karşı direnişe geçer ve 7 gün boyunca son savaşçı da ölene kadar Pers ordusunu durdurmayı başarırlar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/kimlik-ve-bir-multecinin-tecrubeleri/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yunanlılar ve Yabancılar El ele</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Mar 2010 23:29:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Cîhan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=1170</guid>
		<description><![CDATA[Atina sokakları yine devrim kokuyor bu aralar. Ardarda patlayan siyasal ve ekonomik skandallar ve en son Papandreou Hükümetinin ilan ettiği kemer sıkma politikasından bu yana sokaklar, yüzleri korku ve öfke ile karışık kitlelerin gösterilerine sahne oluyor. Bir tarih daha yazılır mı bilemem ancak önümüzdeki günlerde toplumsal çalkantılar yine tırmanışa geçeceğe benziyor. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Atina sokakları yine devrim kokuyor bu aralar. Ardarda patlayan siyasal ve ekonomik skandallar ve en son Papandreou Hükümetinin ilan ettiği kemer sıkma politikasından bu yana sokaklar, yüzleri korku ve öfke ile karışık kitlelerin gösterilerine sahne oluyor. Bir tarih daha yazılır mı bilemem ancak önümüzdeki günlerde toplumsal çalkantılar yine tırmanışa geçeceğe benziyor. Önceki hükümetin devletin kasasını tamamen bir kaç büyük aile ve şirketin lehine boşaltmasının faturasını yine emekçiler ödeyecek.  Hiç bir siyasal güç, parti yıllardır devletin kasasını boşaltanların yargılanmasını ve krizin bunlara fatura edilmesini de talep etmiyor!</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1171" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel1"><img class="alignright size-medium wp-image-1171" title="Panel1" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel1-250x140.jpg" alt="" width="250" height="140" /></a>Dolar – Euro savaşının arkasındaki dev finans sirkatlerinin birliğin ekonomik olarak en zayıf durumdaki ekonomilerine faturayı ödettireceği görülüyor. Bunlardan biri de Yunan ekonomisi.  GSMH’nin %12,5 uğuna denk düşen yaklaşık 300 milyar euroluk dış borçla Papandreou Hükümeti kelimenin gerçek anlamında bir enkaz devraldı. Sadece dibe çökmüş bir ekonomi değil aynı zamanda patlamaya hazır ve bugüne kadar çözülmemiş, çözülmesi de istenmemiş sorunlarla da karşı karşıya yeni hükümet. Örneğin çevre sorunu, yerel yönetimlerle ilgili sorunlar, sosyal sigortalar sorunu, mülteci ve yabancılar sorunu bunlardan bir kaçı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gecen yıl finansal krizi yaratanlar bugün de krizi yönetmeye devam ediyorlar. O yüzden de tünelin sonunda ışık görünmüyor şimdilik.  Son yüzyılda kapitalizm kaç kez krizlerle karşı karşıya geldi, buhranlar yaşadı. Her buhran beraberinde birtakım çözümler de getirmişti. 1929’daki büyük kriz ABD de Keynesci politikaları devreye sokmuştu. 2. Dünya savaşı ise kıta Avrupa’sında sosyal devletin doğumu ve komünistlerle sosyalistlerin ya tek başlarına yada iktidar ortakları olmalarıyla sonuçlanmıştı.  1974’teki petrol kriziyle sosyal devlet de çatırdamaya başlayınca 80’lerin başında neoliberal programlar devreye sokularak (ABD de Reagan, İngiltere’de Thatcher ile sembolleşmişlerdi) kriz atlatılmaya çalışılmıştı. Sovyetler ile Doğu bloğunun çöküşüyle varlık nedenlerini sorgulamaya başlayan kapitalizm bu kez ideolojik bir krizin esiğindeydi. Ancak refleks gecikmedi. <strong>Mülkiyet hakkı</strong> ile <strong>Pazar</strong> (ekonomisi) bir kez daha kutsanarak <strong>neoliberal adalet tezleri</strong> piyasada yok satmaya başladı. Görüldüğü gibi kapitalizm her buhranda bir takim çözümlerle tarih sahnesindeydi.  Ne ki geçen yıl finans sermayesine daha fazla nefes aldırmak için yaratılan kriz kendisiyle birlikte hiç bir çözüm getirmedi. Varsa yoksa kutsanan “Pazar”ın düzgün işlemesi lazımdı ve gerekirse piyasalara sıcak para akımını kolaylaştırmak için bankalara milyarlarca euro destek aktarıldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçen yıl, Avrupa’nın en sağ hükümetlerinin merkez solun 2. Dünya savasından sonra uygulaya geldiği sosyal devletin bazı politikalarına doğru çubuğu kırdığına tanık olduk. Bu, tabandan gelen tepkilerin sonucu değil, tersine yukarıdan yani siyasal ve ekonomik elitin, sistemin baskıları sonucu mecburen başvurmak zorunda kaldığı ve kendi ideolojileri ve siyasetleriyle zıt düşen tedbirlerdi.  Mesela Fransız cumhurbaşkanı Sarkozy, en uç düzeydeki müdahaleci politikalarıyla ve en son Londra da yapılan G20 toplantısında borsaların sıkı kontrole alınması önerileriyle bir neoliberalden çok (ki aslı odur) bir sosyal demokratı andırıyor.  Sarkozy sonuç itibariyle, kolektif örgütlenmelerin, isçi ve memur sendikalarının baskısı sonucu değil, sistemin bekası gereği siyasal çizgisinde ciddi değişikliklere gitti. Piyasalar canlanıp, <strong>Pazar</strong> kendi kurallarıyla normal islerliğine kavuştuğunda kuşku yok ki devlet yine ekonomi üzerindeki şimdiki ayarlayıcı rolünden çekilecek, küçülecek ve kamu güvenliği alanıyla sınırlandıracak (siz isterseniz buna mülk sahibi sınıfların mülklerini koruma da diyebilirsiniz), ancak açık olan başka bir şey var ki, artık neolibarel ideoloji son 30 yılda oynadığı rolü oynama fırsatı asla elde edemeyecek.</p>
<p style="text-align: justify;">Globalleşen dünya ekonomisi devletlerarasında çok ciddi bağımlılık ilişkileri de ortaya çıkardı. Özellikle çevre ve yarı çevre ülkeler merkeze göbekten bağlı durumdalar. Ancak ekonomi dışı alanlar için de aynı şey geçerli, özellikle de çevre ve mültecilik gibi sorunlar artık dar ulusal politikalarla çözülemiyor. Küresel yada bölgesel işbirliklerini gerektiriyor. Özellikle mülteci politikası ve cevre sorunları artık bu konsept içinde tartışılıyor. Bu sevindiricidir. Yunanistan’da da soldan tartışmaya katılanların çıkış noktası aşağı yukarı bu. Gerçi sol yıllarda özellikle G8 ve G20 toplantıları vesilesiyle 3. Dünya ülkelerinin borçlarının silinmesi talebi sürekli gündeme getiriyor. Özellikle doğal felaketler ile (her ne kadar özünde doğal felaket olsa da arkasında insanın doğa üzerindeki yıkıcı tahribatları sonucu tetiklenen doğal felaketlerdir aslında) oluşan tahribatları artık hiç bir ülke kendi olanaklarıyla karşılayamayacak şekilde gözler önünde. Çevre kirliliği ve mültecilik sorunları da öyle.</p>
<p style="text-align: justify;">Şu anda en hızlı kalkınma potansiyelleriyle dikkatleri çeken Çin ve Hindistan’da sürdürülen geleneksel kalkınma modeli (kapitalist kalkınma modeli) batı Avrupa ile Kuzey Amerika’nın neredeyse 100 yıl önce terk ettikleri bir model. Artık gelişmiş ülkelerde şimdi çok rağbet edilen tabirlerle dönüşebilir enerji kaynaklarına, (su, güneş, rüzgar enerjisi vb) yönelinmiş durumda.  3. Dünya ülkelerinde ve gelişmekte olan ülkelerde ise çevreye ve doğal dengeye onarılması neredeyse imkansız zararlar veren bir kalkınma modeli yürürlükte. (Buradan gelişmiş ülkelerin çevreye hiç zarar vermediği sonucu çıkarılmasın) Sonuçları sadece bu ülkelerde yaşayanlar değil, bütün yerküre çekiyor. Belki sınır boylarına tel örgüler çekerek ve ileri teknoloji ile donatarak insan kaçakçılığını sınırlandırmak mümkün ama gökyüzüne sınır çekmek imkânsız. Bir ülkedeki çevreye zararlı ekonomik faaliyet bütün kıtalara yayılıyor. Dolayısıyla gelişmiş batının gerek deney ve tecrübelerini gerekse de teknoloji transferi ile çevreyi kirleten ülkelere yardım etmesi gerektiği tartışmaların en önemli halkalarından birini oluşturuyor. Mülteci politikası de aşağı yukarı benzer bir anlayışla karşılanıyor. Sorunun, kaynağında çözülmesi gerektiği, tartışmaların en önemli noktasını oluşturuyor. Yani dar ulusal politikalarla sorunun çözülemediği, bunun devleti daha ceberut yöntemlere ittiği, bir milyar insanin dünya çapında açlık sınırında yaşadığı ve bu gerçek karşısında gelişmiş batının “Dünyanın Lanetlileri”ni daha iyi bir gelecek kurma çabasında sadece sınırlar örerek karşılayamayacağını, sermayenin dünya çapındaki hareketinin mültecileri yerlerinde ve belli bir hayat standardında tutacak iş olanakları sunmadığı Dünya İş Örgütünün de raporlarına yansımış durumda.  Burada bati dünyası iki seçenekle karşı karşıya, ya demokratik özgürlükleri sınırlandırarak polis devletlerine dönüşecek, yada sorunun yerinde çözülmesi için 3. Dünya ülkelerine ekonomik yardim edecek ve işbirliğine gidecek.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1187" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel4"><img class="alignright size-full wp-image-1187" title="Panel4" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel4.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>AB ülkeleri içinde henüz <strong>ortak</strong> bir mülteci politikası biçimlenmiş durumda değil. Genel olarak Avrupa sağı ve neoliberaller bildik muhafazakâr politikalarıyla polisiye tedbirler önerirlerken sol ve demokrat çevreler ile yeşiller daha radikal çözümlerde ısrarcılar. Yunanistan da 4 Ekim 2009 seçimlerinden sonra iktidara gelen PASOK hükümetinin gündemine aldığı konulardan biri de mülteci politikası. Meclisteki iki sağ parti ile meclis dışı aşırı sağcı irili ufaklı grupların yabancı karşıtı söylem ve çabalarına rağmen PASOK ve diğer iki sol parti ile Yeşiller partisi yukarıda açmaya tartıştığımız çerçevede sorunu tartışmaya ve toplumu bu şekilde hazırlama gayreti içindeler. Hemen hemen her gün televizyon programlarıyla, gazete ve dergilerde, panellerde yabancılar sorunu tartışılmakta ve en son geçtiğimiz günlerde meclise gönderilerek alt komisyondan gecen yabancıların politik yaşama katılmalarını öngören yasa tasarısı modern yunan tarihinde bir dönüme işaret ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1172" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel3"><img class="alignright size-full wp-image-1172" title="Panel3" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel3.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>Bu çerçevede 4 Mart 2010 da Yunanistan’ın başkenti Atina da Esperia Otelinde <strong>Mülteciler için siyasal haklar öngören kanun taslağı </strong>konulu bir panel düzenlendi.</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan Yeşiller Partisi tarafından <strong>Yunanlılar ve Yabancılar El ele</strong> şiarıyla düzenlenen ve şu günlerde Yunan meclisinde tartışılan ve meclisin alt komisyonundan geçen ve uzun yıllardır Yunanistan’da legal olarak ikamet eden yabancılara vatandaşlık hakkı ve bununla beraber siyasal hakları öngören kanun taslağı Panel’in konusunu oluşturuyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Panel 19 Şubatta kalp krizi sonucu yaşamını yitiren ve geçen yılki seçimlerde (Ekim 2009) Yeşiller Partisinin Atina Çevre listesinden milletvekili adayı olan Kürt kökenli Ürem Faruk ve son 10 yılda Ege, Akdeniz ve Trakya’dan Yunanistan’a geçmek isterken hayatını kaybeden 34 bin mültecinin anısına gerçekleştirildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Paneli Yeşiller Partisinin İnsan Hakları komisyonu üyesi Nikos Milonas yönetti. Panelin açılış konuşmasını Yeşiller Partisinin basın sözcüsü ve yürütme kurulu üyesi Nikos Chrisogelos yaptı. Brüksel yerel hükümetinde Ecolo Belgium partisinden müsteşar olan yunan kökenli Christos Doulkeridis toplantıya bir mesaj göndererek desteğini sundu. Yeşiller Partisinin Avrupa Milletvekili Michalis Tremopoulos un da bir konuşma yaptığı Panel’in diğer konuşmacıları şöyle</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Eleonora Zotou, <em>Selanik Valiliği meclis üyesi, Yeşiller Partisi Kurucu üyesi</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Kanun taslağı ve bizim önerilerimiz</p>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1188" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel5"><img class="alignright size-full wp-image-1188" title="Panel5" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel5.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>Sayın Zotou konuşmasında kısaca, mültecileri ikinci sınıf ve tehdit olarak gören ve temiz ırk safsatasını işleyen değişik mitolojilerden uzak yeni bir mülteci politikasının zorunluluğuna vurgu yaptı.  Aksi halde yabancıların marjinalleştirilmesi ve soyutlanması gibi politikaların uzun vadede kolayca denetlenemeyecek yeni toplumsal patlamalarla sonuçlanacağını ifade etti. Yeşiller Partisi olarak mülteciler için eşit is şartlarını ve sosyal güvenceleri garantiye alan, keza göçmenlik konusunda her türlü engeli ortadan kaldıran düzenlemelerden yana olduklarını, mültecilerin geldikleri ülkeler için sürdürülebilir kalkınma, demokratik ve insan haklarının daha da genişletilmesi için daha fazla işbirliği ve hepimiz için daha iyi bir dünya temennileriyle sonuçlandırdı konuşmasını.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Dimitris Christopoulos, <em>Doç. Dr. ve Yunan Vatandaş ve İnsan Hakları Derneği başkanı</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Mültecilik ve vatandaşın niteliğine ilişkin algılamalar, dışlanmaya karşı hedefler</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa’daki mülteci politikalarının bir yanda entegre diğer yanda da dışlanma arasında ipe çekildiğini ifade eden Christopoulos, dışlama politikasının, halihazırda kırılmaya hazır toplumların güvenlik ve bütünlüğünü tehdit eden boyutlara ulaştığını belirtti. Dışlanma politikasında ısrar edenlerin son tahlilde tam da insanların korkularını güvenlik kaygısı olarak araçlaştıran çürük bir söylemin sahibi olduklarını dile getirdi. Konuşmasını bu eksende örneklerle zenginleştirerek sürdürdü sayın Christopoulos.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Kostis Papayoannou, <em>İnsan Hakları Ulusal Komisyonu başkanı</em><br />
Konu: Bir başka “biz” e doğru</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konuşmasına yeni yasa taslağının pozitif yanlarına ışık tutarak başlayan sayın Papayoannou, yeni taslağın bu anlamda önemine ve toplumsal bütünlüğe sunacağı katkıya değindi, keza eleştirilmesi gereken ve düzelmesi halinde daha iyi sonuçlar verecek maddelerine de ışık tuttu. Ayrıca mikropolitik kaygılarla öne sürülen korku ve güvenlik kaygılarına dikkat çeken Papayoannou, yeni bir siyasi özne olarak “biz” kavramının yeniden tanımlanması gerektiğini, bunun, yenilenmenin yegane dinamiği olduğunu ve ırkçılığa karşı mücadelenin ancak bu şekilde sürdürülebileceğini ifade etti.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Gazmet Kaplani, <em>Gazeteci – Yazar</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Kabile toplumu mu sivil toplum mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Konuşmasına birinci ve ikinci kuşak göçmenler arasındaki farkı belirterek başlayan Kaplani, mültecileri karşılama konusunun bir toplumun erdemlerini ve kusurlarını göstermesi bakımından ayna işlevi gördüğünü ifade etti. Bugünkü mülteci politikası konusundaki arayış ile ekonomik ve toplumsal kriz arasındaki ilişkilere dikkat çekti. Sonuç olarak krizden <strong>birlikte yaşamayı kabullenmiş bir toplum</strong> olarak yada <strong>biri diğerinin kurdu olan bir toplum</strong> olarak çıkmak gibi iki seçenekle karşı karşıya olduğumuzu, bu anlamda da krizin daha güçlü bir Avrupa birliği veya birliğin sonunun başlangıcı olabileceğini ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Loreta Makoli, <em>Afrikalı Kadınlar Derneği üyesi</em><br />
Konu: Beşikten beri ırkçılığa hayır!</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><a rel="attachment wp-att-1173" href="http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/attachment/panel2"><img class="alignright size-full wp-image-1173" title="Panel2" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2010/03/Panel2.jpg" alt="" width="299" height="224" /></a>Bayan Bakoli ise göçmen çocukların maruz kaldıkları ayrımcılık konusuna vurgu yaptı. Keza Yunanistan’da doğan ve büyüyen, çoğu kez Yunancadan başka dil de bilmeyen, hatta Yunanistan dışında başka bir vatanları da olmayan göçmen çocukların vatansızlığına vurgu yaptı. Yunan devletinin bu çocukları yunan vatandaşı olarak kabul etmemesindeki zorluklara dikkat çekti. Yeni yasa taslağıyla sorunlarının son bulacağını umarken yeni zorluklarla yüz yüze geldiklerini ifade eden Bakoli, hâlihazırdaki yabacılar yasasının zorluklarına da dikkat çekti. Eş birleşimi yasasıyla Yunanistan’a gelen eşlerden biri boşanmak isterse yürürlükteki yasa ile kaçak duruma düştüğünü, bu durumda da en büyük zorluğun çocukların çektiğini ifade etti. Keza evlenmeden çocuk sahibi olan kadınların durumun hiç belli olmadığını, buraya kaçak olarak gelen ailelerin çocuklarının geleceğinin ise meçhul olduğuna vurgu yaptı. Buraya yaşı ilerlemiş olarak gelen ve Yunanca öğrenemeyen ama burada vatandaşlığa geçmek isteyenlerin de durumunun ciddi olduğunu, bunlar için de bir program oluşturulması gerektiğini ifade etti.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Petros Linardos Pilmon, <em>Ekonomist, Yunanistan Genel İşçi Sendikaları Enstitüsü Araştırmacısı</em><br />
Konu: Mültecilerin ekonomiye ve iş ilişkilerine katkısı</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Ekonomist Pilmon ise uluslararası ve yunan ekonomik krizi ile mülteci sorunu arasındaki bağlantıları ele aldı. Çalışma ortamında meydana gelen toplumsal çatışmaların ırkçı hezeyanlara kolaylıkla dönüşme potansiyeline dikkat çeken Pilmon, sürdürülebilir bir ekonominin ancak çevre dostu ve yabancıların toplumsal ve iş haklarına saygı gösterilen bir zihniyetle mümkün olduğunu ifade etti kısaca.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Melitta Gourtsoyanni, <em>Mimar, Yeşiller Partisi Kurucu üyesi</em></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Mültecilerin barınma koşulları ve Atina kent merkezi için bir öneri</p>
<p style="text-align: justify;">Bayan Gourtsoyanni Atina kent merkezinin yeniden canlanması için toplumsal, etnik ve değişik yaş gruplarının yaratıcı bir şekilde karışımını öngören bir önerisini dile getirerek konuşmasına başladı. Devamında, Atina merkezindeki boş ve terk edilmiş binaların, bir konut programı çerçevesinde kiralarının kamu kaynaklarından karşılanması karşılığında genç göçmen, öğrenci veya yunanlı çiftlere devredilmesini yada düşük taksitlerle konut olarak söz konusu kategorilere satılmasını önerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">
<ol style="text-align: justify;">
<li>Yannis Papatheodorou, <em>Yanena Üniv. Yunan Filolojisi ana bilim dalında Doç. Dr</em>.<br />
Konu: Yeni ırkçılığın retoriği (söylemi)ş</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Sayın Papatheodorou konuşmasına yeni ırkçı söylemin hedefine yalnızca yabancıları değil ayni zamanda onlara desteklerini sunan ilerici ve demokratları da aldığını belirterek başladı. Bu yeni ırkçı söylemin, geleneksel söylemin yanına (yabancı korkusu) daha nitel bir söylem de geliştirdiğini belirtti. Mesela Yabancılar ile ilgili Kanun tasarısı için Halkoyuna gidilmesi gerektiği gibi söylemler, kısaca en temel insan haklarını hak edip etmedikleri türden hukuk meselesine kadar söylemin sızdığını söyledi. Hatta mültecilerin sisteme entegre olup olmaması konusuna kadar bir dizi soruna etkide bulunduğunu ifade etti. Örneğin yunanca öğrenildiğine ilişkin belge istenmesi, mülkiyet beyannamesi, hatta tavsiye mektuplarının vatandaşlık için başvuruda gerekli belgeler arasına girmesi gibi. O yüzden sayın Papatheodorou yeni kanun taslağının modern yunan tarihinde bir çığır olduğunu ve mutlaka savunulması gerektiğini ve ırkçı söyleme karşı mücadeleye verilecek en iyi cevabın bu olduğunu ifade ederek konuşmasını sonlandırdı.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Dara Cibran, Panteion Üniv. Sosyoloji bölümü doktora öğrencisi</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Konu: Kimlik ve bir mültecinin deneyimleri</p>
<p style="text-align: justify;">Ben ise konuşmam da (bir kaç gün içinde Türkçeye de çevirip bu sayfadan yayınlama olanağına kavuşmuş olacağım) öncelikle misafirperverlik ile yabancı düşmanlığı kavramlarını yunan tarihinden örnekler vererek, birinin (misafirperverliğin) yunan kültürünün bir parçası olduğunu, aksine yabancı düşmanlığının (xenophobia) ise her ne kadar kavram yunanca kökenli olsa da bir İngiliz gazetecinin icadı olduğunu belirterek sözlerime başladım. Ve ilk başlarda candan dost olarak algılanan “yabancı” nın zamanla nasıl korkulması gereken bir idole dönüştüğünün altını çizdim.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilim dünyasında, özellikle de sıyasal bilimcilerin vatandaşlık konusunu, dar hukuksal anlamının dışında kültürel boyutlarıyla çok ciddi tartıştıklarını ifade ettim. Bir toplumun kültürünün sabit, yerleşik ve ilelebet olmadığını, tersine dinamik olduğunu ve değişip dönüştüğünü, kimliklerin de ister bireysel olsun ister kolektif olsun, bu değişimin içinde olduklarının belirttim.</p>
<p style="text-align: justify;">İster yabancı olalım, ister yerleşik, hepimizin, aynı coğrafyada aynı kaderi paylasan insanlar olarak yeni düşünce ve tehlikelerle karşı karşıya olduğumuzu ve esnek geçişlerle yeni şartlara uyarak cevap vermenin dışında seçeneğimizin olmadığını ifade ettim. Bu anlamda kimliklerimizin de yeniden bir kurulumla karşı karşıya olduğunu ve bunu başarırsak sonuçta hem birey olarak hem de toplum olarak bizi daha zenginleştireceğinin altını çizerek konuşmayı sonlandırdım.</p>
<p style="text-align: justify;">7 Mart 2010</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/yunanlilar-ve-yabancilar-el-ele/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tövbe ve Teslimiyet</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tovbe-ve-teslimiyet</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tovbe-ve-teslimiyet#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 2009 16:09:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=778</guid>
		<description><![CDATA[Son 30 yıllık tarihimizin belki de en acili, en dramatik, en haksiz parçalarından birisi şu “geri dönüş”ler. Modern tarihimizin son 30 yılını biraz da bu “dönüş”lerin arkasında duran perdeyi aralayarak yazmak gerekiyor. Adına barbarların barış grupları dedikleri, tarihi kendisi olmayan, bir başkasına ait tarihi icrada rol almış, gelecekleri de olmayan ama sadece geçmişinde haklılığını ve kendini arayan suskun yüzler… Tarihte hiç aktör olamayan, kendisi olamamış olmanın ezikliğiyle kendisine ait olmayan bir rolü oynamanın verdiği acizlikle ve ülkesinde mültecileştirilmiş portreler..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Son 30 yıllık tarihimizin belki de en acili, en dramatik, en haksiz parçalarından birisi şu “geri dönüş”ler. Modern tarihimizin son 30 yılını biraz da bu “dönüş”lerin arkasında duran perdeyi aralayarak yazmak gerekiyor. Adına barbarların barış grupları dedikleri, tarihi kendisi olmayan, bir başkasına ait tarihi icrada rol almış, gelecekleri de olmayan ama sadece geçmişinde haklılığını ve kendini arayan suskun yüzler… Tarihte hiç aktör olamayan, kendisi olamamış olmanın ezikliğiyle kendisine ait olmayan bir rolü oynamanın verdiği acizlikle ve ülkesinde mültecileştirilmiş portreler..</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-779" title="Zarok" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/11/Zarok-250x140.jpg" alt="Zarok" width="250" height="140" />Son otuz yılda Kürdistan’da gerillacılık yapılacak diye buyur eden güçler bugün de geri dönülecek diye ferman çıkarmış durumdalar. O gün Kürt çocuklarını evlerinden koparip Filistin’de 400 dolara satan, Türk ordusuna yemlik olarak atıp onbinlercesini öldürenler, bugün de proje oturduğu ve devlet büyük bir nefes aldığı için gerisin geriye çağırıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">İçinden geçtiğimiz şu günlerde yaşananlar hafızalarımızdan kazınmayacak türden. Devrimci değerlerimiz, siyasal tezlerimiz ve en önemlisi de Kuzey Kürdistan mücadelesi hiç bir güvenceye bağlanmadan sömürgeci Türk devletinin “Birliği”ni kurtarma adına tövbe ve teslimiyet alanında boğulmaya terk ediliyor. Yanlış anlaşılmasın teslim olan ve tövbe eden PKK değil, PKK’nin şahsında teslim alınmak ve tövbe edilmesi istenen Kürt ulusu ve onun haklı mücadelesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir yandan Türk devletinin ve medyasının diğer yandan da PKK ve medyasının yaydığı dezinformatik bilgi kirliliği ile beyinler bombardıman edilerek akıllar tutsak hale getirilmiş durumda.</p>
<p style="text-align: justify;">Senaryoya göre Öcalan Türkiye’de tıkanan sürecin önünü açmak ve örgüt üzerindeki gücünü ispat etmek için barış gruplarının gelmesini önermiş. Buna göre Kandil, Mexmur ve Avrupa’dan barış grupları Türkiye ye girecekti. 24 Ekim 2009 tarihli milliyet gazetesinde Economiste dayandırılan bir haberde “Bu adım, Türkiye, Amerika, Iraklı Kürtler ve büyük olasılıkla PKK arasında bir yıldır süren gizli görüşmelerin ardından geldi” şeklinde bir haber geçiyor.  Demek ki Öcalan’ın spontane olarak önerdiği bir güç gösterisi değil, tersine uluslararası ve bölgesel güçlerin ortak planladıkları ve Öcalan ve PKK üzerinden uygulamaya geçirilen politikanın yeni bir evresidir. Biz daha da ileri giderek bugün sahneye konan gösterinin uçları Kürdistan’da sürdürülen 20 yıllık savaşın program  hedefleri olduğunu söyleyelim. O halde geri dönüşler için startın Öcalan’dan değil bizzat devlet (en azından devletin bir kanadından) geldiği açıktır. Tam da bundan dolayı Erdoğan 24 Ekim de Pakistan ziyareti öncesi Avrupa üzerinden gelecek PKKlilerin gelmemesi gerektiğini açıklayınca bu gelişler de bir sonraki emre kadar ertelenmiş durumda.</p>
<p style="text-align: justify;">Açık söylemek gerekirse; Kürdistan’da büyük ve kanlı bir pazar kurulmuş durumda. Bu pazarda birçok devlet, örgüt ve “şahsiyet” ortak. Pazarın en renkli tezhaglarından bazılarının da sahibi maalesef güneyli kardeşlerimiz. Bu pazarda Kürt halkına şimdiye kadar talan, katliam, asimilasyon düştü. Şimdilerde ise tövbe ve teslimiyeti kabul etmeleri karşılığında devlete bağışlayan ve affeden bir rol verilerek bütün yaşananları unutmamız istenmekte. Dağbaşlarında vurulanlar babalarının kesesinden gittiler. Kalanlar ise adli suçlu olarak ama tövbe edeceklerinden “af” edilecek. Kürtler ve Kürdistan haksız ve af dileyen suçlu, asıl katliamcılar ise aff eden, bağışlayan pozisyonda.</p>
<p style="text-align: justify;">Bağımsız Kürdistan vaadi ile dağlara çıkarılan Kürt gençleri ihanet zinciri içinde teslimiyete sürükleniyorlar. Her namuslu Kürt gibi beni de yaralayan teslimiyete şölen düzenlenmesi. Oysa çiçekler içinde özgür bir ülkeye dönülmediği gibi esaret zincirlerine yeni halkalar eklenerek Kürtlüğümüzden utanır hale getirildik, getiriliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadrolar politik ve ideolojik olarak sersemletilip ülke gerçekliğinden, mücadele hedeflerinden uzaklaştırılmıştır. Bazılarının barış grupları dedikleri, benim teslimiyet ve tövbe grubu dediğim şu grup sözcülerinin yaptığı açıklamalara, bakışlarına, yüz ifadelerine, dudaklarının etrafındaki gölgelere bakarsanız adeta tövbe resmedilmiş durumda. Acaba, bunlar şairin deyişiyle çiçekler içinde bir ülke armağan etmek için dağa gittiklerini mi unuttular? Yoksa niçin kavgaya atıldıklarını mı hatırlayamıyorlar ? Belki de hangi tarihe, hangi güce bağlı olduklarını şaşırıverdiler ! Sahi gelecek kuşaklar bunları Kürdistan tarihinin bir parçası olarak mı okuyacaklar yoksa Türkiye tarihinin bir parçası olarak mı? Acaba hafızaları ve bilinçleri büyük bir yara almış desek abartı mı yapmış oluruz? Yoksa PKK ye adım attıkları gün kişisel tarihleri bitti ve “yeni” dönemlerindeki tarihsel rolleri bu muydu?</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekleşmemiş bir ütopyayı (siz bağımsız Kürdistan deyin isterseniz) arada bir dillerine dolandırmakla şimdiki pratiklerine meşruiyet elde etmelerine yetecek mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu dönüşler bir tarihtir artık. Bir defa yazılmıştır, ancak kimin tarihidir ve kimi meşrulaştıracak? Barbar ve sömürgeci bir rejimi mi meşrulaştıracak yoksa haklı ve namuslu bir mücadeleyi mi boğacak? Tarihte “yanlış”lara, kararsızlıklara yer yoktur, her zaman birileri “ak”lanırken birileri “kara”lanacaktır. Şimdilerde yeni bir tarih yazılıyor, bin yıldır “kardeşçe” bir arada yasadığımızın tarihi. Tarih bilincimize damga vuruluyor, politik tercihlerimiz ipotek altına alınıyor. Dedelerimiz de başkaldırdılar, savaştılar ve kahramanca toprağa düştüler ve bizlere iki önemli miras bıraktılar, birincisi direniş geleneği ikincisi de yenilseler de ahlaki üstünlüğü asla düşmana kaptırmadıkları için tarih de onlardan yana tavır aldı. Tarihe yenik geçtiler ancak meşruiyetlerini asla ortadan kaldırmadılar ve bir sonraki direnmenin tohumlarını hep gelecek kuşaklara serptiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Son 30 yılda bağımsız Kürdistan adına yola çıkan Kürtlerin anti-Kürt programlarda kullanılması, geçmişten günümüze nice Kürt devrimci ve yurtseverinin işkencelerden geçirilmesi, intihara sürüklenmeleri, “kutsal” Bekaa’nın Kürt mezarlığına dönüştürülmesi, birbirilerine düşman edilmesi, iç çatışmalarda katledilmesi, Kürt gençlerinin suça bulaştırılması ve nihayet bugün teslimiyet ile noktalanan tarihleri, yaşamlarının her saniyesini kontrol eden gücün (PKK ve Öcalan’ın) iplerinin Türk devletinin elinde olmasından başka nasıl açıklanabilir?</p>
<p style="text-align: justify;">Peki evlatlarını özgürlük umutlarıyla kendi elleriyle dağlara yollayan Kürdistanlılar bunun hesabını bir gün soracaklar mı? Bu son teslimiyet şölenleri iyimser olmak için bütün verileri elimizden alıyor. .  Tersine Kürt kitlesinin bütün ulusal özlerinden boşaltılarak ideolojik ve siyasal olarak bitirilmesi, kimliksiz, kişiliksiz bir toplum durumuna sokulması anlamına gelen demokratik cumhuriyet projesinin program hedeflerine oturduğunun verileri gündelik ve siyasal hayatımıza egemen.</p>
<p style="text-align: justify;">Öcalan defalarca hem devletle hem PKK ile savaşıyorum diyordu, kastettiği Kürtler ise gerçekten de PKK ye bağımsızlık şiarı ile katılan 35 bin Kürt gencini özgürlük umutları ile imha ettiği, kalanları ise kişiliksizleştirdiği gün gibi ortada.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğer kalanlar gerçekten adam gibi adam olsalardı,</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan’da evleri başlarına yakılıp yıkılarak ülkesinde mültecileştirilen 5 milyon Kürdün dramı, 4 binin üzerindeki köyün yakılıp haritadan yok edilmesi, uzun vadede onarılmayacak bir harabeye çevrilen Kürdistan’ın içinde bulunduğu içler acısı durum, bütün siyasi güçlerin manevra alanlarının daraltılarak denetim altına alınması karşısında Öcalan’ın <em>“devlet de hatalar yaptı, PKK de hatalar yaptı, ama bunlar geçmişte kaldı. Biz intikamcı yaklaşmıyoruz. Gün bunları birbirimizin gözüne sokma günü değil, demokratik cumhuriyetin esas ilkelerinde anlaşma günüdür” </em>deme cüreti gösterdiği anda tavır koyarlardı yada DTP deki xulamlar devlet bir adım atarsa biz her şeyi unutabiliriz dediklerinde bu kadar acı çekmiş ve yaralarını saramamış bu toplumun tarihsel ve güncel haklılığını ortadan kaldırarak onu ancak kişiliksizleştirecek bu söylemlerini onlara yedirebilirlerdi. Ancak hiç biri olmuyor, olamıyor. Keza yukarıda sıraladığımız sonuçlar dünyanın hangi ülkesinde gerçekleşse bir daha asla birlikte yaşayamazlar, toplumun psikolojik bölünmesi kaçınılmaz olur, bizde neden olmuyor derseniz, hikmeti Öcalan ve önderliğini yaptığı PKK dir., O halde ne PKK ne de gerilla, DTP ve benzeri legal oluşumlar ile basın yayın organları Türk devletine rağmen değil, tersine devletin istem ve iradesiyle ayakta tutuldular, tutuluyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Daha önce de yazdığımız gibi <em>Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da yıllardan beridir yürüttüğü kontra programın yerli yerine oturması, Kürtlere kabul ettirilmesi, Kürt kitlesinin ulusal demokratik özlerinden boşaltılması, başka bir güç odağının engellenmesi ve de Güneydeki oluşumun önüne geçilmesi politikalarını yalnızca kendi askeri ve siyasi gücüyle değil ayni zamanda MEDYA TV, Roj TV O. Politika, legal partiler, dehap, dtp vs, PKK ve “gerilla” üzerinden yürütmektedir. Gerilla hem kitlesel rahatsızlıkları giderme hem de bu programı kabullenmeyenler için düşünülen en iyi baskı aracı olacaktır</em> demiştik. Hayat bu konuda maalesef  bizi doğru çıkardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Onun için en yukarıda ifade ettiğimiz gibi bağımsızlık şiarıyla Kurt çocuklarını yola çıkaranlar anti-Kürt programlarda hepsini telef ettiler, işkencelerden geçirdiler, intiharlara sürüklediler. Bağımsızlıkçı kadrolar teker teker infaz edildiler. <strong>Bu mekanizma yıllardır işbaşındadır ve bugün olduğu gibi dün de açık, saklısız ve pervasız işliyordu. </strong></p>
<p style="text-align: justify;">O zaman adını doğru koymak gerekir, Türk devleti Kürt hareketini tasfiye planlarını A. Öcalan ve PKK üzerinden yürütmektedir. İşimizi güçleştiren, kolumuzu kanadımızı kıran da budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Öcalan ve PKK olgusu doğru tanımlanmadan, tamamen tövbe, teslimiyet ve sömürgeciliği meşrulaştırma eylemi olan İmralı süreci kavranmadan yapılacak tüm siyasal belirlemeler havada kalacağı gibi, bugün yaşananlar da algılanamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürdistan’da patlayan PKK silahının nişangahına Kürtlerin umutları ve düşleri oturtulmuştur. Kürtler demoralize edilip özgürlüklerine ve silaha olan inançları bitirilmiştir. O zaman PKK nin elindeki bu silahın alınması Kuzey Kürdistan mücadelesinin onunu açacak bir gelişmedir ancak Türk Genelkurmayının programladığı ve son 30 yılda sürdürdüğü kontra programı devre dışı bırakabilecek ne iç nede dış faktörler TSK ile çatışmayı göze alabilmiş değildir. Tersine Erdoğan, adına Kürt açılımı denen proje hakkında defalarca “Biz bunu milli birlik projesi olarak başlattık” demektedir. Kısaca Türk devletinin bizden istediği Türk devletini devletimiz, bayrağını bayrağımız kabullenip kutsamamız ve Kürdistan’ın parçalanmışlığı üzerine oturtulan Misak-I Milliyi savunmamızdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Buradan şunu da belirtelim, Kürtlerin pazarlık masasında bir taraf olduğu ve temel ulusal talepleri ortadan kaldırmadığı sürece mücadele sürecinde elde edilecek bu tür demokratik haklar kazanım olarak sahiplenilmelidir. Örneğin bugün (13 Kasım 2009) Türk meclisinde İçişleri bakanı Beşir Atalay yerleşim birimlerinin eski isimlerinin talep olması halinde geri iade edilebileceği, siyasal partiler kanununun alanını genişletebilecekleri ve siyasal çalışmada Kürtçenin kullanılmasına izin verecek hazırlıklar üzerinde çalıştıklarını deklere etti. Bunlar sahiplenilmesi gereken taleplerdir. Bizden zorla alınan hakların elde edilmesidir. Ancak garip olan Kürtlerin hiç bir şey talep etmemeleri. Maalesef bu haklar birçok Kürt çevresine “fazla” bile gelmektedir. Kürtler yıllardır demokratik cumhuriyetin erdemlerine alıştırılarak hiç bir şey talep etmemeleri konusunda “terbiye” ediliyorlar. Süreç göstere göstere bugünlere geldi. Daha gecen yıl 1000 Kürt aydını ve siyasetçisi, yıllarını siyasetlerde geçirmiş, bunca yılın “deneyimli   siyasileri”, bir dönem bağımsızlık dışındaki bütün talepleri ihanet ile özdeşleştiren dünün “militan kadroları” ve dürüstlüklerinden kuşku duymadığımız bir yığın yurtsever <strong><em><a href="http://www.peyamaazadi.org/modules.php?name=News2&amp;file=article&amp;sid=2819">Türkiye&#8217;de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Bildirgesi</a> </em></strong>adlı aslında Kürtler adına hiç bir şey talep etmeyen bir metne imza atmamışlar mıydı? Temmuz sonlarında Amed de yapılan Çalıştay ve yıllardır Avrupa ve Türkiyede organize edilen Barış Meclisleri bugünkü teslimiyet sürecinin hazırlığını yapmıyorlar mı? Örneğin Barış Meclislerinde Kürdistan bağımsızlık mücadelesinin ruhuna el Fatiha okunurken birilerinden itiraz mi yükseldi, yada Amed Çalıştayı bütün Kürtleri 15 Ağustos ta Öcalan’ın açıklayacağı yol haritasına kilitlerken dünün bağımsızlıkçı kadrolarının bu yerlerde bulunmalarını nasıl okumak gerekiyor . Asıl sorun Kürtlerin umutlarını zamana yayarak, çürüterek mücadele hedeflerini ortadan kaldırmaktır. Kuşkusuz son 30 yılda Özel Harp Dairesinin çizdiği sınırlar içinde yapılan gerillacılık ile gelinen yer bundan başka türlü de olmayacaktı.  Yine bundan dolayı silahlı mücadelenin şahsında bağımsızlık umutları tüketildi, kadrolar savruldu ve parti programları aşağılara çekildi, diğer siyasal örgütlenmeler vesayet altına alındı, en önemlisi de siyasal hedefler darmadağın edildi. O yüzden bugün devlet PKK ile birlikte Kürt tarafına tek kale gol atarken ortalıkta hiç bir siyasal güç kalmamış durumda.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil, istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yeriniz bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya da hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte &#8220;özgürüz&#8221;, yalnızca bataklığa karşı değil, yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz.! (Lenin, Ne Yapmalı?)</em></p>
<p style="text-align: justify;">13 Kasım 2009</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/Z1Ytry7cRLk" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/Z1Ytry7cRLk"></embed></object></p>
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="425" height="350" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://www.youtube.com/v/N0h93DBC1cY" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" src="http://www.youtube.com/v/N0h93DBC1cY"></embed></object></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/tovbe-ve-teslimiyet/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Xulamên Îmraliyê</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/xulamen-imraliye</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/xulamen-imraliye#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 31 Jul 2009 07:16:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kurdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Manset]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.peyamaazadi.com/?p=433</guid>
		<description><![CDATA[Xulamekî Îmraliyê, ji bo vê yekî pir bi hêsanî dibêje, "Em amade ne ku, her tiştî ji bîr bikin!" Mirov "her tiştî ji bîr kir" dawiya xwe nabîne. Xulamên Îmraliyê divê dawiya Hesen Xeyrîyan, Rayberan û Emînê Perîxanan ji bîr nekin!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Di van rojên dawî de Îmralî û xulamên Îmraliyê di nav xebateka bi agir de ne. Şev û roj bê sekan dixebitin. Tevr û bêrên wan di destê wan de, ji bo neteweya kurd mezelekî kûr dikolin. Xulamên Îmraliyê, fermanên Îmraliyê bê îtîraz dipejirînin û rasterast bicîh tînin.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright size-medium wp-image-437" title="XulamenImraliye" src="http://www.peyamaazadi.com/images/content/2009/07/XulamenImraliye1-250x140.jpg" alt="XulamenImraliye" width="250" height="140" />Plan û program li Îmraliyê çêdibin. Divê şaş neyê fêmkirin, Îmralî ne tenê A. Öcalan e. Îmralî, biryargeha serekanîya giştî ya dewleta tirk e, Öcalan jî yek ji kadroyên serekanîya gişti ye. Wisa xuya dike ku di van demên dawî de çirayên Îmraliyê bi xew ve naçin. Û paşê jî xulamên Îmraliyê, ji bo ku biryarên ku li biryargehê hatine stendin bicîh bînin di nava xwêdanê de dimînin. Civînan organîze dikin, mitîngan li dar dixin, bi rojnamevan û siyasetvanên tirk yên nîjadperest û kemalîst re hevdîtinan çêdikin, dîtinên wan digrin, panelan, bernameyên televizyonê çêdikin, meqaleyan dinivisînin&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Rojname û televizyonên tirkan jî betal nasekinin.Yên ku heta niha Öcalan wekî „kujerê zarokan“ bi nav dikirin, niha wî &#8220;serokê kurdan&#8221;, &#8220;temsîlkarê kurdan&#8221;, &#8220;muxatabê dewletê&#8221; nîşan didin, bi rêz û hurmet jê behs dikin û jê re silavên xwe yên germ dişînin.</p>
<p style="text-align: justify;">Îmralî dibêje, &#8220;Ez temsîla milletê kurd dikim. Ez ê heta 15´ê tebaxê plana çareseriya &#8220;pirsgirêka kurd&#8221; amade bikim. Çareserî di kemalîzmê de ye. Çareserî di Zagona Bingehîn ya 1921´î de ye. &#8220;Xulamên Îmraliyê yên çiyan û bajaran bi devekî gotinên Îmraliyê dubare dikin û dibejin „Îradeya me Îmralî ye!“ &#8220;Îmralî çi bêje, em binê wî îmze dikin!&#8221; Milletê kurd -yê ku ji bo azadiyê ewqas berdêl daye û ji dewleta kemalîst tenê zilm û zordarî dîtîye- di kolanan de dimeşînin û jê re çîrokên kemalîzmê dibejin. Posterên Öcalanî didin destê ciwanên kurdan û slogana &#8220;Bijî serok Apo&#8221; didin avêtinê. Navê Mistefa Kemal kirine „Atatürk“. Dibejin „Atatürk mafê kurdan dabû.“ Bi vî awayî ji bav û kalên me re çêran dikin. Bi vî awayî ji kurdan re dibejin „Atatürk mafên kurdan dabû. Lê belê bav û kalên we ajanên îngilîzan bûn. Hatin lîstika îngilîzan û li hemberî rejîma Atatürk ya demokratîk serî hildan û her tişt lewitandin&#8230;“</p>
<p style="text-align: justify;">Öcalan hertim mijarê tîne ser axaftina Mistefa Kemalî ya Îzmîtê û dibêje, „Mistefa Kemal di axaftina xwe ya Îzmîtê de mafê kurdan daye û gotiye ‚ev meclîs ya tirkan û kurdan e.’“ Rast e. Kemalîstan heta ku peymana Lozanê were imzekirin nedixwestin kurdan ji destê xwe berdin. Îsmet Înönü li Lozanê digot, &#8220;Ez temsîlkarê tirkan û kurdan im.&#8221; Mistefa Kemal ji mebusên kurdan daxwaz dikir ku, ew bi lîbasên neteweyî yên kurdan biçin meclisê. Înkara kurdan tune bû. Lê ev dek û dolab heta ku peymana Lozanê hate imzekirinê bûn. Piştî ku Lozan hate îmzekirin, kemalîstan rûyê xwe yê qirêj derxistin holê û êdî veneşartin. Bi navê kurdeyatiyê çi heye qedexe kirin. Navên kurdan, zimanê kurdan, çanda kurdan, welatê kurdan &#8220;tune&#8221; bû. Êdî tenê milletekî hebû û ew jî milletê tirk bû. Û kurd jî êdî &#8220;tirk&#8221; bûn. Hesen Xeyrî, ji ber ku bi gotina Mistefa Kemal kiribû û bi lîbasên millî yên kurdan çûbû meclîsê, hate darizandin û dardekirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Lê belê tiştek hebû; neteweya kurd tu demê Lozan nepejirand. Ev 86 sal in li dijî statuya Lozanê di nav şer de ye.</p>
<p style="text-align: justify;">Îro, Îmralî û xulamên Îmraliyê dixwazin Lozanê bi kurdan bidin qebûlkirin. Ji ber vê yekê jî, berê her tiştî bi dîrokê dilîzin û bûyerên dîrokê ser û bin dikin. Naxwazin milletê kurd xwedî bîr be. Pir baş dizanin ku milletekî bê bîr nikare ji xwe re paşerojeke azad ava bike. Lewma jî, destê wan yê genî di nava mejiyê milletê kurd de ye û ji mejiyê kurdan bîr û baweriyê didizin.</p>
<p style="text-align: justify;">Xulamekî Îmraliyê, ji bo vê yekî pir bi hêsanî dibêje, &#8220;Em amade ne ku, her tiştî ji bîr bikin!&#8221; Mirov &#8220;her tiştî ji bîr kir&#8221; dawiya xwe nabîne. Xulamên Îmraliyê divê dawiya Hesen Xeyrîyan, Rayberan û Emînê Perîxanan ji bîr nekin!</p>
<p style="text-align: justify;">30.07.09</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/xulamen-imraliye/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsmail Beşikçi ile Röportaj</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ismail-besikci-ile-roportaj</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ismail-besikci-ile-roportaj#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2009 14:03:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.agirehar.com/peyam/?p=173</guid>
		<description><![CDATA[Dara Cibran: Sayın İsmail Beşikçi; Türkiye’de Kürt sorunu ile özdeşleşen bir isim oldunuz. Erzurum Atatürk Üniversitesindeki araştırma çalışmalarınızla başlayan zor ve zahmetli bir sürecin içinde oldunuz. Çalışmalarınızdan dolayı uzun yıllarınızı hapislerde geçirmek zorunda kaldınız. Kürtleri araştırmalarınızın odağına alan bir isim olarak, Kürt Hareketinin bugünkü genel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İsmail Beşikçi: Bunu iki şekilde değerlendirmek mümkündür.Birinci olarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Sayın İsmail Beşikçi; Türkiye’de Kürt sorunu ile özdeşleşen bir isim oldunuz. Erzurum Atatürk Üniversitesindeki araştırma çalışmalarınızla başlayan zor ve zahmetli bir sürecin içinde oldunuz. Çalışmalarınızdan dolayı uzun yıllarınızı hapislerde geçirmek zorunda kaldınız. Kürtleri araştırmalarınızın odağına alan bir isim olarak, Kürt Hareketinin bugünkü genel durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><img class="alignright" src="http://shr.aaas.org/scws/graphics/jpgs/pic11.jpg" alt="" width="300" height="187" />İsmail Beşikçi</strong>: Bunu iki şekilde değerlendirmek mümkündür.Birinci olarak şöyle denebilir. Örneğin kırk yıl öncesine, otuz yıl öncesine nazaran büyük bir gelişme var. O yıllarda Kürtler ve Kürtçe inkar ediliyordu. Kürt dili, Kürt kültürü yoğun bir imha ile karşı karşıya idi. Günümüzde ise fiili olarak mücadele sürecinde elde edilmiş birçok kazanım var.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu kazanımların bir kısmı cılız da olsa yasa hükümlerine bağlanmış, yasallık kazanmış. İkinci olarak şöyle bir yorum da yapılabilir. Şunca mücadeleye rağmen elde edilen kazanımlar yetersizdir, çok cılızdır. Mücadele sürecinde güçlü bir ulus bilinci, vatan bilinci, anadil bilinci gelişmemiştir. Güney Kürdistan’daki durum ise kanımca çok olumludur. ABD’nin 20003 Mart’ında Irak’a yaptığı silahlı müdahale sırasında ve sonrasında Kürtler büyük kazanımlar elde etmişlerdir. Kürtlerin federal Irak düşüncesini, bugünkü Irak yönetimine, Araplara kabul ettirmesi, anayasanın bu doğrultuda yazılması Kürtler için büyük bir kazanımdır. Kürtlerin güneyde, artık, bu aşamadan geriye gitmeleri kanımca söz konusu değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Çalışmalarınızda Kürdistan için, “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” tanımını yaptınız. Bu nedenle Kürt sorunu uluslararası bir sorundur dediniz. Uluslararası bir sorun bireysel hakların geliştirilmesi temelinde çözülebilir mi?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> İsmail Beşikçi</strong>: “Devletlerarası Sömürge Kürdistan” kavramını yeniden ele almak, irdelemek gerekir. Kürdistan sömürge bile değildir. Burada ‘bile’ edatının incelenmesi gerekir. Sömürgenin sınırları olur. Örneğin “Hindistan İngiltere’nin sömürgesidir” veya “Cezayir Fransa’nın sömürgesidir” “Angola Portekiz’in sömürgesidir” denildiği zaman sınırları belli bir ülkeden söz ediyoruz. Sömürge ülke, sömürge devlet alt düzeyde de olsa bir siyasi kişiliktir. Ve sömürgeler sonsuza kadar sömürge kalacak anlayışıyla kurulmamışlardır. Metropol devletin denetiminde, idari, politik ve ekonomik bakımlardan belirli bir aşamaya gelince, metropol devlet kendisine bağlı sömürgesine siyasal bağımsızlık verecektir. Kürdistan ve Kürtler ise Kürt adı ve Kürdistan adı dillerden ve tarihlerden silinmek üzere bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Arap dünyası da bölünmüştür ama onlar ayrı ayrı devletler şeklinde yapılanmıştır. İki bölünme arasında nitelik bakımından büyük bir fark vardır. Kürtlerde görülen antropolojik özellikler yani birbirine boyun eğmeme, birbirinin otoritesini tanımama özelliği, Araplarda da vardır. Ama, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki süreç, Kürtlerde ve Araplarda çok  çok farklı düzeylerde  gelişmiştir. Bunun saptanmasında yarar vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de, Kürt sorununun gerisinde emperyalizmin olduğuna dair güçlü bir kanı vardır.  “Kürt sorununun gerisinde emperyalizm vardır,  Kürtleri her zaman emperyalizm kışkırtır…” denir.  Bu kanı günümüzde yaygındır. Halbuki esas sorun 1920’lere ilişkin olarak ele alınmalıdır. 1920 ler gizlenerek bu konuyu açıklamanın olanağı yoktur. 1920 ler ise, nedenleriyle sonuçlarıyla etraflı bir şekilde ele alınmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Büyük Britanya ve Fransa&#8230; Bu iki devlette 1920’lerden beri kurulan bütün hükümetler anti-Kürt bir tutum izlemişlerdir, Kürt düşmanı bir tutumları vardır ama bu iki devlet, Kürtleri baskı altında tutan devletlerle de her zaman iyi ilişkiler içinde olmuşlardır. Sovyetler Birliği’nin Kürt politikası da Büyük Britanya’nın ve Fransa’nın politikalarından hiç farklı değildir. Sovyetler Birliği’nin dış politikasında ulusların kendi geleceklerini belirleme hakları Kürtler için hiç yaşama geçmemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt sorunu elbette uluslar arası bir sorundur, büyük bir sorundur. Büyük bir sorunun, kişisel hakların geliştirilmesiyle çözülemeyeceği açıktır.</p>
<p style="text-align: justify;">I. Dünya savaşı sonunda Milletler Cemiyeti çerçevesinde şöyle bir dünya düzeni kuruldu. Birinci kategoride Büyük Britanya, Fransa, ABD, Sovyetler Birliği gibi büyük devletler var. İkinci kategoride, birinci kategorideki devletlere bağımlı olan manda devletler (sömürgeler) var. Irak, Ürdün, Filistin, Suriye, Lübnan gibi. Veya büyük devletlere ekonomik ve politik bakımlardan şu veya bu seviyede bağımlı olan devletler var. Türkiye’nin, İran’ın ikinci kategoride yer aldığı kanısındayım. Bir de, bu iki ana kategorinin dışında yer alan, henüz devletleşememiş olan halklar var. Bunlar ikinci kategorideki manda devletler ve bağımsız devletler arasında bölünmüşlerdir. Kürtler böyle bir halktır. İkinci kategoride yer alan devletler, üçüncü kategoride yer alan halkların milli ve demokratik istemlerini baskı altında tutabilmek için her zaman birinci kategoride devletlerin askeri, ekonomik, politik güçlerini kullanmaya çalışmışlardır. Üçüncü kategoride yer alan halklar, Kürtler örneğinde görüldüğü gibi, soykırımlardan korunmak, yaşamlarını sürdürebilmek için zaman zaman birinci kategoride yer alan devletlerden “imdat” istemişlerdir. Ama çoğu zaman seslerini duyuramamışlardır. Büyük devletler, bu halklara yapılan baskıları da, soykırımlara varan operasyonları da görmezlikten, duymazlıktan, bilmezlikten gelmişlerdir. Burada söylemeye çalıştığım konu şudur: Uluslararası ilişkiler analizi sadece devletler seviyesinde yani sadece devletleri dikkate alarak yapılmamalıdır. Henüz devletleşememiş halklar da, siyasal iradesi, beklentileri olan birimler olarak ele alınmalı, analize katılmalıdır. Bu halklar, uluslar arası ilişkiler analizinde sadece ‘çıbanbaşı’ olarak, yani, ikinci kategorideki devletleri güçsüz düşürmek için gündeme getirilen kategoriler olarak değerlendirilmemektedir. Ama, ikinci kategoride yer alan bu devletler, üçüncü kategoride yer alan bu halkları baskı altında tutabilmek için, her zaman, birinci kategorideki devletlerin ekonomik, politik ve askeri yardımlarını aramışlardır.Bu yadımlara da her zaman ulaşmışlardır. Bütün bunların ötesinde, üçüncü kategoride yer alan halkların,örneğin Kürtlerin neden ısrarlı bu kategoride tutulduğu ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi gereken  bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Amerika’nın Irak’a müdahalesi ile Kürtlerin ezeli düşmanlarından bir tanesi olan Saddam Hüseyin rejimi yıkıldı. Türkiye’de faşist hareketten “solculara” kadar herkes, anti-emperyalizm adı altında Saddam Hüseyin rejiminin arkasında kenetlendi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürtlerin tutumu nasıl olmalı?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> ABD’nin 20 Mart 2003’te Irak’a yaptığı silahlı müdahale sürecinde, Kürtler için çok büyük tehdit oluşturan Baas Partisi, El Muhaberat, Ordu gibi kurumlar dağıtıldı. Kitle imha silahları tehdidi ortadan kaldırıldı. Bütün bunlar Kürtlerin önünü açtı. Kürtler bu durumdan yararlanmasını bildiler. Federal Irak düşüncesini bugünkü Arap yönetimine ve Araplara kabul ettirdiler. Irak anayasasının bu temel ilke doğrultusunda düzenlenmesini sağladılar. ABD’nin Irak’a yaptığı bu müdahaleden sonra en çok duyulan sözlerden biri, “Irak’ta kitle imha silahları yokmuş” oldu. Halbuki, bu silahlar 1980’lerde Kürtlere karşı sistematik olarak kullanıldı. Bunun dikkatlerden uzak tutulmaması gerekiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Baas partisinin Kürtlere ilişkin bir anlayışı var. Baasçılar Kürdistan’ı Arap vatanının bir parçası kabul ediyorlar. Kürdistan’ı Araplara helal, Kürtlere haram kabul ediyorlar. Aynı anlayış Kemalistlerde de var. Bunun için ABD Irak’a müdahale ettiği zaman “emperyalizm Irak’ı işgal etti” deniyor. Ama Saddam Hüseyin rejiminin Kürdistan’ı silahlı güçleriyle baskı altında tutmasını hatta Kürtlere karşı soykırım, Enfal Operasyonları gerçekleştirmesini çok doğal karşılıyorlar. Tepeden tırnağa, en son teknolojik silahlarla, zehirli gazlarla, biyolojik silahlarla, kitle imha silahlarıyla donanmış bu rejimle ancak ABD gibi süper bir güç baş edebilirdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Burada tarihin bir ironisine de dikkat çekmek gerekli olmaktadır. 1920’lerde, dönemin emperyal güçleri Ortadoğu’daki yerel güçlerle de işbirliği yaparak Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesini, parçalanmasını ve paylaşılmasını gerçekleştirdiler. 2000’lerde ise dönemin emperyal gücü, bölge devletlerine rağmen, 1920’lerde kurulan “Kutsal Statüko”da gedikler açan bir süreç başlattı. Ortadoğu’da ve dünyada hiçbir devlet, hiçbir güç bu müdahaleden memnun değil, müdahaleye karşı ama Kürtler bu müdahaleden ve yarattığı sonuçlardan yararlandılar. Bu da tarihin bir ironisidir. Bu, tarih felsefesinin de önemli bir konusu olmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Türkiye bütün uluslararası platformlarda Kürt sorunu benim iç sorunumdur diyen bir anlayışla kendini savunmaktadır. Oysa Güney Kürdistan’daki her yapılanmayı kendisi için tehdit kabul ettiğini de her fırsatta beyan etmekte, ihtiyaç duyduğunda Suriye ve İran’la da kombinezonlar oluşturmaktan da geri durmamaktadır. Kürt sorunu benim iç sorunumdur diyen bir anlayış neden kendi sınırları dışındaki gelişmeleri kendisi için tehdit kabul ediyor?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Çünkü, sınırların ötesindeki Kürtler, Türkiye’nin sınırları içindeki Kürtlerin bir uzantısıdır. Bu, Kürtlerin ve Kürdistan’ın bölünmesi, parçalanması ve paylaşılması ile ilgili bir sorundur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Türkiye Cumhuriyeti Devleti militarist-bürokratik erk tarafından kuruldu. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda demokratik bir yan görmek mümkün müdür? Cumhuriyet sonradan yozlaştı demek olanaklı mıdır?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması Türkler ve Kürtler bakımından farklı anlamlar içermektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının Türkler bakımından elbette demokratik yönleri vardır. Ama Kürtler bakımından demokratik bir içerik söz konusu değildir. Lozan’ı da böyle değerlendirmek gerekir. Lozan Anlaşması’nın da Türkler ve Kürtler için ayrı ayrı içeriği vardır. Kürtlerin, Kürtçe’ni inkarı ve imhası Cumhuriyetle birlikte sistematik olarak sürdürülen bir politikadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılları aynı zamanda Kürtlerinde başkaldırı yıllarıdır. Bu başkaldırıların en büyüğü şüphesiz 1925 Kürt Hareketi. Çalışmalarınızda 1925 Hareketini örgütleyen Azadi Örgütü ile ilgili fazlaca bir bilgiye rastlanmaz. Bunun nedeni nedir?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Azadi ile ilgili olarak son yıllarda ciddi çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu incelemeler Azadi ile ilgili kaynakların eksikliğini vurgular. Belki bu temel kaynaklar hala kilit altındadır. Beşikçi’nin çalışmaları bilim yöntemi kavramıyla ilgilidir. Bu çalışmalarda Kürtler temel bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Bu olgulara nasıl yaklaşmak gerektiği, olguları hangi kavramlarla değerlendirmek gerektiği, Beşikçi’nin çalışmalarının ana konusudur. Bu olguların üniversite, basın, mahkemeler gibi kurumlar tarafından, sivil toplum kurumları tarafından nasıl değerlendirildiği yine bu çerçevede ele alınmaktadır. Azadi’nin resmi tarih bakımından görmezden gelinmesi, Azadi’nin bu konuyla ilgili duruşmalarının, örneğin Cibranlı Halid Bey’in duruşmalarının hala kilit altında tutulması, bu sürecin vermeye çalıştığı sağlıklı ve güçlü bilinçle ilgili olabilir. Kitlelerin bu bilince ulaşmasını engellemek için bu tür tutanaklar hala kilit altında tutuluyor olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran:  “Demokratik Cumhuriyet” tezi Kürt sorunun çözümü için temel oluşturabilir mi? Kemaliz bu çağda uygulanabilir bir model midir? Demokrasi ve Kemalizm birbiriyle uyuşan kavramlar mıdır?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Kemalizm, resmi ideoloji oluşturmuştur. Resmi ideoloji herhangi bir ideoloji değildir. Devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideolojidir. Resmi ideolojiyi eleştirdiğiniz zaman, resmi ideolojiyi benimsemediğiniz, ona uygun tavır ve davranış sergilemediğiniz zaman, idari ve cezai yaptırımlarla karşılaşmanız büyük bir olasılıktır. Batılı demokrasilerde de ideoloji vardır, siyasal ve toplumsal hayatta ideoloji zaten kaçınılmaz bir siyasal kategoridir. Fakat bu ideoloji herhangi bir ideolojidir, resmi ideoloji değildir. Eleştirilmeleri veya benimsenmemeleri idari veya cezai yaptırımlara neden olmaz. Resmi ideolojisi olan bir devlet demokratik bir devlet değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu bakımdan Kemalizm’in demokrasi anlayışıyla bağdaştığı söylenemez. Çağdaş demokrasilerde resmi ideolojiye dayalı bir siyasal toplumsal ve kültürel model geçerli değildir. “Demokratik Cumhuriyet” tezi de Kürt sorununun algılanması, kavranılması ve çözümü konusunda temel oluşturabilecek bir tez değildir. Çünkü bu tez devletin demokratik olmasını, demokratikleşmesini, demokratikleşen devletin Kürtlere de bazı haklar vereceğini varsayıyor. Devlet ise demokratikleşmemekte ısrarlıdır. Varsayılan hakları vermemekte ısrar ediyor. Örneğin, Avrupa Birliği istiyor diye yapılan anayasal ve yasal değişikliklere rağmen demokratık bir düşünce, demokratik bir zihniyet gelişememektedir. Bu çerçevede, Kürtler hala çocuklarına istedikleri Kürtçe isimleri verememektedir. 1985-1988 yılları arasında Bulgaristan’da yaşayan Türklerin isimleri değiştiriliyordu. Bulgarlaşmaları sağlanmaya çalışılıyordu. Bulgar yönetimi Türkler “eğer Bulgar isimleri alırsanız Bulgaristan Komünist Partisi’nde, devlet bürokrasisinde yükselme olanaklarına kavuşursunuz. Aksi halde siyasal ve toplumsal yaşamda çok büyük güçlüklerle karşı karşıya kalırsınız” diyordu. Bulgaristan devletinin bu tutumu o yıllarda Türk devleti ve hükümeti tarafından basın, üniversite, yargı organları, sivil toplum kurumları, siyasal partiler, sendikalar, yazarlar vs. tarafından “faşist”, “sömürgeci”, “emperyalist”, “çağ dışı” gibi kavramlarla eleştiriliyor, suçlanıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Demokratikleşmeyi sağlayacak en önemli süreç, resmi ideolojinin, bilimin ve siyasetin kavramlarıyla eleştirisidir. Bu eleştiri, sürekli ve dinamik olmalıdır. Kürtler Türkiye’de devletin demokratikleşmesini sağlayacak olan çok önemli toplumsal ve siyasal bir kategoridir. Bu resmi ideolojiyle bütünleşerek değil, resmi ideolojinin eleştirisi sürecinde gerçekleşecek bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Hikmet Fidan’ın öldürülmesinden sonra bunu kınadınız ve “bu cinayetin adı konmalıdır” dediniz. Hikmet Fidan öldürülen ilk muhalif değildi. Bu olayda gösterilen duyarlılık daha önce neden gösterilemedi?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Bu tür cinayetlere karşı her zaman duyarlı olunmalıdır. Daha öncekilerde bu duyarlılık gösterilmediyse bu bir eksikliktir. Bugünlerdeyse, (Şubat 2006 ortaları) Kürdistan Yurtsever Demokrat Parti  (PWD-K) Kurucu ve Koordinasyonu Kurulu Üyesi  Kani Yılmaz’ın ve aynı partinin üyesi Serdar Kaya’nın Süleymaniye yakınlarında öldürüldüğü haberi geldi. Failler yine PKK’yi işaret ediyor. 25 yıla yakın bir süreden beri PKK içinde olan, daha sonra görüş ayrılığı nedeniyle örgütten ayrılıp PWD kurucuları arasında yer alan bir kişinin bu şekilde öldürülmesi Kürtlerin yaşadığı büyük bir dramdır.  PKK en çok ‘barış’tan  söz ediyor. Devletten ‘barış’ talep ediyor. Kendisinden ayrılanlarla ve öbür Kürt örgütleriyle barışı gerçekleştiremeyenler, aradıkları ‘barış’a  hiçbir zaman ulaşamazlar…</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: PKK ve Öcalan’a yönelik eleştirilere bir dönem pek katılmadınız. Hatta yer yer polemiklere girdiniz. Özellikle PKK’den ayrılanların eleştirilerini “şuçlama” olarak nitelendirdiniz. Daha sonraki gelişmelerde dikkate alındığında o günkü tutumunuzu bugün doğru buluyor musunuz?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Bir zamanlar PKK’nin doğruları ifade ettiğini düşünüyordum. Güney Kürdistan’a ilişkin gelişmelerde, PKK’den ayrılmalar sürecinde, PKK haberlerinin doğru olduğunu düşünüyordum. Günümüzde ise, örneğin, Güney Kürdistan’la ilgili olarak Kürdistan Demokrat Partisi’nin veya Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin anlatımlarına kulak vermek veya PKK’den ayrılanların gerekçelerini de dinlemek, değerlendirmek bir gerekliliktir diye düşünüyorum. Abdullah Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi, İmralı savunmaları bu algılamada önemli bir dönüm noktası oluşturmaktadır. Son yıllarda PKK durmadan ‘barış’tan söz etmektedir. Bu ‘barış’ı neden öbür Kürt örgütleriyle veya kendisinden ayrılanlarla yapmıyor?  Bu, ciddi olarak irdelenmesi gereken bir durumdur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Sayın Beşikçi, siz 70´li yıllarda Anti-sömürgeci Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin siyasal tezlerinin oluşturulmasında büyük katkıları olan bir şahsiyetsiniz. Söz konusu siyasal tezler; bir ülke olarak KÜRDISTAN´in bağımsızlığını ve özgürlüğünü, bir ulus olarak Kürt ulusunun egemenliğini esas alıyordu.Uğruna onca bedel ödediğiniz siyasal tezlere karşı Öcalan ve onun PKK’sinin topyekün bir savaş başlattığı ve Kürt kitlesini maniple ederek Türk Devleti’nin yedeğine takmaya çalıştığı bir dönemde neden sessiz kalmayı tercih ediyorsunuz?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi:</strong> Bu açıklamanızın ikinci kısmı biraz karışık. Bu açıklamanızla 15 Şubat 1999 sonrası kastediliyorsa size katılıyorum. Ama daha önceleri de kastediyorsanız size katılmıyorum. “Sessiz kalmak” algılaması doğru bir algılama değildir. Siz iki üç kişi arasındaki, üç beş kişi arasındaki konuşmaları da “sessiz kalmak” olarak algılıyorsunuz. İlle de bir yazı istiyorsunuz veya önceden ilan edilen bir program çerçevesinde bir konuşma yapılmasını istiyorsunuz. Bunda haklı  olduğunuz bazı yönler de olabilir. Hayat şu veya bu şekilde devam ediyor Dara… Kişilerin başka türlü sorumlulukları da var. Bunlar yok farz edilemez. Muhalefet sürekli olarak, dinamik bir şekilde sürdürülemez. Kişiler özel yaşama ilişkin bu sorumluluklarını elbette yerine getirmek durumundadır. Ayrıca, 1990’lardaki heyecanım da kayboldu. Ama insan bunları aşmanın gayreti içinde de olmalıdır. Bütün bunlara rağmen “sessiz kalma” Beşikçi’yi anlatan bir kavram değildir. Beşikçi’yi izlemediğinizi düşünüyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Öcalan yıllarca &#8220;Ben bu mücadeleyi yalnız başıma sürdürüyorum.Hiç bir kimse benim ne yaptığımı anlamıyor&#8221;, dedi. 1997 yılının sonbaharında yayınlanan Serxwebun´da da aynı sözleri söyledikten sonra size de atıfta bulunarak özetle; &#8220;İsmail Beşikçi de benim ne yapmaya çalıştığımı bilmiyor&#8221;, dedi. Şimdi gelinen yerde Öcalan’ın sözlerini haklı buluyor musunuz?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: PKK’nin 1984’ten itibaren mücadelesi, herkesin, Türk kamuoyunun, Kürt kamuoyunun, dünya kamuoyunun gözleri önünde cereyan etmiştir. Beşikçi herkesin gözü önünde cereyan eden bu mücadeleyi bilimin ve siyasetin kavramlarıyla anlamaya, kavramaya, anlatmaya çalışmıştır. Gerillaya kimler katılıyor, gerilla kendini nasıl anlatıyor, gerillanın amacı ne, isteği ne? Kadınlar gerillaya nasıl katılıyor, niçin katılıyor? Başkaları, örneğin devlet, Türk sol örgütleri, Türk sağ örgütleri gerillayı nasıl kavrıyor, nasıl anlıyor vs. Bu konuda kullanılan kaynaklar da herkesin ulaşabileceği kaynaklardır, yayın organlarıdır. Buna PKK başkanı Abdullah Öcalan’ın kitapları, yazıları, konuşmaları da dahildir. Bu konuşmalardan, yazılardan, kitaplardan insanlar elbette bir şeyler anlamaktadır. Beşikçi olanı biteni böyle anlamış, böyle kavramaya çalışmıştır. Ama, söylenenlerin, yazılanların, konuşulanların dışında Öcalan’ın esas niyeti nedir, söylemedikleri nedir gibi bir arayış içinde olunmamalıdır. Beşikçi’nin böyle bir arayışı yoktur. Öcalan’ın söylediklerinde, yazdıklarında anlaşılmayacak bir şey yok. İmralı söyleminin örneğin Kemalizm’i dile getiren düşüncelerin daha önceki söylemden, yazılanlardan, konuşulanlardan çok geri bir adım olduğu açıktır. Söylenenlerden çok duruş önemlidir. Sağlam bir duruş yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kişi olarak, gerilla mücadelesinin Kürtlerde ulus bilincini, vatan bilincini, anadili bilincini geliştirebileceği gibi bir beklenti içindeydim. Bu beklenti gerekleşmemiştir. PKK Kürtlerden Kürdistan’dan söz ediyor. Bu sözcükleri bu kategorileri çok kullanıyor ama dili Türkçe, yazısı Türkçe, Türk kültürünü yaşıyor. Kürt diline, Kürt kültürüne karşı bir heyecanı yok. Kendi diliyle, Kürt kültürüyle haşır neşir olan herkese, Kürt değerlerini talep edenlere, bu değerlerle birlikte yaşayanlara “ilkel milliyetçi” diyor. Bu da düşünülmesi, irdelenmesi gereken bir konudur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Bir bilim adamını, bir partinin liderine &#8220;başkanım&#8221; diye hitap etmeye yönelten siyasal, sosyal ve psikolojik olgular nelerdi?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Böyle bir hitap mı var? Kim yapmış? Nerede, ne zaman yapmış? Örnek verebilir misiniz? Algılamalarınızın sizi yanılttığını düşünüyorum. Eğer Beşikçi’yi kastediyorsanız doğru değil, kastettiğiniz başkalarıysa onlarla konuşmak, onlara sormak gerekir. Elbette hoş bir hitap tarzı değil. Tasvip edilebilir bir hitap tarzı değil.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Yanlış anımsamıyorsam İkiyaka Katliamının yapıldığı zamandı. Sizin de mahkemeniz vardı. &#8220;Devletin İkiyaka Katliamı’nı protesto&#8221; ederek mahkemeye katılmadınız. Sonrasında PKK Avrupa´da iki ayrı açıklama yaparak katliamı üstlendi. Neler hissettiniz?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Bu olayı da yanlış anımsıyorsunuz. Sate (İkiyaka, Yüksekova ) köyü katliamı 24 Kasım 1989’da gerçekleşmişti. Bu, PKK kılığına giren özel timler tarafından gerçekleştirilmişti. Tetikçiler elbette itirafçılardı. Sizin sözünü ettiğiniz 10 Haziran 1990’da meydana gelen Gere (Güçlükonak, Şırnak) köyü katliamıdır. Bu katliamın yapıldığı günlerde gerçekleşen duruşmaya katıldım ve bunu mahkemede açıkladım. PKK’nin bunu üstlenmesi konusunda da yanıldığınızı sanıyorum. Ama şöyle olmuş olabilir. Bu tür operasyonları yapanlar, daha doğrusu bu tür operasyonların tetikçileri PKK’den ayrılan itirafçılar olmuşlardır. Onlar PKK kılığında, PKK’yi sorumlu tutan bir açıklama yapmış olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu vesileyle ben de size bir soru sorayım. Neden Sate yerine, İkiyaka adını kullanıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: &#8220;İlk Kurşun&#8221; teorisi, sizinle bazı Kürt siyasal kadroları arasında polemik konusu oldu. Bugün hala &#8220;İlk Kurşun&#8221; teorisinde ısrarlı mısınız? Eğer &#8220;evet&#8221; ise, bundan, PKK &#8220;Gerilla&#8221; sının bugün de devlet ile bir savaşım içerisinde olduğunu mu anlayalım? Bir başka deyişle Kemalist Cumhuriyet için devlet ile savaş mı var?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>:  “İlk Kurşun” teorisinde ısrarlıyım. Yerine ve zamanına göre bir savunma da ilk kurşun olarak algılanabilir. Örneğin 12 Mart rejiminde Diyarbakır’da Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) savunması böyle algılanabilir. Ama 15-16 Ağustos 1984 atılımının daha farklı bir içeriği vardır, Sizlerin de başka türlü düşündüğünüzü sanmıyorum. Bu açıklama 1984 için geçerlidir. Abdullah Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya getirilmesine kadarki zaman dilimi için geçerlidir. Haziran 2004’te yeni başlayan mücadele için, yani ateşkesin sona erdirilmesi dönemi için geçerli değildir. Bu yeni durum İmralı’ dan verilen bir talimatla gerçekleştirilmiştir. İmralı ise devletin çok yoğun bir denetimi altındadır. Savaş talimatı hangi koşullar içinde, hangi beklentilerle, böyle bir denetim altında, Kandil Dağı’na ulaştırılabilmiştir?</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Sizin bir bilim adamı olarak Kürt Özgürlük Mücadelesine sunduğunuz katkılar tartışma götürmez. Ancak PKK´ye verdiğiniz destek ile mücadeleye zarar verdiğinizi düşünenler de var. Kendinizi Kürt kamuoyuna bir açıklama yapma zarureti içerisinde görmüyor musunuz?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Kendimi kamuoyuna açıklama yapma zarureti içinde görmüyorum. 15 Şubat 1999’a kadar geçen zaman için düşüncelerimi genel olarak koruyorum. Ama siz Beşikçi’yi eleştirebilirsiniz. Şöyle bir kolaylık da vardır. Beşikçi’nin bütün yazıları kendi adıyla yayımlanmıştır. Herhangi bir yazı için “Bu yazı Beşikçi’ye ait mi değil mi” ikilemi içinde olma söz konusu değildir. Bu yazılara, yayınlara da kolayca ulaşabilirsiniz. Bu konularla ilgili eleştirel düşünceleriniz Beşikçi için de yararlı olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran:  “Türk aydınları” devletin çizdiği siyaset içinde hareket ettiler (bir kaçı dışında). Sizce “Kürt aydınları”, gerek egemen devlet karşısında gerekse de Kürdistan’daki hakim ideolojiler karşısında hangi düzeyde bağımsız inisiyatif koyabildiler? Bağımsız bir Kürt aydın kesiminin varlığından söz edebilir miyiz sizce?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Kürtler durmadan “çözüm”den söz ediyorlar. Halbuki “çözüm”den önce sorun niteliğini, tarihsel geçmişinin, neden sorun olarak kaldığının bilinmesi gerekir. Birinci Dünya Savaşı sonunda Milletler Cemiyeti çerçevesinde Kürtlerin başına lanetli bir çorap geçirilmiştir. Kürt aydınları bu dönemi sorun yapmıyorlar. “Kardeşlik” “enternasyonalizm” gibi kavramlarla bu dönemi geçiştirmeye çalışıyor, durmadan “çözüm”den söz ediyorlar. Bu da genel olarak resmi ideolojiyi fazla rahatsız etmeyen bir çözüm oluyor. Dile getirilen çözüm önerileriyle resmi görüşü fazla rahatsız etmediklerini ima etmeye çalışıyorlar. 1919 sonlarında başlayan, 1921 başlarında sonuçlandırılan, uluslararası güçler tarafından, kapalı kapılar arkasında cereyan eden bir tartışma olduğu kanısındayım. Kürtlerin başına lanetli çorap kanımca bu dönemde geçirildi. Kürtler böyle bir dönemi yok sayıyorlar. “Kardeşlik”ten, “enternasyonalizm”den, “solculuk” tan söz ediyorlar. Kanımca can alıcı sorunlarından kaçıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt aydınlarının büyük bir kısmı neden durmadan “çözüm”den söz ediyor? Çünkü Türkler durmadan “çözüm”den söz ediyorlar da ondan. Mahkemeleri, duruşmaları hatırlayalım. Duruşmalarda Kürtlerden, Kürdistan’dan söz edildiği zaman, bazı acemi yargıçlar “peki çözüm ne olacak” diye tartışmaya girerlerdi. Sonra o yargıcın kulağı çekilir, o da böyle bir tartışmadan uzak durmaya, böyle bir tartışma ortamı yaratmamaya çalışırdı. Bütün bunlardan dolayı bağımsız bir Kürt aydın kesiminin varlığından söz etmek güçtür. Birey olarak ele alındığında Kürt aydınları elbette vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Son zamanlarda giderek yoğunlaşan olaylar meydana gelmektedir. Mersin’de “bayrak provakasyonu” ile başlayan, Karadeniz’den çeşitli yerlere uzanan linç girişimlerine tanık oluyoruz. Bu olayların 3 Ekim müzakere sürecini engellemek isteyen güçlerin işi olabileceği yolunda yorumlar yapıldı. Bu konudaki değerlendirmeleriniz nelerdir?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Türkiye’nin batı yörelerine göç etmiş, oralarda yaşayan Kürtleri Türk milliyetçisi, Türk ırkçısı bazı unsurların rahatsız ettiği görülmektedir. 2005’te, Newroz günlerinde Mersin’de meydana gelen bayrak provokasyonu, Karadadeniz’deki linç girişimleri bu çerçevede değerlendirilebilir. Bunlar Avrupa Birliği ile ilişkileri engellemek isteyen çevrelerin işi olabilir. Bu çevreler etkili ve örgütlüdür çünkü derin devlet ile de bağlantıları vardır. Bütün bunlara rağmen Türkiye’nin batı yörelerinde daha derin, daha yaygın bir çatışma olacağı, örneğin ‘boğazlaşma’ yaşanacağı kanısında değilim. Bunun nedeni şudur, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürtlere yönelik ana politikası asimilasyondur. Bunun için Kürtleri yerlerinden, yurtlarından koparıp, Batı Anadolu’ya sürmek sistematik bir politikadır. Köylerin yakılması yıkılması, ailelerin kitleler halinde batıya doğru yönlendirilmeleri, sürgünlerin batıya yönlendirilmesi sistematik bir uygulamadır. Bu şekilde Kürtlerin asimile olacakları, Türkleşecekleri umulur. Doğuya, Kürt bölgelerine sanayi yatırımları yapmayarak, Doğu’nun sanayi ve tarımsal bakımlardan gelişmesi engellenerek, geri kalması sağlanarak da böyle bir nüfus hareketinin gerçekleşmesi istenir. 1980’lerin sonlarında, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Başbakan Süleyman Demirel’e gönderdiği notu hatırlayalım. Bu notta Cumhurbaşkanı, “dağlık yörelerde oturan 500 bin Kürdü, yerinden koparıp batıya sürersek sorun büyük oranda çözümlenmiş olur…” diyordu</p>
<p style="text-align: justify;">Kürt aileler, Bursa,İzmit, İzmir, denizli, Aydın gibi batı şehirlerine yerleştikleri zaman artık orada güvenlik güçleri tarafından rahatsız edilmezler. İş kurmaları, ortaklık kurmaları sağlanır, hatta bu süreçte devlet onlara maddi yardım da yapar. Örneğin bankalardan kredi almalarını kolaylaştırır. Ama aynı kişiler örneğin Kürt bölgelerine bir yatırım yapmaya kalkışsa çok büyük güçlüklerle karşılaşır, kredi alması mümkün olmaz. Bu aileler batıdaki yerleşim yerlerinde sürekli tacize uğradıkları zaman, orada yaşamı sürdüremez bir hale geldikleri zaman tekrar kendi yörelerine, yani Kürdisan’a dönebilirler. Bu ise asimilasyon politikaları için uygun bir süreç değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Sayın Beşikçi, Türkiye’nin Avrupa ile bütünleşme politikasına Osmanlı Devletinin batılılaşma çabalarını da katarsak önümüze 200 yıl gibi koca bir tarih çıkıyor. Oysa yıkılan Doğu Bloğu ülkelerinin hemen hemen hepsi 13-14 yıl gibi kısa bir zaman aralığında liberal ekonomik sisteme ve liberal demokrasiye geçiş süreçlerini tamamlayarak Avrupa Birliğine girdiler. Sizce Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinin ekonomik, toplumsal değer ve demokratikleşme babında koşulları olgunlaşmış mıdır?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Türk siyasal sisteminde resmi ideoloji çok güçlüdür, iyice kurumsallaşmıştır. Resmi ideoloji Türk siyasal sisteminin en önemli kurumudur. Sadece siyasal sistemi değil, bilimi, düşün hayatını da belirlemekte ve yönlendirmektedir. Resmi ideolojiye sahip bir devletin demokratik olması mümkün değildir. Resmi ideoloji üniversite basın, yargı organları tarafından, siyasal partiler, sendikalar, sivil toplum kurumları tarafından yoğun bir şekilde desteklenmektedir. 1970’lerde, 1980’lerde Güney Afrika için “dünyanın en ırkçı devleti” denirdi. Beyaz yönetimin cumhurbaşkanı De Clerk idi. Bu, Nelson Mandela’yı 27 yıl cezaevinde tutan anlayışın cumhurbaşkanıydı. 1994 seçimlerinde Nelson Mandela cumhurbaşkanı oldu, De Clerk de cumhurbaşkanı yardımcılığına seçildi. Bu, resmi ideolojinin, bir zamanlar,“dünyanın en ırkçı devleti” denilen bu ülkede sanıldığı kadar katı olmadığını, esnek olduğunu gösterir. Kurumlaşmamış olduğunu da gösterir.. Türkiye’de ise resmi ideoloji iyice kurumsallaşmıştır, katıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda, yedinci soruya cevap verirken, 1985-1988 yılları arasında Bulgaristan’daki isim değiştirme, Bulgarlaştırma operasyonundan söz etmiştik. Bulgaristan’daki bu uygulamalar uzun sürmedi. Çeşitli eleştiriler, baskılar üzerine Bulgaristan Devleti, bu uygulamalarından vazgeçti Daha sonraki süreçte Türk diline ve kültürüne özgürlük tanındı. Türkler ,Haklar ve Özgürlükler Partisi’nde örgütlendi. Bugün bu parti, Bulgaristan’da hükümet ortağı. Türkiye’deyse, Kürtler çocuklarına hala istedikleri isimleri veremiyorlar. Bu, Bulgaristan’da da resmi ideolojinin esnek olduğunu gösterir Avrupa Birliği sürecinde, Bulgaristan’da, resmi ideolojinin,.etkisini tamamen yitirmesi de söz konusu olabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk siyasal sistemindeyse çok katı bir resmi ideoloji kurumuyla karşı karşıyayız. Resmi ideoloji değişemiyor. Hızla değişen toplum hiç değişmeyen bir resmi ideoloji tarafından yönetilmeye çalışılıyor. Resmi ideolojinin, devletin idari ve cezai yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir ideoloji olduğunu yine vurgulamak gerekir… Buna rağmen Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yani demokratik devletler topluluğuna katılmak gibi bir çabası da var. Bu konuda şöyle düşünüyorum. Türkiye Avrupa Birliği’ne katılmak girişiminde vazgeçmez. Çünkü Avrupalı olmak büyük bir prestij sağlar. Örneğin Türkiye’nin Avrupa Futbol Şampiyonası’na katılmasının engellenmesi Türkiye’de çok büyük tepki doğurur. Dünya Futbol Şampiyonası’na, Türkiye’nin Avrupa klasmanından katılmasının engellenmesi, Türkiye’ye, “Siz, Dünya Futbol Şampiyonası’na Asya klasmanından. katılın” denmesi, hakaret gibi algılanır. Dünya Güzellik Yarışması”na Türkiye’nin Avrupa klasmanından katılmasının engellenmesi, Türkiye’ye “Siz bu yarışmaya Asya klasmanından katılın…” denmesi yine öyle. Bu bakımlardan Türkiye Avrupa Birliği’ne katılmaktan hiç vazgeçmez. Ama Türkiye kendi değerlerinden, Türk egemenlik anlayışından, yönetim biçiminden de vazgeçmez. Kürtlerle, Alevilere baskı, sorgu yöntemi olarak işkence, intikam için işkence vs. Anayasa’da ve yasalarda, Avrupa Birliği istiyor diye bazı ufak değişiklikler yapılabilir. Ama bunların doğru-dürüst yaşama geçmesi bile sağlanamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’nin müracaatı karşısında, AB’nin şöyle söylediğini farz edelim: Yasalarını, uygulamaların AB standartlarına uydur. Sana bir yıl süre. Türkiye bu bir yıl süre içinde Kürt sorunu, Alevi Sorunu, Azınlıklar sorunu, Ermeni soykırımı gibi sorunlarda ciddi hiçbir adım atmaz. Ama, süre sonunda Avrupa Birliği’ne katılmak istediğini, zaten  200 yıldır Avrupalı olduğunu anlatır… Bir yıllık bir süre daha verilse yine aynı süreç yaşanır. Türkiye bu iki tutumdan da vazgeçmez. Bugün, dünyada görülen demokratikleşme, modernleşme, kimlik siyaseti, küreselleşme gibi ana akımlarla Türk siyasal sitemi ve Türk düşün hayatı arasında çok derin bir çelişki vardır. Zira bu ana akımlar, günümüze kadar baskı altında tutulan, gelişmelerine izin verilmeyen kimliklerin öne çıkmasını sağlamışlardır. Resmi ideoloji ise bu tür gruplar üzerinde baskının sürdürülmesini ister. Gerek AB gerek Türkiye bu konuda birbirlerini kandırmaktadır. Her ikisi de bunun bilincindedir ama her ikisi de süreçten memnundur.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Gandi düşüncesi ve mücadelesi Kürtler için bir model olabilir mi?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Gandi düşüncesi ve eyleminin Kürtler için bir model oluşturacağı kanısında değilim. Bu, sabır gerektiren bir mücadele yöntemidir. Kürtler ise çok acelecidir. Yaptıkları eylemin etkisini, kurdukları örgütün etkisini hemen yarın görmek ve yaşamak isterler.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Dara Cibran: Türk ve Kürt kamuoyuna mesajınız nedir?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Bugün dünyada 204 devlet var. Bunların çok büyük bir kısmı Birleşmiş Milletler’e de üye. 2004 Atina Olimpiyatları’na 204 devlet katıldı. Bu devletlerin çok büyük bir kısmının nüfusu bir milyondan az. Nüfusu 500 binin altında olan hatta çok daha küçük nüfusa sahip olan devletler de var. Bunların ülke genişlikleri de çok küçük. Avrupa Birliği’ne üye, Lüxemburg, Kıbrıs, Malta gibi devletlerin nüfusları ve ülke genişlikleri Kürtlerin nüfusundan ve Kürdistan’ın ülke genişliğinden çok çok küçük. Buna rağmen Kürtlerin ne Milletler Cemiyeti döneminde, ne de Birleşmiş Milletler döneminde uluslar arası kurumlarda, uluslar arası ilişkilerde adı bile yoktur. Örneğin, Lüxemburg 450 bin civarında nüfusa sahip bir devlettir. Avrupa Birliği’nin kararlarında Lüxemburg’un da imzası var. Avrupa Birliği ise, zaman zaman aldığı kararlarda, Ortadoğu’da, Irak’ta sınırların değişmesine karşıyız”, “Bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasına karşıyız” şeklinde şeyler söylüyor. Avrupa Birliği bunları, “Kürtler bulundukları devletlerdin sınırları içinde bazı kültürel haklara sahip olabilmelidirler…” demek için söylüyor. Veya bu önerileri ileri sürebilmek için, kararlarına, bu tür kısıtlamalarla, yasaklarla başlıyor… Lüxemburg bu şekilde Kürtlerin geleceğini belirlemiş olmuyor mu? 450 bin civarında nüfusu olan bir halk, nüfusu, 40 milyon civarında olan bir ulusun geleceğini nasıl belirleyebiliyor? Burada siyasi ahlak nerededir? Bütün bunlar, uluslar arası nizamın,nasıl yoğun bir şekilde, Kürtlerin aleyhine kurulduğunun göstergeleri oluyor. Bu gibi göstergeler, Kürtlerin zihninde kıvılcımlar çaktırmamalı mıdır? Bu bakımdan burada esas eleştiriyi Kürtlere yöneltmek gerekir. Kürtler, “kardeşlik, erternasyonalizm, solculuk” gibi sloganlarla, bu lanetli durumu gizlemeye, kendi öz sorunlarından kaçmaya çalışıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><em> Dara Cibran: Değerli zamanınızdan ayırdığınız için teşekkür ederim.</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İsmail Beşikçi</strong>: Ben teşekkür ederim, sana ve peyamaazadi çalışanlarına selamlar, sevgiler&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">16 Şubat 2006</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/ismail-besikci-ile-roportaj/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hevpeyvîn bi Îsmaîl Beşîkçî re</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/hevpeyvin-bi-ismail-besikci-re</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/hevpeyvin-bi-ismail-besikci-re#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2009 12:00:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hevpeyvîn]]></category>
		<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.agirehar.com/peyam/?p=169</guid>
		<description><![CDATA[Dara Cibran: Birêz Îsmaîl Beşîkçî, li Tirkîyê navê cenabê we û Doza Kurdî ketine nava hev û her wiha cenabê we di pêvajoyeke gelek dijwar û zehmet re derbas bû ku ta ji Zanîngeha Atatirk a Ereziromê dest pê kiribû; hûn ji ber xebatên xwe demeke dirêj di zindanan de man. Wek kesekî ku gelê [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Birêz Îsmaîl Beşîkçî, li Tirkîyê navê cenabê we û Doza Kurdî ketine nava hev û her wiha cenabê we di pêvajoyeke gelek dijwar û zehmet re derbas bû ku ta ji Zanîngeha Atatirk a Ereziromê dest pê kiribû; hûn ji ber xebatên xwe demeke dirêj di zindanan de man. Wek kesekî ku gelê kurd kiriye mijara sereke ya lêkolînên xwe, gelo hûn bi awayekî giştî rewşa Tevgera Kurdî ya îro çawan dinirxînin? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Meriv dikare bi du awayî vê yekê binirxîne. A yekem, bo numûne, meriv dikare bibêje ku li gor sîh-çil sal berê pêşveçûn/guherînên mezin hene; li wan salan kurd û zimanê kurdî dihat înkarkirin, çand û zimanê kurdî di bin êrîşeke tund de bû, dihat îmhakirin, lê di roja îroyîn de di pêvajoya berxwedanê de bi awayeke fiîlî gelek maf hatine bidestxistin. Ji van mafan qismek jê bi awayekî lawaz be jî di qanûnê (yasa; zagon) de cih girtine, ango bûne mafên qanûnî.</p>
<p style="text-align: justify;">A duduyan, meriv dikare şîroveyeke wisan jî bike ku digel ewqas berxwedan û têkoşînê ev mafên hatine bidestxistin ne tu tiştek in jî, gelek hindik in! Û her wiha, di pêvajoya têkoşînê de fehmeke xurt a netewayetiyê, fehma xwedîlêderketina zimanê zikmakî jî zêde pêş ve neçû, qels ma.</p>
<p style="text-align: justify;">Li gor dîtina min rewşa Başûrê Kurdistanê gelek baş e. Wexta ku DYA (Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê) di Adara 2003an de bi awayekî çekdarî mudaxeleyê Iraqê kir û piştî wê jî, kurdan mafên mezin bidest xistin. Hizra Iraqeke Fedaral ku bi îdareya niha ya Iraqê û her wiha bi ereban dane qebûlkirin û Qanûna Bingehîn a Iraqê ku li ser vê bingehê hatiye nivîsandin, ev ji bo kurdan qezenceke mezin e. Li gor min li Başûr gavavêtina kurdan a ji viya paşdetir êdî ne mumkûn e.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Cenabê we di xebatên xwe de ji bo Kurdistanê tesbîta “Kurdistan Koloniyeke Navdewletî ye” danî, lewma jî we got, “Doza Kurd, dozeke navnetewî ye.” Gelo pirsgirêkeke navnetewî dikare bi mafên ferdî (takekesî; kesane) hel bibe?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Divê ev têgeha (term) “Kurdistan Koloniyeke Navdewletî ye” em careke din hildin dest û bala xwe bidin ser. Kurdistan ne kolonî ye jî, li vir divêt ev edata “jî” bi xwe jî were tefsîrkirin! Kolonî, tixûbê (sînor) xwe heye. Wek mînak, dema ku em dibêjin “Hindistan koloniya Birîtanyayê ye” yan em dibêjin “Cezayîr koloniya Firansayê ye” yan jî em dibêjin, “Angola koloniya Portekîzê ye” hingê em dizanin ku her yek welatekî xwedî tixûb e. Welatek an jî dewleteke kolonel, di radeyeke nizm de be jî, dîsa xwedî nasnameyeke siyasî ye û koloniyek wek ku heta bi hetayê dê kolonî bimîne jî nehatiye avakirin. Dewlet an jî welatê kolonî li jêrî çavdêriya Dewleta Metropol piştî ku ji aliyê îdarî û aborî ve xwe bigihêne radeyekê, hingê dewleta metropol dê serxwebûna siyasî bide destê koloniya xwe.</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" src="http://www.peyamaazadi.com/foto/Dar_Agaclari_1925.jpg" alt="" width="397" height="126" />Ger em werin ser Kurd û Kurdistanê, bi mebesta ku ev her du nav, ango Kurd û Kurdistan ji binî ve ji ser zar û zimanan û her wiha ji dirokê bêne maliştin (tunekirin) hatiye parçekirin û parvekirin. Naxwe, piştî Şerê Yekem ê Cîhanê Alema Ereb jî hate parçekirin. Lê ew wek dewletên cihê hatin avakirin. Destnişankirina vê rastiyê gelek sûdewar e ku em bizanin di navbera van her du awayê parçekirinan de cihêtiyeke (ferq) mezin heye. Ew taybetmendiyên antropolojîk, xasiyetên ji hevûdin re destnedanîn an jî nenaskirina otoriteya hev ku di kurdan de tên dîtin, di ereban de jî hene. Lêbelê, pêvajoya piştî Şerê Yekem ê Cîhanê ji bo ereban di radeyeke gelek cihê de rûdaye.</p>
<p style="text-align: justify;">Gumanên xurt hene ku meriv bibêje, di piştperdeya Pirsgirêka Kurd a li Tirkiyê destê emperyalîzmê heye. Ev qenaet îro jî serdest e ku dibêjin, “Li pişt Pirsgirêka Kurd emperyalîzm heye, her tim emperyalîzm kurdan pîj dike…” Lêbelê, divê serê vê meseleyê ji salên 1920î were destpêkirin, çunke bi nuxumandin an jî jibîrvekirina salên 1920an ne mumkûn e ku ev mijar were îzehkirin. Salên 1920î jî, divêt bi awayekî berfireh û bi sedem û encamên xwe ve werin tehlîlkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Birîtanyaya Mezin û Firansa… Çi hukûmetên ku di van her du dewletan de ji salên 1920an û vir de hatine danîn tim di helwesteke li dijî kurd (antî-kurd) de bûne û her wiha, ev her du dewletên ku li hemberî kurdan bi awayekî dijminane reftarî kirine, bi dewletên ku kurd xistine bin nîrê xwe re jî tim di nav reftariyeke dostane de bûne. Siyaseta Yekitiya Sovyetan a derheqê kurdan de jî ji siyaseta Birîtanyaya Mezin û Firansayê qet jî ne cihêtir e. Pirensîba “Mafê Tayînkirina Çarenûsa Netewî” ku di nav siyaseta derve ya Yekitiya Sovyetan de hebû, ji bo gelê kurd tu car nehatiye karanîn!</p>
<p style="text-align: justify;">Pirsa kurd, helbet pirsgirêkeke navnetewî ye, pirsgirêkeke mezin e. Û gelek eşkera ye ku pirsgirêkeke mezin bi başkirina mafên ferdî nayête helkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Li dawiya Şerê Cîhanê di çarçoveya YN (Yekîtiya Netewan; Cemîyetuleqwam) de nîzama cîhanê wisan hate danîn: Di kategoriya yekem de dewletên mezin ên wek Birîtanyaya Mezin, Firansa, DYA û Yekitiya Sovyetan hene. Di kategoriya duyem de dewletên manda (kolonel) ên wek Iraq, Urdun, Filîstîn, Sûriye û Lubnanê ku muhtacê dewletên kategoriya yekem in hene. Yan jî, dewletên ku ji aliyê siyaset û aboriyê ve di vê an jî wê radeyê de bi dewletên mezin ve hatine girêdan hene û ez di wê baweriyê de me ku Tirkiye û Îran jî di vî birrî de ne. Li derveyî vana kategoriyeke din jî heye ku ew jî, gelên ku hê nebûne xwedîdewlet. Ev kategoriya dawîn di navbera dewletên kategoriya duyem û dewletên serbixwe de hatine parvekirin. A kurd jî, miletekî wisan e.</p>
<p style="text-align: justify;">Dewletên ku di kategoriya duyem de ne, ji bo ku gelên bindestkirî di bin tehakuma xwe de bihêlin û arezuyên wan ên demokratik di bin fişarê de bipelêxin ji aliyê leşkerî, ekonomî û polîtîkayê ve her tim ji hêza dewletên kategoriya yekem sûd wergirtine. Gelên bindest ku di vê kategoriya sêyem de cih digrin, her wekî ku kurdan jî kiriye, ji bo ku tûşî komkujîyê (jenosîd) nebin, ji bo ku jiyana xwe îdame bikin carînan xwestine ku hawara xwe bigihênin dewletên kategoriya yekem lê mixabin, gelekê caran nikaribûne dengê xwe bigihînin wan. Fişar û zilm û her wiha, operasyonên ku di radeya komkujiyê de li ser van gelan hatine pêkanîn ji aliyê dewletên mezin ve nehatine dîtin û bihîstin, nexwestine ku pê bizanîbin! Li vir tiştê ku ez dixwazim bibêjim ev e: Dema ku em pêwendiyên navdewletî analîz dikin divêt em tenê bala xwe nedin ser dewletan, wek komikên xwedîhêvî, îradeya siyasî ya wan miletên ku nebûne xwedîdewlet jî bête dîtin û ew jî tevli analîzê bibin. Ev milet, di analîza pêwendiyên navnetewî de bes wek “bîrovek”, ango wek kategoriyek ku dewletên kategoriya duyem ji hêz de bêne xistin neyên rojevê û nirxandinê. Lêbelê, ev dewletên ku di kategoriya duyem de cih digrin, ji bo gelên ku di kategoriya sêyem de ne di bin tehakum û fişarê de bihêlin her wext ji aliyê leşkerî, aborî û polîtîkayê ve serî li alîkariya (yarmetî) dewletên ku di kategoriya yekem de ne dane û tu car jî destvala venegeriyane, her tim gihane mebesta xwe. Ji vana jî wêdetir, ev gelên ku di kategoriya sêyem de ne, wek numûne divêt wek pêdiviyeke girîng bi kîtekît bête vekolîn ku ji bo çi gelê kurd ewçend bi israr di vê kategoriyê de tê hiştin?!&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Bi mudaxelekirina DYA bo Iraqê yek ji dijminên sereke yên kurdan, ango rejîma Sedam Husênî hilweşiya. Li Tirkiyê, ji bizavên faşîst bigrin heta bi ‘çepgiran’ her kes di bin navê têkoşîna li dijî emperyalîzmê de xwe dan pişta Sedam Husênî. Cenabê we vê yekê çawan dinirxîne? Û helwesta kurdan divê çawan be?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îmaîl Beşîkçî</strong>: Di piroseya mudaxeleya çekdarî re ku di 20ê Adara 2003an de ji aliyê DYA ve li Iraqê hate kirin, dezgehên wek partiya Baas, el-Muxaberat û artêşa wan ku li ser kurdan tehdîdeke jiyanî pêkdianîn hatin hilweşandin û her wiha, tehdîta çekên kîmyewî jî ji navê hate hildan. Van rûdanan pêşî li kurdan vekir. Kurdan jî ji van rûdanan baş sûd wergirt; hizra Iraqeke Fedaral bi îdareya ereb û her wiha, bi erebên din dan qebûlkirin û kirin ku ev yek di Qanûna Bingehîn a Iraqê de bête nivîsandin. Piştî mudaxeleya DYA ya bo Iraqê yek ji gotinên ku zêdetirîn hate bihîstin ev bû ku “Li Iraqê çekên kîmyewî nîn bûne!” Belam, divê ev neyête jibîrvekirin ku di salên 1980an de li hember kurdan çekên kîmyewî bi awayekî sîstematîk hatibûn karanîn!</p>
<p style="text-align: justify;">Fehmeke partiya Baas a li hemberî kurdan hebû, ku wan Kurdistanê perçeyek ji welatê ereban qebûl dikir, Kurdistanê ji ereban re helal lê ji kurdan re heram didît. Heman fehm di kemalîstan de jî heye. Lewma jî dema ku DYA mudaxeleyî Iraqê kir, wan got “Emperyalîzmê Iraq dagîr kir” belam li bal wan gelek rewa bû ku Sedam Husênî bi hêza xwe ya çekdarî gelê kurd di bin fişarê de dihişt û heta ku bi komelkujiyan, bi operasyonên Enfalê qira wan dianî. Ew rejîma ku seranser bi çekên dawîtirîn teknolojiyê, bi gazên jehrî, bi çekên biyolojîk û her wiha, bi çekên berfireh yên komelkujiye hatibû xemilandin bes hêzeke super a wek DYA dikarîbû ji heqê wê derkeve.</p>
<p style="text-align: justify;">Li vir divêt meriv bal bikişîne ser îroniyeke dîrokî ku di salên 1920an de hêzên emperyal ên wê demê li Rojhilata Navîn bi hevkariya hêzên xwecihî re parçekirin û parvekirina kurdan û Kurdistanê pêkanîn, belam di salên 2000an de, hêzên emperyal ên vê demê îcar digel ku dewletên herêmê ne qayil in, dîsan jî pêvajoyek ku qelşek dixîne “Sitatukoya 1920an” dan destpêkirin. Li Rojhilata Navîn û li dinyayê tu dewletek, tu hêzek (bizav) ji vê mudaxeleyê kêfxweş nebe jî, li hember vê mudaxeleyê bin jî, lêbelê kurdan ji vê mudaxeleyê û encamên wê îstîfade kirin. Ev jî îroniyeke dîrokê ye. Ev, di warê felsefeya dîrokê de jî divê bibe mijareke girîng.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Tirkiye di hemû platformên navnetewî de bi wê fehma ku “Pirsa Kurd muşkuleyeke hundirîn e” xwe diparêze. Belam her rûdanek ku li Kurdistana Başûr pêk tê, Tirkiye di her firsendê de beyan dike ku ev ji bo wê xetere ye, ger jê re pêwîst be ji pêkanîna kombînezonek a bi Sûriye û Îranê re jî xwe paş ve nade. Ew fehma ku dibêje “Pirsa Kurd muşkuleyeke hundirîn e, bila kes têkil nebe!” gelo (aya) ji bo çi rûdanên li derveyî sînor ji bo xwe wek tehdît dibîne? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Çunke kurdên li derveyî sînor berdewamiya kurdên li nav sînorên Tirkiyê ne lewma! Û ev pirs ji wan pirsan e ku bi parçekirin û parvekirina kurd û Kurdistanê ve têkildar e.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Dewleta Komara Tirkiyê ji aliyê bizaveke mîlîtarîst-burokratîk ve hat damezrandin. Gelo mumkûn e ku meriv di damezrandina (avabûn) Komara Tirkiyê de aliyekî demokratîk bibîne? Yan jî mumkûn e ku meriv bibêje, ev dewlet dû re ji rê derket?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Komara Tirkiyê ji bo kurdan û ji bo tirkan wateyên ji hev cihê îfade dike; ji bo gelê tirk damezirîna Komara Tirkiyê helbet têde aliyên demokratîk hene, belam ji bo gelê kurd tu naverokeke demokratîk têde nîn e. Divêt Lozan jî bi vî awayî bête nirxandin. Naveroka Peymana Lozanê jî ji bo tirkan û ji bo kurdan du wateyên cihê ne. Polîtîkaya înkarkirina kurdan û her wiha înkarkirina zimanê kurdî bi damezrandina Komara Tirkiyê re bi awayekî sîstematîk hatiye destpêkirin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Salên damezrîna Komara Tirkiyê di heman demê de salên Serhildanên Kurdan in. Mezintirina van serhildanan jî bêguman Tevgera Kurd a sala 1925an e. Meriv di lêkolînên we de zêde pêrgî agahiyên derbarê Komela Azadî (Komela Îstîqlala Kurdistanê) ku serhildana 1925an organîze kiribû nayê. Gelo sedemên xwe çi ne? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Li van salên dawîn derbarê Komela Azadî de lêkolînên ciddî hatine destpêkirin. Ev xebat kêmbûna çavkaniyan destnîşan dikin. Belkî çavkaniyên bingehîn di pişt deriyên kilîtkirî de ne. Şêweya xebatên Beşîkçî bi têgeha metoda zanistî ve têkildar e, di van xebatan de kurd wek diyardeyeke (fenomen) sereke têne nirxandin/helsengandin. Ji bo Beşîkçî mijara sereke ya xebatên lêkolînî ew e, ku divêt meriv çawan nêzîkahî li vê diyardeyê bike, bi kîjan têgehan binirxîne? Dîsan di vê çarçoveyê de tê nirxandin ku ev diyarde ji aliyê dezgehên wek zanîngeh (unîversîte) û çapemenî û dadgeh û her wiha, ji aliyê saziyên sivîl ve çawan tê nirxandin. Dibe ku sedemên li pişt deriyên kilîtkirî hiştina belgeyên derbarê Komela Azadî de ev be, ku wê demê fehmeke xurt a netewatîyê di Azadî de hebûye û her wiha, dibe ku li danişînên dadgehkirina Xalid Begê Cibrî jî ev fehma netewî ya kurd bi awayakî tekuz hatibe îfadekirin. Lewre jî, ji bo ku ew fehm li nav gel belav nebe belgeyan li pişt deriyên kilîtkirî dihêlin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong>: <em>Gelo teza “Komara Demokratîk” dikare ji bo çareseriya Pirsgirêka Kurd bibe bingehek? Di vê heyamê de modela Kemalîzmê dikare bête karanîn? Kemalîzm û Demokrasî wek du têgeh dikarin bi hev re bijîn?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Kemalîstî îdeolojiyeke fermî (resmî) pêk aniye. Û îdeolojiya fermî ne îdolojiyek ji îdeolojiyan e. Wian îdeolojiyek e ku bi hêza dewletê ya îdarî û cezaî têye xwedîlêderketin û parastin. Dema tu rabî îdeolojiya fermî rexne bikî yan jî tu îdeolojiya fermî qebûl nekî, tu li gor vê îdeolojiyê tevnegerî yan jî reftariyê nekî, hingê îhtîmaleke mezin tu dê tûşî cirma îdarî û cezaî bibî. Li demokrasiyên Rojavayê jî îdeolojî heye, jixwe di jiyana civakî de îdeolojî kategoriyeke pêwîst ya sîyasî ye. Lêbelê, ev îdeolojî bes îdeolojiyek e, ne ku îdeolojiya fermî! Rexnekirina wê an jî qebulnekirina wê nabe sedemê cirmên îdarî û cezaî. Dewleta ku xwedî îdeolojiya fermî be, ew dewlet nabe dewleteke demokratîk. Ji vê çendê, Kemalîzm û fehma demokratîk nikarin bi hev re bijîn. Modelên siyasî û civakî û kulturî yên ku pişta xwe dispêrin îdeolojiyeke resmî li demokrasiyên hemdem hukmê xwe nîn in. “Komara Demokratîk” jî ne ew tez e ku bi saya wê Pirsgirêka Kurd bête famkirin û têgihaştin û her wiha, di warê çareserkirinê de jî nikare bibe bingeh. Çunke, ev tez wisan hesab dike ku dê dewlet demokratîze bibe, dewleta ku demokratîze bûye dê hindek mafan bide kurdan… Belam dewlet jî ji bo ku demokratîze nebe li ber xwe dide, ji bo nedana ew mafên ku em dibêjin hene, li ber xwe dide. Bo numûne, digel ji bo xatirê ku Yekîtiya Ewropayê dixwaze di hin qanûnan de guhertin pêk bîne lê dîsan jî zîhniyeteke demokratîk bi pêş ve naçe. Di vê çarçoveyê de, hê jî kurd nikarin navên kurdî li zarokên xwe daynin. Li salên 1985-1988an navê tirkên ku li Bulgarîstanê dihat guhertin, dixebitîn ku wan bikin bulgar. Îdareya Bulgar ji tirkên wir re digot, “Ger hûn navên bulgarî li xwe daynin, ev ji bo we dibe îmkaneke baş ku hûn di burokrasiya dewletê de, di nav Partiya Komunîst de meqam û mewqiyên bilindtir bidest xînin. Nexwe, hûn dê li jiyana civakî û siyasî tûşî astengiyên mezin werin!&#8230;” Li wan salan vê reftariya Dewleta Bulgarîstanê ji aliyê Dewlet û hukûmeta Tirkiyê ve û her wiha, ji aliyê dezgehên wek çapemenî û zanîngeh û saziyên dadgehiyê û saziyên civaka sivîl û partiyên siyasî û sendîka û nivîskar û hwd. ve bi têgehên wek “faşîst” û “xwînmij” û “emperyalîst” û “kevneperest” û her wekî vana dihate rexnekirin û sûcdarkirinê.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi riya têgehên zanistî û siyasî rexnekirina îdeolojiya fermî girîngtirîn proses e ku demokratîzasyonê bi xwe re tîne. Divêt ev awa rexnekirin her berdewam û dînamîk be. Li Tirkiyê kurd girîngtirîn kategoriya civakî û siyasî ne ku dikarin berê dewletê vegerînin bi aliyê emokratîzasyonê ve. Ev jî, ne ku bi lixwepêçana kirasê îdeolojiya resmî re, berovajiya wê, di pêvajoya rexnekirina îdeolojiya fermî re dê ev rewş çêbibe.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Piştî ku Hîkmet Fîdan hat kuştin, cenabê we vê yekê protesto kir û got, “Divê navek li vê cînayetê bête danîn!” Hîkmet Fîdan jî ne yekemîn muxalif bû ku hate kuştin. Ev reaksiyona ku di viya de hate nîşandan gelo çima di yên berê de nedihat nîşandan?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Li hember cînayetên bi vî awayî divê meriv her dem hesas be. Û ger di yên berê de heman reaksiyon nehatibe nîşandan ev dibe kêmasiyek. Di van rojan de (nîveka dawîn ji Sibata 2006an), hate ragihandin ku damezrîner û endamê lijneya koordînasyonê ya PWD-K Kanî YILMAZ û dîsan endamê heman partiyê Serdar KAYA li derdora Silêmaniyê hatin kuştinê. Wek kiryar PKK tê nîşandan. Bi vî awayî kuştina zilamek ku nêzîkî 25 salan li nav PKK mabe û pişt re ji ber bîrûboçûnên xwe ji rêxistinê veqetiyabe û di nav damezrînerên PWD de cih girtibe, hingê ev dirameke mezin e di jiyana kurdan de. PKK zêdetirîn behsa ‘aştî’yê dike, ji dewletê ‘aştî’yê taleb dike. Belam ewê ku bi yên veqetiyayî re û her wiha, bi rêxistinên din ên kurdan re nikaribin aşt bin, ew tu carî nagihên wê ‘aştî’ya ku ewçend dixwazin…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Ew rexneyên ku li PKKê dibûn ta demekê cenabê we zêde tevlî wan nedibû. Heta ku carînan cenabê we diket nav polemîkan. Bi taybetî rexnekirinên kesên ji PKK veqetyayî, cenabê we wek “tomet” binav dikir. Ger ev qewimînên dawîn jî li ber çavan bêne girtin, gelo hûn helwesta xwe ya berê rast dibînin an na?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Zemanek ez di wê baweriyê de bûm ku PKK rastiyê îfade dike. Qewimînên derbarê Kurdistana Başur de, di pêvajoya veqetînên ji PKK de, min bawer dikir ku agahdarkirina PKK rast e. Lêbelê di roja îroyîn de, wek numûne, êdî ez di wê baweriyê de me ku divê derbarê Kudistanê de meriv guhê xwe bide vegotina PDK û YNK jî, gotinên wan jî binirxîne yan jî ev êdî pêdivîyek e ku meriv guhdariya sedemên veqetina kesên ji PKK veqetiyayî jî bike. Girtin û anîna Evdila Ocalanî ya bo Tirkiyê, îfadeyên li Îmraliyê sedemên sereke ne di vê bawerkirine de. Li van salên dawîn PKK her tim behsa “aştîyê” dike. Gelo ji bo çi PKK bi partiyên din ên kurdan re û her wiha bi kesên ji xwe veqetyayî re nabe aşt? Divê ev rewş bi awayekî ciddî bête vekolîn.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Birêz Beşîkçî, cenabê we ew şexsiyet e ku li salên 1970an di warê li dijî dagîrkeriyê dirustkirina tezên siyasî bo Têkoşîna Rizgariya Netewî ya Kurdistanê de kedeke mezin daye. Ev tezên siyasî ku hatin behskirin; li ser wê bingeha ku wek welatek azadî û serxwebûna KURDISTANê, wek netewek hukumraniya netewa kurd hatibûn danîn. Ev tezên siyasî ku cenabê we bo duristkirina wan ewçend berdêl daye, li vê heyama ku Ocalan û PKKa wî li hember wan tezan şerekî berfireh dane destpêkirin û her wiha, ji bo ku gelê kurd bi dûvikê dewletê ve girêbidin manîpulasyonê dikin, gelo ev rewa ye ku cenabê we bêdengiyê tercîh bike?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Beşa dawîn a vê têgihaştina we piçek tevlihev e. Ger mebesta têgihaştina we piştî 15ê Sibata 1999an be, hingê ez jî tevlî we dibim. Lêbelê ger mebesta we beriya vê wextê be, ez dê tevlî we nebim. Tesbîta “Bêdengiyê” ne tesbîteke rast e. Hûn axiftina di navbera du-sê kesan an çar-pênc kesan de jî wek “Bêdengiyê” dibînin. Hûn bivê-nevê nivîsek dixwazin an jî daxuyaniyek ku bernameya wê ji berê de hatiye diyarkirin. Dibe ku di vî warî de ji hîn aliyan ve hûn mafdar bin jî. Dara, jiyan bi vî yan jî bi wî rengî her berdewam e… Berpirsiyariyên kesane yên meriv jî hene. Em nikarin mesûliyetên xwe yên din tune bihesibînin! Meriv nikare her tim bi awayekî dînamîk muxalefetê bike û helbet meriv mecbûr e ku berpirsiyariyên xwe yên malbatî/taybetî jî hel bike. Ji aliyê din ve, ew heyecana min a salên 1990î jî êdî nemaye. Lêbelê divêt meriv têbikoşe da ku van neyîniyan bide aliyek. Digel van hemûyan, dîsan jî têgeha “Bêdengiyê” rewşa Beşîkçî îfade nake. Ez bawer dikim ku te baş bala xwe nedaye ser Beşîkçî.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><img class="alignright" src="http://www.middle-east-online.com/pictures/biga/_31244_kurds-3-6-2005.jpg" alt="" width="384" height="287" />Dara Cibran</em></strong><em>: Ocalan dibêje, “Ez bi tena serê xwe vê dozê dimeşînim. Tu kes tênagihê ka bê hela ez çi dikim.” Di sala 1997an de li kovara Serxwebûnê jî heman tiştî qiset dike û dibêje “Îsmaîl Beşîkçî jî tênagihaye ku ez çi dikim.” Niha piştî ku em gihane vê qonaxê gelo cenabê we van gotinên Ocalanî mafdar dibîne? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Têkoşîna PKK ji sala 1984an û vir de li pêş çavê raya giştî ya tirkan û kurdan û dinyayê, li ber çavê her kesî pêk dihat. Ev hedîseya ku li pêş çavê her kesî cereyan dikir, Beşîkçî jî hewl daye xwe ku vê têkoşînê bi têgehên zanistî û siyasî fam bike, têbigihê û şîrove bike. Kî tevlî gerîllayan dibe, gerîlla xwe çawan îfade dikin, armanca gerîllayan çi ye, çi dixwazin? Jin çawan tevlî gerîllayan dibin, ji bo çi tevlî dibin? Ewên din, bo numûne, bizavên çepgir ên tirk, bizavên neteweperst ên tirk bi çi çavî li gerîllayan dinihêrin, çawan têdigihên û hwd. Di vî warî de belge û weşan û çavkaniyên ku têne nirxandin, kitêb û nivîsar û axiftinên Evdila Ocalanî jî di nav de, ew çavkanî û weşan in ku her kes dikare xwe bigihîne wan. Helbet her meriv ji van axiftin û nivîsar û kitêban tiştek fam dike, Beşîkçî jî wisan fam kiriye, bi vî awayî têgihaştiye, belam ji bilî tiştên ku hatine gotin, hatine nivîsandin an jî qisetkirin, jê wêdetir divêt meriv li pey nekeve ku niyeta Ocalanî çi ye, tiştê ku negotiye çi ye? Lipeyketineke Beşîkçî ya bi vî awayî nîn e. Tiştek ku ji axiftin û nivîsarên Ocalanî neyête famkirin jî nîn e! Ev gelek vekirî ye ku îfadeyên li Îmraliyê, bo numûne, hizrên derbarê kemalîzmê de paşdegavavêtina  ji hizrên berê ye. Ji gotinê wêdetir sekn muhîm e. Ew ne xwedî sekneke qewî/rast e.</p>
<p style="text-align: justify;">Ez wek kesek di wê hêviyê de bûm ku dê têkoşîna gerîlla li nava kurdan hizra netewî, hizra welatperweriyê geş bike. Ev hêvîya min di avê de çû! PKK qala kurdan û Kurdistanê dike, van peyvan, van kategoriyan gelek tîne zimên lêbelê bi zimanê tirkî! Nivîsandina wan bi tirkî ye û her wiha, kultura tirkan dijîn. Ji bo zimanê kurdî, kultura kurdî tu heyecana PKK nîn e. Ewên ku bi zimanê xwe re, bi kultura kurdî re eleqedar in û mafên kurdewar taleb dikin jî, PKK bo wan dibêje “nîjadperestên kohne (ilkel milliyetçi)”. Divê ev babet baş were vekolîn û li ser bête hizirîn.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><img class="alignright" src="http://www.hakancem.com/YAZILARIM/SIMGELER/ocalan9.jpg" alt="" width="336" height="213" />Dara Cibran</em></strong><em>: Gelo sedemên derûnî (psîkolojîkî), civakî (sosyalî) û siyasî çi bûn ku dikarîbûn bi zanyarek/rewşenbîrek bo lîderê partiyekê “Serokê min” bidine gotinê?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Xîtabeke wisan heye? Kê gotiye? Li ku û kengî gotiye? Ez bawer im ku we xelet dane têgihaştin. Ger mebesta we Beşîkçî be, ev ne rast e, na, ger mebest ji hinekên dî bin hingê ji wan bipirse. Helbet bo xîtabkirinê terzekî ne baş e, ev awa xîtab nayê taswîbkirin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Heke rast di bîra min de mabe, ez bawer im dema wê Komelkujiya Ikiyaka bû. Ji dadgehkirinên we dema danişînekê hatibû. Cenabê we ji bo protestokirina Komelkujiya Ikiyaka ku ji aliyê dewletê ve pêk hatibû derneket pêşberî dadgehê. Pişt re jî PKK li Ewropayê bi daxuyaniyekê vê komelkujiyê girte ser xwe. Gelo cenabê we çi hîs kir? </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Baş nayê bîra we. Komelkujiya gundê Satê (Gever-Culemêrg) di 24ê Kanûnapêşîna 1989an de çêbûbû. Ev komelkujî ji aliyê hêzên taybet ên dewletê ve ku cilên gerîlla li xwe kiribûn hatibû kirin. Helbet bi destê îtîrafçiyan. Îcar ewa ku hûn behs dikin, Komelkujiya gundê Gerê (Basa-Şirnex) ye ku di 10ê Hezîrana 1990î de çêbûbû. Wê dema ku ev komelkujî pêkhatibû danişîneke min li dadgehê hebû û ez beşdar bûbûm, min li dadgehê viya anîbû ziman. Ez bawer im ku derbarê girtina ser xwe ya PKK de xeletiya te heye. Lêbelê dibe ku wisan çêbûbe, ku ev operasyonên bi vî awayî, ger meriv peçkî din rasttir bibêje, karên bi vî awayî bi destê îtîrafçiyên ku ji PKK veqetiyane têne kirin. Dibe ku wan li ser navê PKK vê komelkujiyê girtibe ser xwe.</p>
<p style="text-align: justify;">Bi vê wesîleyê ez ê jî pirsekê ji cenabê we bikim, gelo çima di şûna “Satê” de hûn dibêjin “Ikiyaka”?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Teoriya “Gulleya Yekem” li navbera cenabê we û hindek kadroyên siyasî yên kurd de bû sedemê polemîkê. Cenabê we aniha jî derbarê teoriya “Gulleya Yekem” de xwedî israr e? Ger bersiva we “Belê” be, hingê divêt em wisan fam bikin ku ‘Gerîlla’yên PKK îro jî bi dewletê re di nav şer de ne? Bi gotineke din, gelo ji bo Komara Kemalîst bi dewletê re di nav şer de ne?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Ez li ser teoriya “Gulleya Yekem” xwedî israr im. Li gor zeman û mekanê xwe meriv dikare gulleya yekem wek xweparastinê jî bibîne. Bo numûne, meriv dikare parêznameya DDKO a li dewra rejîma 12ê Adarê bi vî awayî têbigihê. Lêbelê pêngava 15-16ê Tebaxa 1984an xwedî naverokeke cihê ye, ez ne bawer im ku hûn jî ji viya cihêtir tiştek difikirin. Ev beyan bes ji bo sala 1984an e, heta girtin û anîna Evdila Ocalanî bo Îmraliyê ye, ne ji bo têkoşîna nuh a ku ji Hezîrana 2004an û vir de dest pêkir, ango ne ji bo pêvajoya dawîlêanîna agirbestê ye. Ev rewşa nuh bi talîmatên ku ji Îmraliyê hatin dayîn re dest pêkir. Îmralî jî, di bin kontroleke tund a dewletê de ye. Talîmatên şer di çi şertan de, bi kîjan hêviyê, di bin kontroleke wisan de çawan gihane çiyayên Qendîl?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Wek zanyarek keda ku cenabê we pêşkêşî Têkoşîna Rizgariya Kudistanê kiriye nayête înkarê. Belam kesin di wê baweriyê de ne, ku cenabê we bi destekdayina PKK re xisarê daye vê têkoşînê. Di vî warî de cenabê we xwe di bin zarûretiya beyanatekê bo raya giştiya kurd de nabîne?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Ez xwe di bin zarûretiya beyanatekê bo raya giştî de nabînim. Ez fikrên xwe yên derbarê heta 15ê Sibata 1999an bi awayekî giştî muhafeze dikim, lê hûn jî dikarin Beşîkçîyî bidin ber rexneyan. Hêsaniyeke wisan jî heye, ku tevayî nivîsên Beşîkçî bi navê wî weşiyane, meriv jê nakeve dudiliyê ku bibêje “Gelo ev nivîs aîdê Beşîkçî ye yan na?” Hûn dikarin bi hêsanî xwe bigihînin van nivîsaran. Rexneyên we yên di van waran de dê ji bo Beşîkçî jî kêrhatî bin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Ji bilî çend kesan “rewşenbîrên tirk” di nav wê çarçoveya ku dewletê nîşan kiriye de man. Li gor cenabê we “rewşenbîrên kurd” hem li hember dewleta hukûmran û hem jî li hember îdeolojiyên hakim ên li Kurdistanê dikarin di kîjan radeyê de însiyatîfeke serbixwe derxînin meydanê? Li gor cenabê we em dikarin behsa kategoriyeke rewşenbîrên serbixwe yên kurd bike?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî</strong>: Kurd her tim behsa “çareseriyê” dikin, belam beriya “çareseriyê” pêşî çawaniya pirsgirêkê, rabirdûya wê ya dîrokî û her wiha divê bête zanîn ku çima ev wek pirsgirêk maye? Piştî Şerê Yekem ê Cîhanê di çarçoveya Yekîtiya Netewan de kirasekî lanetî li stûyê kurdan kirine. Rewşenbîrên kurd wî heyamî ji xwe re nakin derd, bi têgehên wek “birayetî” û “enternasyonalîzm”ê dixwazin vî heyamî di ser guhê xwe re biavêjin û her wiha, her tim behsa “çareseriyê” dikin. Ev jî, bi awayekî giştî dibe çareseriyek ku îdeolojiya fermî zêde jê aciz nebe. Bi van pêşniyazên çareseriyê ku têne zimên re bi awayekî sergirtî dixwazin bidin zanîn ku ew naxwazin zêde dîtinên fermî aciz bikin. Ez di wê qenaetê de me ku ji aliyê hêzên navnetewî ve li pişt deriyan munaqeşeyek hatiye kirin ku li dawiya sala 1919an dest pêbûye û heta bi destpêka sala 1921ê dawî lê hatiye. Ez wisan bawer dikim ku ev kirasê lanetî ji wê demê ve li stûyê kurdan hatiye kirin. Kurd, heyameke wisan wek “tune” dihesibînin û radibin behsa “birayetiyê” û “enternasyonalîzmiyê” û “çepgiriyê” dikin. Li gor qenaeta min ji bo rehetiya xwe esasê meseleyê di ser guhê xwe re diavêjin.</p>
<p style="text-align: justify;">Ji bo çi qismekî mezin ji rewşenbîrên kurdan her tim behsa “çareseriyê” dikin? Çunke tirk her tim behsa “çareseriyê” dikin lewma! Nexwe em mehkemekirinan, danişînan bînin bîra xwe, dema ku li mehkemeyan behsa kurdan û Kurdistanê dihate kirin, ji dozgerine xeşîm yekî digot, “Başe, çare çi ye?” û diket nava munaqeşeyê, lê pişt re guhê wî dozgerê xeşîm dihate kişandin û ew jî êdî xwe nedida nêzî munaqeşeyeke wisan, heta ku jê dihat pêşî lê digirt ku munaqeşeyeke bi vî awayî çênebe. Ji ber van hemû tiştan gelek zehmet e ku meriv bibêje kategoriyeke rewşenbîrên serbixwe yên kurd heye, lê ger wek takekes em binihêrin helbet rewşenbîrên kurd hene.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Di van demên dawîn de her ku diçe qewimîn li ser hev çêdibin; em dibînin ku li Mersînê “Provakasyona Alaya Tirkiyê” pêk tê, li bajarên keviya Deryaya Reş ciwan têne lînçkirin ku serê vê yekê diçe heta bi hin deran. Derdorin vê yekê wisan şîrove kirin ku ev yek karê wan hêzan e, ewên ku dixwestin pêşî li pêvajoya muzakereyê ku di 3 Cotmehê de bi YE (Yekitiya Ewropa) re dihate destpêkirin bigrin. Dîtinên cenabê we yên li ser vê babetê çi ne?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsamîl Beşîkçî:</strong> Tê dîtin ku carînan kurdên ku koçî bajarên rojavaya Tirkiyê kirine yan jî kurdên ku li van bajaran dimînin ji aliyê hin derdorên nîjadperest, hin nasyonalîstên tirk ve têne tacîzkirin. Li Mersînê di Newroza 2005an de çêbûna wê meseleya Alaya Tirkiyê û her wiha, ew êrîşên lînçkirinê ku li bajarên keviyê Deryaya Reş pêk hatin, di vê çarçoveyê de têne dîtin. Dibe ku ev karê tevgerên ku dixwazin pêşî li pêwendiyên bi Yekîtiya Ewropayê re bigrin be. Ev tevger organîzekirî û hêzdar in, çunke pêwendiya wan bi “Dewleta Kûr” re heye. Digel van hemûyan, dîsan jî ez ne di wê baweriyê de me ku li navçeyên rojavaya Tirkiyê pevçûnên hîn ji vana zêdetir, hîn ji vana berfirehtir çêbibin, bo numûne, ez ne di wê qenaetê de me ku dê xelk bikeve pêsîra hev. Sedemê viya ev e, li hemberî kurdan polîtîkaya bingehîn a Komara Tirkiyê asîmilekirina kurdan e. Ji bo vê yekê bi polîtîkayeke sîstematîk gelê kurd ji ser axa bav û kalan, ji war û wetenê wan radikin û ber bi Anadoliya Rojava ve diajon. Ev kirineke sîstematîk e ku gund têne şewitandin, berê malbatan bi awayekî komelî didine bi aliyê rojavayê ve, berê nefîkirinê (surgun) her tim bi aliyê rojavayê ve ye. Bi vî rengî ew hêvî dikin ku dê kurd asîmile bibin, bibine tirk. Li Rojhilatê, ango li herêmên kurdan bi nekirina tu mesrefek bo binesaziya sanayiyê, li rojhilata Tirkiyê bi pêşîlêgirtina geşbûna çandinî û sanayiyê, bi paşdexistina herêmê re dixwazin ku nufûs ji cihê xwe biherike. Em wê nameya Turgut Ozalî bînin bîra xwe ku di dawiya salên 1980an de ji Silêman Demirelî re şandibû, di peyama xwe de serokkomar (reysîcumhur) digot, “Ger em bi qasî 500 hezar kurdî, ji wargehên çiyayên asê, ji warên wan rakin û ber bi rojavayê ve biajon hingê dê pirraniya vê meseleyê jî hel bibe!…”</p>
<p style="text-align: justify;">Piştî ku kurd li bajarên rojavayê yên wek Bursa, Îzmît, Denizlî û Aydinê bicih bibin êdî ji aliyê hêzên çekdar ên dewletê ve nayêne tacîzkirin. Dihêlin ku ji xwe re dezgehek saz bikin, şirîkatiyê bikin, heta ku di vê pêvajoyê de dewlet bi xwe alikariya maddî jî dike, bo numûne, dihêle ku ji bankayan krêdî peyda bikin, lêbelê heman kes, bo numûne, dema ku bixwazin li herêmên kurdan fabrîqeyek an dezgehekê saz bikin hingê gelek astengî û zehmetî ji wan re derdixînin, ne mumkûn e ku krêdî bikeve destê wan. Ger ev malbat li Rojavayê her tim bêne tacîzkirin, ger jiyîna li wan deran ji bo wan ne mumkûn be hingê dê cardin vegerin gundên ku jê hatine, ango dê vegerin Kurdistanê. Belam ev jî ji bo proseya asîmîlasyonê ne baş e!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Birêz Beşîkçî, ger em hewldanên Dewleta Osmanî jî bihesêbin ev dike serê 200 salan, ku ev mêjûyeke gelek dirêj e, Tirkiye her dixwaze bibe rojavayî. Lêbelê em dizanin ku hema bibêjin tevayî dewletên Kampa Sosyalîst a hilweşiyayî di demeke kin a wek 13-14 salan de derbasî demokrasiya lîberal bûn û her wiha, pêvajoya sîstema ekonomiya lîberal jî birin serî û tevlî Yekîtiya Ewropayê bûn. Li gor cenabê we şertên Tirkiyê di babetên wek ekonomî û mentalîteya civakî û demokrasiyê de gihane radeya pêvajoya tevlîbûna Yekîtiya Ewropayê?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Îdeolojiya fermî di sîstema siyasî ya Tirkiyê de gelek hêzdar e, wek sazî bingeh girtiye. Îdeolojiya fermî girîngtirîn saziya sîstema siyasî ya tirk e. Û ne tenê ji bo sîstema siyasî her wiha, ji zanistiyê (îlm) û cereyanên hizirînê re jî rêberî û pêşengiyê dike. Ne mumkûn e ku dewletek xwedî îdeolojiya fermî demokratîze bibe. Ev îdeolojiya fermî ji aliyê zanîngeh û organên dadmendiyê û partiyên siyasî û sendîka û saziyên civakî yên sivîl ve bi heraret tê destekkirin. Li salên 1970an, li salên 1980an bo Afrîqaya Başûr digotin “Nîjadperestirîn dewleta li dinê ye”. Wê demê serkokomarê îdareya postspî De Clark bû. Ev zilam, serokomarê wê zîhniyetê bû ku Nelson Mandelayî 27 salan li zindanê hişt. Di hilbijartina sala 1994an de Nelson Mandela bû serokkomar, De Clark jî ji bo cigirê serokkomariyê hate hilbijartin. Ev, bi me dide nîşan ku îdeolojiya fermî li welatek ku zemanek wek “nîjadperestirîn dewleta li dinê” dihate hesibandin lê wek ku hatiye dîtin, îdeolojiya xwe ne ewçend jî hişk bûye, dikare xwe nerm bike û her wiha, tê dîtin ku wek sazî bingeh jî negirtiye. Belam li Tirkiyê îdeolojiya fermî wek sazî qewîn bingeh girtiye, gelek hişk e.</p>
<p style="text-align: justify;">Di bersiva pirsa heftan de, me qala li salên 1985-1988an li Bulgarîstanê pêkhatina operasyonên bulgarkirinê, guhertina navan kiribû. Li Bulgarîstanê van kirinan zêde dewam nekir. Li hember reaksiyonan, li ser rexneyên cur bi cur dewleta Bulgar dev ji van kirinên xwe berda û dû re ziman û kultura tirkî azad kir. Tirk li Partiya Mafan û Azadiyê organîze bûn. Ev partî îro li Bulgarîstanê şirîka hukûmetê ye. Belam li Tirkiyê hê jî kurd nikarin navên kurdî li zarokên xwe bikin. Ev, dide nîşan ku li Bulgarîstanê jî îdeolojiya fermî ne ewçen hişk bûye. Û îhtîmaleke mezin e ku li Bulgarîstanê di bi proseya tevlîbûna Yekitiya Ewropayê re ev îdeolojî hîç bandora xwe nemîne.</p>
<p style="text-align: justify;">Li sîstema siyasî ya Tirkiyê jî, em bi îdeolojiyeke fermî ya hişk re rûbirû ne. Îdeolojiya fermî naguhere. Civakek ku bi lez diguhere ji aliyê îdeolojiyekê ku qet naguhere ve tê rêvebirin. Divêt em careka dî tekîd bikin ku ev îdeolojiya fermî bi cirmên îdarî û cezaî tê xwedîlêderketin û parastinê… Digel viya, dîsan jî li Tirkiyê hewlek heye ku dixwazin tevlî Yekîtiya Ewropayê bibin, ango têkevin nav koma dewletên demokratîk. Di vê mijarê de fikrê min ev e, Tirkiye dev ji hewlên tevlîbûnê bo YE bernade, çunke “Ewropayî bûyin” prestîjeke mezin dide. Bo numûne, ger tevlîbûna Tirkiyê ya bo Şampiyonaya Futbolê ya Ewropa bête astengkirin dê Tirkiye reaksiyoneke mezin nîşan bide. Ger nehêlin Tirkiyê ji klasmana Ewropayê tevlî Şampiyonaya Futbolê ya Cîhanê bibe, ji Tirkiyê re bibêjin “Hûn ji klasmana Asyayê tevlî Şampiyonaya Futbolê ya Cîhanê bibin” ev dê wek heqaretekê bête dîtin. Ger tevlîbûna Tirkiyê ya ji kilasmana Ewropayê bo Musabeqeya Miss World bête astengkirin û ji Tirkiyê re bibêjin “Hûn ji klasmana Asyayê tevlî musabeqeyê bibin…” dîsan bi vî awayî. Ji ber van tiştan Tirkiye hîç caran dev ji tevlîbûna Yekîtiya Ewropayê bernade, belam Tirkiye dev ji edetên xwe, dev ji fehma hukûmraniya tirk, dev ji awayê rêvebiriya xwe jî bernade. Li ser kurdan û elewiyan her tim fişar, wek metodeke pirsyarkirinê îşkence, wek tolhildanê îşkence û hwd. Ji bo xatirê ku Yekitiya Ewropayê dixwaze di Qanûna Bingehîn de, di hin qanûnan de guhertinên piçûk ku çêbibin jî belam nahêlin ku ev guhertin di jiyanê de bêne tetbîqkirin.</p>
<p style="text-align: justify;">Em ferz bikin ku li hember serlêdana Tirkiyê YE viya gotiye: “Qanûnên xwe, tetbîqên xwe li gor sitandardên YE sererast bike. Ji te re salek muhlet” Tirkiye di vê muhleta salekê de di meseleya kurdan de, di meseleya elewiyan de, di meseleya ekaliyetan de û di meseleyên wek komelkujiya ermenan de dê hîç gavekê neavêje, belam di dawiya muhletê de dê behsa arezûya xwe ya tevlîbûna Ewropayê bike û bibêje, “Jixwe, ev serê 200 salî ye ku em Ewropî ne…” Ger muhleteke dî bo salekê bête dayîn dîsan dê heman tiştî qiset bike. Tirkiye dev ji van her du reftariyan bernade. Di navebera jiyana hizrî ya tirk û demokratîzasyona ku li cîhanê tê dîtin; modernbûn, siyaseta nasnameyî û gilobalîzebûn ku wek cereyanên hizrî yên bingehîn geş dibin de ferqeke gelek mezin heye. Lewre ew nasnameyên ku ta niha di bin fişarê de bûn, ji bo geşbûna wan rê nedihate dayîn, van cereyanên hizrî yên bingehîn kirin ku ew derkevin pêş. Lêbelê îdeolojiya fermî her dixwaze ku li ser van grûban fişara xwe berdawm bike. Te divê YE û te divê Tirkiye, her du jî di vî warî de hevûdin dixapînin. Her du jî ji hew haydar in lê her du jî ji vê pêvajoyê memnûn in.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Gelo fikr û awayê berxwedana Gandî dikare ji bo kurdan bibe modelek?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Ez ne di wê qenaetê de me ku fikr û çalakiyên Gandî bikaribin ji bo kurdan bibin modelek. Ji vî awayê têkoşînê re sebr divê. Belam kurd jî gelek bêsebr in. Ger kurd îro çalakiyekê li dar xînin, bizavekê ava bikin dixwazin sibeha din jî tesîra wê bête dîtin û jê bixwin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em><img class="alignleft" src="http://www.peyamaazadi.com/foto/Ka_Kurdistana_Min.jpg" alt="" width="390" height="200" />Dara Cibran</em></strong><em>: Bo rayagiştî ya kurd û raya giştî ya tirk peyama we çi ye?</em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Îro li dinyayê 204 dewlet hene. Qismeke mezin ji van dewletan di Yekîtiya Netewan de endam in. 204 dewlet beşdarî Olîmîpiyatên Atîna yên sala 2004an bûn. Ji van dewletan qismê mezin nufûsa xwe kêmtir ji milyonekê ne. Ewên ku nufûsa xwe kêmtir ji 500 hezarî û heta dewletên ku nufûsa xwe ji viya jî gelek kêmtir hene. Firehiya welatên wan jî gelek piçûk e. nufûsa dewletên wek Lukzemburg û Qibrîs û Malta ku endamê Yekitiya Ewropayê ne gelek kêmtir e ji Kurdistanê û bi firehiya xwe jî gelek-gelek piçûktir in. Digel viya jî, ne di heyama Cemiyeta Miletan de û ne jî di dema Yekitiya Netewan de hîç caran di saziyên navnetewî de navê kurdan derbas nebûye. Bo numûne, Lukzemburg dewletek xwedî 450 hezar nufûsî ye lê di biryarên Yekitiya Ewropayê de xwedî îmze ye. Û Yekîtiya Ewropayê jî carînan di biryarên ku digre de diyar dike ku ew naxwaze li Rojhilata Navîn, li Iraqê sînor werin guhertin û dibêje “Em naxwazin dewleteke kurdan a serbixwe bête danîn!” Ewropa, ji bo ku bikarîbe bibêje “Bila kurd di nav sînorên dewletên niha de bibin xwediyê hîn mafên kulturî…” lewma viya dibêje, yan jî, ji bo ku pêşniyazên xwe derbixîne pêş, bi van kêmkirin û qedexekirinan dest bi danîna biryarên xwe dike&#8230; Lukzemburg jî bi vî awayî paşeroja/çarenûsa kurdan tayîn dike! Gelo dewletek xwedî nufûsa 450 hezarî kesî çawan dikare paşeroja/çarenûsa miletekî xwedî 40 milyon nufûsî ye tayîn bike? Di vira de, kanê exlaqê siyasî? Ev hemû, bo me dibin nîşandar ku bê hela nîzama navnetewî bi çi awayî di eleniya gelê kurd de ava bûye. Ma divêt ev nîşandar çawan li nav dil û cergê kurdan tofanan ranekin? Ji vê çendê, li vir divêt rexneya bingehîn li kurdan bête barandin. Kurd, bi siloganên wek “birayetî” û “enternasyonalîstî” û “çepgirîtiyê” dixwazin vê rewşa lanetî biveşêrin, bi vî awayî ji muşkuleyên xwe yên esasî direvin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dara Cibran</em></strong><em>: Ez gelek spasdar im ku cenabê we wextê xwe yê hêja bo me terxan kir. </em></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Îsmaîl Beşîkçî:</strong> Ez spas dikim. Gelek silav û heskirin bo xebatkarên Peyamaazadî…</p>
<p style="text-align: justify;">16 Sibat 2006</p>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/hevpeyvin-bi-ismail-besikci-re/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güney Kürdistan ve Bir İhbar</title>
		<link>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dara-cibranin-yazisi</link>
		<comments>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dara-cibranin-yazisi#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2009 03:45:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Dara Cibran</dc:creator>
				<category><![CDATA[Nivîskar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.agirehar.com/peyam/?p=19</guid>
		<description><![CDATA[Çok önemli bir tarihsel momentteyiz. I. ve II. lerine pek benzemese de, içinde bulunduğumuz günlerde bir Paylaşım Savaşı yaşıyoruz. Yazık ki, birçoğumuz olup bitenin farkında bile değiliz. Son 20 yılda edindiğimiz seyircilik kültürü bizde bir yaşam tarzına dönüştü. Reflekslerimizi yitirdik. Oysa şimdilerde teyakkuz halinde olmalıydık. Olmuyor, olamıyor.
Geçtiğimiz yüzyılda Dünya’da iki Paylaşım Savaşı ve büyük alt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Çok önemli bir tarihsel momentteyiz. I. ve II. lerine pek benzemese de, içinde bulunduğumuz günlerde bir Paylaşım Savaşı yaşıyoruz. Yazık ki, birçoğumuz olup bitenin farkında bile değiliz. Son 20 yılda edindiğimiz seyircilik kültürü bizde bir yaşam tarzına dönüştü. Reflekslerimizi yitirdik. Oysa şimdilerde teyakkuz halinde olmalıydık. Olmuyor, olamıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçtiğimiz yüzyılda Dünya’da iki Paylaşım Savaşı ve büyük alt üst oluşlar yaşandı. Halklar birbirlerini kırdılar. Dünya yeniden ve yeniden paylaşıldı. Dünya haritaları ve güçler dengesi bir kaç kez değişti. I. Paylaşım savaşının sonunda Osmanlı imparatorluğu parçalanarak, yerine küçük küçük ulus devletler ve bu arada yeni Türk Devleti ortaya çıktı. Çarlık Rusyası, Bolşeviklerin iktidarı ele geçirmeleriyle tarihe karıştı. Hitler Almanyası, I. dünya savaşının sonunda Almanya’ya dayatılan koşulları parçalamaya başlayınca dünya II. Paylaşım savaşına doğru hızla sürüklendi. Faşist iktidarların yenilgisi ile sonuçlanan II.paylaşım savaşının sonunda dünya Sovyetler Birliği ve emperyalist blok arasında bölüşüldü. Bu paylaşımda Doğu Bloğu ülkeleri ortaya çıkarken, diğer yandan da Faşizme karşı mücadelenin bayraktarlığını yapan Komünistler, Yunanistan hariç, Avrupa’nın bütün ülkelerinde ya tek başlarına yada koalisyon ortağı olarak iktidarlara taşındılar. Sovyetler Birliğine göbekten bağlı Komünist partiler “detant” politikaları gereği kendi burjuvazileriyle anlaşmaya ve silah bırakmaya zorlandı. Sonrasında yaşanan Komünist katliamlarına da Sovyetler suskun bakışlarla seyirci kalmıştı. Diğer taraftan, Çin gibi uçsuz bucaksız bir ülkede Komünistler Halk savaşı sonucunda iktidarı ele geçirdiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısacası Dünya, önce “iki kutup”lulaştı. Ardından uzun süren “soğuk savaş” yılları yerini almıştı. Nihayet, ’60 li yıllarla birlikte dünya anti-sömürgeci ulusal kurtuluş savaşlarıyla sarsıldı. Bu sürecin sonunda da yeni devletler ortaya çıktılar. Esasen kökleri bu yıllarda duran kapitalist ülkelerdeki ekonomik ve siyasal bunalım, 1974’teki petrol krizi ve “sosyal devlet” modelinin yönetemez duruma gelmesiyle daha da derinleşerek devam etti. ’80 li yıllara gelindiğinde, ABD’de Reagan ve İngiltere’de Thatcher ile sembolleşen “Neo-Liberal” programlarla devlet, krizi aşmaya ve kabuğunu çatlatmaya başlamıştı. 1989’da önce Doğu Bloğu’nun, ardından da Sovyetler Birliğinin dağılması ile sosyalizm”in yıkıntıları üzerinde “Yeni Dünya Düzeni” egemenliğini ilan etti. İşte tam da bu şartlar altında gündeme gelen Körfez Krizi ve sonrası yaşanan gelişmelerle dünyanın “post-modern” bir sürece evrildiği ve “küreselleştiği” tartışmaları gündeme oturdu.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçtiğimiz yüzyılın başında, I.Paylaşım Savaşı sonrasında, Kürdistan dört parçaya bölünerek, sömürge statüsü uluslararası bir antlaşma ile tescil edildi. Sonrasında dünyada çok şey değişti. Sistemler ortaya çıktı / yıkıldı. Ancak Kürtlerin kaderi değişmedi. Kürtler , geçtiğimiz yüzyılı sömürgeciliğe karşı mücadele ile geçirdiler. Soykırımlar, sürgünler yaşadılar. Çok bedel ödediler, tarifi imkansız acılar yaşadılar. Ancak yine de Kürdistan Millenyuma dünyanın en son sömürgesi olarak girmekten kurtulamadı.</p>
<p style="text-align: justify;">Geçtiğimiz yüzyılın sonlarında hem Kuzey hem de Güney Kürdistan’da önemli gelişmeler yaşandı. Kuzey Kürdistan’da Kürt Halkı’nın ulusal kurtuluş potansiyeli, kontra bir program ile tırpanlandı. Karanlık dehlizlere çekilerek boğduruldu. Kürt Halkının olağanüstü fedakarlığının ve direncinin, yakılıp yıkılan Kürt coğrafyasının ve 35 binin üzerinde Kürt özgürlük savaşçısının cesetleri üzerine “Demokratik Cumhuriyet” projesi inşa edildi. Paradigmalarımız değişti. Kürt, Kürdistan, Kürtçülük gibi kavramlar, bizatihi Kürt cephesinde “suç” kavramlar olarak yerleşti. Yıllarca süren silahlı “mücadele” ile dinamikleri parçalanan, umutları bitirilen Kürt kitlesi, çok yönlü bir manipulasyon ile “Türkiyelileştirme” programına tabi kılınıyor. Ne çare ki , yapıla bilinecek çok şey yok. Yenilgi sürecini barajlayabilecek ve bazı mevzileri tutabilecek durumda da değiliz.</p>
<p style="text-align: justify;">Güney Kürdistan’da ise 1991’deki Körfez Savaş’ında Kürtler , ancak kitaplarda idealize edilebilen ve fakat hiç bir ulusal kurtuluş mücadelesinde rastlanmayan topyekün bir ayaklanma gerçekleştirdiler. Güney Kürdistan, 1 hafta gibi kısa bir sürede tamamıyla Kürtlerin denetimi altına girdi. Ancak Saddam’ın kimyasal silah yüklü helikopterleri işin rengini değiştirdi. Kürtler büyük bir panik ve can havliyle kaçışmaya başladılar. 2 milyon Kürt, Kuzey ve Doğu Kürdistan’a doğru yollara döküldü. Rahmetli Orhan Kotan’ın deyisiyle: “Bunların büyük bir bölümü bir kaç kilometre sonra öldüler. Cesetleri yollarda kaldı. Bu cesetler arasında özgüç teorileri de vardı”.</p>
<p style="text-align: justify;">Modern dünya bir kez daha Kürt trajedisine tanık oluyordu. ABD ise Saddam’ın Kürt katliamını hiç müdahalesiz, keşif uçaklarıyla izliyordu. ABD’nin Kürtlere mesajı açıktı: “Dünyanın patronu biziz. Bizim irademiz ve iznimiz dışında bırakınız devlet olmayı, varlığınızı bile sürdüremezsiniz”. ABD’nin hesapları farklıydı. 1979 da Ortadoğu’daki en önemli ittifakı Iran Sahlığı yıkılınca, Radikal İslam’ın ABD’nin askeri, stratejik ve ekonomik çıkarlarını tehdit etmeye başlamasıyla önce Irak’ı cesaretlendirerek, her türlü destek sağlayarak İran’a saldırtmış ve bu süre boyunca da Ortadoğu’yu bir silah ambarına çevirmişti. Arkasından Kuveyt işgali öncesi verdiği demeçlerle yine Saddam’ı Kuveyt’i işgal için oluşturmuş, işgal hareketi oluşunca da “dünyanın felaketli bir sürece girildiği ve yayılmacılığın durdurulması gerektiği”ni belirterek bölgeye müdahalesinin koşullarını oluşturmuştu. Ancak ABD’ye göre muhalefet gruplarının devlet yönetme konunda henüz deneyimsiz olmaları, ve üstelik de Irak nüfusunun %53’ünü oluşturan Şiilerin tarihsel – kültürel özellikleri bakımından İran’ın etkime alanı içinde bulunmalarından dolayı Saddam devrik bir diktatör olarak iktidarda tutuldu. Zaten Körfez Savasının nedeni de Saddam’ın düşürülmesi değildi. Doğu Bloğunun çökmesiyle değişen dünya dengelerine uyarlı olarak yeni bir yapılanma programını hayata geçirmek ve halı hazırda sistemin en önemli enerji kaynağı olan petrol yataklarını tam güvenceye almaktı. Bu hedeflere bağlı olarak Kuveyt’in işgali bahane edilerek Ortadoğu’ya en büyük askeri yığınak yapılmıştı. Amaç, bu kanlı diktatörü iktidardan uzaklaştırmak değildi.</p>
<p style="text-align: justify;">Demek ki Güney Kürdistan’daki durum, bazı Kürt çevrelerinin iddia ettikleri gibi “Emperyalistler Kürdistan’i altın tepsi içinde sundular, ancak onlar başaramadı, almasını bilmediler” değildir. Saddam’a 36.paralelin yukarısı ile 33. paralelin Güneyi uçuşa yasaklanınca Irak Merkezi yönetimi Güney Kürdistan’daki fonksiyonlarını yitirdi. Kürtler , üç taraftan uygulanan ambargolara (Türkiye’nin de yer yer uyguladığı ambargoyu saymazsak) rağmen kendi kaderlerini kendilerinin belirlediği bir tarihi sürece adim atmışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><img src="http://www.peyamaazadi.com/foto/membersofParliament.jpg" alt="" width="578" height="139" /></p>
<p style="text-align: justify;">1991’den bugüne Güney Kürdistan’da hızlı değişimler yaşandı.</p>
<p style="text-align: justify;">1991 yılının Nisan ayından beri Saddam ile Kürdistan bölgesinin Otonom yapısı için yapılan görüşmelerden sonuç alamayan ve Baas Rejiminin her zamanki gibi yeni bir saldırı planına kadar zaman kazanma peşinde olduğu anlaşılınca 8 örgütün oluşturmuş olduğu Kürdıstanî Cephe 15 Aralık’ta Xelifan’da bir araya gelerek süreci değerlendirmiş ve bir dizi kararlar almıştı. Bunların başında ise Irak merkezi yönetiminin çekilmesiyle ortaya çıkan yasama ve yürütme organlarının boşluğunu doldurmak için alınan SEÇİM KARARI olmuştu. Bunun için hukukçulardan oluşan bir komisyona iki hafta içinde SEÇİM KANUNU hazırlama görevi verildi. Böylelikle KÜRDISTAN BÖLGESEL PARLAMENTOSUNUN da altyapısı oluşturulmuş, devlete geçişin ilk adımları atılmıştı. 19 Mayıs 1992 de tamamen demokratik bir ortamda yapılan seçimlerle 105 sandalyeli KÜRDISTAN PARLAMENTOSU böylelikle oluşturulmuştu.<br />
Bugün bir yandan Türk devletinin diğer yandan Kadek başkanlık konseyi üyesi Osman Öcalan’ın yaptığı açıklamalarda dile getirdiği Türkmenler o zaman yapılan seçimlere katılmamış, dolayısıyla parlamento da temsil şanslarını yitirmişlerdi. Seçimlerde Partilerin aldıkları oy oranları şöyledir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Secimlerde Partilerin Aldiklari Oy Oranlari</strong><strong> </strong></p>
<table style="text-align: justify;" border="1" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td><strong>Partiler </strong></td>
<td><strong>PDK </strong></td>
<td><strong>PASOK-Sos. </strong></td>
<td><strong>K.D.Halk Partisi </strong></td>
<td><strong>Demokratik Cephe </strong></td>
<td><strong>İslam Partisi </strong></td>
<td><strong>Bağımsızlar </strong></td>
<td><strong>YNK </strong></td>
<td><strong>Toplam </strong></td>
</tr>
<tr>
<td>Oy sayısı</td>
<td>437879</td>
<td>24882</td>
<td>9903</td>
<td>21123</td>
<td>49108</td>
<td>501</td>
<td>423833</td>
<td>967229</td>
</tr>
<tr>
<td>Oy Oranı (%)</td>
<td>45,26</td>
<td>2.57</td>
<td>1.23</td>
<td>2.18</td>
<td>5.08</td>
<td>0.05</td>
<td>43.81</td>
<td>100</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">Ancak, %7 olan seçim barajını asamayan partilerden dolayı PDK sonuçta %51 oranında, YNK ise %49 oranında sandalye sayısı elde etmişti. Asuri azınlığa ise 5 sandalye ayrılmıştı. Kürdistan Kurtuluş Hareketi liderliği için yapılan seçimlerde adayların aldıkları oy oranları ve oylar ise şöyleydi:</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Secimlerde Adaylarin Aldiklari Oy Oranlari</strong><strong> </strong></p>
<table style="text-align: justify;" border="1" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td><strong>Mesud Barzani </strong></td>
<td><strong>Celal Talabani </strong></td>
<td><strong>Osman Muhammed </strong></td>
<td><strong>Mahmud Osman </strong></td>
<td><strong>Toplam </strong></td>
</tr>
<tr>
<td>466.819</td>
<td>441.057</td>
<td>38.865</td>
<td>23.309</td>
<td>970.050</td>
</tr>
<tr>
<td>47.51 (%)</td>
<td>44.88</td>
<td>3.95</td>
<td>2.37</td>
<td>100</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;">(kaynak: Kürdistan Pres, sayı:90, 91, 92,93. sayıları ile Yunanca yayınlanan Kürdistan Press’in 23. sayısı.) Demokratik bir atmosferde yapılan secimler ve oluşturulan Parlamento ile Ortadoğu’nun diktatör ve hanedan yönetimlerine iyi bir demokrasi dersi verilmişti. Başbakan olan Dr. Fuad Mahsum, Kürdistan Press’e verdiği demeçte “Hükümet programımız, Kürdistan’in federal yapısını temel alıyor. Kısa sürede çözmemiz gereken sorunların başında idari örgütlenme ile güvenlik örgütlenmesini tamamlamak duruyor Düzenli orduya geçiş için çalışmalar sürüyor” diyordu.( Kürdistan Pres, sayı:93, 1992)</p>
<p style="text-align: justify;">Alt yapı çalışmaları imkanlar ölçüsünde hızlı bir şekilde sürdürüldü. (Karayolları, köprüler, kanalizasyon, elektrik, haberleşme ağı vb..). Üniversiteler açıldı ve çalıştırıldı, yenileri kuruldu. Merkez Bankası açıldı. Polis ve Ordu gücü oluşturuldu. Son dönemde kapalı olan Parlamento, Ulusal mutabakat sağlandıktan sonra yeniden açıldı.(4 Ekim 2002). Anayasa yapıldı. Para birimi oluşturuldu vs. vs.. Kısacası modern bir devlet olmanın bütün gerekleri yapıldı / yapılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nevzat Bingöl, Deutsche Welle için yaptığı haberde bakınız Güney Kürdistan için neler söylüyor: “Irak Kürtleri, savaş ve çatışmaların ardından 11 yıllık bir aradan sonra yepyeni bir Kuzey Irak olarak karşımıza çıkıyor. Yiyecek ekmeğin, içilebilir suyun bile zor bulunduğu, elektriğin olmadığı dönemler geride kalmış. Kuzey Irak&#8217;a girdikten ilk andan itibaren yaşanan değişim hemen hissediliyor. Yeni yapılan otoyollar, köprüler, üst geçitler, camiler, yeşil alanlar, yol tabelaları Kuzey Irak&#8217;ın değişen yüzünü gösteriyor. KDP&#8217;nin denetiminde olan Selahaddin, Erbil ve Duhok&#8217;u birbirine bağlayan yollar, otoyollara dönüştürülmüş, Erbil &#8211; Musul karayolunda ise otoyol çalışmaları devam ediyor. Bölge hissedilir bir istikrara kavuşmuş, yeni yeni yatırımlar yapılıyor, yatırımcıyı özendirmek için her türlü olanak sağlanıyor.Kuzey Irak&#8217;ta hızla gelişen sektörlerin başında telekomünikasyon geliyor. İki yıl içinde Kuzey Irak&#8217;ta kullanılmaya başlayan İnternet yoğun ilgi görüyor. Kuzey Irak&#8217;ın telefon altyapı şebekeleri hummalı bir çalışmayla yenileniyor, Kanallar kazılıyor, kablolar döşeniyor, uydu telefonlarının yerini yeni postaneler alıyor. İnternet’e ilgi ise oldukça yoğun. İki GSM cep telefonu şebekesi kullanıldığı Kuzey Irak&#8217;ta Korek ve Troya GSM firmaları Kuzey Irak&#8217;ın yüzde 60&#8242;lık bölgesinde kesintisiz görüşme imkanı sağlıyor.Caddelerde son model lüks araç ve jeeplerin çokluğu hemen göze çarpıyor. Merkez Bankası 20 şubesiyle yurtiçi ve yurtdışı tüm bankacılık faaliyetlerini yürütüyor. Kürt bölgelerinde eski Irak Dinarı kullanılırken, Saddam kontrolündeki bölgelerde yeni Irak Dinarı kullanılıyor. 1 Dolar 13 Kürt Dinarı, yine 1 dolar 1900 yeni Irak Dinarı&#8217;nı buluyor. 1 Kuzey Irak Dinarı ise 250 bin Türk Lirası&#8217;na eşit. Yakın geçmişe kadar silahsız erkeklere rastlamanın hemen hemen imkansız olduğu bölgede, şimdi kimse silah taşımıyor. Polis bile mümkün olduğunca şehir içinde silahsız dolaşmaya özen gösteriyor. Erbil sokaklarında kara çarşafı çıkaran kadınlar da modern kıyafetleriyle dikkat çekiyor. Kadınlar Kuzey Irak siyasetinde de söz sahibi olmaya başladılar. KDP&#8217;nin İmar Bakanı Nesrin Bervari bunun en açık örneği. (Aktaran: rizgari.com tartışma forumu, 1 Ekim 2002)</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" src="http://www.peyamaazadi.com/foto/duhok_lake.jpg" alt="" width="250" height="163" /></p>
<p style="text-align: justify;">Dahası bu başarılar, çok yoğun saldırılar ve provokasyonlara rağmen sağlandı. Uluslararası ilişki ve çelişkiler ve bölgenin “hassas”lığı nedeniyle kimse Kürt Devletini resmen tanımazsa da, Kürtler in bütün oyunları boşa çıkararak, 10 yılı aşkın bir süredir kendilerini yönetebilecek yetkinliğe ve demokratik geleneklere sahip olduklarını ispatlamaları uluslar arası hukuk açısından da çok önemlidir. Ve bu başarı Kürtler in hanesine yazılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda da belirttiğim gibi, Dünya bir Paylaşım savaşı daha yasıyor. Bu paylaşım, “Doğu Boku”nun dağılmasıyla sağlanan ideolojik ve siyasal zaferin ve “Yeni Dünya Düzeni”nin gereğidir. Orta- Doğu ve Orta – Asya zenginliklerinin (petrol, kömür, uranyum, doğal gaz) batıya akıtılacağı yolların güvenlik altına alınması için siyasal iktidarların istikrara kavuşturulması (mümkünse bati modelinde temsili demokrasilere geçişlerinin sağlanması) ve son 300 yıldır doğu’ya karşı sağlanan askeri, bilimsel- teknolojik ve ekonomik üstünlüğün korunması ABD ve diğer büyük devletler için hayati önemdedir. Vazgeçilmezdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kapalı kapılar ardında hem büyük devletlerin hem de bölge devletlerinin görüşmeleri ve pazarlıkları söz konusu. Bölge, yeniden düzenlenecektir. AB üyesi devletlerin, özellikle de Almanya ve Fransa’nın itirazları, paylaşımdan daha fazla pay alma ve ABD’nin hükümranlığını kısmen de olsa barajlayabilme girişimi olarak algılanmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kürtler , bu savaşın ne karar mekanizması içindeler, ne paylaşımda pay tarafıdırlar nede savaşı engelleyebilecek güç sahibidirler. Savaş, Kürtler istese de istemese de olacaktır. Orta- Doğu ve Orta – Asya’da statükolar değişecektir. O halde, Kürtler in yapabileceği tek şey: kendi iradeleri dışında gelişen bu savaşta, kendi iradeleri ile doğru tarafta yer almak ve savaştan, Uluslararası arenada kabul görmüş ve Uluslararası güvencelere bağlanmış bir devlet olarak çıkmak olmalıdır. Eğer ABD müdahalesinin “demokratik” görüntüsü Kürtler i gerektiriyorsa, eğer Kürtlerle ABD’nin çıkarları bu kez üst üste düşüyorsa, Kürtler önlerine çıkan bu tarihsel fırsatı ne pahasına olursa olsun sonuna kadar değerlendireceklerdir. Bu süreç, hiç rizikosuz bir süreç olmayacaktır elbette. Kürtler, söz konusu savaştan şimdiki statülerini de kaybederek çıkmış olabilirler. Yeni acılar da yaşayabilirler. Ama hiç kimse Kürtler den (hangi niyetlerle olursa olsun) ödenen onca bedelden sonra, özgürlüğün eşiğinden geri dönmelerini, pasif bir tutuma girmelerini beklememelidir. Bu, ne savaş kışkırtıcılıgıdır, ve ne de Kürtleri maceraya sürüklemektir. Bilinmesi gerek. Eğer Kürtler bu kez de Güney Kürdistan da bir statü kazanamaz ve bir devlet olarak çıkmazlarsa, bu yüzyılı da sömürge bir halk olarak geçireceklerdir.<br />
Bu bağlamda, Kürtler bu savaşta etkin oldukları ölçüde riskleri azaltacaklardır. Türk Devleti’ni devre dışı bırakmanın ve böylece Güney Kürdistan’a verebileceği zararları en asgariye düşürmenin yolu da etkin olmaktan geçiyor. Zaten bütün verilerde Kürtlerin Türk Devleti’ni devre dışı bıraktığına işaret ediyor. Türk Devlet yetkililerinin öfkesinin nedeni de budur.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey’in Güneyle Dayanışmasının Anlamı</p>
<p style="text-align: justify;">Bütün Kürtlerin olduğu gibi, Kuzey Kürdistanlilarin da Güneyle ilgilenmeleri ve dayanışması, hem Kürtler arası ilişki ve hem de Dünya kamuoyu bakımından çok büyük bir önem arz ediyor. Ne var ki, Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin Güney Kürdistan ile “dayanışması”, Kuzey Kürdistan’in içinde bulunduğu trajediye tanıklık ediyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Birincisi: “dayanışma” ciddiyetten uzaktır. Günlük yaşamlarını bile sürdürme takatleri olmayanların Güney ile “dayanışma”sı abartılıdır. Somut durumu kavramaktan uzaktır ve herhangi bir öneriyle de desteklenmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkincisi: “dayanışma” ahlaki boyuttan yoksundur. Yıllardır sanal bir dünyada “siyaset” yapan, bütün siyasal tezleri ve programları yasam tarafından tekzip edilen, siyasal öngörü ve reflekslerden yoksun olanların, yine yıllardır Güney Kürdistan haklinin işinden güvenliğine kadar yaşamın her alanından sorumlu, yeni bir toplum ve devlet inşa eden devlet adamlarına akıl satmaya kalkışmaları, dahası Güneyin kılavuzluğuna soyunmaları ayıptır. İnsan bir dönüp kendisine bakar. Kuzeyli kadroların bu yapılarıyla Güneye olsa olsa Kuzeyin hastalıklarını taşıyacağı gün gibi açıktır. Tam da bundan dolayı dünyanın hiç bir ülkesinde uygulanamayacak bir karşı devrim programı Kuzey Kürdistan’da çok açık ve rahat uygulanabiliyor. Bu sürece “protokol”lü yada gönüllü figüranlık yapanların, son 20 yılını amigolukla geçirenlerin, ortada yığınla veri varken halen içine düşürüldüğümüz yenilginin nedenlerini görme yeteneği ve cesareti gösteremeyenlerin, Güneye siyasal perspektif sunma pişkinliklerini hangi ahlaki ölçülere vurmak gerekiyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncüsü: “dayanışma” hukuktan yoksundur. Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin siyasal öngörüleri(!) gibi Güney Kürdistan ile ilgili sicilleri de kirlidir. “Halkın radyolardan duyduğu” saray darbelerine “devrim” diye selam duranların, bu diktatör rejimlerde anti emperyalist özler keşfedip soluğu orada alanların yada Marksizm’den aldıkları kavramlarla eğreti bir ilişki içinde duranların, Güney’deki görkemli mücadeleyi ve partileri “uşak”, “hain”, “otonomcu”, “feodal”, “milliyetçi”, “gerici” vb. sıfatlarla aşağıladıkları, dışladıkları ve karşı pozisyon aldıkları günler çok mu gerilerde kaldı?</p>
<p style="text-align: justify;">Peki ya PKK’nin Güney Kürdistan’a karşı gerçekleştirdiği “II. 15 Ağustos Atılımı”na alkış tutup, ideolojik kılıf dikmeye çalışanlar ile “93 protokolünün halen geçerli olduğunu ve kendilerinin de buna bağlı olduğunu” söyleyenler hangi hukuksal zeminde Güney ile “dayanışma” içerisinde olacaklar?<br />
Kuzey Kürdistan’daki kirlenme, dokunduğu bütün demokratik değerleri öldürerek yayılıyor. Ne Güney ile “dayanışma”nın kapsamlı bir özeleştiri gerektirdiği ve ne de Güney Kürdistan’in geldiği devletleşme düzeyinin, kendini sürdürme ve kan alma malzemesi olarak sömürülmesi sorumsuzluğu kimsenin umurunda..<br />
(&#8230;)</p>
<p style="text-align: justify;">Güney ile “dayanışma” yazılarının en ilgi çekici yanını, hiç kuskusuz PKK(KADEK) ile ilgili tespitler ve KADEK’ yapılan öneriler oluşturuyor. “Huylu huyundan vazgeçmez”. Anlaşılan o ki, yıllarca kendi niyetlerini yaşamın yerine ikame edip, bunun üzerinden politika (!) yapan ve böylece hem kendi sonlarını ve hem de Kuzey’deki yenilginin şartlarını hazırlayan “parti” ve şahsiyetlerin siyasetin verilerle yapıldığını öğrenmeye niyetleri yok görünüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Altını kalınca çizelim: Kadek’in Kürtler den oluştuğu, hem de Bağımsız Kürdistan adına yola çıkan Kürdistanlilardan oluştuğu bir şey, O’nun Kürt iradesi ve gücü olup olmadığı bambaşka bir şeydir. İkisini karıştırmamak gerekiyor.  Bugün artık herkes, sıradan bir Kürt yurtseveri bile(açıkça söylemeye korksa da) Kadek’in iradesinin Türk Devleti olduğunu bilince çıkarmış durumda. Bunun böyle olması, yani PKK ve Kadek’in Kürt iradesi olmaması, Bağımsız Kürdistan adına yola çıkan Kürtlerin anti-Kürt programlarda kullanılması için, geçmişten günümüze nice Kürt devrimci ve yurtseverinin işkencelerden geçirildiğini, intihara sürüklendiğini, “kutsal” Bekaa’nın Kürt mezarlığına dönüştürüldüğünü bilmeyen mi var?</p>
<p style="text-align: justify;">Gün yok ki aşağıdan gelen infaz haberleriyle ve Avrupa’nın merkezinde boğazlanan Kürt yurtseverlerinin dramı ile sarsılmayalım. Bu bağlamda kaç gün önce katledilen Faruk Bozkurt (Nasır) un ve onun gibi hain kurşunlara hedef olan tüm Kürdistanli devrim şehitlerini burada anarken, anıları ve emekleri önünde saygıyla eğiliyorum. Kadek Başkanlık Konseyi ve İmralı Faciası suçlarına bir yenisini eklemiş oldular. Evlatlarını özgürlük umutlarıyla kendi elleriyle dağlara yollayan Kürdistanlilar bunun hesabını bir gün mutlaka soracaklardır. Bugün Kadek ve kurumları Türk Devleti’ne rağmen değil ve fakat Türk Devleti’nin istemi ve iradesi ile ayaktadır. Güney Kürdistan’daki gerilla, Türk Devletinin imkanlarıyla ve her gün bu sürece onay vermeyen, onurlu ve bağımsızlıkçı bir kaç tanesi infaz edilerek zorla orada tutulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kuzey Kürdistan’daki devlet programının oturması, kitlelerin ulusal demokratik özlerinden boşaltılması, karşı bir güç odağının engellenmesi ve Güney’deki oluşumun önüne geçilmesi planlarını Türk devleti Kadek üzerinden yürütmektedir. Kürtlere, hem Kürdistan’da ve hem de Türk Devleti’nin elinin kolunun yetişmediği dünyanın her yerinde Türk Devleti hesabına suç işleten mekanizma yıllardır işbaşındadır. Ve mekanizma dün olduğu gibi bugün de açık işliyor. Talimatlar açık. Uygulayıcı Kürtler (!) bir gün Kandil Dağında Kadek, diğer gün Ankara’da HADEP, bir başka gün ise Avrupa’da KNK kongrelerini yönetiyorlar. Bu işi de saklısız ve pervasız yapıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Çok açıktır ki, “Medya Savunma Alanları”, Güney Kürdistan’a saldırı “Projesi”dir. “Bradost Bölgesinde hakimiyet kurun” ve “vurun” talimatı Öcalan’dan gelmiştir. Öyleyse, iradesi Özel Harp Dairesi olan bir güce hangi amaçlarla hiç bir kıymeti harbiyesi olmayan öneriler yapılıyor? Öneri sahiplerinin kendilerinin geçmişte PKK’ ye yaptıkları önerilerin enkazları altında olduklarını anlamaları için daha başka nelerin olması gerekiyor? Görmemek, duymamak için nasıl bu kadar yoğun çaba sarf edilebilinir? Anlamak olası değil. Yazık!</p>
<p style="text-align: justify;">Türk Devleti, ABD’nin Irak’a karşı girişeceği operasyonun aktif unsuru olmaktan dışlanmış görünüyor. Ama bu olgu, Türk Devletinin Güney’deki Kürt oluşumuna seyirci kalacağı anlamına alınmamalı. Anti- Kürtlüğü kendine varlık nedeni yapan ve bu bağlamda “Kuzey Irak’ta bir Kürt Devletini savaş nedeni sayacağını” açıkça beyan eden Türk Devletinin Güney Kürdistan’a müdahale amaçlı bir kaç alternatif plan üzerinde çalışmış olduğu ve duruma göre bu planlardan birini veya bir kaçını uygulamaya sokacağı da kesindir. Kesin olan bir başka olgu da Türk Devletinin Güney Kürdistan’a yönelik bütün planlarının içinde Kadek’in yerinin olduğudur. Neden mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Bir kere, Türk Devleti, özel savaş birliklerini Güney Kürdistan’a Kadek kılığında ve Kadek ile birlikte yerleştirecektir. Böylece Güney Kürdistan’da Türkmenleri ve mümkünse bölge devletlerini de yanına alarak bir savaş yürütecek, Kürtlerin devlet olmaması için bütün kartlarını oynayacaktır. Şansını deneyecektir. Bunun dışında, sayıları 3 – 4 bin civarındaki gerilla Güneyde öldürtülerek Güney ile Kuzey arasında uzun yıllara yayılacak bir düşmanlık yaratılacak ve iç savaşın zemini hazırlanacaktır. Böylelikle de Güneydeki Kürt devletinin Kuzey Kürdistan’i etkilemesinin önüne geçilecektir. Güneyli güçler bu tehlikenin farkındadırlar ki KADEK’Lİ gerillaların oradaki varlığını siyasal mülteci statüsü içinde değerlendirerek Türk Devletinin sınır ötesi operasyonlarını ve sınır boylarındaki varlığını anlamsızlaştırarak bunun önüne set çekmeye çalışıyor gibi görünüyor, ancak gelişmeler neyi getirecektir, hep birlikte göreceğiz. Bir başka neden de, Türk devletinin sonda yaptığı hukuksal düzenlemelerinde itirafçılar ve yardim/yataklık edenleri kapsayan ancak örgüt üyeleriyle ilgili bilinçli çıkarmadığı af yasasından dolayı ciddi bir potansiyel tehlike olarak duran 3 –4 bin civarındaki Kürt gerillası öldürtülerek, bu çözümü zor soruna da “çözüm” getirilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kısacası, Türk Devleti, “bir taşla, birkaç kuş vurma”yı hedeflemektedir. Tarik Aziz’in sonbaharda Ankara’ya yaptığı ziyarette verdiği mesajlar çok netti. “Irak bölünürse, Türkiye’nin de bölünmesi gündeme gelecektir”. Bu yüzden Türkiye, savaş sırasında Irak’taki rejim değişikliğiyle birlikte gündeme gelecek olan Kürdistan’in en azından bir parçasındaki bağımsızlık ve devletleşme sorununu barajlamak istemektedir. Bu yüzden savaş sırasında üstleneceği rolle bir yandan bu tehlikeyi bertaraf etmeyi, diğer yandan da “pay” kapma hesapları yapmaktadır. Hatırlanırsa, Körfez Savaşında Özal da, “bir koyup üç alalım” demişti. O zaman bilinmesi gerekir ki Güney Kürdistan ile “dayanışma”, Kadek ve kurumlarının Güney Kürdistan’a karşı şartlanmaya çalıştıkları Kuzey Kürdistan kamuoyuna açık, net ve anlaşılır bilgiler sunmaktan geçiyor. Türk Devletinin Kadek kılığında G. Kürdistan’da girişeceği oyunları deşifre etmekten geçiyor. 3 – 4 bin civarındaki Kürt gerillasının yaşamlarına karşı sorumluluk yüklenmekten geçiyor. G. Kürdistan ile dayanışma, Kadek’e öneriler sunmaktan değil, aksine, Türk Devletini, Öcalan’ı ve Kadek Başkanlık Konseyini Kürt ve dünya kamuoyuna ihbar etmekten geçiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ve bu yazı, gerilla ailelerine, dört parçadaki Kürt halkına ve dünya kamuoyunun dikkatine sunulan bir ihbar yazısıdır. Başta, özgür bir Kürdistan için evlatlarını dağlara yollayan gerilla aileleri, yıllardır savaşın en ağır bedelini ödeyen fedakar haklimiz, demokratik kurum ve kuruluşlar ile siyasal partilerimiz gerillaların yaşamları için kampanya başlatmalıdırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonlarken, yine en başta belirlediğim konuyla bitirmek istiyorum.<br />
Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin küçücük hesapları ile Güneyin devletleşme hesapları hiç bir şekilde örtüşmüyor. Arada Ararat’ın uçurumları var. Bu nedenle de “dayanışma” fazlasıyla sırıtıyor. Uyduruk duruyor. Eğer Kuzeyli “örgüt” ve şahsiyetlerin Kürdistan’in bir parçasının özgürlüğüne katabilecekleri bedelleri yoksa, hiç değilse Öcalan ve ekibini meşrulaştırma suçu işlemeyi sürdürmesinler.</p>
<p style="text-align: justify;">Gün, büyük gündür. Yürekleri ve hayalleri küçük olanlar sussunlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Saygılarımla</p>
<p style="text-align: justify;">15 Kasım 2002<br />
Dara CIBRAN<br />
daracibran@yahoo.com</p>
<p style="text-align: justify;"><object classid="clsid:d27cdb6e-ae6d-11cf-96b8-444553540000" width="100" height="100" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"><param name="src" value="http://vimeo.com/9163658" /><embed type="application/x-shockwave-flash" width="100" height="100" src="http://vimeo.com/9163658"></embed></object></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.peyamaazadi.com/niviskar/dara-cibranin-yazisi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

